Home » Dünya Gündemi » Türkiye Ekonomisi

Türkiye Ekonomisi

TÜRKİYE EKONOMİSİ
Türkiye Ekonomisinin Temel Özellikleri ve Dünya Ekonomisindeki Yeri
Türkiye’nin Coğrafi Konumu Ve Doğal Kaynakları

Kuzey yarımkürede yer alan Türkiye’nin yüzölçümü 783.577 km ’dir. Türkiye coğrafi olarak üç kıtanın (Asya,
Avrupa ve Afrika) birbirine en çok yakınlaştığı yerde; Asya ile Avrupa’yı birbirinden ayıran iki önemli deniz boğazının (Çanakkale ve İstanbul) üzerindedir. Coğrafi konum Türkiye’ye başta jeopolitik ve ekonomik olmak üzere pek çok açıdan fırsatların yanı sıra tehditler de yaratmaktadır. Örneğin üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye’de denizcilik sektörü, yüksek potansiyeline rağmen çok fazla gelişmemiş ve su ürünleri üretiminin ülke ekonomisine katkısı oldukça sınırlı kalmıştır. Coğrafi konumun doğurduğu tehditlere Soğuk Sava döneminin getirdiği olumsuzlukları, Ortadoğu’da yaşanmış/yaşanmakta olan çatışmaları ve savaş ortamını örnek verebiliriz

Coğrafi Bölgeler ve Ekonomik Faaliyetler Arasında İlişki

Coğrafi bölgeler tespit edilirken bölge içinde yer alacak illerin hem doğa şartlarının hem de beşerî ve ekonomik özelliklerinin nispeten benzerlik göstermesi önemli kriterlerdir. Coğrafi yapı bölgedeki tüm üretim faaliyetlerini etkilemektedir. Yüksek, engebeli, ısı farkının yüksek olduğu ve kış şartlarının uzun sürdüğü bölgelerde tarım (bitkisel üretim) ve sanayi faaliyetleri sınırlı kalmaktadır. Bu bölgelerde hayvancılık faaliyetleri yoğunlaşmaktadır. Türkiye yarı kurak bir iklim özelliğine sahiptir. Kuzeyde her mevsim yağışlı olan Karadeniz iklimi, güneyde yazları kurak ve çok sıcak, kışları ise ılık ve yağışlı olan Akdeniz iklimi görülür. İç bölgelerde (İç Anadolu, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu’nun büyük bir kısmında) karasal iklim görülür. İklim ve doğa koşulları bölgelerin beşerî ve ekonomik yapılarını etkilemektedir. Yukarıda belirtildiği gibi söz konusu olumsuzlukların olduğu bölgelerde üretimin ve istihdamın sınırlı olması, bu bölgelerden dışarıya göçleri artırmaktadır. Türkiye’de en çok göç veren bölgelere bakıldığında Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerinde coğrafi ve iklimsel şartlara bağlı olarak üretimin özellikle sanayileşmenin yetersiz olması, göçü tetikleyen önemli unsurlardandır.

Madenler

Türkiye toprakları, sahip olduğu jeolojik yapı nedeniyle bünyesinde pek çok madeni bulundurmaktadır. Türkiye özellikle petrol, doğalgaz ve taşkömürü gibi yakıt madenleri açısından büyük ölçüde dışa bağımlıdır. Türkiye’de çıkarılan madenleri “yakıt madenleri”, “hammadde madenleri” ve “çeşitli madenler” olmak üzere üç temel grupta toplamak mümkündür. Başlıca yakıt madenleri kömür (taş kömürü), linyit, petrol ve doğalgazdır. Hammadde madenleri ise demir, bakır, krom ve manganez ve bor şeklindedir. Fakat günümüzde enerji ihtiyacının önemli bir kısmının karşılandığı yakıt madenlerinde özellikle petrol, doğal gaz ve taş kömüründe yurtiçi üretim istenilen ölçüde artırılamadığı için dışa bağımlılık devam etmektedir. Türkiye dünya linyit rezervlerinin yaklaşık %1,6’sına sahiptir. Fakat söz konusu rezervin büyük kısmının ısıl değeri düşük olması nedeniyle bu maden daha çok termik santrallerde kullanılmaktadır. Türkiye’deki linyit rezervinin yaklaşık %46’sı Afşin-Elbistan havzasında bulunmaktadır.

Stratejik Bir Maden: Bor: Türkiye, dünyanın en büyük ve en iyi kalitede bor rezervlerine sahip olup, dünya bor talebinin önemli bir kısmını karşılamaktadır. Kimyasal bor bileşiklerinin yaklaşık %85’lik kısmı genel olarak cam, cam yünü, cam elyafı, seramik, tarım ve deterjan sektörlerinde kullanılmaktadır. Geri kalan %15’lik kısmı ise nükleer uygulamalar, askerî araçlar, yakıtlar, polimerik malzemeler, nanoteknolojiler, otomotiv ve enerji sektörü, metalürji ve inşaat gibi 500’e yakın alanda kullanılmaktadır.

Su Kaynakları

Türkiye’nin kara sularını akarsular, durgun sular ve yeraltı suları olmak üzere üç grupta inceleyebiliriz. Türkiye akarsular açısından zengin bir ülke olmasına karşılık bu su kaynaklarının düzensiz akışları ve eğimleri nedeniyle akarsularda nehir taşımacılığı yapılamamaktadır. Akarsular kuvvetli eğimleri ve gömük yataklarıyla büyük hidroelektrik potansiyeline sahiptirler. Karadeniz’e dökülen akarsular Sakarya, Filyos, Kızılırmak, Yeşilırmak, Çoruh ırmakları; Akdeniz’e dökülen akarsular Asi, Seyhan, Ceyhan, Tarsus, Dalaman ırmakları; Ege Denizi’ne dökülen akarsular Büyük Menderes, Küçük Menderes, Gediz ve Meriç nehirleri; Marmara Denizi’ne dökülen akarsular ise Susurluk/Simav Çayı, Biga Çayı ve Gönen Çayı şeklindedir. Fırat ve Dicle nehirleri Türkiye’den doğup Basra Körfezi’ne, Aras ve Kura nehirleri ise Hazar Denizi’ne dökülür. Yurt içinden denize dökülen en uzun nehir Kızılırmak’tır (1.355 km). Türkiye durgun sular (göller) açısından da zengindir. Türkiye’nin en büyük gölü 3.712 km2 alan ile Van Gölü’dür. Diğer göller Tuz Gölü, Eğirdir, Burdur, Beyşehir ve Acıgöl, Sapanca, İznik, Ulubat ve Manyas şeklinde sıralanabilir. Köyceğiz Gölü ise denizle bağlantısı olan bir göldür. Türkiye’de doğal göller bağlantılıdır. Ayrıca 706 adet baraj gölü bulunmaktadır. Bunlardan bazıları Atatürk Barajı, Keban Barajı, Karakaya Barajı, Hirfanlı Barajı ve Altınkaya Barajı şeklinde sıralanabilir. Türkiye’nin kullanılabilir su açısından zengin bir ülke olmadığı söylenebilir. Kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 1.519 m3 civarındadır. Türkiye su azlığı yaşayan bir ülke konumundadır.
Türkiye’nin Nüfusu Ve Demografik Göstergeleri Nüfusun Ülke Ekonomisi Açısından Önemi
Ülke nüfusu ekonomideki temel üretim faktörlerinden emeğin (işgücünü) kaynağını oluşturmakta, ayrıca toplam tüketimi belirlemektedir. Nüfus artış hızı, ülke ekonomisinin yıllık net büyümesini de etkilemektedir. Nüfus artışı, ülkenin sermaye birikimi, işgücü ve istihdam düzeyi, doğal kaynaklar, teknolojik gelişme (ilerleme), milli gelir, kamu harcamaları, konut talebi, beslenme, iç göç ve kentleşme (şehirleşme) gibi ekonomik ve sosyal pek çok değişkeni etkilemektedir. Artan nüfusa bağlı olarak eğitim ve sağlık harcamalarına daha fazla ihtiyaç duyulur. Bu noktada nüfusun ihtiyacı olan temel hizmetlerin sağlanması gerekir. Bu ise Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde sınırlı kaynakların, hızlı nüfus artışı nedeniyle demografik yatırımlar (Eğitim, sağlık, beslenme, barınma (konut) gibi alanlar için yapılan harcamalar) için harcanması demektir.

Nüfus Sayımı, Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti’nde Toplam Nüfus

Nüfus sayımı ülke içinde yaşayan nüfusu doğru bir şekilde tespit edebilmek için yapılmaktadır. Bu sayımlarda, nüfusun idari birimlere göre dağılımın yanı sıra toplumun başlıca demografik, sosyal ve ekonomik niteliklerini tam ve doğru bir şekilde ortaya çıkaran veriler de elde edilir.

Osmanlı İmparatorluğunda Nüfus Sayımı ve Amaçları

Türkiye Cumhuriyeti’nden önce Osmanlı imparatorluğunda ilk nüfus sayımı II. Mahmut döneminde 1830-1831 arasında yapılmıştır. Bu nüfus sayımında amaç, devletin asker potansiyelini ve vergi kaynaklarını (özellikle gayrimüslimlerden alınacak cizye için mükellefleri belirlemek) tespit etmektir. Bir diğer amaç, ülkede yaşayan Müslüman ve Müslüman olmayan (gayrimüslim) nüfusu ortaya çıkarmaktır. Bu sayımda sadece erkek nüfus sayılmıştır. Osmanlı’da modern anlamda ilk nüfus sayımı 1882-1890 döneminde gerçekleştirilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nde Nüfus Sayımları

Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan nüfusun tespitine yönelik ilk sayım 1927 yılında yapılmıştır. 1927 sayımında toplam Türkiye nüfusu 13,7 milyon kişidir. 25 Nisan 2006’da çıkarılan 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu ile Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi’ne (ADNKS) geçilmiştir. ADNKS’ye dayalı ilk nüfus sayım sonuçları 2007 yılına ilişkindir.

Nüfus Artışı

Nüfus, ülke için her açıdan önemli bir kaynaktır. Ülke eğer nüfusa katılan her yeni bireye yeterli ölçüde temel sağlık, eğitim ve kültür hizmetlerini sunabiliyorsa ilk yaş gruplarında pek fazla sıkıntı olmayacaktır. Nüfusa katılan her yeni bireyin 15 yaşından sonra işgücü piyasasına çıktığını kabul edersek, bu noktada yeterli istihdam olanaklarının yaratılması önem kazanmaktadır.

Nüfusun Eğitim Özellikleri

Eğitim, işgücünün niteliği açısından önemli bir göstergedir. Eğitim, işgücünün daha nitelikli hâle gelmesini sağlayarak beşerî (insan) sermayenin gelişmesini sağlar. Türkiye’de eğitim ve öğretim anlamında Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze önemli ilerleme sağlanmış olsa da gelişmiş ülkeler düzeyi henüz yakalanamamıştır. 2011 yılı verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 17 milyon kişi hiç okula gitmemiş ve/veya zorunlu eğitim süresini tamamlayamamıştır. Türkiye’nin, hızla artan nüfusun eğitim ihtiyacını karşılaması için eğitim harcamalarını artırması gerekir.

Türkiye’de İnsani Gelişmişlik

1970’lerden önce “kalkınma” diğer bir ifadeyle “gelişme” büyük ölçüde, milli gelirdeki artışlarla eşit görülmekteydi. Genelde ülkenin kalkınma düzeyini (seviyesini) ölçmek için kişi başına milli gelir kullanılmıştır. Bir ülkede milli gelir artışının diğer bir ifadeyle ekonomik büyümenin yüksek oluşu o ülkenin gelişmiş bir ülke olarak adlandırılabilmesi için yeterli değildir.

İnsani Gelişme Endeksi: Kalkınmada İnsani Boyutun Ölçülmesi

Ülkelerin kalkınma düzeylerini belirlemede kullanılan en yaygın ölçümlerden biri de Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından kullanılan “İnsani Gelişmişlik Endeksi (İGE)” diğer adıyla “Beşeri Kalkınma Endeksi’dir. Rapor ’da ülkelerin ekonomik göstergelerinin yanı sıra ekonomik olmayan göstergelerine ilişkin veriler de ele alınarak İGE değerleri hesaplanmaktadır. 2011’de UNDP, İGE değerlerine göre ülkeleri 4 gruba ayırmaktadır. Bunlar; çok yüksek insani gelişme, yüksek insani gelişme, orta insani gelişme ve düşük insani gelişme şeklindedir.

İnsani Gelişme Endeksi ve Türkiye

UNDP’nin 2011 yılı insani Gelişme Raporu’nda Türkiye
187 ülke arasında 92’nci sıradadır. Türkiye’nin 1970’li yıllarda yaşadığı ekonomik, siyasi ve sosyal kargaşa ve çatışma ortamı ülkenin kalkınma hızını önemli ölçüde düşürmüştür.
2011 İnsani Gelişme Raporu ve Türkiye

Türkiye özellikle eğitim, sağlık, gelir dağılımı gibi ekonomik ve sosyal alanda gelişmiş ülkelerin yanı sıra pek çok gelişme yolundaki ülkenin gerisinde kalmıştır. İGE değerlerine göre yapılan sıralamada Türkiye’nin gerilerde kalmasında ekonomik olmayan göstergeler oldukça fazla etkili olmuştur.

Türkiye’de İşgücü Piyasasına İlişkin Temel Göstergeler

Türkiye işgücü piyasasındaki gelişmeler aktif nüfus, işgücüne katılma oranı, bağımlılık oranı, istihdam oranı, işsizlik ve işgücü maliyetleri çerçevesinde değerlendirilmektedir. Aktif nüfus, ülke nüfusunun üretici konumunda olan 15- 64 yaş arasındaki bireylerden oluşmaktadır. İşgücüne Katılma Oranı (İKO), nüfusun işgücü olan kısmının kurumsal olmayan çalışma çağındaki nüfusa (15 ve üstü yaş grubuna) oranıdır. Bağımlılık oranı ise ülkede çalışan (15-64 yaş arası) her 100 kişinin, bakmakla yükümlü olduğu çalışmayan (0-14 ile 65+) kişi sayısı ile ölçülmektedir. İstihdam, çalışmak istek ve yeteneğinde bulunan bireylerin (kişilerin) üretim sürecinde kullanılmasıdır. İşsiz ise çalışma istek ve yeteneğinde olduğu hâlde geçerli (cari) ücret ve çalışma şartlarında iş bulamayan bireylere denir.

İşgücü Maliyetlerinde Gelişmeler

Türkiye’de istihdamın artırılmasında yüksek olan işgücü maliyetlerinin aşağıya çekilmesi önemlidir. Bu maliyetlerin aşağıya çekilmesi hem kayıtdışı istihdamı hem de işsizliği azaltacaktır.

Türkiye’de Sosyal Güvenlik Sistemi

Sosyal güvenlik sistemi bireylerin bugünü ve geleceği için bir sigorta niteliği taşımaktadır. Sosyal güvenlik sistemi kişilere, belirli sosyal risklerin gerçekleşmesi sonucunda ortaya çıkan muhtelif zararların, ilave maliyetlerin veya gelir kayıplarının kısmen veya bütünüyle telafisine yönelik ekonomik güvence sistemidir.

18. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı Devleti’nde sosyal güvenlik daha kurumsal bir yapı kazanmış ve ilk kez bu yüzyılda sosyal yardım amaçlı vergi toplanmaya başlanmıştır. 19. yüzyılda ise Darülaceze, Darüşşafaka gibi kurumların yanı sıra emeklilik (1866’da kurulan Askeri Tekaüt Sandığı ve 1881’deki Sivil Memurlar Emekli Sandığı) ve yardımlaşma sandıkları kurulmuştur.

Tanzimat sonrasında çalışma hayatı ve işçilerle ilgili yapılan kanuni düzenlemeler ise dar kapsamlıdır. Bu düzenlemeler Maden Nizamnamesi (1863), Dilaver Paşa Nizamnamesi (1865) ve Maadin Nizamnamesi’dir (1869).

Cumhuriyetin İlk Yıllarında Sosyal Güvenlik

1921’deki 151 sayılı Ereğli Havzai Fahmiyesi Maden Amelesinin Hukukuna Müteallik Kanun (4. Madde) ile kurulan Amele Birliği, Türkiye’nin kanun ile kurulan ve üyeliği zorunlu olan ilk sosyal güvenlik kuruluşudur.

Sosyal Güvenlik Kuruluşları

Türkiye Cumhuriyeti’nde modern anlamda sosyal güvenlik sistemi II. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulmuştur. Türk Sosyal Güvenlik Sistemi’nin ilk kurumu 1946’da oluşturulan İşçi Sigortaları Kurumu’dur. Bu kurum 1965’te Sosyal Sigortalar Kurumu’na (SSK’ya) dönüştürülmüştür. 1950’de 11 farklı emekli sandığı birleştirilerek Emekli Sandığı kurulmuştur. Bağ- Kur ise 1972 yılında kurulmuştur.

Sosyal Güvenlik Kuruluşlarının Birleştirilmesi ve Genel Sağlık Sigortası

Mayıs 2006’da kabul edilen 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu ile Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK), Emekli Sandığı ve Bağ-Kur, tek çatı altında toplanarak Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) oluşturulmuştur. Aynı zamanda nüfusun tamamına eşit, kolay ulaşılabilir ve kaliteli sağlık hizmeti sunumunu amaçlayan genel sağlık sigortası sisteminin oluşturulması hedeflenmiştir. Bu doğrultuda 31 Mayıs 2006 tarihinde 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kabul edilmiştir.

Sosyal Güvenlikle İle İlgili Sorunlar Ve Genel Değerlendirme

Türk sosyal sigorta sisteminin sorunları, gelişmekte olan ülkelerde yaşanan temel sorunlarla büyük ölçüde benzerlikler göstermektedir. Yapısal sorunlar; kurumlar arası norm ve standart farklılıkları, emeklilik yaşı ve erken emeklilik sorunu, af uygulamaları ve borçlanma yasaları, kayıtdışı istihdam ve kaçak sorunu, idari ve mali özerklik sorunu, mevcut sistemin yoksulluğa karşı etkin koruma sağlayamaması ve nüfusun tamamının sosyal güvenlik kapsamına alınamaması şeklinde ifade edebiliriz. Finansal sorunları ise aktüeryal dengedeki bozukluk, finansman sorunları, sağlık harcamalarındaki hızlı artışlar, prim tahsilat oranlarındaki düşüklük ile prim oranlarındaki yükseklik, prim karşılığı olmayan ödemeler ve devlet katkısının olmayışı şeklinde sıralayabiliriz. Türkiye’de emeklilere ve diğer hak sahiplerine ödenen aylıkları pek çok kişi için yeterli seviyede değildir. Sosyal güvenlik sistemin gelirleri ve giderleri arasında uygun bir dengenin oluşturulması ve bu dengenin sürdürülebilir olması noktasında henüz istenilen bir görünüm mevcut değildir. Sistemin idari (yönetim) açıdan şeffaf olması noktasında eksiklikler mevcuttur. Sosyal güvenlik hizmetlerinin etkin bir şekilde yürütülmesi için ilk olarak finansman sıkıntılarının giderilmesi ve mevcut kaynakların etkin ve verimli kullanılması gerekir.

Türkiye’de Bölgesel Kalkınmada Gelişmeler Türkiye’de Kalkınma Politikaları
1960 sonrasındaki bölgesel kalkınma politikasının amacı bölgeler arası ve bölge içi gelişmişlik (kalkınmışlık veya kalkınma da diyebiliriz) farklarını azaltarak ekonomik kalkınmayı hızlandırma şeklinde ifade edilebilir. Bölgesel kalkınmada Devlet Planlama Teşkilatı’na (DPT) önemli görevler verilmiştir. DPT, bölgesel politikanın oluşturulması, koordinasyonu, değerlendirme ve izlenmesinin yanı sıra kaynak tahsisini yürütmektedir. DPT’nin hazırladığı kalkınma planlarında bölgesel kalkınma için ilk önce altyapı geliştirilmesine ağırlık verilmiştir. Bölgesel gelişmeyi sağlamak için bölge planlamaları, kalkınmada öncelikli yöreler (KÖY), il gelişme planları ve kalkınma planlarının bölgesel önlemleri birer araç olarak kullanılmıştır. Türkiye’deki en önemli bölge planı Güneydoğu Anadolu Projesi’dir (GAP).

Bölgesel Kalkınma Politikalarında AB Müktesebatına Uyum Süreci

Türkiye AB Müktesebatı’na uyum kapsamında Birliğin bölgesel politikasının önemli bir unsuru olan yeni bölge tanımlamasına geçmiştir. Bu bölge sisteminin adı İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması’dır. Türkiye’de bölgesel gelişmede uzun süre yerel paydaşların ve sivil toplum kuruluşlarının (STK) rolü göz ardı edilmiştir. Yeni süreçte bu kuruluşların bölgesel çalışmalara katkıları artmaya başlamış, günümüzde hem iş dünyası temelli hem de toplumsal amaçlı STK’lar artan oranda bölgesel gelişmede rol almaktadırlar.

Türkiye’de Bölgesel Gelişmişlik Farklılıkları

Türkiye’de sosyoekonomik göstergelerin yanı sıra gelir dağılımı açısından da bakıldığında bölgeler arasında ciddi oranda gelişmişlik farklılıkları söz konusudur. Kişi başına gelir açısından bakıldığında 12 bölge arasında en yüksek ortalama gelir 14.873 TL ile İstanbul (TR 1) bölgesinde, en düşük ise 5.418 TL ile Güneydoğu Anadolu (TRC) bölgesindedir. Türkiye’de bölgelerin gayri safi katma değere (GSKD: Temel fiyatlar üzerinden çıktı ile alış fiyatı üzerinden ara tüketim arasındaki farktır.) katkılarına bakıldığında (2010 verilerine göre) en yüksek paya %27,7 ile İstanbul, en düşük paya %1,5 ile Kuzeydoğu Anadolu bölgesi sahiptir. Ekonomik olmayan göstergelere bakıldığında da bölgeler arasında farklılıklar mevcuttur. Şehirleşme, nüfus artış hızı, bebek ölüm oranları, doğumda anne ölüm oranları, üniversite sayıları, kişi başına düşen uzman hekim ve hemşire sayılarında bölgeler arasında ciddi farklılıklar mevcuttur.

Türkiye’de Tasarruf Eğiliminde Gelişmeler

Hızlı ekonomik büyüme için ülkenin daha fazla yatırıma dolayısıyla tasarrufa ihtiyacı vardır. Ekonominin mantığında ise yatırımların tasarruflara eşit olması gerekir. Eğer yatırımları finanse edecek yurtiçi tasarruf yetersiz ise, yurtdışı tasarruflar ödünç alınır. Yetersiz yurtiçi tasarruflar Türkiye’nin cari işlemler dengesindeki yüksek açığın temel sebebidir.1988-2001 döneminde tasarruf oranının azalmasında kamu tasarruflarındaki düşüş önemli rol oynamıştır. Bu dönemde artan sosyal güvenlik açıkları, Kamu İktisadi Teşebbüslerinin (KİT) zararları ve bütçe açıkları, kamu tasarruf eğilimini düşürmüştür. 2001-2011 dönemindeki tasarruf oranlarının azalmasında ise özel sektördeki tasarruf eğilimindeki düşüş belirleyici olmuştur.

Gelir Gruplarına Göre Tasarruf Eğilimi

Genel olarak bakıldığında Türkiye’deki üst gelir gruplarında tasarruf eğiliminin yüksek olduğu buna karşılık düşük gelir gruplarında tasarruf eğiliminin nispeten düşük olduğu görülmektedir. Türkiye’deki tasarruf eğiliminin düşük çıkmasının, ülkemizdeki tasarruf anlayışının da önemli etkisi vardır. Ülkedeki tasarrufların kayda değer bir kısmı “yastık altı” şeklinde değerlendirilmekte ve finansal sistemde değerlendirilmediği için de yatırımların finansmanında kullanılamamaktadır. Mevcut yapının oluşmasında tasarrufları değerlendiren finansal sistemin özelikle bankacılık sisteminin de önemli rolü olmaktadır.

Dünya Ekonomisinde Türkiye’nin Yeri

2011 yılında Türkiye, G-20 ülkeleri arasında Çin (%9,3) ve Arjantin’in (%8,9) ardından %8,5 büyüme oranı ile en hızlı büyüyen üçüncü ekonomi olmuştur. Türkiye 2010 yılı verilerine göre, cari fiyatlarla 734,4 milyar dolar GSYH büyüklüğü ile dünyanın 17’nci büyük ekonomisidir. Satın alma Gücü Paritesi’ne (SGP) göre GSYH tutarı 1.116 milyar dolar olan Türkiye, SGP’ye göre yapılan GSYH sıralamasında dünyanın 15’inci büyük ekonomisi konumundadır. 2011 verilerine Türkiye nüfus bakımından dünyanın en kalabalık 19’uncu ülkesidir. GSYH büyüklüğü bakımından dünyanın ilk 20 ülkesi arasında yer alan Türkiye, nispeten kalabalık ve artan nüfusu nedeniyle kişi başına milli gelirde GSYH sıralamasına göre daha gerilerde kalmaktadır. 2010 yılında Türkiye’de cari fiyatlarla kişi başına milli gelir 10.106 dolar iken, SGP’ye göre kişi başına milli gelir yaklaşık 15.340 dolardır. Tasarruf oranı Türkiye gibi yüksek büyüme hızına sahip ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye’nin tasarruf oranı bu ülkelere göre düşük düzeyde kalmaktadır. Nispeten yüksek büyüme oranlarının olduğu dönemde yurtiçi tasarrufların düşmesi, yatırımların finansmanında yabancı tasarruflara olan talebi daha da artırmaktadır.

TÜRKIYE’DE MILLI GELIR, GELIR DAĞILIMI VE YOKSULLUK
Milli Gelir ve Büyüme
‘Mili gelir’ belirli bir döneme üretilen tüm mal ve hizmetlerin piyasa değerlerinin toplamıdır. Bir ülkenin milli gelirinin hesaplanmasında kullanılan göstergeler aşağıda sıralanmıştır:

• Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH),
• Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) ve
• Kişi başına GSYH’dır.

Ulusal (milli) gelir istatistikleri üretim, harcama veya gelir yöntemleriyle hesaplanabilmektedir. Fakat kayıt dışı ekonomiler sebebiyle üretim yönünden yapılan gelir hesaplamaları daha güvenilir kabul edilmektedir.
• Yasadışı üretim,
• Yeraltı ekonomisi (saklı ekonomi),
• Enformel sektör ve hane halkının kendi nihai kullanımı için gerçekleştirdiği üretim.

Üretim yöntemine göre Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH), bir ekonomide yerleşik olan üretici birimlerin belli bir dönemde, yurtiçi faaliyetleri sonucu yaratmış oldukları tüm mal ve hizmetlerin değerleri toplamından bu mal ve hizmetlerin üretiminde kullanılan girdiler toplamının düşürülmesi sonucu elde edilen değerdir.

Türkiye’nin GSYH’sı yıl ortası nüfusa bölünerek kişi başına GSYH bulunur. Dolar cinsinden kişi başına düşen GSYH’yı bulmak için cari fiyatlarla (nominal) GSYH’nın ortalama döviz kuruna bölünmesi gerekir. Bir ülkede kişi başına gelirin nüfus artış hızından fazla olması beklenir.

Milli gelirin uluslararası karşılaştırması için fiyatlardan arındırmak yani reel hale getirmek gerekmektedir. Bunun üç yöntemi bulunmaktadır. Birincisi, belli bir yılı baz almaktır. İkincisi ise ‘deflatör’ yöntemidir. GSYH deflatörü, nominal (cari) GSYH’nın reel (sabit) GSHY’ya oranı olduğu için ekonomide üretilen tüm mal ve hizmetlerin o dönemdeki fiyat değişimlerini gösterir. Üçüncü yöntem ise “ortalama döviz kuru” yöntemidir ve GSYH’nın ortalama döviz kuruna (genelde dolar) bölünerek bulunur.

Kişi başı gelir karşılaştırmalarında bir diğer yöntem ise ‘satın alma gücü paritesi’dir (SGP). SGP belli bir mal ve hizmet sepetinin satın alınması için gereken ulusal para tutarlarının birbirine oranı şeklinde hesaplanmaktadır. Gerçek kişisel tüketim göstergeleri ise tüketicilerin göreli refah düzeylerini karşılaştırmakta kullanılan bir göstergedir ve devlet ya da kar amacı gütmeyen kuruluşlarca sağlanan sağlık ve eğitim gibi hizmetleri içermektedir.

Bir ülkenin üretim kapasitesinin artışı büyüme olarak adlandırılır. Sermaye birikimi, teknolojik gelişme ve istihdam artışı ekonomik büyümenin temel göstergeleridir. Türkiye’de reel büyüme hızı GSMH üzerinden değil,

GSYH üzerinden hesaplanmaktadır. TÜİK 1998 yılı fiyatlarıyla ve cari GSYH verilerini üçer aylık dönemler itibarıyla yayımlamaktadır. Ekonominin reel üretim düzeyinde gözlemlenen iniş ve çıkışlarına ‘konjonktür’ denmektedir.

Türkiye’de Dönemler İtibarıyla GSYH ve Büyüme
1923-1929 döneminde ekonomide temel sektör tarım olmuştur. Bu dönemde vatan savunması = iktisadi bağımsızlık = sanayileşme anlayışı hâkimdir. 1923-1929 döneminde iki büyük yasal düzenlemeden ilki tarıma yönelik olarak 1925 yılında Aşar Vergisi’nin kaldırılması, ikinci ise sanayi sektörüne yönelik olarak 1927 yılında ‘Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun yeniden düzenlenmesi olmuştur. 1930’larda Türkiye ‘devletçilik’ anlayışını benimsemiştir. 1934 yılında Türkiye’de Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı uygulamaya konulmuştur. 1930-1939 dönemini Türkiye’nin ilk sanayileşme dönemi olarak nitelemek mümkündür

1946-1953 döneminde izlenen politikalarla dışa kapalı, korumacı, dış dengeye dayalı ve içe dönük ekonomi politikaları gevşetilmiştir. Bu dönemde tarıma dayalı bir büyüme sağlanmış ancak dış dengenin bozulmasıyla ekonomik kriz yaşanmıştır. 1958’de kambiyo krizinin ardından IMF istikrar programı uygulanmaya başlanmıştır. 1960’tan sonra liberal ekonomi politikaları terkedilip yerini devletin müdahaleci politikaları almıştır. 1963 yılında ‘beş yıllık kalkınma planları’ yürürlüğe girmiştir. Bu dönemde ‘ithal ikameci’ bir sanayi anlayışı benimsenmiş ve bir malın yurtdışından ithal edilmesi yerine yurtiçinde üretilmesi öngörülmüş, böylelikle döviz tasarrufu elde edilmesi amaçlanmıştır. 1973 yılında sanayi sektörünün milli gelirden aldığı pay tarım sektöründen aldığı payı geçmiştir. Ancak bu süreçte dışa bağımlı hale gelinmiş, petrol krizinin de etkisiyle döviz ihtiyacı artmış ve dış borçların ödenmesinde sıkıntılar yaşanmıştır.

Türkiye 24 Ocak 1980 tarihinde ithal ikameci sanayi stratejisinden vazgeçip özel sektöre ve ihracata dayalı bir strateji uygulamaya başlamıştır. Buna göre ülkenin iç üretim için kullanabileceği kaynaklar ihracat amacıyla yapılacak üretime yönlendirilip ulusal malların dış ülkelerde rekabetine önem verilmeye başlanmıştır. 1989 yılında ‘Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karar’ ile ‘finansal serbestleşme’ sürecine geçilmiştir. Böylelikle artan kamu açıklarının finansmanı amaçlanmıştır. Türkiye 1980 yılında dünyanın 25. büyük ekonomisi iken 2010 yılında 17.büyük ekonomi olmuştur ve Dünya Banka’sının sıralamasına göre ‘üst-orta’ gelir grubunda yer almıştır. Ancak hala üst-orta gelir grubunda yer almamız yeterince büyüyemediğimiz anlamına gelmektedir. Türkiye’nin dışa açılma süreci, makroekonomik yapıdaki istikrarsızlıkların giderilmesi amacıyla 1998 yılında Uluslararası Para Fonu ile imzalanan Yakın izleme Anlaşması sonrasında farklı bir yönelim kazanmıştır. Türkiye, 2001 yılında 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı ile birlikte 2001-2023 dönemini kapsayan Uzun Vadeli Stratejisi’ni (Vizyon 2023) belirlemiştir.

Gelirin sektörel dağılımı bir ekonomide yaratılan toplam hâsılanın iktisadî faaliyet kollarına göre dağılımını ifade eder. Türkiye’de hizmetler sektörünün giderek büyüdüğü görülmektedir. Buna karşılık tarım sektörünün özellikle 1980 sonrasındaki politika değişikliklerine bağlı olarak giderek küçüldüğü, âdeta yapısal çözülme yaşadığını söyleyebiliriz. Türkiye’de sanayi sektörünün üretim gücü artmasına rağmen, GSYH’daki payı neredeyse değişmemiştir. Türkiye’de 2011 Yılında GSYH’nın sektörel dağılımına bakıldığında hizmetler sektörünün payının %65 seviyesine kadar yükseldiği görülmektedir. Buna karşılık imalat sanayinin payı %27 seviyesinin altına düşmüştür. Tarım sektörünün GSYH içindeki payı ise %10 seviyesindedir.

Türkiye’de Gelir Dağılımı
Gelir dağılımı bir ekonomide belli bir dönemde yaratılan gelirin kişiler, toplumsal gruplar (kesimler) ve üretim faktörleri arasında bölüşülmesini ifade etmektedir. Gelir dağılımı gelir eşitsizlikleri ile sosyal ve ekonomik kurumlar arasında nasıl bir ilişki olduğunu, zengin ve yoksul arasındaki gelir farklılığının zaman içindeki değişimini, gelir eşitsizliğindeki değişikliklerin servet, sermaye birikimi ve büyüme üzerindeki etkilerini ve kaynak dağılımını ortaya koymaktadır.

Fonksiyonel (sınıfsal) gelir eşitsizliği, gelirin sosyoekonomik gruplar, sosyal sınıflar arasındaki dağılımını gösterir. Bu dağılım, üretim süreci sonucunda ortaya çıkan gelirin, üretim sürecine katılan faktörler (emek, sermaye, toprak, girişim) arasındaki bölüşümünü ifade eder.

Kişisel (bireysel) gelir eşitsizliği, gelirin bireyler ya da haneler arasındaki dağılımını ve eşitsizliğini ele alan bir türdür. Bu dağılımda kişilerin gelir düzeyleri onların sosyal/sınıfsal durumlarından bağımsız olarak ele alınır.

Bir ekonomide yaratılan GSYH’nın paylaşımı bireyler, sektörler ve ülkenin farklı bölgeleri arasında olmaktadır. Bu sebeple gelir dağılımı;

• Fonksiyonel,
• Kişisel,
• Sektörel,
• Bölgesel
olmak üzere dört grupta toplanır.

Fonksiyonel (sınıfsal) gelir dağılımı: Gelirin emek, sermaye, toprak ve girişim gibi farklı sosyal sınıflar ve sosyoekonomik gruplar arsındaki dağılımını gösterir. Fonksiyonel gelir dağılımına göre Türkiye’de 2011 yılı itibarıyla gelirden en çok payı maaş ve ücretliler (%44,8) almaktadır.

Kişisel (bireysel) gelir dağılımı: Kişisel gelir dağılımında haneler ya da bireyler arasındaki gelir dağılımı ve eşitsizliği baz alınır. Buna göre hanehalkları gelirlerinin büyüklüklerine göre değişik dilimlere bölünür. En sık kullanılan yöntem %20’lik 5 dilime bölme yöntemidir. Buna göre ilk %20’lik dilim en düşük gelir grubunu; son %20’lik dilim ise geliri en yüksek olan grubu gösterir. Bir diğer gelir dağılımı eşitsizlik ölçüsü de ‘Gini’ katsayısıdır. Gini katsayısı sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliği, 1’e yaklaştıkça gelir dağılımında adaletsizliği gösterir. Gelir eşitsizliğini gösteren bir diğer gösterge ise ‘P80/P20’ göstergesidir. %20’lik hanehalkı dilimlerinde 5. yüzdelik dilimin toplam gelirden aldığı payın, en düşük gelir diliminin toplam gelirden aldığı paya bölünmesi ile bulunur. 2011 yılı P80/P20 göstergesi 8 kattır. Bir başka gelir dağılımı eşitsizliği göstergesi ise ‘Lorenz eğrisi’dir. Milli gelirin nüfusa dağılımındaki eşitsizliğini gösteren grafik olan Lorenz eğrisinin tam eşitlik doğrusundan uzaklaşıp daha çukur hale gelmesi gelir dağılımındaki eşitsizliği gösterir. Bir ekonomide gelirler bireyler arasında eşit dağılıyorsa Lorenz eğrisi mutlak eşitlik doğrusu ile 45 derecelik bir doğru biçimini alacaktır. Türkiye’de gelir dağılımı istatistikilerinin veri kaynağını 2005 yılına kadar ‘Hanehalkı Gelir ve Tüketim Harcamaları Anketi’ oluşturmuştur. TÜİK 2006 yılından sonra AB’ye uyum çerçevesinde ‘Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’nı kullanmaya başlamıştır.

Gelirin sektörel dağılımı: Bir ekonomide yaratılan toplam hasılanın iktisadi faaliyet kollarına göre dağılımını ifade eder. 2011 yılı itibarıyla üç temel sektör olan tarım, sanayi ve hizmetlerden en çok payı %64 ile inşaat, toptan, perakende, ulaştırma, kiralama, eğitim, sağlık ve diğer kişisel ve sosyal hizmet faaliyetlerini içeren ‘hizmet sektörü’ almaktadır. Onu %27 ile ‘sanayi’ ve %9 ile ‘tarım’ sektörü izlemektedir.

Bölgesel gelir dağılımı: Türkiye İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması’na (İBBS) göre Türkiye bölgesel olarak farklı gelir bölgelerine ayrılmıştır. Buna göre ‘hanehalkı kullanılabilir net geliri’ en yüksek bölge İstanbul Bölgesi, en düşük bölge ise Güneydoğu Anadolu Bölgesi olmuştur. Hanehalkı kullanılabilir net geliri, hanehalkı fertlerinin elde ettiği kişisel yıllık kullanılabilir gelirlerin toplamı ile hane bazında elde edilen yıllık gelirlerin toplamından gelir referans döneminde ödenen vergiler ve diğer hane veya kişilere yapılan düzenli transferler düşülerek elde edilir.

Türkiye’de Yoksulluk

Ekonomi politikalarının şekillenmesinde gelir dağılımı göstergelerinin yanında yoksulluk göstergeleri de önemlidir. Genel olarak yoksulluk, insanların temel gereksinimlerini karşılayamama durumudur. Yoksulluğun dar anlamda tanımı; açlıktan ölme ve barınacak yeri olmama durumu iken, geniş anlamda yoksulluk; gıda, giyim ve barınma gibi olanakları yaşamlarını devam ettirmeye yettiği hâlde toplumun genel düzeyinin gerisinde kalmayı ifade etmektedir. Hanehalkı ya da bireyin yaşamını sürdürebilecek asgari refah düzeyini yakalayamamasına ‘mutlak yoksulluk’ denilmektedir. Dünya Bankasının analizlerinde satın alma gücü paritesine göre mutlak yoksulluk sınırı günlük kişi başına 1, 2.15 ve 4,30 dolarıdır. Bireylerin, toplumun ortalama refah düzeyinin belli bir oranın altında kalması ise ‘göreli (nispi) yoksulluk’ olarak tanımlanmaktadır. Bir kişinin yaşamını devam ettirebilmesi için alması gereken temel gıda maddelerinden oluşan sepetin maliyeti ‘açlık sınırı; giyim, barınma, ulaştırma gibi temel gereksinimlerini karşılayabilme gücü de yoksulluk sınırı’ olarak kabul edilmektedir. Türkiye’de 2006 yılından itibaren satın alma gücü paritesine göre günlük geliri 1 doların altında kimse bulunmamaktadır. TÜİK yoksulluk sınırını medyan değerin %50’si olarak belirlemektedir. ‘Medyan Gelir’ ise gelirler küçükten büyüğe sıralandığında ortaya düşen geliri ifade etmektedir. Türkiye’de yoksulluk oranı ücretli- maaşlı çalışanlarda düşük, tarım sektöründe çalışanlar arasında ise oldukça yüksektir. Bu sınıra göre yoksulların en fazla olduğu bölgeler sırasıyla Güneydoğu Anadolu, Ortadoğu Anadolu ve Akdeniz bölgeleri olmaktadır. Ülkemiz açısından yoksullukla ilgili bir başka çarpıcı gerçek de eğitim seviyesi ile yoksulluk ilişkisidir. Ülkemizde eğitim seviyesi arttıkça, yoksulluk oranları düşmektedir. Bu rakamlara cinsiyet açısından bakıldığında da her kategoride kadınlarda erkeklere göre yoksulluk oranlarının yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Fertlerin çalışma durumuna göre yoksulluk oranlarına baktığımızda Türkiye’de ücretsiz aile işçileri ve yevmiyeli çalışanlar arasında yoksulluğun yaygın olduğu görülmektedir.

KAMU EKONOMISINDE GELIŞMELER
Kamu Ekonomisi Ve Türkiye’deki Gelişimi

Kamu ekonomisi, devletin harcamaları, gelirleri, borçları ile ilgili uygulamaların nedenleri, sonuçları ve etkilerini incelemektedir. Kamu kesiminin büyüklüğü ve ölçülmesi kamu ekonomisinin analizi açısından önemlidir. Kamu harcamalarının ya da bu harcamaların finansmanını sağlayan kamu gelirlerinin Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla’ya (GSYH’ya) oranları kamu kesiminin büyüklüğünü ölçmede kullanılan ölçütlerden biridir. Kamu kesimi genellikle tam kamusal mal ve yarı kamusal mal ve hizmet üretmenin yanında özel mal ve hizmette üretmektedir. Tam kamusal mal bireylerden herhangi birisinin tüketimi nedeniyle, diğerlerinin aynı malı tüketme olanağında herhangi bir azalışın olmadığı, birlikte ve eşit biçimde tüketilen mal ve hizmetlerdir. Yarı kamusal mal tüketimleri sonucu topluma yoğun dışsal faydalar sağlarken, kişilere de ayrıca özel fayda sağlayan mal ve hizmetlerdir.

Kamu Kesiminin Büyüklüğü

Devletin milli hasıladan aldığı payın küçültülmesi gereği son yıllarda ekonomik etkinlik açısından daha fazla önerilmektedir. Kamu harcamalarının oranının çok yüksek olması ekonomik sorunlara yol açarken çok düşük olması durumunda da toplumun ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetler yeterince karşılanamayacaktır. Bu noktada kamu harcamaları açısından optimum (en uygun) oranın sağlanması önemlidir. Toplumun kamudan talep ettiği mal ve hizmetleri karşılayan harcama oranı optimum ölçüt olmalıdır. Kamu harcamaları ile kamu gelirleri arasındaki oluşan fark kamu harcamalarının daha yüksek olması şeklinde geliştiğinde kamu açığı oluşacaktır ve bu açık borçlanma yoluyla karşılanmaktadır. Alınan borçlar başlangıçta çeşitli kamusal mal ve hizmetlerin sağlanmasında kullanılırken, borçların hızlı büyümesi ile yeni borçlanmalar, faiz ödemeleri ile borç taksitlerini ödemede kullanılmaktadır. Bu ise ekonominin ihtiyaç duyduğu yatırımların ve üretimlerin yapılamaması anlamına gelmektedir. Giderek artan borç taksitleri ve faiz ödemeleri ülke ekonomilerini kısır döngü içine sokmaktadır.
Türkiye’de Kamu Harcamaları harcamalarının GSYH’ya oranında genel eğilim artış yönündedir. 1930’lu yıllarda devletçi sanayileşme politikaları neticesinde kamu harcamaları hızla artmıştır. 1939-1945 yıllarında kamu harcamalarının GSYH’ya oranı giderek düşmüştür. Dolayısıyla devletçi politikaların uygulandığı 1930’lu yıllar ile İkinci Dünya Savaşı döneminde kamu harcamalarında ani dalgalanmalar mevcuttur. Savaştan sonraki dönemde kamu harcamalarının GSYH’ya oranında tekrar bir artış trendi söz konusudur. 2001’deki ekonomik kriz sonucu ise kamu harcamaları ile gelirleri arasındaki fark maksimum seviyeye ulaşmıştır. 2001 krizi sonrasında uygulanan istikrar programı (Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı) sonrasında bu oranlarda büyük düşüş sağlanmıştır.

Kamu Harcamalarının Sınıflandırılması ve Türkiye’deki Durum

Kamu harcamaları;
• idari (kurumsal),
• işlevsel (fonksiyonel) ve
• ekonomik

olmak üzere üç şekilde sınıflandırılır. Türkiye’de kamu harcamalarında 1950’lere kadar sadece idari sınıflandırma yapılmıştır. Bu tarihten sonra ekonomik sınıflandırma mevcuttur. İdari (kurumsal) sınıflama ekonomik analizlere uygun bir sınıflama değildir. Bu sınıflama harcamayı yapan yönetim birimlerini esas almaktadır.

Fonksiyonel (işlevsel) sınıflama ise ekonomik kaynakların kullanımını belirlemek açısından daha belirleyici olmaktadır. Harcamalarla ulaşılmak istenen hedefler birleştirilmektedir. İşlevsel sınıflandırmada savunma, sağlık, eğitim gibi hizmetler, o hizmetleri hangi kuruluşların yaptığı dikkate alınmaksızın harcamaların hangi amaçları gerçekleştirdiğine bakılır. Fonksiyonel sınıflandırmaya göre Türkiye’de genel kamu hizmetleri bütçeden en yüksek payı almakla birlikte oransal olarak düşme eğilimi göstermektedir. Eğitim ve sağlık hizmetlerinin bütçe içindeki payları artış trendi gösterirken savunma hizmetlerinin bütçeden aldığı pay yıllar itibarıyla düşme eğilimine sahiptir.

Kamu harcamalarının ekonomik sınıflandırılması, devlet hizmetlerinin ekonomik faaliyet düzeyi üzerindeki etkilerini ölçmeye yardımcı olur. Ekonomik sınıflandırma ile ilgili olarak Türkiye’de 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile bütçede kamu harcamalarının sınıflandırılması yeniden yapılandırılmıştır. Kamu harcamaları sınıflandırmasına göre bütçeden en yüksek payı personel harcamaları oluşturmaktadır.
Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu (5018
sayılı Kanun) ile performans esaslı bütçelemeye geçilmiş ve bütçedeki sınıflandırma sistemi de yeniden yapılandırılmıştır. Yeni yapılandırılan ekonomik sınıflandırma bize uluslararası karşılaştırmalara imkân vermesi ve diğer ülkelerle aynı yöntemleri kullanma açısından yararlar getirmektedir.

Türkiye’de Kamu Gelirleri

Gelir Vergisi, Kurumlar Vergisi, Katma Değer Vergisi (KDV) ve Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) vergi sisteminin dört temel ayağını oluşturmaktadır. Kamu bütçesinde harcamaların finansmanında kullanılan kamu gelirlerinin en önemlisi vergi gelirleridir. Bunun dışındaki gelirler vergi dışı normal gelirler, özel gelirler ve fon gelirleri (Fon: Belirli bir amacın veya birbirine yakın amaçlar grubunun gerçekleştirilmesi için belirli kaynakların toplandığı ve harcandığı, bütçe içi veya bütünüyle bütçe dışı kamusal nitelikli özel hesap), diğer gelirler ve katma bütçe gelirleri olarak sınıflandırılmaktadır. Bu, dar anlamda kamu gelirlerini oluşturur. Geniş anlamda kamu gelirleri ise devlet, il özel idareleri, belediyeler ve sosyal güvenlik kuruluşlarının gelirlerinden oluşur. Kamu gelirleri, vergi gelirleri ve vergi dışı gelirler ikiye ayrılmaktadır. Vergi dışı gelirleri içinde teşebbüs ve mülkiyet gelirleri, faiz, pay, ceza gelirleri, sermaye gelirleri yer almaktadır.

Gelir vergileri dolaysız vergilerin en önemli bölümünü oluşturmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Türk Vergi Sisteminde dolaysız vergilerin payı düşerken, dolaylı vergilerin payı artmıştır. Devletin dolaylı vergilere yönelmesinin en önemli sebepleri bu vergilere karşı tepkinin düşük olması, vergi maliyetinin düşük olmasından kaynaklanmaktadır.

Kişisel gelir vergisi artan oranlı tarifeye tabi iken, harcamalar üzerinden alınan vergiler sabit oralı tarifeye göre alınmaktadır. Kişisel gelir vergisi hem artan oranlı olma hem de gelir üzerinden alınma özellikleri nedeniyle gelire karşı esnek bir vergidir. Kişisel gelir vergisi, gelir adaletini sağlamada daha etkin bir vergidir. KDV ve ÖTV ise gerek harcamalar üzerinden alınması gerekse sabit oranlı olması nedeniyle esnekliği düşük vergilerdir. Ekonomik etkinlik açısından ise harcamalar üzerinden alınan vergiler daha avantajlıdır. Çünkü harcamalar üzerinden alınan vergiler artan oranlı olmadığı, üretim üzerine değil, tüketim üzerine konuldukları için tasarrufları negatif yönde etkilemezler ve hatta sermaye birikimine olumlu katlıda bulunurlar.

Türkiye’de Vergi Yükü

Vergilemede adalet ve eşitlik kavramı temel vergi prensiplerindendir. Kamu hizmetlerinden sağlanan faydaya göre mi vergi alınması gerektiği yoksa vergi ödemek dolayısıyla katlanılan fedakârlık ve ödeme iktidarlarına göre mi alınacağı sorununu ele alan fayda ve ödeme iktidarı teorileri de vergi yükünün bireyler arasında nasıl dağıtılacağını incelemiştir. Ödenen vergi ile gelir arasındaki oranı ifade eden vergi yükü, bir ekonomidegelişme, kalkınma, ekonomik denge ve adil gelir dağılımı gibi ekonomi politikası amaçlarına uygun vergi politikalarının belirlenmesi açısından önem taşır. Vergi yükü ile ilgili olarak üç kavramdan daha bahsetmek gerekir;
• bireysel vergi yükü,
• toplam vergi yükü ve
• net vergi yükü.

Bireysel vergi yükü bireyin ödediği vergilerin bireyin gelirine oranıdır. Toplam vergi yükü ödenen vergilerin toplum gelirine (milli gelir) oranıdır. Net vergi yükü ise ödenen tüm vergilerin kamu hizmetlerinden sağlanan yarardan çıkarıldıktan sonra gelire olan oranıdır.

Türkiye’de iç Borçlanma ve Borç Yönetimi

Mali istikrarın sağlanmasında borç yönetimi önemli bir politika aracıdır. Bütçe açıklarının sürdürülebilmesi için borçların da sürdürülebilir olması gerekmektedir. İyi bir kamu borç yönetimi politikası için borç stokunun faiz oranları, döviz kurları ve likidite dalgalanmalarına karşı hassasiyetinin azaltılması sağlanmalıdır. Borç yönetimi mali istikrarı etkilediği gibi faiz oranları vb. parametreler üzerindeki etkisi nedeniyle para politikalarını da etkilemektedir. Kamu finansmanında verginin yerine iç borçlanmanın tercih edilmesi, belirli kesimlere kaynak transferi sağlamıştır. Diğer yandan kamuya borç verenler zenginleşirken, borç vermeyenler fakirleşmiştir. Borçlanmanın gelir dağılımını bozmaması için reel faiz oranının büyüme hızının üzerine çıkmaması gerekir. Türkiye’de özellikle yüksek enflasyonist dönemde kamunun daha rahat borçlanması için yüksek tutulan reel faiz oranları, özel sektörü yatırım yapmak yerine, kamuya borç vererek risksiz ve yüksek getiri sağlamaya yönlendirmiştir.

Borç yönetiminde temel amaç faiz oranları, döviz kurları ve likidite dalgalanmalarını minimum düzeyde etkileyecek borç yüküne sahip olmak ve bunu sürdürebilmektir. Bu yüzden devletler borç yükünü azaltmak isterler. Türkiye’de kamu borçlanmasından sorumlu olan birim Hazine Müsteşarlığı’dır. Borçlanmada sabit faizli borçlanmaya ağırlık verilmesi, geri ödemede ortalama vadenin uzatılması, likidite riskini azaltmak için güçlü rezerve sahip olmak gibi stratejilerin uygulanması gerekmektedir.
Borç yönetiminin birincil amacı borç yükünün azaltılmasıdır. Bunun gerçekleşip gerçekleşmediği ise borç stoku/GSYH göstergesinin takibi ile yapılmaktadır. Borç stokunun GSYH’ya oran› 2001’de yaklaşık %78 iken, 2010’da %42’ye düşmüştür. 2001-2010 döneminde borç yükündeki azalmada faiz harcamalarındaki düşüş birincil etkendir.

Kamu Kesimi Borçlanma Gereği

Kamu açığı, kamu gelir ve gider dengesinin giderler lehine gelişmesiyle oluşur. Diğer bir ifadeyle devlet elde ettiği gelirlerden daha fazlasını harcadığında kamu açığı meydana gelmektedir. Ülkelerarası karşılaştırmalar yapabilmek ve bütçe açığı ölçümü ile ilgili sorunlardan kurtulmak, standartlara uyum sağlamak ve maliye politikasının sürdürülebilirliğinin analiz edilebilmesi için kamu kesimi borçlanma gereği (KKBG) bütçe açığı göstergesi olarak kullanılmaktadır. KKBG, kamunun toplam nakdi harcamaları ile toplam nakdi gelirleri arasındaki farktır. Bu yöntem açığın nakit bazında ölçümünü ifade eder. KKBG en kapsamlı açık ölçüm yöntemi olup, kamu kesimini oluşturan birimlerin tamamını kapsamaktadır.

Mali Yapıdaki Değişiklikler

Türkiye’de kamu mali yönetimine ilişkin ilk düzenleme 1927 yılında çıkarılan 1050 sayılı Muhasebe-i Umumiye Kanunu’dur. Bu kanun 2006 yılına kadar uygulanmış ve 2006 yılından itibaren bütçeler 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’na göre hazırlanmaktadır. 5018 sayılı Yasa (Kanun) çerçevesinde 2006 yılından itibaren bütçenin kapsamı genişletilmiş ve konsolide bütçeden merkezi yönetim bütçesine geçilmiştir. Yeni mali yapı ile bütçe birliği, mali saydamlık ve hesap verebilirlik, kamu kaynaklarının kullanımında etkinlik, ekonomiklik ve verimlilik öne çıkmaktadır. Ayrıca 5018 sayılı Kanun orta vadeli yaklaşım adı altında üç yıllık bütçe uygulamalarını zorunlu hale getirmiştir.
Bütçe Büyüklüklerinde Gelişmeler

Cumhuriyetin ilk döneminde denk bütçe ve istikrarlı para politikası esas alınmıştır. 1929 yılında başlayan Büyük Buhran’ın etkisiyle 1930’lardan itibaren devletçi politikalar ağırlık kazanmıştır. 1933’ten itibaren ekonomi tamamen devlet ağırlıklı hâle gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı ile birlikte savunma harcamalarının genel bütçe harcamalarına oranı
% 50’leri bulmuştur. 2003 yılından itibaren
eğitim harcamalarının altına düşmüştür. Eğitim harcamaları ve sağlık harcamalarının paylarında son yıllarda yükselme meydana gelmiştir.

Türkiye’de Özelleştirme

Özelleştirmenin dar ve geniş anlamda iki tanımı bulunmaktadır. Dar anlamda özelleştirme kamu mülkiyetindeki ekonomik kuruluşların (KİT’lerin) yönetim ve mülkiyetinin özel sektöre devredilmesidir. Geniş anlamda özelleştirme devletin ekonomik faaliyetlerinin azaltılması amacıyla kamu sektörünün denetimi altındaki kuruluşların özel sektöre devredilmesidir.

KİT 233 Sayılı KHK’ya göre İktisadi Devlet Teşekkülü (İDT) ile Kamu İktisadi Kuruluşuna (KİK) verilen ortak addır. İktisadi Devlet Teşekkülü (İDT) sermayesinin tamamı devlete ait olup ticari esaslara göre mal ve hizmet üreten kamu iktisadi teşebbüsüdür. Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK) ise sermayesinin tamamı devlete ait olup, tekel niteliğindeki mal ve hizmetleri kamu yararı gözeterek üretmek ve pazarlamak üzere kurulan ve bu nedenle imtiyazlı sayılan kamu iktisadi teşebbüsüdür.

Gelişmiş ülke ekonomilerinde özelleştirmede amaç özellikle rekabet düzeyini artırmak ve kamudaki savurganlığı azaltmaktadır. Diğer ülkelerde özelleştirme dış borç ödemelerine ve artan bütçe açıklarına karşı bir önlem olarak düşünülmüştür. Türkiye’de özelleştirmeye ilişkin kapsamlı düzenlemeler 1994 tarihinde 4046 saylı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun ile yapılmıştır. Bu kanunla Özelleştirme

Yüksek Kurulu, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı ve Özelleştirme Fonu kurulmuştur.

TEMEL SEKTÖRLERDE GELIŞMELER I. TARIM SEKTÖRÜ
Tarımsal Faaliyetin İşlevleri Ve Özellikleri

İktisat literatüründe üç temel sektör arasında “tarım” birincil, “sanayi” ikincil, “hizmetler” ise üçüncül sektör olarak tanımlanır. Hemen hemen tüm ekonomilerde iktisadi kalkınmanın başlangıç aşamasında öncelikli sektör, tarımdır.
İktisadi gelişme sürecinde tarım sektörünün önemine ilk kez sistematik olarak değinen iktisat ekolü Fizyokrasi’dir. Bu ekolün kurucusu Quesnay’e göre bir ekonomide tarım sektörü gelişmeden diğer üretim unsurlarının gelişmesi mümkün değildir.

Günümüzde tarım ( dar anlamda , geniş anlamda) sektörü denilince akla, toprak ve/veya suda yapılan bitkisel ya da hayvansal üretim faaliyetiyle uğraşan bir sektör gelmektedir.
Bu sektörün işlevleri arasında şunlar gelir:

• İnsanların besin gereksinimlerini karşılamak
• Sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasına yardımcı olmak
• Sanayi sektörüne hammadde sağlamak
• Tarım dışı sektörlere istihdam sağlamak
• Tarım dışı sektörlerde üretilen mal ve hizmetlere talep yaratmak
• Çevre sağlığı ve toplumun ruhsal dengesini korumak

Bu sektörün genel özellikleri şöyledir:

• Tarımsal üretim iklim şartlarına bağlıdır
• Tarımsal üretim mevsimlerin ritmine bağlıdır
• Tarım kesiminde üretim tekniklerini geliştirebilme imkânları sınırlıdır
• Tarımsal mallar talebinin gelir esnekliği düşüktür
• Tarım sektöründe üretim alanları dağınıktır
• Tarımsal işletmelerin içerisinde bulundukları piyasa koşulları farklılık arz eder
• Tarım sektöründe “azalan verimler kanunu” geçerlidir
• Tarımsal ürün fiyatları istikrarsızdır

Türk Tarım Sektörünün Üretim Yapısı Ve Ürün Profili

Tarımsal üretim büyük ölçüde iklim ve doğa koşullarına bağlı bir iktisadi faaliyettir. Türkiye bu açıdan oldukça avantajlıdır, zira Türkiye tarımsal üretim için elverişli bir iklim ve doğa yapısına sahiptir. Türkiye’nin tarımsal üretim hacminin büyük olması, tarım sektörünün ülke ekonomisi için önemli bir konumda bulunmasına neden olmaktadır.
Türkiye’de tarım sektöründe doğrudan ve dolaylı olarak faaliyette bulunan iktisadi birimler arasında özel sektör firma ve kuruluşları, devlet, KİT’ler, tarım satış kooperatif birlikleri, ticaret borsaları ve bazı tarımsal aracı kuruluşlar

yer almaktadır. Sayılan bu birimler alım, satım, kontrol, koordinasyon, düzenleme, kısıtlama ve yönlendirme gibi çeşitli işlevleri yerine getirmektedir.

Türkiye’de tarımsal üretime uygun olan alanın yaklaşık olarak %35’i orman arazisidir. Geriye kalan alan içerisinde en yüksek ikinci pay, %26’lık oran ile tahıl ve diğer bitkisel ürünlerin üretimi için kullanılmaktadır. Hayvansal üretim için gerekli olan çayır ve mera arazileri ise toplam arazilerin yaklaşık olarak % 24’ünü kapsamakta ve üçüncü sırada gelmektedir. (Şekil 4.1)

Türkiye’de tarım arazileriyle ilgili en önemli sorun, çoğunlukla arazilerin oldukça küçük birimlerden oluşması ve aşırı parçacılık durumudur. Bunun sebebi de tarımsal üretimin hala büyük oranda geleneksel aile işletmeciliği usulü ile yapılması ve arazi miras hukukunun nesilden nesile bu bölünmeye müsait olmasından dolayıdır.

Bu sorunun giderilebilmesi için, değişik dönemlerde arazi toplulaştırmasına yönelik girişimlerde bulunulmuş, 1961 yılından bu yana bazı hükümetler döneminde toprak reformu yasaları çıkarılmış, ancak ülkenin geleneksel ekonomik yapısının bir sonucu olarak istenen başarı bir türlü elde edilememiştir.

Türkiye’de üretilen tüm mal ve hizmetlerin piyasa fiyatları toplamını gösteren gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYH) değerini Tablo 4.1’de görebiliriz.

Tablo 4.1, Türkiye’nin tarım sektörünün GSYH içindeki payı konusunda bir fikir verse de tarımsal üretimin bileşimi, tarımsal üretim değeri ve bu üretim değerinin ne kadarının katma değere dönüşebildiği, yani pazarlanabildiği hususlarında bir fikir verememektedir. Bu eksiklik Tablo 4.2 ‘de giderilmektedir.

2010 yılı itibariyle Türkiye’de toplam tarımsal üretim değerinin % 48’i bitkisel üretime, kalan % 52’si ise hayvansal üretime aittir. Bitkisel üretim faaliyeti de temel alt üretim alanları itibarıyla üç grupta toplanabilir:

1- Tahıllar ve diğer bitkisel ürünler
Üretim bakımından dağılımına bakıldığında % 74’lük oranıyla buğday, mısır, arpa, çavdar ve çeltik gibi bitki türleri gelmektedir. Tablo 4.3’te tahıllar ve diğer bitkisel ürünler incelenebilir. Kıyaslandığında tahıllar düşük bir paya sahip olsa da hem ara hem de nihai mal olarak kullanılabilme özelliğinden dolayı Türk tarım sektörü açısından önemlidir.

Türk tarım sektörü içerisinde bitkisel ürünler arasında tahıllar dışında, diğer bitkisel ürünler olarak gruplandırılabilecek ürünlere bakıldığında; Türkiye’nin bu alanda da önemli bir ürün profili ve üretim gücüne sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bunun için de Tablo 4.4 ‘e ( Türkiye’de Seçilmiş Bitkisel ürünlerin Üretim Miktarları) bakabilirsiniz.

2- Sebzeler
Türk tarım sektörü sebze ve meyve üretimi açısından son derece zengin bir potansiyele sahiptir. Türkiye’de bazı tropikal ürünler dışında hemen hemen tüm sebze ve meyve türlerini üretmek mümkündür. Sebze türleri geleneksel olarak üç grupta toplanabilir. Bunlar:

• Meyvesi için yetiştirilen sebzeler
• Yumru ve kök sebzeler
• Diğer sebzeler

Tablo 4.5’e bakıldığında sebze türüne göre üretim oranlarına bakabilirsiniz.
3- Meyveler, içecek ve baharat bitkileri Meyve üretimine gelince, Türkiye’de 2010 yılı sonu itibariyle toplam 792 milyon meyve ağacının bulunduğu kaydedilmektedir. Üretilen meyveleri üretim değerleri bakımından Şekil 4.3’te olduğu gibi sırasıyla toplayabiliriz. Ayrıca bu şekilde üretim oranlarını da görebiliriz.

Türkiye’nin meyvecilikte rekabet gücünü daha da artırabileceğini görmekteyiz. Aşağıdaki sebepler bunlardan bazılarıdır:

• Eğitim ve girişimcilik düzeyi yüksek üreticiler
• Bu üreticilerin uluslararası pazarların ihtiyaçlarını iyi analiz edebilmeleri
• Asya ve tropikal bölgelerde üretilebilen meyvelerin üretilmesine başlanması
• Üreticilerin Ab ülkeleri başta olmak üzere satın alma gücü yüksek ülkelere yönelmeleri
• Küreselleşme olgusunun hızla yayılmasıyla birlikte, küresel sağlık ve tüketim kalıplarına yaklaşılması

Türk tarımında bitkisel üretim başlığı altında ifade edilebilecek bir diğer konu organik bitkisel üretimdir. Özellikle gelir ve kentleşme seviyelerindeki artışa ve hane halklarının daha sağlıklı olduğu düşünülen bitkisel ürünleri tüketme eğilimlerine bağlı olarak son yıllarda hızla gelişen organik bitkisel üretim faaliyeti tarım sektöründe yeni bir pazarın oluşmasına neden olmuştur.

Bitkisel üretimin verimliliği için kalitesi onaylanmış (sertifikalı) tohumluk kullanımı son derece önemlidir. Türkiye’de de uzun yıllar önce kurulan ve hâlâ en büyük tohumluk üreticisi kurum olan Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü’ne (TİGEM) bağlı çok sayıda işletme bu işlevi yerine getiren en büyük kuruluştur. Tohum ıslah politikaları Cumhuriyetin başlarınndan beri küçük çaplı olarak yürütülse de ciddi politikaların geliştirilmesi 1980’li yılların başlarına rastlar.

2011 yılı itibarıyla dünya ticari tohumculuk piyasasının 45 milyar dolar civarında olduğu; bunun %71’inin sırasıyla ABD, 23 AB ülkesi ve Çin’in elinde olduğu bilinmektedir.

Yurtiçi tohumluk üretiminin ülkenin ihtiyacını karşılama oranı ise üründen ürüne değişmektedir. Tablo 4.6’da Türkiye’nin sertifikalı tohumluk dağıtımlarının ihtiyaçları karşılama oranını görüyoruz.

Hayvansal üretim, canlı hayvanların ve bu hayvanlardan elde edilen hayvansal ürünlerin üretimidir. Türkiye’de 2010 yılı sonu itibarıyla, toplam tarımsal üretim değerinin
%52’si, yani 85 milyar TL’lik kısmı hayvansal üretimden oluşmaktadır.

Türkiye’de canlı hayvan üretimine bakıldığında; büyükbaş hayvancılıkta tamamen yatay bir durum söz konusudur. Hayvancılığın bu alt sektöründe herhangi bir artış olmayıp, küçük de olsa bir azalma vardır (Tablo 4.7). Ülkemizde sığır stokuna bakıldığında, bunları üç ana grupta toplamak mümkündür: Kültür, yerli ve kültür melezi. Son 20 yılda oluşan sığır stoku verileri incelendiğinde; yerli sığır sayısı oldukça baskın iken hızla azalmıştır.

Sığır varlığı dışında ülkemizde manda, at, eşek ve katır sayılarında aynı dönemde köyden kente göçün hızlanması ve yaşam biçiminde meydana gelen hızlı değişimin bir sonucu olarak büyük bir azalma olmuştur.

Son 20 yılda küçükbaş hayvancılık olarak adlandırılan koyun ve keçi sayısında ciddi bir azalma yaşanmaktadır. Tablo 4.7, Türkiye’de seçilmiş canlı hayvan üretimini göstermektedir.

Canlı tavuk sayısında ise, tam aksine büyük bir gelişme kaydedilmiş; 1991 yılında yaklaşık 140 milyon olan tavuk sayısı, 2005’te 317 milyona (hatta 2006’da 345 milyona) kadar yükselmiş, ardından ortaya çıkan kuş gribi hastalığıyla birlikte, tavuk üretimi konusunda alınan tedbirlerin de sıkılaşmasının bir sonucu olarak üretim düzeyinde ciddi bir azalma olmuş ve sayı 2010 yılına gelindiğinde 235 milyona gerilemiştir.

Türkiye’nin göreceli olarak uluslararası rekabet gücünü artırması beklenirken, küçükbaş hayvancılıkta sürekli güç kaybetmesi, ilgili politika yapıcıların acilen daha etkili politikalar üretmelerini gerekli kılmaktadır.

Arıcılıkta ise bilhassa 2000’li yıllarda bariz bir sıçrama yaşanmış; 1990’lı yıllarda 3,5-4 milyon adet arı kovanından, 2010 yılında 5,6 milyon kovana ulaşılmıştır. Yalnız, son 20 yılda eski tarz kovan sisteminden hızla yeni kovan sistemine geçilmiş ve esas artış da yeni kovan sayılarında olmuştur.

Son olarak, hayvancılık alanında ülkemizde öteden beri gerçekleştirilen geleneksel bir üretim alanı da ipek böcekçiliğidir. Ancak ne yazık ki son 20 yılda bu alanda faaliyet gösteren köy sayısı 1.635’ten 194’e, faaliyeti yapan aile sayısı yaklaşık 30 binden 2 bine, açılan tohum kutusu sayısı ise yaklaşık 51 binden 5,5 bine gerilemiştir. Kısacası, ipek böcekçiliği gibi geleneksel bir Türk hayvancılık sektörü yok olma tehdidi ile karşı karşıya durumdadır.

Canlı hayvan üretimi ile bunlardan elde edilen ürünler arasında temel bir fark vardır; canlı hayvan üretimi pür tarımsal bir faaliyet iken, bunlardan elde edilen ürünlerin üretimi daha ziyade endüstriyel bir faaliyeti gerektirir.

Türkiye’de toplam hayvansal üretimin %55’i canlı hayvan üretiminden oluşurken, kalan %45’i hayvansal ürünlerden oluşmaktadır. Fakat, bunların pazarlanabilirlik oranlarına bakıldığında, hayvansal ürünlerin çok daha önde oldukları, yani pazar sürecine daha entegre oldukları görülmektedir.

Türkiye için son 20 yıllık kırmızı et üretimi verileri incelendiğinde; hem toplam olarak hem de alt bileşenler itibarıyla kırmızı et üretiminin oldukça istikrarsız bir görünüm arz ettiği, ama bunun özellikle küçükbaş hayvan eti üretiminde daha da fazla olduğu anlaşılmaktadır.

Sığır eti üretiminin alt bileşenlerine bakıldığında ise kültür ve kültür melezi ırklarına ait et üretiminin son 20 yılda hızla arttığı, buna karşılık, yerli sığır eti üretiminin iyice azaldığı anlaşılmaktadır.

Küçükbaş hayvanlardan elde edilen kırmızı et üretimine bakıldığında ise 1991 yılında koyun ve keçilerden elde edilen toplam et miktarı 149 bin ton iken, bu rakamın 2010 yılında yaklaşık olarak 159 bin tona yükseldiği görülmektedir. Tablo 4.9 Türkiye’de seçilmiş hayvansal ürünler üretimini göstermektedir.

Büyükbaş ve küçükbaş hayvanlardan üretilen bir diğer hayvansal ürün süttür. Son 20 yıllık döneme bakıldığnda; toplam süt üretimi %30 oranında artmıştır. Bu artış tamamen inek sütünden kaynaklanmaktadır. Bkz. tablo 4.9.

Bugün inek sütünde en büyük pay kültür ırkından ineklere (%50), ardından kültür melezlere (%40) ve yerli ırklara aittir (%10). Oysa 20 yıl öncesinde durum hayli farklı idi: Kültür ırkından ineklere ait süt oranı çok daha az (%22), diğerleri ise daha yüksek idi.

Kümes hayvanları; et ve yumurta tavuğu, hindi, ördek ve kazdan ibarettir. Türkiye’de toplam sayı içerisinde en büyük pay et tavuğuna, ardından yumurta tavuğuna aittir. Diğerleri çok ciddi bir üretim ve piyasa payına sahip olmadığı için, burada sadece tavukçuluk üzerinde durulacaktır. Tablo 4.11 Türkiye’de tavuk yumurtası ve tavuk eti üretimini göstermektedir.

Hayvansal üretim başlığı altında yer verilecek bir diğer konu arıcılık ve ipek böcekçiliğidir. Arıcılık açısından bakıldığında, Türkiye’de özellikle son yıllarda önemli değişikliklerin olduğu gözlemlenebilir. Geleneksel arıcılık yerini modern arıcılığa bırakmış ve bal üretimi miktarında ciddi artışlar yaşanmıştır.

Türkiye’de ipekböcekçiliği faaliyeti ve yaş ipek kozası üretimi giderek azalmaktadır. Piyasa değeri oldukça yüksek olan ve dünya üzerinde birçok alanda tüketimi yapılan ipek üretiminin bu denli azalması, Türk tarım sektörü açısından önemli bir kayıptır.

Osmanl› Döneminden 1984 yılına kadar Türkiye’de hayvancılığın gelişmesinde en etkin görevi Hara ve İnekhanelerle birlikte Devlet Üretme Çiftlikleri, o tarihten

(1984) itibaren de TİGEM üstlenmiştir. TİGEM’in en önemli görevlerinden birisi “ülkenin hayvansal üretimini artırmak, çeşitlendirmek ve ürün kalitesini iyileştirmek amacıyla yetiştirdiği damızlık hayvan ve spermaları yetiştiricilere intikal ettirmek” olarak belirlenmiştir. Bkz. tablo 4.12

Son olarak Osmanlı Devleti’nin daha ilk yıllarından itibaren varlığını sürdüren Çiftlikat-ı Hümayun adı verilen haralarda saraya ve orduya at yetiştiriciliği yapılmıştır. Bugün Karacabey, Çifteler ve Sultansuyu Haraları hala at yetiştiriciliği faaliyetlerini sürdürmektedir.

Tarımsal üretim anlatılırken su ürünleri çok defa ihmal edilir. Her ne kadar bitkisel ve hayvansal faaliyetler kadar bir büyüklüğe sahip olmasa da Türkiye gibi üç tarafı denizle çevrili bir ülke için su ürünlerinin üretimi ve piyasası önemlidir. Tablo 4.13 denizlere göre deniz ürünleri toplam üretim miktarlarını göstermektedir.

Deniz balıkları sayısına ilave olarak, avlanan tatlı su balıkları miktarı yıllık 40 bin ton dolayında oldukça istikrarlı bir durum sergilemektedir ve bunun en büyük kısmı sazan, inci kefali ve gümüş balık türlerinden ibarettir. Son olarak, son 10 yIlda hızlı bir gelişme gösteren su ürünleri yetiştiriciliğinde toplam üretim 61 bin tondan 189 bin tona (bunun da 100 bin tonu iç su balık üretimine ait) ulaşmıştır.

Türk tarım sektöründe istihdam hacminin giderek azalmasının ardında, ulusal ve uluslararası pazarlara yönelik mal üretebilme kapasitesinin son derece sınırlı olması nedeniyle sektörde gelir artışının diğer sektörlere nispetle düşük düzeyde kalması gibi ekonomik faktörlerin yanı sıra, sosyal ve kültürel imkânların yetersizliği, dolayısıyla topyekûn bir hayat standardının düşük olması yatmaktadır.

1980 öncesi dönemde tarımsal ürünlerin ihracatı Türkiye’nin dış ticaretinde önemli yer tutmakta idi. Türk ekonomisi 1980 yılından sonra yönünü sınırları dışına çevirmiş ve ekonomik gelişimini dış ticarete (ihracata) dayalı bir büyüme stratejisine bağlamıştır.

Türkiye’de toplam ihracat açısından, özellikle 2002 yılından sonra muazzam bir gelişme yaşansa da; aynı trendin tarımsal ihracat miktarı ve oranı bakımından yakalanamadığı, hatta tam aksine toplam içindeki payın giderek daha da azalmaktadır. Tablo 4.16 Türkiye’de tarımsal ihracat ve ithalatın durumunu göstermektedir.

Türkiye’de Tarımsal Destekleme Politikaları

Türkiye’de tarım politikasının uygulanma şekli kalkınma planları ile gerçekleştirilmektedir. Söz konusu planlara göre uygulanan politikaların temel hedefi, kaynakları etkin bir biçimde kullanarak ekonomik, sosyal, çevresel ve uluslararası gelişmeler boyutunu bütün olarak ele alan örgütlü, rekabet gücü yüksek, sürdürülebilir bir tarım sektörü oluşturmaktır.
Ülkeler, tarım sektöründe faaliyet gösteren üretici ve tüketicileri fiyat istikrarsızlıklarından korumak, bunlar arasındaki gelirin adil dağılımını gerçekleştirmek, tarımsal-kırsal kalkınmayı hızlandırmak, tarımda üretimi çeşitlendirmek, tarım ürünleri ticaretini özendirmek ve ülke tarımının dünya piyasasından daha büyük bir pay almasını sağlamak gibi amaçlarla tarım sektörünü desteklerler.

Tarım sektörü yapısı itibariyle devlet müdahalesine açık bir sektördür. Tarımsal üretimin büyük ölçüde doğa koşullarına bağlı olması, devlet desteği olmaksızın ciddi bir gelişmenin yaşanmasını engellediği için, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin büyük bir çoğunluğu tarımsal destekleme politikaları izlerler. Türkiye için de ziyadesiyle doğru olan bu durum neticesinde, devlet uzun yıllardır tarım sektörü üzerinde müdahil olmuş ve çeşitli yöntemlerle tarım sektörünü desteklemiştir. Tablo 4.17 Türkiye’de kullanılan tarımsal destekleme türlerini ve ödemelerini göstermektedir.

Türkiye’de uygulanan tarımsal destekleme politikaları, dünyadaki uygulamalarla büyük ölçüde örtüşmektedir. Türkiye’de destekleme alımları, girdi destekleri, düşük faizli tarımsal kredi, süt teşvik primi ödemeleri, doğal afet ödemeleri, ekim alanları sınırlandırılması ve destekleme primleri gibi birtakım destekleme faaliyetleri yürütülmektedir.

Türk Tarım Sektörünün AB Ortak Tarım Politikasına Uyumu
Avrupa Birliği (AB) Ortak Tarım Politikası’nın (OTP) temelleri 1958 yılında atılmış ve Birliğin ilk ortak politikası olmuştur. Üye ülkelerin tarım politikalarını siyasal ve ekonomik anlamda bütünleştirmek olan bu politika demetinin amaçları aşağıdaki gibi sıralanabilir (http://www.ikv.org.tr/pdfs/0b08abbf.pdf):

• Üretim standartlarını ve tarım teknolojisini geliştirmek,
• Tarımsal üretim araçlarının etkili kullanımını sağlamak,
• Avrupa’daki tarımsal üretimin verimliliğini artırmak,
• Piyasalarda istikrarı sağlamak,
• Ürün arzının güvenliğini sağlamak,
• İşgücünün optimum kullanımını sağlamak,
• Gelir artışı sağlamak,
• Fiyata dayalı haksız rekabetin önüne geçmek.

Bununla birlikte OTP üç temel ilke üzerine inşa edilmiştir. Bu ilkeler ve ilkelerin kapsamı ise şu şekilde özetlenebilir (http://www.ikv.org.tr/pdfs/0b08abbf.pdf):

• Tek tarım pazarı ilkesi: Bunun anlamı, AB’ye üye ülkeler arasında tarım ürünlerinin serbest dolaşımı önündeki tüm engellerin kaldırılması ve tarımsal ürünlerin piyasa koşulları içerisinde alınıp satılabileceği tek bir pazarın oluşturulmasıdır.

• Topluluk tercihi ilkesi: Bu ilke ile ithal ikameci bir anlayış içerisinde, öncelikle AB’ye üye ülkelerin tarım ürünlerinin tüketilmesi ve söz konusu yerli ürünlerin ithalata karşı korunmasını sağlayarak AB tarım ürünleri ihracatının geliştirilmesi hedeflenmektedir.
• Ortak mali sorumluluk ilkesi: Bu ilke doğrultusunda AB’de OTP’ye ilişkin tüm harcamalar, üye ülkeler tarafından ortaklaşa karşılanacaktır. Bu amaçla, 1962 yılında AB bütçesi içerisinde Tarımsal Garanti ve Yön Verme Fonu (FEOGA) oluşturulmuştur.

Avrupa Birliği OTP çerçevesinde, Türkiye ile AB’nin tarım politikaları karşılaştırıldığında yapısal birçok farklılık görülmektedir. Bunlardan ilki demografik farklılıklardır. Buna göre Türkiye’de işgücünün %25,2; AB’de ise %5,2’si tarım sektöründe istihdam edilmektedir. İkinci farklılık, Türkiye’nin tarımsal destek sisteminin çok dağınık yapılı ve yüksek maliyetli olması, AB’nin ise doğrudan ödeme yöntemini kullanıyor olmasıdır. Türkiye 2000 yılından günümüze dört pilot bölgede doğrudan gelir desteği uygulasa da AB ile Türkiye’nin bütçe gelirlerini tarımla uğraşan kesim arasında dağıtması ekseninde büyük farklılık bulunmaktadır. Aynı zamanda, AB destek mekanizmalarını, ürünlerin kalitesi ve bölgenin gelişmişlik düzeyine göre ayarlayabilirken, Türkiye’de böyle bir ayarlama söz konusu değildir (Örnek, 2007: 342). Türkiye’deki üretici örgütleri de AB’deki örnekleri kadar organize değildir. Bunun yanı sıra, AB’nin kapsamlı kırsal kalkınma çalışmalarına karşılık, Türkiye’de hem devlet hem de özel sektör tarafından kırsal kalkınma ile ilgili kapsamlı yapısal politika uygulamaları yoktur.

TÜRKİYE’DE SANAYİ SEKTÖRÜNÜN GELİŞİMİ
Ekonominin ana sektörlerinden biri olan sanayi sektörü, sınai faaliyetleri kapsar. Sınai faaliyet ise hammaddelerin taşınabilir ve kullanılabilir ürünlere dönüştürülmesi olayı- dır. Dar anlamda sanayi, üretim faktörlerinden emek ve sermayeyi kullanarak hammadde ve yarı mamul maddeleri işleyerek mamul madde haline getiren tüm üretim faaliyet- lerini kapsamaktadır. Sanayi bu açıdan bir bakıma imalat- çılıktır. Geniş anlamda tanımlamak gerekirse sanayi, tu- rizm sanayisinde olduğu gibi müteşebbisin kurduğu, mal ve hizmet üreten ve gelir getiren faktörlerin bileşimidir. Günümüz dünyasında gelişmiş ülkelerin, aynı zamanda sanayileşmiş ülkeler olmaları, ekonomik gelişme ile sanayileşme (industrialization) arasında çok yakın bir ilişkinin olduğunu ortaya koymaktadır. Ülkelerin sanayileşme seviyesi ile gelişmişlik seviyesi aynı anlama gelir. Gelişmiş ekonomi bir anlamda sanayileşmiş ekonomi demektir. Sanayileşme seviyesi, sanayi sektörünün, ülkenin ulusal geliri içindeki büyüklüğüne bağlıdır.

Osmanlı Devleti’nde Sanayi Sektörünün Gelişimi
Osmanlı Devleti’nin ekonomisi tarıma dayalı bir yapıda olduğu için sanayi sektörü ikinci planda kalmış ve içinde bulunulan şartlarda sanayileşme çabaları başarıya ulaşa- mamıştır. Türkiye’nin sanayileşme seviyesinin, Batılı ge- lişmiş ülkelerin gerisinde kalmasının en önemli sebebi budur.
İngiltere’de 18’inci yüzyıl ortalarında buharın makineye uygulanması sonucunda başlayan Sanayi Devrimi’nden Osmanlılar gereken dersleri çıkaramamıştır. Bu durum sanayileşme sürecinin ülkeye gelmesini engellemiştir. Böylece, ekonomide makine gücüne dayanan bir sanayi kurulamamış, geleneksel sisteme dayanan yerli sanayi de hızla gerilemiş ve Osmanlı Devleti sanayileşen Batı ülkelerinin gerisinde kalmıştır.
İkinci Meşrutiyet’in 1908’de ilan edilmesiyle sanayileşme olmadan ülkenin kalkınamayacağını ileri süren devlet adamlarının sayısı artmaya başlamıştır. Gelişen milliyetçilik akımları, ekonomi alanında da kendini hissettirmiş ve Osmanlı sanayisinin teşvik edilmesinin gerekliliği üzerin- de durulmaya başlanmıştır. Aralık 1913 tarihinde iktidardaki İttihat ve Terakki Hükümeti sanayileşmeyi teşvik etmek amacıyla Teşvik-i Sanayi Kanunu Muvakkatını (Geçici Sanayi Yasasını) Yürürlüğe koymuştur.1914 yılında yasanın tüzüğü, 1917’- ’de ise yönetmeliği çıkarılarak kapsamlı bir mevzuat hazırlanmış fakat araya giren Birinci Dünya Savaşı dolayısıyla bu düzenlemelerden yeterince yararla- nılamamıştır. Bu mevzuat, daha sonra 1927 yılında Türkiye Cumhuriyeti hükümetince yeniden düzenlenerek yürürlüğe konmuştur.
Teşvik-i Sanayi Kanunu kapsamına giren kuruluşların
sayım sonuçları 1917 yılında yayınlanmıştır. Buna göre Osmanlı sanayi, tüketim malları üretmekte, ara ve yatırım malları üreten sanayi dallarına sahip bulunmamaktadır. Sanayinin hammaddesi tarıma dayanmaktadır.

1915 sayımına göre Osmanlı sanayisinde Türkler, sermayedar ve işçi olarak %15 oranında yer tutarken, Rumlar sırasıyla %50 ve %60, Ermeniler %20 ve %18 ve Yahu- diler de %95 ve %10 oranında paya sahiptirler. Büyük sa- nayi tesisleri, kamu tarafından ordunun ve sanayin ihti- yaçlarını karşılamak üzere kurulmuştur. Enerji daha çok kol gücüne dayanıyordu. Osmanlı Devleti’nde ilk elektrik enerjisi üretim birimi, 1902’de Adana’da kurulmuş ve 1913 yılında İstanbul’da bir benzeri faaliyete geçmiştir. Cumhuriyetin İlk Yıllarında Sanayileşmeye Yönelik Politikalar
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk, etrafındaki milliyetçi kadro ile birlikte, Anadolu halkının gerçek kurtuluşunun ancak ekonomik zaferlerin kazanıl- ması ile mümkün olabileceğini savunmakta idi. Nitekim Büyük Zaferin kazanılmasından kısa bir süre sonra ve daha Cumhuriyet ilan edilmeden önce 17 Şubat 1923’te İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nde Mustafa Kemal bu durumun ne kadar ehemmiyetli olduğunu vurgulamıştır.
Mustafa Kemal’in “İktisadiyatımıza önem vermek zorundayız” derken belirtmek istediği olay, sanayileşme idi. Ekonomik gelişme, sanayileşme olmadan başarılamazdı. Büyük Önder ve yakın çevresi, tarımı ihmal etmeden sanayileşmeye önem vermişlerdir. O yıllarda ekonomide tarımın ağırlığı bilindiği için sanayileşmenin başarılması için sektörün desteklenmesinin kaçınılmaz olduğunu herkes bilmekteydi.
Osmanlı’dan devralınan az sayıda sanayi kuruluşunun, yüksek düzeydeki rekâbetten korunması ve sanayi sektö- rünün gelişebilmesi için, Türkiye İktisat Kongresi’ne katılan sanayiciler, gümrük tarifeleri arttırılarak sanayin dış rekâbetten korunmasını istemişlerdir.
Hükümet, yerli sanayicilerin üretimini iç vergilerden muaf tutarak, prim ödeyerek, ucuz kredi sağlayarak, ithal malla- rı üzerine tüketim vergisi koyarak korumuş ve Ekim 1929 tarihinde de spesifik tarifeler uygulayarak etkili bir koru- ma sağlamıştır. Ayrıca, ulaştırma araçlarıyla, ülkede üre-
tilmeyen sınai hammaddelerdeki spesifik vergi oranları düşürülmüş, buna karşılık tekstil, gıda, deri çimento, ağaç ürünleri, nihai tüketim malları ile yeni gelişmekte olan yer li sanayilere rakip ithal malları üzerindeki nominal vergi oranları yükseltilmiştir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında izlenen temel ekonomi politi- kası ilke olarak özel girişim eliyle serbest piyasa şartların- da sanayileşmeyi esas almaktadır. Devlet, özel girişimi desteklemiş, fakat özel sektörün yetersiz kaldığı, kârlı bulmadığı alanlarda ekonomiye müdahale ederek yatırım yapmıştır. Bunun tipik örneği, 5 Nisan 1925 tarihinde çıkarılan 601 sayılı Yasa ile şeker sanayisine yatırım yapacak özel girişimcilere önemli ayrıcalıklar sağlan- masıdır.
17 Şubat 1925 tarihinde tarımda Aşar Vergisi Birinci İktisat Kongresi’nin önerileri doğrultusunda kaldırılınca, devlet önemli bir gelir kaybına uğramıştır. Çünkü 1924 yılındaki devlet gelirlerinin %25’ini aşlar vergisi sağlamakta idi. Yeni tekellerin oluşturulmasıyla devletin elinde önemli miktarda sermaye toplanmış ve bu kaynaklar, 1933’ten sonra kamu tarafından sınai yatırımların finansmanında kullanılmıştır.
Yerli sanayinin ülke ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kal- ması ve izlenen teşvik politikalarına rağmen istenilen başarıya ulaşılamaması sonucunda izlenen temel politika- lar 1930’lu yılların ortalarından sonra değiştirilmiş ve ithal ikameci ve korumacı politikalara ağırlık verilmeye başlan- mıştır. 1928 yılında, Tarım ve Ticaret Bakanlıklarının birleştirilmesiyle İktisat Vekaleti kurulmuştur.

Devletçi Sanayileşme Yılları
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk 10 yılında özel girişime dayanan liberal ekonomi politikası izlenmiş, özel sektör korunarak teşvik edilmiş ve sanayileşmede bu kesime öncelik verilmiştir. Kamu kesimi 10 yıllık süre içinde, piyasa ekonomisinin çalışılması için gerekli olan kurumsal ve yasal düzenlemeleri yapmış, demiryolu gibi önemli altyapı projelerinin gerçekleştirilmesini sağlamıştır. Fakat o günkü ekonomik şartlar, sermaye yetersizliği, girişimci azlığı, nitelikli işgücü eksikliği, dış rekabet gibi sebeplerle özel sektör eliyle sanayileşmede başarıya ulaşılamamış ve sektördeki büyüme, diğer sektörlerin gerisinde kalmıştır. Bu durumda devlet, bizzat kendisi kalkınma hamlesini başlatmak istemiştir.
Türkiye’de devletçilik, yoğun olarak sanayi sektöründe uygulanmıştır. Devletçilik ilkesi, iki sanayi planının ha- zırlanması ve yürürlüğe konulmasıyla düşünceden uygu- lamaya geçirilmiştir. Hızlı bir ekonomik kalkınma ve sa- nayileşme için kamunun sanayi tesisleri kurup işletmesi- sinin kaçınılmaz olduğu anlaşılınca, Sovyet uzmanlar gru- buna sanayi programı niteliğinde olan bir plan hazırlattırıl- mıştır.
Devletçi ekonomi politikalarının yürürlükte olduğu ve İkinci Dünya Savaşı’nı kapsayan yıllarda Hükümet sana- yileşme programını büyük ölçüde durdurmuştur. Savaş, savunma harcamalarını artırmış, 900 bin kişi silah altında tutulmuş, normal bütçe gelirleriyle harcamalar finanse edi- lemediği için Merkez Bankası kaynaklarına daha sık baş- vurulmuş, fiyatlar bu sebeple 1945 yılında, 1938’e göre
%400 oranında artmıştır. Üretim düşüşü, ithalat tıkanıklı- ğı, dış dünyadan aşırı koruma sebebiyle soyutlanma, dış ticaret fazlası sağlamak için ihracatı aşırı teşvik gibi sebeplerle ekonomide arz daralırken talep artmıştır. Bu durum tüketim mallarında stokçuluğa ve spekülasyona yol açmış, bunun sonucunda da toplumda belli kesimler aşırı kazançlar elde etmiştir.
Bu olumsuz gelişmeleri önlemek amacıyla devletin ekonomiye müdahalesi artmış ve Başbakan Refik Saydam, 1940 yılı başında Hükümete sınırsız yetkiler veren
Milli Müdafaa Kanunu’nu Meclis’ten geçirerek yürürlüğe koymuştur. Yasa, sanayi kuruluşlarının neleri ve hangi miktarlarda üretebileceklerini belirlemiştir.

Liberal Döneme Geçiş

İkinci Dünya Savaşı yıllarında devletin Milli Korunma, Varlık, Çiftçiyi Topraklandırma Yasaları ile Toprak Mahsulleri Vergisi uygulamaları sonucunda geniş halk kitlelerinin yaşam standartları düşmüş ve halkın mevcut siyasi iktidara karşı hoşnutsuzluğu artmıştır. 18 Ocak 1940 tarihli 3780 sayılı Milli Korunma Kanunu, Savaş koşulla- rında ekonominin üzerindeki baskıları denetim altına ala bilmek, özellikle gıda zorluklarını gidermek üzere çıkar- tılmış ve hükümete üretim ve dağıtımla ilgili özel yetkiler vermiştir.
Demokrat Parti, liberal politikalar izlenmesinden yana bir programa sahip idi ve ekonomik kalkınmanın özel sektöre dayanacağını öne sürmekteydi. 21 Temmuz 1946 tarihinde yapılan ve açık oy gizli sayıma dayanan ilk genel seçimler sonucunda Demokrat Parti 465 milletvekilliğinden 62’sini kazanmış ve böylece Türkiye Cumhuriyeti’nde yasal ola- rak çok partili hayat başlamıştır.
Menderes Hükümeti’nin göreve başlamasıyla devletçi politikalar terk edilmeye başlanmış ve ekonomide liberal bir dönem başlamıştır. Türkiye’de 1947 Kalkınma Planı (Vaner Plan›) ile başlatılan ithal ikamesi yerine ihracatı teşvik, sanayi yerine tarımı ve kamu kesimi yerine özel kesimi tercih eden liberal dönem, 1958 İstikrar Kararla- rının yürürlüğe girmesine kadar devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın son bulmasıyla Batı’yla olan ekonomik ve politik ilişkilerin gelişmesi sonucunda Türkiye Batılı ülkelerin önerilerine uygun olarak ekonomi politikalarını değiştirmiştir.

Planlı Dönem: 1963-1977
Türkiye ekonomisi 1960 yılına gelinceye kadar plansız büyümüş, 1950’lerin ikinci yarısından sonra sektörlerin bu arada sanayi sektörünün de büyüme hızı yavaşlamıştır. Kamu kesiminin ekonomideki ağırlığının azaltılması amaçlanmasına rağmen bu sağlanamamıştır. Yürütülen projeler sağlam kaynaklarla finanse edilememiş ve Türkiye dağınık bir şantiye görünümüne bürünmüştür. 27 Mayıs 1960 askerî darbesinden sonra ekonominin bir plana bağlanması fikri genel kabul görünce, planlama bir kurum olarak 1961 Anayasası’na girmiştir. 1961 yılında çıkarılan yasa ile Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuş ve kalkınma planlarını hazırlamak ve yürütmekle görevlendirilmiştir. Böylece, Türkiye’de 1962’den sonra planlı kalkınma dönemi başlamıştır. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (BBYKP) 1962 yılına yetişmediği için bir yıllık program hazırlanmış ve Birinci Plan 1963 yılında yürürlüğe konmuştur. Plan, 15 yıllık uzun vadeli bir planın ilk uygulama dönemi olmuştur.
1980 yılına kadar ülkenin karşılaştırmalı üstünlüğü olan sanayi dallarına önem verilmemiş, özellikle dayanıklı tü- ketim malları sanayinde büyük ölçüde ithal ikamesi ger- çekleştirilmiştir. Bunda, iç pazarın, optimal ölçekte tesis- lerin kurulup işletilmesine imkân vermesinin büyük etkisi vardır. 1970’li yıllarda iç pazarın dış rekabete karşı korun- ması sonucunda özellikle montaj sanayi dalında etkinlik- ten uzak, iç piyasada tekel yaratan bir sanayi yapısı mey dana gelmiştir. 1980’e kadar izlenen ithal ikameci içe dö- nük sanayileşme modeli, özellikle dönemin son yıllarında dışa bağımlılığı artırmış ve ekonomide döviz ihtiyacının yükselmesine yol açmıştır. Bu gelişme, Türkiye’de ekonomik bunalımın ortaya çıkmasında önemli bir faktör olmuş ve 24 Ocak 1980 İstikrar Kararlarının alınmasına yol açmıştır.

1980 Sonrası Dönem
24 Ocak 1980 Kararları ile ithal ikameci sanayileşme stratejisi terk edilerek ihracata ağırlık ve öncelik veren sanayileşme modeli benimsenmiştir. Böylece, ihracata dö- nük stratejiye göre sanayileşmemenin yarattığı sıkıntılar giderilmeye çalışılmıştır. Aslında 24 Ocak Kararları’nın özünde, sanayileşme stratejisindeki değişiklik yatar. Yatırım ve ara malları üretimine öncelik veren anlayış bırakılmış, sanayinin dışa açılmasına önem verilmiş ve ithalatta liberalizasyona gidilerek Türk sanayi terbiye edil- meye çalışılmıştır. Özellikle 1984’ten sonra ithalatın libere edilmesi, kaçakçılık ve karaborsayı büyük ölçüde engelleyerek haksız rekâbeti ortadan kaldırmış, yabancı sermaye girişleri üzerinde olumlu etki yaratmış ve sanayi- nin dinamik karşılaştırmalı üstünlükler teorisi içinde yeniden yapılanmasını sağlamıştır.
Türkiye’nin 1980’li yıllarda yeni sanayi stratejisinin benimsenmesinde önemli bir faktörde Avrupa Topluluğu (AT) ile gümrük birliğini gerçekleştirme konusundaki tercihidir. İhracatı teşvik eden yeni politikalar sonucunda sanayiciler, iç piyasa yerine dış piyasalara yönelmeye başlamışlar ve iç piyasanın darlığından kurtulmuşlardır. Dışaa açılma pazarı genişletmiş, bu olumlu gelişme iç pazarın yetersiz olduğu sanayi dallarının gelişmesini teşvik etmiştir. Dış pazarlara üretim yapma, kapasite kullanım oranlarını artırmış, tesislerin ölçeklerini genişletmelerine yol açmış ve yeni yatırımlara gitmelerine sebep olmuştur. Böylece, maliyetler aşağıya çekilerek rekâbet şansı artmıştır.
İhracat ile birlikte kalite yükselmiş, ambalajlar iyileşmiş, teknoloji gelişmiş, modern işletmecilik kuralları uygulan- maya başlanmış, dış pazarlar yakından izlenir olmuş, ulus- lararası finansman kuruluşlarıyla ilişkiler artmış, yeni pa- zarlama yöntem ve teknikleri ülkeye getirilmiş, yönetimde profesyonelleşme başlamış, yabancı sermaye girişinin ço- ğalmasıyla yeni ortaklıklar yaratılmış ve yeni iş ilişkileri gelişmiştir. En önemlisi ise Türkiye, kendisinin dışınnda başka bir dünya olduğunun farkına varmıştır.

SANAYİDE YAPISAL DEĞİŞİM
Avrupa Birliği (AB) Ekonomik Faaliyetler Sınıflaması’na (NACE) göre sanayi sektörü; madencilik ve taşocakçılığı, imalat sanayi ile elektrik, gaz ve su alt sektörlerini kapsa-
maktadır. Türk sanayinde yapısal değişim ortaya konulur- ken, sanayinin özünü oluşturan imalat sanayindeki geliş- meler ele alınacaktır. Türkiye’de imalat sanayinde üretilen mallar, 36 alt sanayi dalında sınıflandırılmıştır. Bunlar; tüketim, ara ve yatırım malları üreten sanayi dalları olmak üzere üçe ayrılarak ele alınmıştır. Bu kapsam içinde tele- vizyon, buzdolabı, çamaşır makinesi yatırım malı sayıl-

maktadır. Çünkü tüm dayanıklı tüketim malı alt sektörleri yatırım malı üreten sektörlerdir.
Ülkenin sanayileşmiş ülke olduğundan söz edebilmek için imalat sanayi içinde ara ve yatırım malları sanayilerinin payının belli bir seviyede olması gerekir.

Türkiye’de imalat sanayisinin yapısında görülen değişim, ekonomik gelişmeye paralel bir seyir izlemektedir. Ekonomik gelişme ile birlikte tüketim esnekliği yüksek olan malları üreten imalat sanayi dalları daha hızlı geliş- mektedir.

SANAYi SEKTÖRÜNÜN KATMA DEĞER İÇİNDEKİ YERİ

İmalat Sanayi
Sanayi sektörü, 2007 yılına kadar hızla büyümüş, Küre- sel Finansal Kriz’den olumsuz yönde etkilendiği için sek- törün büyüme hızı 2008 yılında %1,1, 2009 yılında ise
-%6,9 olmuştur. 2009 yılında yaşanan küresel krizin ardın- dan imalat sanayisinde 2010 yılından sonra belirgin bir iyi leşme yaşanmıştır. Bu dönemde üretim, istihdam, kapasite kullanım oranları ve özellikle dış ticaret hacminde önemli artışlar gerçekleşmiştir. 2010 yılında yurt içi talepte ve ihracatta gözlenen yükselmenin etkisiyle imalat sanayi, sanayi sektörü içinde en hızlı büyüyen alt sektördür. Tüm bu olumlu gelişmelere karşılık Türkiye’de imalat sanayinin karşılaştığı önemli yapısal sorunlar vardır. Bunlar;
• Kredi maliyetlerindeki yükseklik,
• Düşük fiyatı ithalattan kaynaklanan haksız rekâbet,
• Bürokratik işlemlerin fazlalığı,
• Kamu kaynaklı bazı girdilerin fiyatlarının uluslararası fiyatlara göre yüksek oluşu,
• Teknoloji üretiminde yetersizlik,
• İleri teknoloji kullanımının hızlı yaygınlaştırılamaması,
• Nitelikli işgücü eksikliği,
• Yüksek katma değerli ürünlerde sınırlı üretim kabiliyeti,
• İşletmelerin üretim ve yönetim yapılarında modernizasyon ihtiyacıdır.

Yapısal sorunların çözümü sanayinin üretim ve istihdam- daki payını artıracaktır. Diğer yandan uluslararası piyasa- larda ülke ekonomisinin rekâbet gücünü artıracak ve bu durum ödemeler dengesine olumlu yansıyacaktır. Yapısal sorunların çözümünde en önemli husus ülke ekonomisinin istikrarlı bir şekilde büyümesi ve kalkınması olacaktır.

Madencilik
Madencilik, sektör içinde çok önemli bir yere sahip değil- dir. 2003 yılında sanayi sektörü katma değeri içindeki payı %1,0 iken oran 2011’de %1,3 olmuştur. Bu alt sektörün büyüme hızı da zaman içinde büyük dalgalanma göster- miştir. Madencilik sektörü üretim endeksi 2011 yılında bir önceki yıla göre %2 oranında artmıştır. Sektör üzerindeki etkisi 2008 yılının son çeyreğinden sonra hissedilen küresel kriz, dünya ekonomisinde ham petrol, doğal gaz ve metalik maden fiyatlarında düşüşlere ve üretim azalmaları- na yol açmıştır. Türk madenciliğine de etki eden bu gelişmeler sonucunda 2008 yılı Kasım ayından itibaren üretim ve ihracat azalmış, 2010 ve 2011 yıllarında ise artmıştır.
Enerji
Dünyada nüfus artışı, sanayileşme ve kentleşme, doğal kaynaklara ve enerjiye olan talebi artırdığı için enerji arz güvenliği stratejik bir öneme sahiptir. Bu bakımdan Türki- ye, verimli ve sürdürülebilir enerji üretimine yönelmekte- dir. Türkiye’de mevcut kaynaklarından en üst düzeyde ya- rarlanılan, enerji çeşitliliğine sahip, etkin ve çevreci bir enerji anlayışı temel amaç olmalı, elektrik enerjisi üreti- minde yerli ve yenilenebilir kaynakların kullanımına hız verilmelidir.
SANAYİ SEKTÖRÜNDE SORUNLAR, SANAYİLEŞME POLİTİKALARI VE SANAYİ STRATEJİSİ
Sanayi Sektöründe Sorunlar
Son 20 yılda dünyada sanayi sektöründe yapısal değişim- ler yaşanmakta, gelişmiş ülkelerde imalat sanayi teknoloji- sinde hızlı gelişmeler görülmektedir. Gelişme yolunda olan ülkelerde imalat sanayinin yapısı hammadde ve eme- ğe dayalı üretimden, teknoloji yoğun üretime dönüşmekte- dir. Dolayısıyla, ekonomilerin karşılaştırmalı üstünlüğünü yeni teknolojiler belirlemektedir.
Mikro elektronik, ileri malzeme teknolojileri, moleküler biyoloji ve biyo-teknoloji alanında yapılan araştırmalar, ortaya çıkan yenilikler ve bunların sanayi sektörüne akta- rılması, sanayileşmede yeni teknolojilerin bir girdi olarak üretim faktörleri arasında yer alması, esnek üretim tekno- lojilerinin kullanılması, KOBİ’lerin gelişmesi ve ekonomi- de etkinlik sağlaması, sanayide yapısal bir değişim yarat- mıştır.
Türkiye’de sanayinin %50’si Marmara, %20’si Ege Böl- gesi’nde yoğunlaşmıştır. Bu durum ülkede iç göçlerin doğmasına, iller ve bölgeler arasında gelir dağılımında bozulmalara yol açmakta, doğal afetler sırasında büyük ölçüde etkilenme gibi sorunların yaşanmasına sebep ol- olmaktadır. Bu sorunların giderilmesi için sanayi yatırım- larının coğrafi dağılımının değerlendirilerek sanayi planla- rının yapılması, geri kalmış bölgelerde alt yapıların kamu tarafından karşılanması gerekir.
Türkiye, insan gücü kaynaklarını arttırırken, ileri tekno- loji alanlarına yatırım yaparak katma değeri yüksek ürün- ler üretimine önem vermek zorundadır. Haberleşme tekno- lojisinde ulaşılan düzeye bağlı olarak ekonomik özgürlük ortamı, tüketicinin piyasayla ilgili bilgiye ulaşmasını ve kendisi için en doğru kararı verebileceği bir imkâna kavuşmasını sağlamaktadır.
Günümüzün küresel dünya pazarlarında rekâbet gücünü belirleyen başta gelen faktör, işletmelerin ölçekleridir. İs- tanbul Sanayi Odası’nın (İSO) her yıl açıkladığı Türkiye’nin ilk 1000 sanayi kuruluşu arasında yüksek performans gösteren şirketler, büyük ölçekli olanlardır. Büyük ölçekli şirketlerin daha yüksek performans göstermeleri, şirketle- rin üretim yaptıkları sektörlerin yapılarıyla yakından ilgili- dir. Son yıllarda büyümekte olan sektörlerin ölçeği, gerile- yen sektörlere göre daha yüksektir.
Sanayileşme Politikalarında Değişim
Türkiye ekonomisinde gerek sanayi sektörü ve gerekse imalat sanayi, 1960’lı yıllardan sonra önemli gelişim gös- termiş, imalat sanayinin ulusal gelir içindeki payı yüksel- miştir. İmalat sanayi bu gelişim sürecinde birincisi 1960’- larda ikincisi 1980’lerde olmak üzere iki önemli aşamadan geçmiştir. 1960’larda ithal ikameci ve devletin aktif rol aldığı politikalar sanayileşmeye katkıda bulunmuş, ancak bu süreç 1970’lerde krize girmiştir. 24 Ocak 1980 Kararla- rının temellerinden birini oluşturan ihracata dayalı sanayi- leşme stratejisiyle birlikte imalat sanayi hızla gelişmiştir. Bu gelişim, 1990’lardaki makro ekonomik istikrarsızlıklar sonucu yerini tekrar duraklamaya bırakmıştır. Buna rağ- men 1980’de başlayan süreç günümüzde de devam etmek- tedir. Türkiye’nin sanayi politikasındaki gelişmeler, 1960- 1980 ve 1980-2012 dönemine ilişkin olarak Tablo 5.6’da gösterilmiştir.

Türkiye Sanayi Stratejisi
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nca hazırlanan, AB müzakere sürecindeki işletmeler ve sanayi politikası müzakere başlı- ğının kapanış kriterleri arasında yer alan Türkiye Sanayi Stratejisi Belgesi ve Eylem Planı 2011- 2014, Yüksek Planlama Kurulu’nun 7 Aralık 2010 tarih ve 2010/38 sayılı kararıyla onaylanmıştır. Strateji, Türk sana- nayisinin rekâbet edilebilirliğinin ve verimliliğinin yüksel- tilerek dünya ihracatından daha fazla pay alan, ağırlıklı olarak yüksek katma değerli ve ileri teknolojili ürünlerin üretildiği, nitelikli işgücüne sahip ve aynı zamanda çevre- ye ve topluma duyarlı bir sanayi yapısına dönüşümü hız- landırmayı amaçlamaktadır.
Strateji, AB’deki sanayi politikası yaklaşımlarıyla uyum- lu, Türk sanayisinin güçlü ve zayıf yönleriyle sahip olduğu fırsatlar ve karşı karşıya kaldığı tehditler sonucu oluşturu- lan bir politika çerçevesini içermektedir. Stratejinin vizyo- nu, orta ve yüksek teknolojili ürünlerde Avrasya’nın üre- tim üssü olarak belirlenmiştir.
Belge’nin eylem planında yatay sanayi politikası alanları, kapsamında yatırım ve iş ortamının iyileştirilmesi alanında sanayi sektöründe girişimciliğin yaygınlaştırılmasına yö- nelik eğitimler verilmesi ve destekler sağlanması öngörül- müştür.

TEMEL SEKTÖRLERDE GELIŞMELER III: HIZMETLER SEKTÖRÜ
Giriş
Ekonomi içindeki payı giderek büyüyen hizmetler sektörünün gelişimi, dünyada yaşanan hızlı kentleşmeye, kamu sektörünün gelişmesine ve diğer sektörlerde girdi olarak kullanılan ara hizmetlere olan talebin artmasına bağlanabilir. Ülkelerin yeterli hizmet alt yapısına sahip olması, ekonominin tüm sektörlerindeki üretkenlik ve rekâbet gücü için çok önemlidir. Türkiye, 1970’li yılların başından günümüze kadar geçen sürede 93 ülkede 6.282’in üzerinde proje ile dünya müteahhitlik hizmetleri sektörünün önemli aktörleri arasına girmiştir.

Hizmetler Sektörünün Kapsamı ve Türkiye’deki Durumu
İngiliz klasik iktisatçısı Colin Grant Clark ve Fransız iktisatçısı Jean Fourastie’den bu yana ekonomik faaliyetler :
• birincil (primary) sektör olarak tarım,
• ikincil (secondary)sektör olarak sanayi
• üçüncül (tertiary) sektör olarak hizmetler şeklinde sınıflandırılmaktadır.

Hizmetler Sektörünün Mal Piyasalarından Farkı

Genel olarak tarım ve sanayi sektörleri dışında kalan bütün faaliyetler hizmetler sektörü olarak tanımlanabilir. Hizmetlerin temel özelliklerinden biri, gayri maddi ve görünmez olmalarıdır. Oysa mallar maddi ve görülebilir niteliktedir.

Mal ve hizmetlerin farklı özelliklerinin olması,uluslararası işlemlerin şekillerini de etkilemektedir. Mallarla ilgili uluslararası ticaret, malların bir ülkeden diğer ülkeye fiziki hareketini içerir.

Mallar ve hizmetler arasındaki temel farklılıklardan birisi de ülkelerin yerli sanayilere sağladığı korumalardır.

Hizmetlerin gayri maddi niteliği ve birçok hizmet işleminin sınır ötesi hareketi içermemesi dolayısıyla sektör, ulusal düzenlemeler ile korunmaktadır. Ulusal düzenlemeler, hizmet sunan gerçek kişilere ayırımcı bir şekilde uygulanabilmektedir.

Az sayıda hizmet işleminin niteliği tüketicilerin hizmetlerin verildiği ülkeye gitmesini gerektirmektedir. Haberleşme teknolojisinde hızlı değişiklikler ve elektronik ticaretin gelişimi, şirketlerin ithalat yapılan ülkede ticari varlık kurmalarını gerektirmeksizin sınır ötesi hareketler aracılığıyla giderek artan bir şekilde hizmet sunmalarını mümkün kılmaktadır. Hizmetler ticaretinin büyümesinde elektronik ticaretin (e-ticaret) hızlı gelişiminin etkisi vardır.

Dünya Ticaret Örgütü (WTO), hizmetler sektöründe yer alan ekonomik faaliyetleri 12 başlık altında ele almıştır.

Bunlar; ticari hizmetler, iletişim hizmetleri, inşaat ve mühendislik hizmetleri, dağıtım hizmetleri, eğitim hizmetleri, çevre hizmetleri, mali (sigorta ve bankacılık) hizmetler, sağlık hizmetleri, turizm ve seyahat hizmetleri, eğlence, kültür ve spor hizmetleri, ulaşım hizmetleri ve bunların dışında kalan diğer hizmetlerdir.

Türkiye Ekonomisinde Hizmetler Sektörü

Günümüzde hizmetler sektörünün gelişmesi ekonomik kalkınmanın (gelişmenin) önemli göstergelerinden biridir.

Türkiye ekonomisinde hizmetler sektörünün payı yıllar içerisinde artış göstermiştir. Hizmetler sektörünün istihdam içindeki payı ise 2011 yılında %55 olmuştur.

Devlet hizmetlerinin katkısının azalması ise 1980’den sonra devletin ekonomideki küçülmesine bağlanabilir.

Hizmetler sektörünün ikinci önemli alt sektörü ulaştırma ve haberleşmedir. inşaat, mali aracı kuruluşlar, konut, serbest meslek hizmetleri ile izafi banka hizmetleri alt sektörlerinin payında son 10 yılda önemli bir gelişme gözlenmemiştir.

2012 Yılı Programı’nda hizmetler alanında Türkiye’nin rekâbet gücünün geliştirilmesi, katma değeri yüksek alanların payının ve bu alandaki istihdam seviyesinin yükseltilmesi, hizmet ihracatının artırılması ve çeşitlendirilmesi temel amaç olarak belirlenmiştir.

Küreselleşen dünyada hizmetler sektörünü etkileyen eğilimler arasında hizmetler sektöründe teknoloji kullanımının yaygınlaşması, yeni hizmet alanları ve mesleklerin ortaya çıkması, hizmet sunumunun yaygınlaşması, üretim ve hizmet alanlarının bütünleşmesi ve dış kaynaklardan edinmenin (outsourcing) önem kazanması sayılabilir.

Ticaret Sektörü

Türkiye’de ticaret, hizmetler sektörünün en önemli alt sektörlerindedir. Ticaret sektöründe faaliyet gösteren işletme sayısı dikkate alındığında, yoğun bir rekâbetten söz edebiliriz. Bilgisayar kullanımının ve online işlemlere güvenin giderek artması ve elektronik ticaretin(e-ticaretin) yaygınlaşması ticaret hizmetlerinin gelişmesine katkı sağlamaktadır.

Türkiye ekonomisinde 2008 yılının ikinci çeyreğinden sonra uluslararası piyasalarda yaşanan dalgalanmalar yurtiçi talebi ve yatırımları olumsuz etkilemiş, ulusal gelirde ve çeşitli sektörlerde daralmaya yol açmıştır. Ticaret sektörü 2010 yılından sonra yeniden büyüme eğilimine girmiştir.

Ulusal gelir hesaplarında toptan ve perakende ticaret diğer bir deyişle iç ticaret, ulusal gelire katkı açısından bütün hizmet sektörleri arasında en hızlı gelişen alt hizmet sektörüdür.

Toptan ticaret yapan işletmeler arasında ilk sırada gıda maddeleri, ikinci sırada dokuma-giyim eşyası ve mobilya, üçüncü sırada ise kereste ve yapı malzemesi ticareti yapan işyerleri gelmektedir.

Ticaret sektörü diğer sektörlerle olan yakın bağlantısı sebebiyle diğer sektörlerdeki gelişmelerden etkilenmekte ve bağlantılı olduğu sektörlerdeki faaliyetleri doğrudan etkilemektedir.

Ulaştırma Sektörü

Ulaştırma sektörü, kara, hava, deniz ve demiryolları taşıma faaliyetlerini kapsamaktadır. Türkiye’nin geniş yüzölçümü ve üç tarafının denizlerle çevrili olması, Asya ile Avrupa arasında önemli bir geçiş noktası olması sebebiyle sektörün ekonomideki yeri önemlidir.

Ulaştırma sektöründeki amaç, gelişen ekonomik ve sosyal yaşamın ihtiyacı olan ulaştırma altyapısının zamanında, ekonomik ve güvenli bir şekilde inşaat edilmesidir. Ekonominin pazara açılması ve bölgesel fiyat farklılıklarının ortadan kalkması, sektörün büyümesiyle mümkündür.

Türkiye’de yük taşımalarında ağırlık karayollarındadır. Yurtiçi yük taşımalarının %90’nı karayolları ile yapılmaktadır. Türkiye, karayolu, otoyol ve demiryolu yoğunluğu bakımından diğer ülkelerin çok gerisindedir.

a) Karayolları ve Ulaştırma

Türkiye’de 1950 yılında Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle karayolları yapımı hızlandırılmıştır.

1950 yılında 5539 sayılı Yasa ile Karayolları Genel Müdürlüğü kurularak devlet yollarının bakım ve onarımından bu kuruluş sorumlu tutulmuştur. Genel Müdürlük önceden Bayındırlık Bakanlığına bağlı iken, günümüzde Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’na bağlanmıştır.

2012 yılında Türkiye’de 2.080 km otoyol, 31.395 km devlet, 31.390 km il yolu vardır. Toplam yol uzunluğu 64.865 km’dir. Devlet ve il yollarının % 92’si, köy yollarının % 29’u asfalt kaplıdır.

Türkiye’de yük taşımacılığının %90’lar düzeyinde karayolu ile gerçekleştiriliyor olması karayollarındaki ağır taşıt trafiğini artırmakta ve bu durum trafik güvenliğini azaltmaktadır.

Bu nedenle ulaştırmada ağırlığın karayollarından diğer ulaştırma şekillerine kaydırılması gerekmektedir.

b) Demiryolları ve Ulaştırma

Karayollarının hızlı gelişimine karşılık, demiryollarında Cumhuriyet Dönemi’nde önemli bir atılım gerçekleştirilememiştir.

19’ncu yüzyılda İngiltere’de başlayan demiryolu ulaşımı, Osmanlı Devleti’nde ilk defa İzmir-Aydın hattının (130 km) açılmasıyla gerçekleşmiştir.

Padişah Sultan Aziz’in izniyle, İstanbul-Bağdat demiryolunun yapımına 4 Ağustos 1871 tarihinde Avusturyalılar tarafından başlanılmıştır.

Osmanlı Dönemi’nde inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalan demiryollarının uzunluğu yaklaşık
4.136 km’dir.

Türkiye Cumhuriyeti’nde demiryollarının yapımı ve işletilmesi, 31 Mayıs 1927 tarih ve 1042 sayılı Yasa ile kurulan Devlet Demiryolları ve Limanları İdare-i Umumiyesi’ne verilmiştir. 29 Temmuz 1953 tarih ve 6186 sayılı yasa ile KİT’e dönüştürülerek Türkiye Cumhuriyet Devlet Demiryolları (TCDD) işletmesi adını almıştır.

4 Nisan 1971 tarih ve 1381 sayılı Yasa, TCDD işletmesinin sermayesini 8 milyar TL’ye çıkarmıştır. TCDD, günümüzde 7 işletme bölgesine ayrılmış olup, 987 gar ve istasyona sahiptir.

Türkiye’de 2012 yılında demiryolu ağı 888 km’si hızlı tren hattı, 8.722 km’si konvansiyonel ana hat ve 2.330 km’si tali hat ve istasyon yolları olmak üzere toplam 11.940 kilometredir.

2010 yılı verilerine göre, demiryolu ile yolcu taşımacılığında toplam sayı yaklaşık 85 milyon kişiye ulaşmıştır.

Demiryolu altyapısının en önemli sorunu büyük nüfuslu kentler arasındaki demiryolu hatlarının yüksek hız ve kaliteli servise uygun olmamasıdır.

c) Denizyolları ve Ulaştırma

Deniz ulaşım hizmetleri, liman ve iskeleler arasındaki her türlü mal ve insan taşınmasını kapsar. Ülkelerarası taşımacılıkta çok avantajlıdır. Bu avantajlarından dolayı günümüzde dış ticarete konu olan malların %80’inin taşınması denizyolu ile yapılmaktadır.

Türkiye’de yurtdışı yük taşımacılığında denizyolları, karayollarının ardından ikinci sırada gelmektedir.

Dünya denizyolu ticaretinde konteynır taşımacılığı büyük bir hızla artmaktadır. Konteynır taşımacılığı sayesinde limanlara gelen yük miktarı çoğalmıştır. 1909 yılında kurulan Osmanlı Seyrisefain İdaresi, Türk kıyıları arasındaki deniz taşımacılığı hakkı yabancılara bırakıldığı için başarılı olamamıştır. Lozan Anlaşması ile Türkiye, kendi kıyıları ve Türk karasularında gemi işletme hakkını (kabotaj hakkı) yabancılardan almıştır.

Kabotaj hakkı, Cumhuriyet Türkiyesi’nin elde ettiği uluslararası başarıların başında gelir.

1938 yılında Denizbank kurulmuş, 1939’da iktisadi devlet teşekkülü olan Devlet Denizyolları Umum Müdürlüğü oluşturulunca, Denizbank bu kuruluşa devredilmiştir. 1952 yılında 5842 sayılı yasa ile Denizcilik Bankası TAO yeniden organize edilmiştir.

Deniz ulaşımı Türkiye için çok önemlidir. Türkiye, denizle iç içe yaşayan bir ülkedir. Türkiye toplam 8.333 km kıyı şeridine sahiptir.

Deniz güvenliği konusuna yönelik olarak Türk bandırasının sicili son dönemde iyileşme göstermiş, çok yüksek risk kategorisinden orta-yüksek risk kategorisine geçilmiştir.

d) Havayolları ve Ulaştırma

Havayolu ile ulaşım 20’nci yüzyılda büyük gelişim göstermiştir ve ulaşım hizmetleri sektöründe stratejik bir öneme sahiptir.

Cumhuriyet’in ilanından 10 yıl sonra 20 Mayıs 1933 tarih ve 2187 sayılı yasa ile Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı olarak Havayolları Devlet işletme Dairesi kurulmuştur.

1955 yılında yerli ve yabancı sermayeli (60 milyon TL sermayesi) Türk Hava Yolları (THY) Anonim Ortaklığı kurulmuştur. THY, 1990’lı yılların başlarında özel hava yollarına da ulaşım hizmeti sunma hakkının verilmesiyle tekel olma konumunu kaybetmiştir.

2008 yılında THY, ayrıca Anadolu Jet olarak özellikle iç hat uçuşlarına başlamıştır. Türk Hava Yolları, 2003 yılında 104 olan uçulan nokta sayısını 2012 yılı başında 149 dış, 40 iç hat olmak üzere 189’a çıkarmıştır. Toplam uçak adedi 2012 yılında 179 adettir.

Skytrax 2011 değerlendirmesinde Türk Hava Yolları 2011 Dünya Havacılık Ödülleri’nde Avrupa’nın En iyi Havayolu ve Güney Avrupa’nın En iyi Havayolu ödüllerini almıştır.

2010 yılında havalimanı ve meydanlarında gerçekleşen yolcu trafiği toplamda 102,8 milyon yolcu olmuş, bu sayı 2011 yılında 118 milyon yolcuya ulaşmıştır.

e) Boru Hatları Taşımacılığı

Dünya ekonomisinde ham petrol ve petrol ürünleri taşımasında denizyolları yanında boru hattı taşımacılığı 1960’lardan sonra hızlı bir gelişim göstermiştir.

Türkiye’de ilk boru hattı 1966’da Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) tarafından Batman-Dörtyol (İskenderun Körfezi) arasında döşenmiş ve işletmeye açılmıştır.

Türkiye-Irak Petrol Boru Hattının inşasına 1974’te başlanmış, hat 25 Mayıs 1977’de işletmeye açılmıştır. Toplam 891 km uzunluğundadır.

5 Mayıs 1926’da İngiltere ile Türkiye arasında yapılan anlaşma ile Irak sınırına son şekli verilmiş, Türkiye’ye 25 yıl süreyle Irak petrollerinin %10’u karşılığında toplam 5,5 milyon sterlin ödeme yapılması kararlaştırılmıştır.

Mavi Akım Rusya’dan Türkiye’ye doğal gaz nakletmek için Karadeniz geçişli boru hattıdır. Gazprom boru hattının Rus topraklarında kalan bölümünün işletmesini üstenmiştir. Türk topraklarında bulunan bölümün işletmesi BOTAŞ tarafından gerçekleştirilmektedir. Mavi Akım 17 Kasım 2005 tarihinde açılmıştır.

Kazak ve Kafkasya doğal gazını Türkiye’den Avrupa’ya taşıyacak olan Nabucco Hattı ise projelendirme aşamasındadır.

Haberleşme Sektörü

Haberleşme faaliyetleri, ekonominin temel hizmet sektörlerinden biridir. Haberleşmenin etkinliği ile ekonomik gelişme (kalkınma) arasında yakın ilişki vardır.

1980’lerde başlayan özelleştirme faaliyetleri sonucunda haberleşmede, özellikle telefon hizmetlerinin özelleştirilmesi konusunda dünya ülkeleri büyük başarı sağlamışlardır.

14 Haziran 1995 tarihli Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararı ile Türk Telekomünikasyon A.Ş. hisselerinin
%49’u özelleştirme kapsamına alınmıştır. Ancak, 29 Şubat
1996 tarihinde, 4107 sayılı Yasa’nın bazı maddeleri Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş ve özelleştirme çalışmaları durdurulmuştur.

1 Ağustos 1996 tarih ve 4161 sayılı yasa 1996 Ağustos ayında yürürlüğe girince, PTT’nin T’sinin özelleştirilmesinin önündeki engel ortadan kalkmıştır.

Cumhuriyet Dönemi’nde haberleşme hizmetinin düzenli ve modern bir şekilde yapılması, PTT’nin 13 Temmuz 1953 tarih ve 6154 sayılı Yasa ile bir İDT’ye dönüştürülmesiyle mümkün olmuştur. Bu tarihten sonra haberleşme hizmetlerinde çok hızlı bir gelişim gözlenmiştir. 2000 yılında yürürlüğe giren Telekomünikasyon Kanunu ile sektörde reform niteliğinde değişiklikler gerçekleştirilmiştir.

Telekomünikasyon Yasası ile tüm telekomünikasyon hizmetlerinin, hizmetin niteliğine göre görev sözleşmesi, imtiyaz sözleşmesi, ruhsat veya genel izin yoluyla yürütülmesi hükmü getirilmiştir.

Türk Telekom’un özelleştirilmesinde yabancılara hisse satışındaki sınırlamalar 16 Haziran 2004 ve 5189 sayılı Yasa ile kaldırılmıştır.

İnşaat ve Müteahhitlik Hizmetleri

İnşaat (construction), emek-yoğun, fazla nitelikli elaman gerektirmeyen, dışa ve ithalata bağımlılığı çok düşük bir sektördür.

Türkiye’de ekonomik faaliyet kollarına göre GSMH (GSUG) hesaplanmasında inşaat sanayi ile konut sahipliği ayırımı yapılmıştır. İnşaat sektörü içinde konut, en önemli olanıdır.

İnşaat sektörü, Cumhuriyet’in ilk yıllarında öncelikle demiryolu hatları ve büyük su projeleriyle başlamış ve 1950’lere kadar devam etmiştir. Sektörün 1960’lı yıllardaki gelişiminin ardındaki temel etken, kamu altyapı yatırımlarıdır.

Türkiye’de 1980’li yıllardan sonra ciddi gelişim göstermiş olan inşaat sektörünün büyümesi 1988 yılından sonra yavaşlamıştır. 2011 yılında inşaat sektörünün GSMH içindeki payı %5,9’dur.

İnşaat sektörü içinde yer alan konut Türkiye’de sabit sermaye yatırımları içinde son yıllarda birinci sırayı almaktadır.

Türkiye ekonomisinde özellikle yurtdışı müteahhitlik hizmetleri 2003 yılından sonra hızla gelişmiş, bu yılda 4,2 milyar dolar olan iş bedeli 2008 yılında 6 katına çıkmıştır.

1972-2011 döneminde Türk müteahhitleri en fazla Rusya Federasyonu’nda (%17,7), daha sonra Libya (%12,9) ile Türkmenistan’da (%10,9) iş almışlardır.

Her yıl ENR (Engineering News Record) tarafından yapılan performans sıralamasına göre 2011 yılında dünyanın en büyük 225 müteahhitlik firması arasında 31 Türk firması yer almıştır.

Turizm Sektörü

Turizm, dünya ekonomisinde son yıllarda hızla gelişen hizmet sektörüdür. 2011 yılında 24 milyar dolar olan turizm geliri, dış ödemeler dengesine net katkı açısından çok önemlidir.

1963 yılından sonra BM istatistik Komisyonu ile Uluslararası Resmi Seyahat Kuruluşları Birliği’nin tanımlarına göre turist, sürekli oturduğu ülke dışında başka bir ülkeyi 24 saatlik bir süre için ziyaret eden kişidir.

Turizm konusunda devlet yapısı içinde ilk örgütlenme, 1934 yılında çıkarılan iktisat Vekaleti Teşkilatı ve Vazifeleri Hakkında 2450 sayılı Yasa ile başlamıştır.

1938 yılında Türk Ofisi’nin içindeki yayın ve propaganda servisi, Turizm Müdürlüğü’ne dönüşmüştür. 25 Kasım 1957 tarihinde Genel Müdürlük, Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’na dönüştürülmüştür.

Türkiye’ye gelen turist sayısında 1990’lardan sonra hızlı bir artış gözlenmiştir. Bunda, turizme verilen önem, turistik belgeli tesis ve yatak sayısındaki artış önemli rol oynamıştır.

Turizm, dünyanın en hızlı gelişen sektörlerinin başında gelmektedir. 1990’lı yıllar, dünya turizminin istikrarlı olarak büyümeye devam ettiği ancak rekabet ortamının giderek yoğunlaştığı dönemdir.

En çok turist çeken ülkelerin başında Fransa, ispanya ve italya gelmektedir. OECD ülkeleri içinde yabancı turist girişi bakımından son 5 yılda %20,6 artışla en hızlı gelişen ülke Türkiye’dir.

Dünya Turizm Örgütü tahminlerine göre, 2020 yılında en fazla turist çeken bölge Avrupa’nın ardından ikinci sırada 397 milyon kişi ile Doğu Asya ve Pasifik olacaktır.

Türkiye, dünya turizm pazarında en büyük 20 turizm varış noktası içinde turist girişleri açısından yedinci, turizm gelirleri açısından ise onuncu sıradadır.

2010 yılında Türkiye’ye en çok turist gönderen ülke sıralamasında Almanya % 15,3 ile birinci, Rusya Federasyonu %10,9 ile ikinci, İngiltere ise % 9,3 ile üçüncü sıradadır.

Türkiye 2011 yılında (geçici verilere göre) yaklaşık 23 milyar dolar gelir elde etmiştir.

TÜRKIYE’DE FINANSAL YAPI, KRIZLER VE EKONOMIK İSTIKRAR KARARLARI
Türkiye’de Finansal Yapı, Bankacılık Sektörü ve Para Politikası
Tüm para ve sermaye piyasalarını içine alan finansal sistemin en önemli unsuru Türk bankacılık sektörüdür. Bu sektörün bileşenleri; merkez bankası, mevduat bankaları, katılım bankaları ile kalkınma ve yatırım bankalarıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası
1694 yılında İngiltere’de doğan merkez bankacılığı sisteminde merkez bankaları, kamu kurumu olarak yapılanmış, ekonomide para politikasını kontrol eden ve gerektiğinde ekonomiyi fonlayan “nihai ödünç mercii” leridir. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB), Haziran 1930 tarih ve 1715 sayılı kanun uyarınca kurulmuş ve 1 Ocak 1932 yılında göreve başlamıştır.
25.4 2001 tarih ve 4651 sayılı kanuna göre TCMB’nin görevi, fiyat istikrarını sağlayıp enflasyonu kontrol etmektir. Bunu özerk bir statüde hükümet politikalarıyla eşgüdümlü bir biçimde yapar. Para politikasının uygulanmasında tek yetkili ve sorumlu kurumdur. TCMB, 2001 krizinden sonra faiz artırarak fiyat istikrarını korumaya çalışmış ve 2008 küresel finans krizinden sonra büyümeyi sağlama amaçlı faiz indirimine gitmiştir. 2011 yılında ise faiz oranları yerine karşılıkları yükseltmiştir. Aynı yıl içinde enflasyon oranlarının hedefleneni aşması üzerine TCMB, 2012 yılında fiyat istikrarına öncelik verip para sıkıştırma uygulamaları yapmıştır. 2000’li yıllarda kurun yükseltilmesi için dolar alımı yapılması, 2011 yılında zorunlu karşılıkların kısmen de olsa yabancı para cinsinden de tutulması gibi icraatları mevcuttur. 2002- 2011 döneminde en kayda değer gelişmelerden biri de tersine dolarizasyonun olması ve güvenin tesis edilmesiyle vadeli mevduatların artışıdır.

Mevduat Bankaları
Menkul değerlerin alım ve satımını yaparak parayı ikame ettiren ticari bankalardır. Çeşitli kişi veya kurumlara fon sağlayarak maliyet ve getiri arasındaki farkları kazanca dönüştürürler. Yasal zorunluluk olarak TCMB tarafından tutulan kaydi para, bu bankalar tarafından hesaptan hesaba devir yoluyla üretilir.

Katılım Bankaları

Ticari bankalardan farklı bir sistemi olan katılım bankalarında para, ticari bir meta değil, ticari mübadeleyi sağlayan bir araçtır. Vaat edilen bir faiz yerine, toplanan fonları kar-zarar ortaklığı şeklinde işleyip piyasadaki getiri oranlarına yakın bir kar payı verilmesi durumu söz konusudur. Katılım bankaları kısa vadeli borçlanma yapamazlar.

Kalkınma ve Yatırım Bankaları

Kalkınma bankaları, gelişmekte olan ülkelerde sermaye yetersizliği çeken firmalara kaynak ve teknik yardım sağlarken, gelişmiş ülkelerde ise yatırım bankaları yatırımcıların fonlarının alım satımına aracı olarak doğrudan kredi vermeden finansal danışmanlık yaparlar.

Bankacılık Sektörü ile İlgili Son Gelişmeler

2002-2011 döneminde banka sayısında belli bir düşüş yaşanırken, şube ve çalışan sayılarında da kayda değer bir artış yaşanmıştır (sayfa 194, tablo 7.1). Mart 2012 itibariyle 31 mevduat bankasından 3’ü kamu sermayeli, 11’i özel sermayeli, 16’sı yabancı sermayeli, 1’i TMSF’ye devredilmiş, 13’ü de kalkınma ve yatırım bankasıdır. Sektörün toplam bilançosu 615 milyar dolara, GSYH’ya oranı %90’a ulaşmıştır. Bankaların sektör paylarındaki değişimlerine bakarsak özel bankaların tüm kategorilerdeki payı azalırken yabancı bankaların artmıştır. Kamu bankalarında ise kredilerdeki pay artarken, toplam aktif ve mevduatlardaki paylar azalmıştır (sayfa 194, tablo 7.2). Bu süre içerisinde büyük bankaların piyasaya hakimiyeti ve bankaların ölçek büyüklükleri genel olarak artmıştır. Yabancı para oranı kamu bankalarında sektör ortalamasının altında, özel bankalarda ise üstündedir. Kredilerin toplam aktifler içindeki payı yükselirken menkul değerlerin payı gerilemiştir. Buna ek olarak, kurumsal kredi payı gerilerken hane halkı ve KOBİ kredilerinin payı artmıştır. Toplam konut kredilerindeki artış Amerika ve Avrupa ile kıyaslanınca kabul edilebilir aralıklardadır. Sermaye yeterlilik oranı bir süre yüksek seyretse de 2011’de özkaynak karlılığı ile birlikte düşüşe geçmiştir. Halka açıklık oranı %20 seviyesindedir. Türk bankacılık sektörü GSYH’den daha hızlı büyüse de sermaye piyasası araçlarının derinliği bakımından halen AB ve dünya ortalamasının gerisindedir (sayfa 196, tablo 7.3). Aktif/GSYH oranı bakımından AB ülkeleri ortalaması, Türkiye’nin 4 katı, kredi/GSYH oranı bakımından ise 3 katıdır. Hem personel, hem de şube başına hizmet verilen kişi sayısı da AB ortalamasının üzerindedir (sayfa 196, tablo 7.4).

Ekonomik Krizler ve İstikrar Politikaları

Ekonomik istikrarsızlığın en temel nedenleri, dünya ekonomisinde yaşanan gelişmeler, ülkedeki politik istikrarsızlık ve yanlış makro-ekonomik politikalar, süreksiz gelişmeler ve ülke ekonomisindeki yapısal sorunlardır.

Ekonomik Krizin Türleri ve Sebepleri

Ekonomik krizler, reel krizler ve finansal krizler olmak üzere ikiye ayrılır. Reel krizler, mal ve hizmet piyasalarında enflasyon veya durgunluk olarak ya da faktör piyasalarında istihdamı etkileyen dengesizliklerden oluşur. Finansal krizler ise para, bankacılık, borsa ve diğer finansal piyasalardaki büyük çaplı dalgalanmalardır. Finansal krizler kaynaklarına göre beşe ayrılır. Borç krizleri, ülkenin kamu veya özel sektöre iç ve dış borçları ödeyememe durumudur. Son zamanlarda Avro Bölgesi’nde başlayıp yayılan küresel kriz buna en iyi örnektir. Borsa krizleri, menkul kıymetler borsasındaki aşırı dalgalanmalardır. Buna 1929 Dünya Bunalımı örnek verilebilir. Para krizleri, ulusal para değerinde görülen büyük çaplı dalgalanmalardır. Bankacılık krizleri, bir veya birkaç bankada yoğun fon çekilişi şeklinde başlayıp diğer bankalara sıçrayan bunalım durumudur. İkiz kriz, para ve bankacılık krizinin her ikisinin de aynı anda yaşanması durumudur. 90’lı yılların ikinci yarısında görülen Asya krizleri buna örnek verilebilir.

Ortodoks ve Heterodoks İstikrar Politikaları

Finansal ve reel sektördeki sorunların giderilmesi amacıyla hükümetler tarafından uygulanan politikalardır. Ortodoks istikrar politikalarında sıkı para, sıkı maliye ve sabit kur uygulanır. Kamu harcamaları ve kamu yardımları kısılır, reel ücretler düşürülür ve para arzı daraltılır. Olumsuz etkileri sebebiyle kamuoyu tarafından desteklenmese de IMF tarafından desteklenir. Heterodoks istikrar politikalarında ise ek olarak ücret ve fiyat kontrolleri de uygulanır. Amaç, üretime zarar vermeden enflasyonla mücadele etmektir. Ortodoks istikrar politikalarında aşamalı, heterodoks istikrar politikalarında ise şok tedbirler uygulanır.

Türkiye’de Ekonomik İstikrar Programları 4 Ağustos 1958 İstikrar Kararları
1954’e kadar Marshall yardımları, atıl fonların
kullanılması ve genişleyen tarım arazileri gibi etkenlerden dolayı yukarı doğru seyir gösteren büyüme oranları, daha sonra düşüşe geçmiştir. Sert düşüşler neticesinde 4 Ağustos 1957 yılında bazı düzenlemeler yapılmıştır:

• Dolar kuru 2.8 TL’den 9 TL’ye çıkarılarak devalüasyon yapılmıştır.
• Kamu harcamalarında kısıntı ve KİT ürünlerine zam yapılmıştır.
• 422 milyon dolarlık dış borç ertelenmiş, dışarıdan 359 milyon dolarlık yeni kredi alınmıştır.
• Dış ticarette serbestleşmeye gidilmiştir.
• Emisyon hacmi kısıtlanmıştır.

Kararların makroekonomik veriler üzerindeki etkisi kayda değerdir (sayfa 200, tablo 7.5). Bu kararların alınmasındaki amaç her ne kadar enflasyonla mücadele olsa da amacına ulaşmamıştır. İthalat ihracatı geçtiği için dış ticaret açığı, kamu harcamaları gelirden fazla olduğundan dolayı da bütçe açığı artmıştır. Üretim kapasitesi ve enflasyon aynı seyrinde devam etmiş ve büyüme hızı düşmeye devam etmiştir.

10 Ağustos 1970 İstikrar Programı ve 1970’li Yıllar

1963 yılından itibaren 5 yıllık dönem içerisinde yatırım artırılması ve hızlı büyüme esas alınmış. 1968’den itibaren, 5 yıllık dönem içerisinde de milli gelirde yıllık ortalama %6.7’lik büyüme sağlanmıştır. 1960’ların sonunda ithalat artış oranı ihracatı geçince dış ticaret açığı 4 kat artmıştır. Buna ek olarak, büyüme hızındaki düşüş ve enflasyondaki hızlı yükselme ekonomiyi zora sokmuştur. Buna yabancı kredilerdeki azalma ve TL’deki aşırı değerlenme eklenince 10 Ağustos 1970 tarihinde hükümet tarafından şu istikrar kararları alınmıştır:

• Devalüasyonla dolar kuru 15 TL’ye sabitlenmiştir.
• Vergiler yükseltilmiş, maaş ve ücretler dondurulmuş, KİT ürünlerine zam yapılmıştır.
• İthalatta teminat oranları düşürülüp, miktar kısıtlamaları azaltılmıştır.

Önceleri alınan krediler, ihracat artışı ve kısa vadeli dış borçlar sayesinde olumlu bir hava yakalansa da, 1978 petrol krizi sonucunda ithalatın ihracat karşısında hızlı artışı, döviz sıkıntısı ve kısa vadeli dış borç artışına sebep olmuştur. Bu dönemde Kıbrıs Barış Harekatı maliyetleri ve ABD’nin uyguladığı ambargo da ekonomiyi sıkıntıya sokmuştur (sayfa 201, tablo 7.6). Bunun sonucunda 1978’de enflasyon ve dış borç yükselmiş, büyüme oranı gerilemiştir. Sınırlanan üretim kapasiteleri de rekabet gücünü düşürmüştür. Siyasi istikrarsızlık sebebiyle 1980 yılına kadar uygulanan istikrar programları işe yaramamıştır.

24 Ocak 1980 Kararları

Ortodoks nitelikli politikalara dayanan 24 Ocak 1980 kararlarında ithal ikameci sanayileşme terkedilip ihracata dayalı sanayileşme benimsenmiştir. Piyasa ekonomisine dayalı, dışa açık ve ihracatı öne çıkaran kararlar şu şekilde özetlenebilir:

• Devalüasyonla dolar kuru 70 TL yapılmış, döviz alım satımları serbest bırakılmıştır.
• Fiyat Saptama-Kontrol Koordinasyon Komitesi kaldırılarak fiyatlar piyasa koşullarında belirlenmiştir.
• Kredi ve vadeli mevduat faiz oranları serbest bırakılmıştır.
• Kamu sektörünün küçültülerek özelleştirme politikalarının uygulanması gündeme alınmıştır.
• Destekleme alımları sınırlandırılmış, sübvansiyonların kapsamı daraltılmıştır.
• Dış ticarette serbestleşme amacıyla ihracat teşvik edilmiş ve ithaline izin verilmeyen mallar listesi çıkarılmıştır.
• Yabancı sermaye teşvik edilmiş, 50 milyon dolara kadar olan girişler için Yabancı Sermaye Dairesi görevlendirilmiştir.

Alınan kararlar doğrultusunda makroekonomik göstergelerde kısa dönemde olumlu sonuçlar elde edilmiştir (sayfa 203, tablo 7.7). Askeri darbeye rağmen Turgut Özal sayesinde istikrar programı uygulanmış ve özellikle sanayi sektöründeki %9.9’luk üretim artışıyla beraber %4.8’lik büyüme yakalanmıştır. Enflasyon ve bütçe açığı azalmış, özellikle sanayi ürünlerinin ihracatı artmıştır. Fakat daha sonra faiz oranı rekabeti ve iflaslar yüzünden 1982’de Sermaye Piyasası Kanunu çıkarılmıştır.
2. Özal Hükümeti döneminde hızlı büyüme serbestleşmesi ile, işsizlik, kamu açıkları ve dış borçlar olarak kendini göstermiş, 1988 yılında ise yeni bir ekonomik kriz yaşanmıştır. Ücretlere yapılan %200 zam da ekonominin canlanmasında büyük bir etki gösterememiştir.
5 Nisan 1994 Kararları Krizin Ortaya Çıkış Süreci
1990-1993 yılları arasında, artan sermaye girişi, kamu harcamalarını artırıcı bütçe politikası ve kredilerdeki artışlar gibi nedenlerle yaşanan ekonomik büyüme başka sorunlara yol açmıştır. Kamu açıkları ve iç borçlanma nedeniyle yükselen faiz oranları döviz rezervlerinin giderek azalmasına neden olmuştur. Ayrıca ülkeye sıcak para girişi, TL’nin aşırı değer kazanmasına yol açmıştır. Bankacılık sektörü, kredi sağlama işlevinden uzaklaşmış, TCMB’nin piyasaya döviz enjekte etmesi de kırılganlık ve dalgalanmaları artırmıştır. 1990 yılında 1.Körfez Savaşı nedeniyle banka mevduatları geri çekilmiştir. 1991 yılında yeni gelen iktidarın parasal disiplin konusunda yeterince hassas olamamıştır. Ayrıca 1994 yılındaki yerel seçimlerin kamu harcamalarına etkisi fazla olmuş ve uluslararası derecelendirme kuruluşları Türkiye’nin kredi notunu düşürmüşlerdir. Tüm bu etkenler kriz ortamını oluşturmuşlardır.

5 Nisan 1994 Kararlarının Kapsamı

Bu kararlarla döviz piyasası ve dış dengede istikrarın sağlanması amaçlanmıştır. 5 Nisan Kararları, konjonktürel ve yapısal hedeflere yönelik kararlar olarak iki ana bölümden oluşur:

• Kamu kesimi borçlanma gereği (KKBG) ve enflasyonu düşürmeye yönelik kamu harcamaları azaltılmış ve gelirler artırılmıştır.
• Mevduatlara getirilen garanti 50 milyondan 150 milyona yükseltilmiştir. 1994’te ise tüm mevduatlara garanti gelmiştir. Hazine’nin Merkez Bankası’ndan kısa vadeli avans kullanımına sınırlama getirilmiştir.
• KİT’lerin düzenlenmesi, özelleştirme politikaları, sosyal güvenlik reformu ve tarımsal destekleme ile ilgili kararlar alınmıştır.

Hem Ortodoks hem heterodoks özellik gösteren 5 Nisan kararları tam anlamıyla uygulanamamıştır. Enflasyon çok fazla artmış, para arzı daralmıştır (sayfa 205, tablo 7.8). Diğer taraftan ise, ekonomik daralmanın olumlu etkileri görülmüştür. TL’nin değer kaybıyla pahalı hale gelen ithalat gerilemiş, gelişen ihracat sayesinde de cari açık 14 milyar dolardan 5 milyar dolara gerilemiştir. Olumlu hava süreklilik arz etmemiştir. 1994 yılında mevduatların geri çekilmesiyle banka iflasları yaşanmıştır.

1995-1999 Döneminde Ekonomik Gelişmeler ve İstikrar Tedbirleri

1996 yılıyla birlikte Türkiye ve AB arasında Gümrük Birliği’nde son döneme girilmiştir. AB ürünlerine gümrük vergilerinin kaldırılması sonucunda dış ticaret açığı artmıştır. 5 yılda değişen 7 hükümet yüzünden siyasi istikrarsızlıktan etkilenen bir ekonomi gözlemlenmiştir. 1997 Güneydoğu Asya Krizi, Latin Amerika ve Rusya’yı etkiledikten sonra İMKB’de değer kaybı olarak kendini göstermiştir. Küresel kriz, sıkı maliye politikalarıyla birleşince ekonomik durgunluk olmuştur. 1998’de ihracat ve ithalattaki daralma, gerileyen büyüme rakamlarına yol açmıştır. Mali milat ve mali reform paketi yürürlüğe konsa da KKGB sürekli artmıştır. Bu dönemdeki istikrar tedbirleri şunlardır:

• 1997 sonuna doğru alınan acil tedbirler krizin Türkiye’ye sıçramasına mani olsa da azalan ihracat reel sektörü etkilemiştir.
• Haziran 1998’de IMF ile Yakın İzleme Anlaşması imzalanmıştır.
• Aralık 1998’de ithalatı azaltıp ihracatı artırmaya yönelik düzenlemeler yapılmıştır.

1999 yılında yaşanan depremler kamu harcamalarını artırmıştır. Bu da ekonomide küçülmeye ve bütçe açığında artışa neden olmuştur. Bunun sonucunda, 1999 yılı sonunda IMF ile 3 yıllık Stand-by Düzenlemesi kararlaştırılmış ve Enflasyonla Mücadele Programı yürürlüğe konmuştur.

Kasım 2000 ve Şubat 2001 Krizleri ile Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı

Türkiye, 1950 sonrası en büyük ekonomik daralmayı 2001 yılında -%9.5 olarak görmüştür. Bütçe açıkları artmış, cari denge bozulmuş, devalüasyon da gelmeyince yabancı sermaye ülkeyi terk etmeye başlamıştır (sayfa 208, tablo 7.9). Ekim 2000’de döviz rezervlerinde azalma ve sonrasında bankaların likidite ihtiyacının artması, faiz oranlarının yükselmesi ve Merkez Bankası’nın pasif tutumu bazı bankaların iflasına neden olmuş, MGK toplantısında Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasında yaşanan gerginlik de kırılgan olan piyasalarda büyük bir krize yol açmıştır. İMKB, bir gün içerisinde %14,6 değer kaybetmiş, gecelik faiz oranları %4000’e ulaşmıştır. Hükümet ilk tepki olarak dalgalı kura geçmiş ve TL, dolar karşısında %50’ye yakın değer kaybetmiştir. Reel sektördeki tüm harcamalar gerilemiş, milli gelir %9,5 azalmıştır. Bunun dışında bütçe açığı ve ithalat azalmıştır. Kriz nedeniyle Nisan 2001’de Merkez Bankası Kanunu çıkarılmış ve Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı yürürlüğe konmuştur. Bu programın asıl amacı, güven bunalımı ve istikrarsızlığı ortadan kaldırıp kamu yönetimi ve ekonomiyi yeniden yapılandırmaktır. 1990’lı yıllardan beri bankacılık sektörü halkın parasını yatırıma sevk etmek yerine hükümetlerin açıklarını kapatmaya çalışmıştır. Kriz öncesi 20 banka iflas etmiş veya devlet el koymuştur. Bu sebeple Mayıs 2001’de Bankacılık Sektörü Yeniden Yapılandırma Programı açıklanmıştır. Programın temel amacı, bankaların sorunlarını çözüme kavuşturmak ve kamu bankalarını mali istikrarsızlık unsuru olmaktan çıkarmaktır. Yeni istikrar programının en önemli özelliği, enflasyonla mücadelede döviz çapası yerine “örtük enflasyon hedeflemesi” stratejisinin benimsenmesidir. 2001 yılında 42 adet bütçe dışı fon kapatılmış, döviz hesaplarına uygulanan gelir vergisi stopaj oranları yükseltilerek Türk lirası mevduatları özendirilmiştir.

2008 ve Sonrasında Devam Eden Küresel Ekonomik Kriz: Sebepleri ve Sonuçları

2008 sonrası ortaya çıkan krizler genel olarak küresel çapta ve dış piyasalardan kaynaklı olduğu için mümkün olabildiğince fazla ülke katılımıyla uluslararası bir ekonomi politikası oluşturulmalıdır.

Mortgage Krizi’nin Küresel Krize Dönüşmesi

Önce ABD ve daha sonra tüm dünyayı etkileyen ipotekli konut kredisi (mortgage) krizi 2003 yılından itibaren gelişen bir krizdir. Bazı finans kuruluşları kredibilitesi düşük kişilere bile ev kredisi kullandırmıştır. 2006 yılı itibariyle Amerikan Merkez Bankası faizleri yukarı çekmiş ve konut piyasası durgunlaşmıştır. Bunun sonucunda da kira ve konut satış gelirleri aşağı doğru bir seyir izlemiştir. Konut kredilerini ödeyemeyen düşük gelir grubundaki insanlar yüzünden Mortgage Krizi ortaya çıkmış ve Lehman Brothers adlı şirket iflas etmiştir. Bu, dünya borsalarında ciddi düşüşlere ve ülkelerde sert küçülmelere yol açmıştır.

Krizin Temel Dinamikleri

Krizi tetikleyen dinamikler, menkul kıymetleştirme, derecelendirme kurumlarının rolü, asimetrik bilgi ve makro ekonomik arka plandır. Menkul kıymetleştirme, banka kredileri gibi borç verenle borç alan arasındaki kredilerin yerine tahvil gibi menkul kıymetler çıkartılarak gerçekleştirilen borçlanmaların geçmesidir. Uluslararası derecelendirme kuruluşlarının rolleri sadece alacaklı ve borçlulara sağlıklı bilgi temini olması gerekirken maalesef dev finansal kuruluşlarla menfaat ilişkileri geliştirmişlerdir. Bu da krize etki etmiştir. Asimetrik bilgi, alacaklı veya borçlunun birinin diğerine göre daha fazla finansal bilgi elde etmesidir. Bu yüzden bilgi sahibi olan taraf daha avantajlı duruma geçmektedir. Yanlış makro ekonomik arka plana en güzel örnek, FED’in önceleri düşük faize dayalı aşırı genişlemeci politikayla başlayıp, 2006 yılında faizleri yükseltmesiyle konut sektöründeki balonun patlamasıdır.

Küresel Krizin Avrupa’da Borç Krizine Dönüşmesi ve Türkiye’nin Durumu

Krizin temel kaynağı, firmaların veya hane halkının bankalara olan yükümlülüklerini yerine getirememesi ve bu yükümlülüklerin GSYH içindeki payının bütün dünyada çok fazla yükselmesidir. Sadece Türkiye’de bu pay %0,2’den %6,2’ye, hane halkının toplam yükümlülüğü ise %10’dan %17’ye yükselmiştir. Aslında özel kesimin borç yükü ile alakalı olan bu durum hükümetlerin politikaları sonucu kamunun sorunu haline gelmiştir. Avrupa bölgesi ülkeleri tek para birimi ve Avrupa Merkez Bankası’na bağlı olduklarından ve bu bankanın nihai ödünç mercii veya ekonomiyi fonlayacak yetkiye sahip olmamasından dolayı ülkeler maliye politikalarıyla krizi aşmaya çalışmıştır. Bu da kamuya yük olarak kendini göstermiştir. Krizde en ağır yarayı 2009’da ABD, Japonya ve diğer AB ülkeleri almış, Türkiye ise

AB’ye göre farklı dinamik ve mekanizmalara sahip olduğu için krizden çok fazla etkilenmemiştir. Türkiye, kendi para birimi ve bağımsız bir Merkez Bankası’na sahiptir ve gerektiğinde piyasaya para arzı, faiz ve döviz üzerinden müdahale edebilmektedir.

Küresel Krizin Türk Ekonomisi Üzerine Etkileri ve Alınan Tedbirler

Küresel Krizin Türk Ekonomisine Etkileri

Türk ekonomisinin 2002 yılından itibaren gösterdiği ekonomik performans yüzünden TL değer kazanmıştır. Türkiye kriz zamanı diğer merkez bankalarının yaptığı gibi faiz düşürmüş, bankacılık sektörünün de etkilenmesi sonucunda 2011 yılında finansal istikrarı koruma amaçlı karşılık oranlarını yükseltmiştir. Kriz reel sektörü de oldukça etkilemiştir. Krizin en yoğun hissedildiği 2008 yılında negatif büyüme oranları görülmüş, işsizlik oranları %14’e ulaşmıştır. Piyasadaki talep daralması yüzünden ise enflasyon düşüş göstermiştir. Ayrıca borçlanma maliyetleri düşmüş, sabit faizle ulusal para birimi üzerinden yapılan borçlanmanın milli gelire oranı oldukça azalmıştır. Son olarak, dış ticaret açığı krizle birlikte ciddi bir şekilde daralmış olsa da son yıllarda toparlanan ticaret hacmiyle cari açık, 77 milyar dolar ile GSYH’nin %10’una ulaşmıştır (sayfa 215, tablo 7.10).

Küresel Kriz Karşısında Türkiye’de Alınan Tedbirler

Para politikasıyla ilgili şu önlemler alınmıştır:

• Bankaların birbirlerinden dolar ve avro üzerinden borç alıp vermelerine olanak sağlanmış, döviz ve efektif piyasalarda işlem yapma limitleri yükseltilmiştir.
• MB, döviz satım ihalelerine başlamış, döviz likiditesi akışı artırılmıştır.
• Yabancı para zorunlu karşılık oranı %11’den
%9’a indirilmiş, TL zorunlu karşılıkların faiz oranı artırılmıştır.
• Bankaların kar dağıtımına sınırlandırma getirilmiş ve BDDK onayı esas alınmıştır.

Maliye politikasıyla ilgili şu önlemler alınmıştır:

• Yerli yatırımcıya uygulanan %10’luk stopaj 0’a indirilmiş, vergi borçlarına taksitlendirme imkanı getirilmiştir.
• Yabancı fonların portföy yönetim şirketlerine vergi avantajları sağlanmış, sermaye piyasasında elde edilen gelirlere BSMV muafiyeti getirilmiştir
• Yurtdışı kaynaklı kredilerde stopaj oranı %5’e indirilmiş, iller düzeyinde ve ev, otomobil vb. eşya ve hizmetlerde vergi indirimi yapılmıştır.

Üretim ve ihracata yönelik olarak, KOBİ’lere kredi desteği verilmiş, Organize Sanayi Bölgeleri’ne teşvikler artırılmış ve ihracatçılara yönelik teşvikler yapılmıştır.

ÖDEMELER DENGESI, DIŞ BORÇLAR VE DÖVIZ PIYASASI

Ödemeler Dengesi
Ödemeler dengesi (bilançosu); sınırlı bir süre içinde bir ekonominin yerleşikleri ile yabancılar oluşan ekonomik akımlara bağlı değerlerin, transfer ödemelerinin ve rezervlerde meydana gelen değişikliklerin sistematik ve muhasebe kayıtlarına uygun olarak tutulduğu istatistiki bir belgedir. Ödemeler Dengesi (bilançosu) ülkenin anlık borç ve alacaklarını değil, belli bir süre ( genellikle 1 yıl) içinde diğer ülkelerle gerçekleştirdiği ekonomik işlemlerin nasıl geliştiğini göstermektedir.

Ödemeler bilançosunda Cari işlemler hesabı ve sermaye hesabı adları altında iki hesap türü mevcuttur. Cari işlemler hesabı dönem içindeki mal ve hizmet ticaretini kapsar. Buna karşılık sermaye hesabında yerleşik ve yabancıların sermaye hareketleri kayıtlıdır. Cari işlemler hesabında açık oluşuyorsa ve sermaye girişleri ile bu açık giderilemiyorsa, merkez bankasının resmi rezervleri kullanılarak ödemeler bilançosu denkleştirilecektir. Bu durumda da merkez bankası rezervlerinde bir azalma meydana gelecektir. Ödemeler bilançosunda denge her zaman gerçekleşmeyebilir. Bu durumda dengeleyici özelliği olan resmi rezervler hesabı aracılığıyla ödemeler bilançosunda denge sağlanır.

Ödemeler bilançosunu belirleyen en önemli iktisadi unsurlar: milli gelir, yabancı ülkelerin gelir seviyesi, döviz kurları ve yurtiçi yurtdışı faiz oranlarının farklılığıdır.

Türkiye’de ödemeler bilançosu verilerini Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası hazırlamaktadır. Bu veriler bankacılık sistemindeki döviz kayıtları, döviz alım ve satım yetkisine sahip kurumlardan elde edilmektedir. Ödemeler bilançosunda esas alınan para birimi ABD dolarıdır.

Dış ticaret işlemlerinden (mal dengesinden) doğan açık Türkiye ekonomisinde cari işlemler hesabındaki açığın temel kaynağıdır. Cari işlemler hesabı 1976-2004 yılları arası –5 yıl hariç– hep açık vermiştir. Cari işlemler hesabı 1988, 1989, 1991, 1994 ve 1998 yıllarında fazla vermiştir. 2005 ve 2011 yılları arasında da kesintisiz olarak cari işlemler hesabı açık vermiş, bunun istisnası yaşanan küresel krizden dolayı 2009 yılı olmuştur. 2009 yılındaki küresel krizin etkisiyle hem ihracatımızın hem de ithalatımızın azalması ile dış ticaret açığı 24,9 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir.

Hizmet(ler) ticareti, cari işlemler hesabının bir diğer alt hesap grubudur. Bu hesap grubuna turizm, uluslararası taşımacılık ve transit ticaret, inşaat gibi işlemler kaydedilir.

Uluslararası gelir hesabı da sürekli açık veren bir başka hesap grubudur. Uluslararası ücret ödemeleri, doğrudan ve portföy yatırım giderleri, banka mevduat ve faiz gelir ve giderleri bu hesaba kaydedilmektedir. 2010 yılında gelir dengesi 11.616 milyar dolar gider ve 4.477 milyar dolar gelir ile 7.139 milyar dolar açık vermiştir. Böylelikle, hizmetler hesabının dış ticaret açığını giderici etkisi gelir dengesinde meydana gelen açık ile azalmaktadır.

Cari İşlemler Hesabı ve Dış Ticaret Açığı
Gerek teoride gerek uygulamada, ekonomik büyümenin maliyeti ve ekonomik krizlerin nedeni olarak cari açık gösterilir. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları, portföy akımları, dış krediler, dış ticaret akımları ve döviz rezervleri cari açık analizlerinde önemli değişkenlerdir.

Cari açığın finansman kaynağının kalitesi bu açığın ne kadar sürdürülebileceğini de gösterir. Ekonomik büyümenin sürdürülmesinde dışarıdan ülkemize gelen kredi, portföy ve doğrudan yatırımların ne kadar önemli bir işlev gördüğü ortadadır. Bu sıcak para girişi, Türk finansal piyasasının güvenirliği açısından gösterge rolü oynar. Özelleştirme uygulamaları da yabancı doğrudan yatırımların en önemli artırıcı unsurlarından biridir.

Ulusal Ekonomi içinde Cari işlemler Açığının Yeri

Cari işlemler açığı dış ticaret hizmet dengesi ve transferleri kapsaması açısından, ülke ekonomisinin rekabetçilik düzeyi, ulusal düzeyde kaynak ihtiyacı, dış ticaret ortakları ve dış ticaret ürünlerinin yapısı itibarıyla karşılaştırmalı üstünlükler konusunda kapsamlı bilgiler vermektedir.

Literatürde cari açık düzeyi ile ekonomik krizler arasında ilişki kurulması eskilere dayanır.

Tarihsel Süreç içinde Dış Ticaret Açığı

Osmanlı Son Dönemi Dış Ticaret Açığı (1880-1913)

Osmanlı son döneminde uluslararası ve çağdaş bir dış ticaret anlayışı yeterince benimsenmemiştir. Osmanlı dış ticaret anlayışı klasik tarım imparatorluğu anlayışına paralel olarak ihracatı engelleyici ve ithalatı artırıcı bir yapıya sahiptir. İthalatın ihracatı karşılama oranının
%60’tan düşük olması devletin bu alanda önemli bir gelire de sahip olmasını engellemiştir. İngilizlerle imzalanan ticaret anlaşmasından sonra Osmanlı devleti Almanya, Rusya ve Fransa gibi büyük devletlerle de benzer ticaret anlaşmaları yapmıştır. Bu anlaşmalar ile Osmanlı Devleti 1838-1864 yıllarında dış etkilere açılmış ve yabancılara kendi ülkelerinde göremeyecekleri serbest bir ortam sunmuştur.

İşlenmemiş tarım ürünleri Osmanlı Devletinin ihracatında önemli kısmı oluştururken, en çok ithal edilen ürünler giyim eşyaları, gıda ve yakıtlardı.

1923-32 Dönemi Dış Ticaret Açığı

1923-1929 döneminde Türkiye ekonomisi dışa açık fakir bir hammadde ekonomisiydi. 1929 yılında çıkarılan bir yasayla yerli üretimin artırılması ve sınai üretimin dış rekabete karşı korunmasının önü açılmıştır. Böylelikle ilk kez dış ticaret fazlası olmuşmuş ancak bu yıldan sonra ülke giderek dışarıya kapanmış, dünyadaki yaygın ekonomik krizin de etkisiyle dış ticaret hacminin milli gelire oranı ciddi derecede gerilemiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’dan kalan borçları 1929’dan itibaren ödeyecek olması, spekülatif ithalat ve demiryollarının millileştirilmesi gibi hamleler, 1929 ekonomik bunalımıyla birlikte bir döviz bunalımına yol açmıştır.

1923-1932 döneminde en çok açığın verildiği yıl 1929’dur ancak 1930’dan itibaren ithalattaki ciddi düşüş bu açığı, ihracatta da düşüşler olmasına rağmen, fazlaya çevirmiştir.

1933-45 Dönemi Dış Ticaret Açığı

1933-1945 döneminde dış ticaret açığından mümkün olduğunca kaçınılmış, dış ticaret daha çok ikili anlaşmalarla sürdürülmüştür. İkili anlaşmalara konu olan malların dış ticareti serbest bırakılırken, yurt içinde üretilen malların ithalatı sınırlandırılmıştır. Özellikle savaş döneminde yurt içinde üretilen tarım ürünlerine ve krom gibi madenlere olan dış talep, ihracatın artışına sebep olmuştur. Dış ticaret dengesinin dönem boyunca fazla vermesi altın stokunun da önemli derecede artmasına sebep olmuştur. Ülkenin elindeki döviz miktarı da 320 milyon dolardır. Böylelikle, ülke savaş dönemini dışa karşı yükümlülükleri açısından rahat geçirmiştir.

1946-62 Dönemi Dış Ticaret Açığı

1946-1962 döneminde dış ticaretteki artış oranı milli gelir artışından fazladır. Ülke dışa açılmada önemli bir yol almıştır. Dışa açıklığın önemli bir göstergesi olan toplam dış ticaret hacminin milli gelire oranı bu dönemde yıllık
%13 olarak gerçekleşmiştir.

Dönemi Dış Ticaret Açığı

1963-1979 döneminde milli gelirdeki artış yıllık bazda hem ihracattaki hem de ithalattaki artıştan daha yüksektir. Bu dönemde işçi dövizleri ve dövize çevrilebilir mevduat büyük bir rahatlatıcı etkiye sahiptir. Yüksek enflasyon, ucuz kamu kaynaklı girdiler, negatif veya çok düşük faizli krediler, mutlak anlamda engelleyici gümrük duvarları sayesinde Türk ekonomisi kalite, standart, rekabet gibi dünya kriterlerinden tamamen bağımsız olarak irileşmiştir.

1980-2011 Dönemi Dış Ticaretinin Yapısı

1980-2011 döneminin başlarında ihracatın büyük bir kısmı tarım ürünlerinden oluşmaktayken, ilerleyen yıllarda sanayi ürünleri ağırlıklı hale gelmiştir.

Dış ticaret sadece cari işlemler hesabının değil, ödemeler bilançosunun da en önemli hesap grubudur. 2011 yılında dış ticaret hacmi 375 milyar dolara ulaşmıştır. Aynı yıl için ihracatın ithalatı karşılama oranı %56 olarak gerçekleşmiştir. Türkiye ithalatının üçte ikisine yakınını ihracatıyla karşılayabilen bir ülkedir.

Dış Ticarette Yatırım, Ara ve Tüketim Mallarının Payı

1996 yılında tüketim malları ihracatımızın yaklaşık yarısını oluştururken 2011 yılına doğru bu oran daha da azalmıştır. Sermaye malının payı Türkiye ihracatında artmakla birlikte düşük seviyededir. Ülkemizin ihracat gelirini hızla artırabilmesi için sermaye mallarına yönelmesi gerekmektedir. Sermaye ve ara malları ithalatta da önemli yere sahiptir. 2011 yılı ithalatının %88’i sermaye ve ara mallardan oluşmaktadır.

Coğrafi Bölgeler ve Ülkeler İtibarıyla Dış Ticaret

Türkiye’nin dünya ile olan dış ticareti sürekli olarak OECD ülkeleri lehine bir artış göstermiştir. İslam ülkeleriyle olan dış ticarette durgunluk ve gerileme gözlenmektedir. Uzak doğu ve eski sosyalist ülkelerle olan ticarette de 1988’den itibaren büyük artışlar gözlemlenmiştir.

Türkiye’nin en çok ihracat yaptığı ülkeler Almanya, İngiltere, İtalya, Fransa, Irak olarak sıralanmaktadır. İthalatta ise Rusya, Almanya, Çin, ABD ve İtalya başı çekmektedir.

Dış Ticarette Başlıca Kalemler

Cumhuriyetin ilk yılında ihracatımızın yaklaşık %78’i tarım, %20’si sanayi ve %2’si madencilik ürünlerinden oluşmaktaydı. 1980 yılında ihracatta tarımın payı %57’ye düşerken, sanayinin payı %37’ye yükselmiştir. Tarımın ihracattaki payı gittikçe azalmış 2010 yılında %4,3’e kadar gerilemiştir. Aynı dönemde sanayinin payı hızla artmış, 2010 yılında %92,6 oranına ulaşmıştır. Bu yılda ihraç edilen ürünlerin içinde sanayi için işlem görmüş hammaddeler en fazla paya sahipken onun ardından, yarı dayanıklı tüketim malları ve dayanıksız tüketim malları gelmiştir. Aynı yılın ithalatında sanayi için işlem görmüş hammaddeler en fazla paya sahipken onu kaynağı belirtilmeyen ürünler ve yatırım malları takip etmiştir.

Sermaye Hesabı
Sermaye hesabı, ödemeler bilançosunun iki ana kaleminden biri olması nedeniyle cari işlemler hesabıyla karşılıklı çalışır. Bir ülke ekonomisinde cari açık oluşmasının nedeni yurtiçi tasarrufların toplam yatırımları karşılayacak durumda olmamasıdır. Bu yatırımların finansmanı için yabancı tasarruflara ihtiyaç vardır. Bu anlamda yabancı tasarrufların ülkeye girişi çok önemlidir. Sermaye (finans) hesabı ne kadar büyükse cari işlemler açığını kapatmak o kadar kolay olacaktır.

Türkiye ekonomisine kaynak girişinin en başta gelen unsurları bankalar ve firmalar sektörünün yurtdışından sağladıkları kredilerdir. Bunu tahvil ihracı ve hisse senedi piyasası takip eder.

Doğrudan Yabancı Yatırımlar

Giriş yaptığı ülkeye sermayeyle birlikte teknoloji ve işletme bilgisi getiren doğrudan yabancı yatırımlar, ülkede yaratılan katma değerle beraber istihdam ve rekabete de önemli katkılar sağlamaktadırlar. Sonuç olarak, yarattıkları sosyal ve ekonomik etkilerle giriş yaptıkları ülkeye önemli katkıları olur.

Türkiye Cumhuriyeti ilk yıllarında Osmanlıdan gelen tecrübeler dolayısıyla doğrudan yabancı yatırımlara mesafeli yaklaşmış, hatta yabancıların elindeki işletmeler millileştirilmiştir. 1950’li yıllarda dışa açılmayla birlikte yabancı sermayenin önünü açan yasal düzenlemeler yapılmış, 1951’de çıkarılan Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ve 2000’li yıllarda çıkarılan Doğrudan Yabancı Sermaye Kanunu sayesinde bürokratik işlemler basitleştirilmiş, güvenceler artırılmış, anlaşmazlık halinde uluslararası tahkime gitme imkanı tanınmıştır. Bu sayede Türkiye, yabancıların doğrudan yatırımlarını yönelttikleri gelişmekte olan ülkeler arasında başlarda gelmektedir.

Türkiye’nin daha fazla yabancı sermaye çekmesi, kalkınmasını hızlandırması bakımından oldukça önemlidir. Türkiye’de en fazla doğrudan yatırım yapan ülkeler Hollanda, Almanya, Lüksemburg, Belçika, Fransa ve Avusturya gibi AB üyesi ülkelerdedir. Bunları ABD ve Körfez ülkeleri takip eder.

Yurtdışında yerleşikler veya yabancılar olarak nitelenen kesimin Türkiye’deki portföy yatırımları mevduat, hisse senedi ve bankalardaki menkul kıymetlerden oluşmaktadır. Türk hisse senedi borsasının üçte ikisi yabancıların elindedir. Yabancı portföy yatırımcıları, yüksek getirinin yanında ekonomik ve siyasi istikrara da büyük önem verirler. Ülke ekonomisine yönelik şüphe ve olumsuz beklentilerin artması bu yatırımların ülkeden çıkışına ve maliyetlerin artmasına neden olacaktır.

Dış Borçlar

Türkiye ulusal düzeyde fon açığı veren bir ülkedir. Fon açığı, borçlanmanın ve net olarak dışa karşı borçlu olmanın temel nedenidir. Ulusal düzeyde fon açığının temel iki göstergesi tasarruf yatırım dengesi ile cari işlemler açığıdır. Ülkemizde son yirmi yılda, 2004 yılına kadar kamuda tasarruf açığı, özel sektörde tasarruf fazlası vermiş; ulusal düzeyde net tasarruf açığı mevcuttu. 2002 yılındaki Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı kamuyu disipline etmiş, faiz dışı bütçe fazlası hedefi ile kamunun borçlanma ihtiyacı giderek azalmıştır. 2004’ten sonra özel kesim açık vermeye başlarken, kamu kesimi dönem dönem fon fazlası vermiştir. Ülkemiz ekonomisine ne kadar çok yabancı kaynak girerse ekonomik büyüme o kadar çok olmaktadır. Kriz dönemlerinde düşen yatırım harcamaları sonucu oluşan ekonomik büyüme düşüşü bunun en açık göstergesidir.

Kamu kesimi borç yönetimi konusunda uluslararası camianın geliştirdiği ilkelere göre hareket eder. Bu ilkeler:

• Makroekonomik dengeleri gözeterek para ve maliye politikaları ile uyumlu, sürdürülebilir, saydam ve hesap verilebilir bir borçlanma politikası izlenmesi.
• Finansman ihtiyaçlarının, iç ve dış piyasa koşulları ve maliyet unsurları göz önüne alınarak belirlenen risk düzeyi çerçevesinde orta ve uzun vadede mümkün olan en uygun maliyetle karşılanması.

Türkiye Dış Borçlarının tarihi seyrine bakıldığında, Osmanlı ilk dış borcunu aldığı 1854’ten Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar toplam 41 dış borç anlaşması imzalamıştır. Osmanlı, 1875’te dış borç ödemesi yapamayacağını ilan ettiğinde toplam dış borç stoku 239 milyon Osmanlı Lirası’dır. 1925 yılında Osmanlı borçlarının yarıdan fazlasının Türkiye tarafından ödenmesi kararlaştırılmıştır. Türkiye bu borçları 1954 yılında tamamen ödemiştir.

Cumhuriyet rejimi ilk dış borçlanmasını Haydarpaşa limanını kamulaştırmak amacıyla almış, sonraki dış borçlarını da Merkez Bankası’nın kuruluşu, dokuma ve demir çelik sanayiinde kullanmak üzere ABD, Sovyetler Birliği ve İngiltere’den almıştır. 1948-1949 yıllarında Marshall Planı bağlamında ABD’den 50 milyon dolarlık bir dış yardım alınmıştır.

1950-1960 yılları arası Menderes Hükümetleri döneminde dış borçlanmaya tek çare olarak başvurulmuş, Türk ekonomisi borçlandıkça yaşayabilen bir hale gelmiştir.

Planlı dönemde dış borçlanma özellikle 1975 sonrası hızlanarak artmış, 1970’lerin sonunda bu borçlar ülkemizi bir döviz krizine sokmuştur.

1980-1998 döneminde iç ve dış kaynaklara borçlanmaya yoğun olarak başvurularak ekonomik gelişmenin finansmanı sağlanmış, ancak vergi gelirlerinin tamamına yakını borç anapara ve faizlerine harcanmıştır.

Dış Borçlarda Güncel Durum

Türkiye dış borçlarında IMF ile 1999’da imzalanan ve 2000 yılında yürürlüğe giren 17. Destekleme düzenlemesi (stand-by agreement) sonrasında yapısal bir değişim gözlenmiş, dış borçlarda devletin payında düşüş, özel kesimin payında artış yaşanmıştır.

Türkiye ekonomisinin hızlı büyüme dönemlerinde dış borçlarda hızlı bir artış, düşük büyüme dönemlerinde ise dış borçlarda durağanlık veya düşük artış gözlemlenmiştir.

Kamu net varlıklarındaki artışlar, kamu net borç stokunun kamu brüt borç stokuyla aynı oranda artmasına engel olmaktadır. Kamu borç stokunun milli gelire oranı 2011’de %48 olurken, bu oranla Türkiye’nin Avrupa içinde görece yüksek bir performans gösterdiği söylenebilir.

Türkiye’nin uluslararası derecelendirme kuruluşlarının nezdindeki borçlanma ve yatırım itibarını gösteren kredi notları son yıllardaki ekonomik krizlerde nispeten istikrarını korumuştur. (Tablo 8.14)

Döviz Piyasası
Döviz arz ve talebinin karşılaştığı piyasaya döviz piyasası, burada oluşan fiyata da döviz kuru denir. Yabancı ülke paralarının birbiri cinsinden fiyatına çapraz kur denmektedir.

Döviz kuru, kalite, marka, patent, know how, inovasyon gibi alanlarda söz sahibi olmayan, sadece fiyat yönünden avantajlı bulunan mal ve hizmet üreten ülkeler bakımından dış ticaretin artırılmasında en önemli enstrümandır. Bu bakımdan Türkiye’nin ihraç etiği malların önemli bir kısmında bu özellik geçerli olup, dış talebin fiyat esnekliği oldukça yüksektir.

Efektif kur, sadece nakit döviz işlemleri için geçerliyken, döviz kuru efektif kurun aksine döviz cinsinden çek, senet, poliçe ve hazine bonosu gibi ödeme araçlarını da kapsar.

Diğer ülke paralarına kolaylıkla çevrilebilen dövizlere konvertibl döviz ve yapılan işlemlere konvertibilite denir.

Bazı ülkeler, ekonomik ilişkilerinin yoğunluğu, parasının saygınlığı ve istikrarı gibi nedenlerle ulusal paralarını başka bir ülkenin parasına tam anlamıyla bağlayabilmekte ve bu uygulamaya tam dolarizasyon denmektedir.

Serbest döviz piyasası, Merkez Bankası denetimindeki döviz ve efektif piyasası ve bankalararası döviz piyasaları Türkiye’de döviz işlemlerinin yürütüldüğü temel piyasalardır.

Türkiye hem sabit kur rejimi uygulamalarında hem de esnek kur rejimi uygulamalarındaki başarısızlıklar nedeniyle birçok kriz yaşamıştır. Şubat 2001 krizinden sonra dalgalı kur sistemine geçilmiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.