Home » Z_Ders Notları » Uluslar_arası_İlişkiler » 1.Dönem » Siyasi Tarih 1 » XVII. ve XVIII. Yüzyıllarda Büyük Güçlerin Küresel Rekabeti – 3.Ünite

XVII. ve XVIII. Yüzyıllarda Büyük Güçlerin Küresel Rekabeti – 3.Ünite

XVII. ve XVIII. Yüzyıllarda Büyük Güçlerin Küresel Rekabeti

MANŞ’IN İKİ YAKASINDA PARLAMENTARİZM VE MUTLAKİYETÇİLİK

Bir önceki Ünite’de Manş Denizi’nin iki ayrı kıyısında bulunan İngiltere ve Fransa’nın yönetim biçimlerinin XIV. yüzyıldan itibaren nasıl birbirlerinden farklılaşmaya başladığı anlatılmıştı. Her ikisi de monarşiyle yönetilen bu iki ülkeden İngiltere’de hükümdarın yetkilerini sınırlandırmaya dönük, kökleri 1215’te Magna Carta’nın ilanına kadar giden bir hareketin unsurları ortaya çıkarken, Fransa’da ise kralın mutlak otoritesinin sağlamlaştıracak merkezileştirme adımları atılmaktaydı. İngiltere ve Fransa’nın yönetim biçimlerinin XVI. yüzyılın sonundan başlayarak yaklaşık bir yüzyıl içinde klasik biçimlerini alması süreci tüm Avrupa üzerinde de önemli etkiler doğurduğu için siyasi tarihin vazgeçilmez konuları arasındadır.

İngiltere’de Parlamento’nun Hükümdar Karşısındaki Zaferi Stuartlar ile Parlamento Arasındaki Anlaşmazlığın Başlaması

I.Elizabeth’in hüküm sürdüğü 1558-1602 yılları arasında Avrupa’nın en güçlü devletleri arasında giren ve deniz ötesi sömürgelerini genişleten İngiltere, 1588’de Britanya’yı işgale kalkışan İspanya donanmasını (Yenilmez Armada) mağlup ederek gücünü perçinlemişti. İspanya ile uzun süren çatışması sırasında, Hollanda’ya da destek veren İngiltere, Avrupa içindeki güç dengesinin önemli taraşarından biri haline gelmişti. Hiç evlenmeyen I. Elizabeth’in arkasında bir varis bırakmadan ölümüyle, İngiltere tahtında Tudor hanedanının dönemi sona ermiş oldu. Elizabeth’in başbakanı Robert Cecil’in siyasi çabalarıyla, İskoçya Kralı IV. James, I. James adıyla İngiltere tahtına da oturtuldu. Böylece, Stuart hanedanı İngiltere’yi yönetmeye başladı.

İngiltere tahtına çıkarken İskoçya ile İngiltere’yi birleştirmeme sözü vermiş olmasına rağmen Kral tüm gücü elinde toplamak için 1604’te aksi yönde bir adım attı. Büyük Britanya adıyla, İngiltere ve İskoçya’yı birleştirmek ve bu toprakları tek bir parlamentoyla idare etmek için girişimde bulundu. Fakat İngiltere Parlamentosu içindeki iki meclisten (kamara) biri olan Avam Kamarası, İngiltere ve İskoçya’nın birleştirilmesi yönündeki teklifi ret etti. Bunun üzerine Kral, Parlamento’nun onayını almadan tek taraşı biçimde çıkarttığı bir kararnameyle “Büyük Britanya Kralı” unvanını kullanmaya başladı. Kral ile Parlamento arasındaki bu ilk çekişme, ilerleyen dönemde derinleşecektir. Zira Manş’ın hemen ötesindeki Fransa’da gelişen mutlakiyet anlayışı I. James’in ilgisini çekiyordu. İngiltere gibi 1215’ten başlayarak hükümdarın yetkilerinin Parlamento’yla paylaşıldığı bir ülkede, Fransa tipi merkeziyetçi ve mutlakiyetçi uygulamalar elbette başta aristokrasi olmak üzere toplumun çeşitli katmanlarının direnişiyle karşılaşırdı. Buna rağmen “İncil’de kralların diğer insanlardan ayrıcalıklı olduğunun yazdığını” ileri sürecek kadar kendi yönetimini her şeyin üzerinde tutan I. James, İngiltere’nin o zamana kadar oluşmuş geleneklerini hiçe saymaya devam etti. Bu arada, İngilizlerin kendisine desteğini sağlayabilmek için Anglikan Kilisesi’ne geçerek geldiği ülke olan İskoçya’da yaygın diğer bir Protestan inancına mensup olan Presbiteryenler ve Kalvinizmin bir yorum biçimini benimseyen Püritenler üzerinde baskı uygulamaya başladı.

İktidarının ilerleyen döneminde mali açıdan da zor duruma düşen Kralın, vergileri artırma yönündeki girişimi, zaten kralla görüş ayrılığı içinde olan Parlamento tarafından geri çevrilince, I. James 1610’da Parlamento’yu feshetti. Keyfi vergiler koyarak, hatta soyluluk unvanlarını satarak, gelir elde etmeye çalıştı. İngiltere geleneğinde, bu türden eylemler tepkiye sebep olduğundan 1614’te Parlamento’yu tekrar açmak zorunda kaldı. Avam Kamarası bu kez de kralın istediği yasaları çıkartmayınca, James bir kez daha Parlamento’yu dağıttı.

1621’de yine vergi kanunları çıkarabilmek ve kendi borçlarının ödenmesini sağlamak için Parlamento’yu toplayan I. James, daha öncekilerdekinden daha sert bir tepkiyle karşılandı. İspanya’ya karşı izlediği politikayla ilgili görüşmeler yapan Parlamento’ya, “kendi işine karışmaması” yönünde uyarıda bulunan I. James, “Parlamento’nun haklarının, kral tarafından bahşedilen ayrıcalıklardan ibaret olduğunu” ileri sürdü. Bu Magna Carta’dan beri gelişen İngiltere parlamentarizminin özüne yönelik bir saldırıydı. Parlamento tepkisiz kalmayarak, Kral’a kendi haklarını hatırlattı. Parlamento üyelerinin doğuştan veya miras yoluyla gelen yetkileri bulunduğunu ifade eden üyeler, kendi özgürlüklerinin kısıtlanamayacağını vurguladılar. Kral bunun üzerine yine Parlamento’yu kapattı ve 1625’te ölene değin bir daha da açmadı.

Hak Dilekçesi

I.James’in ölümünden sonra yerine geçen oğlu I. Charles da, iktidarının ilk yıllarından itibaren Parlamento’yla çatışma içine girdi. Babası gibi Kral’ın “Tanrı tarafından bahşedilmiş hakları” olduğuna inanan I. Charles, Parlamento’nun kendi yetkilerini kısıtlamasına izin vermeyen bir tavır sergiliyordu. Üstelik taç giymeden kısa bir süre önce Katolik Fransa Kralı XIII. Louis’nin kız kardeşiyle evlenmiş olması da özellikle Avam Kamarası’ndaki rahatsızlığı artırmıştı. Almanya’daki Protestanlara yardım etmek için İspanya’ya savaş açan ve İngiltere’yi Otuz Yıl Savaşları’na dâhil eden I. Charles, savaşın finansmanı için yeni vergilere ihtiyaç duymaktaydı. Parlamento ise hem kralın talep ettiği miktarın tamamını onaylamadı hem de 1414’ten beri geleneksel olara şahsi harcamaları için bazı gümrük vergilerinin hükümdara ömür boyu tahsis edilmesi uygulamasını bir yılla sınırlandırmaya çalıştı. Böylece, kralın her yıl yeniden Parlamento onayına ihtiyacı olacak, Parlamento da bu yolla kralı denetim altında tutabilecekti. Avam Kamarası’nın bu girişimi, Lordlar Kamarasında krala yakın kişiler tarafından engellendi. Parlamento bunun üzerine, 7 Haziran 1628’de kabul ettiği “Hak Dilekçesi”yle (Petition of Rights) Parlamento’nun onayı olmadan yeni vergiler konulmasını, keyfi tutuklamayı ve sivil vatandaşların evlerinin askerler tarafından zorla kullanılmasını yasaklarken olağanüstü hal durumuna da önemli kısıtlamalar getirdi. Parlamento, Kral’a Magna Carta’yı hatırlatmakta ve yetkilerinin sınırını bir kez daha çizmekteydi. I. Charles bu yasadan elbette memnun kalmamıştı. Ama savaşın giderlerini karşılayabilmek için Parlamento’nun desteğine ihtiyacı vardı. Bu durumda Hak Dilekçesi’ni onayladı. İngiltere hukukunda bugün bile geçerli olan Hak Dilekçesi’yle parlamentarizm hareketi, hükümdar karşısında önemli bir aşama kat etmişti. Fakat Fransa’nın mutlak krallarına öykünen I. Charles’ın istemeyerek kabullendiği bu belgenin içeriğine uyma gibi bir niyeti yoktu. Nitekim bir süre sonra Kral yine Parlamento’nun onayı olmadan gümrük vergisi kalemlerini artırmaya girişince, Parlamento kendisine Hak Dilekçesi’ni hatırlattı. I. Charles ise daha önce onay verdiği belgenin gereğini yerine getirmek yerine 1629’da Parlamento’yu kapattı. İngiltere’de 1640’a kadar devam edecek Parlamentosuz dönem başlamış oldu. Ülke ciddi maddi sıkıntılar yaşamaktaydı. Üstelik İspanya’yla devam eden savaşa bir de 1627’den beri süren Fransa’yla çatışma eklenmişti. I. Charles, bu iki savaşı sona erdirebilirse, yeni vergiler toplamaya dolayısıyla Parlamento’nun desteğine ihtiyacı kalmayacağını düşünerek 1629’da Fransa’yla, 1630’da da İspanya’yla barış antlaşmaları yaptı. Böylece, İngiltere Otuz Yıl Savaşları’nın tamamen dışında kalarak Avrupa’daki Protestanları destekleme politikasından vazgeçti. İngiltere’nin kendi iç meseleleriyle uğraşacağı bu dönemde, Fransa giderek Avrupa’nın en güçlü devleti haline gelecektir.

İngiltere’de Cumhuriyet Dönemi

Parlamento’yu kapattıktan sonra kendi “kişisel yönetimi” altında birliği sağlayabilmek için ülkedeki herkesin Anglikan Kilisesi’ne mensup olması uygulamasını başlatan I. Charles özellikle Püritenler üzerinde baskı kurdu. Dahası, Presbiteryenlerin çoğunlukta olduğu İskoçya’da da Anglikan Kilise’sinin öğretisini zorla benimsetmeye çalıştı. Buna direnen İskoç rahiplerinin öncülüğünde başlayan ayaklanma, 1639’da iki yıl sürecek bir savaşa dönüştü. Kral İskoçya’yla savaşın masraflarını karşılayabilmek için Parlamento’yu Kasım 1640’ta bir kez daha toplantıya çağırdı. Bu kez Kral’a karşı kendisini teminat altına almak isteyen Parlamento, ancak kendi istediğinde feshedilebileceğine dair bir kararı Kral’a kabul ettirmeyi başardı. Artık ipler Parlamento’nun eline geçmişti. Kralın en yakınındakileri vatana ihanet gibi ağır suçlardan yargılayan Parlamento, düşmanlarından tek tek kurtuluyordu.

Kral’ın en yakını olan Başbakan Strafford bile idam edildi. Durumun hızla aleyhine döndüğünü gören I. Charles kendi evi olan İskoçya’ya gitti. Kendisini destekleyenlerden bir ordu kurarak İngiltere’de bir iç savaşa yol açtı. Sekiz yıl süren çatışmalar sırasında Parlamento ordularına komuta eden Oliver Cromwell kralcılara karşı büyük başarılar kazandı. Sonunda I. Charles ele geçirildi. Parlamento 1649 başında Kral I. Charles’ı yargılayarak idama mahkûm etti. Kral’ın idamından sonra Mayıs 1649’da İngiltere’de Cumhuriyet (Commonwealth) ilan edildi. Lordlar Kamarası lağvedilmek suretiyle tek kamaralı bir yapıya dönüştürülen Parlamento, yasama olduğu kadar, büyük ölçüde yürütme işlevini de üstlendi. Yine de yürütme organı olarak bir Devlet Konseyi kurulmuştu. İngiltere’de Cumhuriyet ilanı karşısında eski rejim taraftarları ve İskoçlar ayaklandı. İdam edilen kralın oğlu, II. Charles adıyla 1650’de “sürgünde” kral ilan edildi. II. Charles da Hollanda’yla ittifak yaparak Parlamento’ya karşı savaştı. Cromwell bu tehditleri ortadan kaldırmayı başardı. II. Charles Fransa’ya kaçmak zorunda kaldı. Cromwell’in İrlanda’daki isyanı bastırırken siviller üzerinde kullandığı aşırı güç bu ülkedeki İngiliz nefretini derinleştirdi. Bir yandan savaşırken, diğer yandan da Parlamento’nun siyasetini yönlendirmeye çalışan Cromwell, 1653’te yaptığı bir askeri darbeyle Parlamento’yu feshetti. Tayin yoluyla oluşturulan yeni parlamento Cromwell’in Lord Protektör (Koruyucu Lord) ilan etti. Yürütme yetkilerini elinde toplayan Lord Protektör, 1658’deki ölümüne kadar İngiltere Cumhuriyeti’ni diktatörlükle yönetti. Oliver Cromwell’in sonra oğlu Richard Lord Protektör ilan edilse de 1659’da görevinden istifa etti. Lord Protektörlük makamı da kaldırıldı. İngiltere bir kez daha yönetim krizi yaşamaktaydı. Cumhuriyet’i nasıl yöneteceklerine karar veremeyen Parlamento, II. Charles’ı İngiltere tahtına davet etti. 1660’da kralın tahta oturmasıyla, İngiltere’nin 11 yıllık cumhuriyet deneyimi de son buldu.

Parlamento’nun Kesin Zaferi: Haklar Yasası

I.Charles döneminde Parlamento ile Kral arasındaki çekişme devam etti. Parlamento Anglikan Kilisesi dışındaki dini inanışlara mesafeli dururken kuzeni XIV. Louis’nin de teşvikiyle Katolikliğe sempati duyan II. Charles dini hoşgörüyü savunuyordu. Dış politikada ise Hollanda’yla denizleri ve uluslararası ticareti denetleme konusundaki anlaşmazlıktan çıkan savaş (1665-1667) İngiltere’nin büyük bir hezimete uğramasıyla sona erdi. Ardından 1672’de bu kez Hollanda’yla savaşan Fransa’ya destek veren İngiltere, yine bir başarı elde edemedi. Savaşı gereksiz gören ve Fransa’ya destek vermenin İngiltere’de Katolikliğin güçlenmesine yol açabileceğini düşünen Parlamento kralın harcamalarını kısınca, kralla olan gerginlik yeniden tırmanmaya başladı. Özellikle II. Charles’ın Katoliklere karşı yumuşak tavrı Parlamento tarafından eleştiriliyordu. Meşru çocuğu bulunmayan II. Charles’ın yerine geçmesi düşünülen kardeşi James’in Katolik olması Parlamento’nun tepkisini daha da artırmaktaydı. Bir Katoliğin İngiliz tahtına oturmasının yasal olup olmadığı tartışması İngiltere’nin ilk siyasi partilerini de ortaya çıkardı. Bugünkü Liberal Parti’nin atası olan “Whig”ler, Katolik krala ve mutlakiyet yönetimine karşı çıkarken bugünkü Muhafazakâr Parti’nin atası “Tory”ler James’in kral olmasında bir sakınca olmadığını savunuyorlardı.

Birkaç kez kapatıp yeniden açtığı Parlamento’yu 1680’de son kez kapatan II. Charles, 1685’teki ölümüne kadar ülkeyi Parlamento olmadan yönetti. Yerine geçen Katolik II. James, ilk andan itibaren kendi mezhebinden olanları önemli mevkilere getirdi. İngiltere geleneğine aykırı biçimde, barış zamanı da görev yapacak Katoliklerden oluşan bir ordu kurmak istedi. Parlamento buna karşı çıkınca da daha önceki krallar gibi davranarak Parlamento’yu kapattı. Parlamento ve Anglikan Kilisesi’yle giriştiği çatışma II. James’in siyasi sonunu hazırladı. Anglikan din adamları ve İngiliz soylularından oluşan bir grup 1688’de Hollanda’daki Orange Prensi William’ı İngiltere tahtına davet ettiler. William ordusuyla Ada’ya gelerek II. James’i tahttan indirdi. Ama öldürmek yerine, II. James’in hayatı boyunca benzemeye çalıştığı kuzeni XIV. Louis’nin ülkesi Fransa’ya gitmesine izin verdi. İngiltere’nin son Katolik kralının bu şekilde tahttan indirilmesi İngiliz tarihinde “Şanlı Devrim” (Glorious

Revolution) olarak adlandırılır. Şanlı Devrim’den hemen sonra 1689’da Kral III. William ve Kraliçe Mary’ye İngiltere tarihinin en önemli anayasal belgelerinden biri olan Haklar Yasası’nı (Bill of Rights) kabul ettirmeyi başaran Parlamento, İngiltere hükümdarlarının yetkilerini bir kez daha sınırlandırdı. Hükümdarın yetkilerinin kaynağının ilahi bir haktan değil, milletin iradesinden kaynaklandığını dile getiren Haklar Yasası, o tarihten sonra İngiltere’nin hükümdar ve Parlamento tarafından ortaklaşa yönetileceğinin de en temel göstergesidir.

Haklar Yasası’nın çıkmasıyla yaklaşık 85 yıl boyunca süren krallar ile Parlamento arasındaki çekişme, kesin biçimde Parlamento’nun üstünlüğüyle sona ermiştir. İngiltere’de parlamentarizm gelişirken Manş Denizi’nin diğer tarafındaki Fransa’da ise aynı tarihlerde monarşi gücünü iyice pekiştirmekteydi.

Fransa’da Mutlakiyet Çağı

1598’de Fransa’da ilan edilen Nantes Fermanı’yla Protestanlara bazı hakların verildiğinden İkinci Ünite’de söz edilmişti. 1601’de tahta çıkan XIII. Louis’nin saltanatının ilk yıllarında Fransa’daki Protestanlar giderek güçlerini artırarak Yüz Yıl Savaşları’ndan sonra ülkede başlayan merkezileştirme çabalarını sekteye uğratmaya başladılar. Daha önceki yıllarda yapılan devlet reformlarıyla yönetimdeki güçlerini yitirmiş bulunan aristokrasi de bu durumdan yararlanarak Kral üzerindeki denetimini güçlendirdi. 1624’te Kardinal Richelieu’nün (Riçliyö) XIII. Louis’nin başbakanı olmasıyla birlikte, Fransa’da merkezileştirme çabalarına tekrar hız verildi. Richelieu, İngiltere’de aynı tarihlerde yaşanan ve Kral’ın yetkilerinin sorgulanmaya açıldığı gelişmelerin bir benzerinin Fransa’da yaşanmasına izin vermedi.

Richelieu ve Mazarin’in Yönetimlerinde Fransa

Richelieu Protestan Huguenot’lar üzerinde geniş çaplı bir baskı uygulamaya başladı. Katolikliği güçlendirerek, Fransa’nın dinsel ayrışmaya gitmesinin önünde durdu. Eş zamanlı olarak Aristokrasi’nin gücü kırıldı. Feodalizm döneminden kalan son kaleler de yıkıldı. XIII. Louis ve Richelieu’yü hedef alan ayaklanmalar ve suikast girişimleri en ağır biçimde cezalandırıldı. Keyfi tutuklamalar ve adil olmayan yargılamalar yaygınlaştı. Richelieu’nün kurduğu yaygın istihbarat (casusluk) ağının da yardımıyla, Monarşi en mutlak hâliyle Fransa’nın yönetim biçimi oldu. İçeride bu önlemleri alırken Richelieu, dışarıda da İspanya ve Avusturya’nın (Habsburglar) Avrupa’daki gücünü dengelemek için Otuz Yıl Savaşları sırasında Protestan prensliklerle ittifaklar kurmaktan, Hollanda’yı maddi olarak desteklemekten ve İsveç’i İspanya’ya karşı kışkırtmaktan çekinmedi. Bu hedefine büyük ölçüde ulaşan ancak Fransa’nın galibiyetini göremeden 1642’de ölen Richelieu’nün yerine, en az onun kadar mutlak monarşiye inanmış olan İtalyan kökenli Kardinal Mazarin geçti. 1643’te XIII. Louis’nin ölmesi üzerine, 5 yaşındaki veliaht XIV. Louis adıyla Fransa kralı ilan edildi. Kralın çocuk olmasından dolayı ülkeyi fiilen İspanyol asıllı Kraliçe Anne ile Kardinal Mazarin yönetmeye başladılar. Mazarin selefi Richeliu’nün Avrupa politikasını devam ettirerek Otuz Yıl Savaşları’nda İspanya ve Avusturya’ya karşı Almanya coğrafyasındaki Protestanları destekledi. Fakat uzun süren savaşların maliyetini karşılamak için Mazarin’in uyguladığı ağır vergi politikası ülke içinde rahatsızlıklara yol açtı. Aristokrasi bir takım ayrıcalıklarını ileri sürerek vergi ödemekten kaçınıyordu. Buna rağmen Mazarin vergileri artırdı. 1615’ten beri toplanmayan Etats Generaux’nun (Fransa Meclisi) yerine ülkedeki en güçlü meclis durumunda olan, aristokrasi ve ruhbanın ağırlıklı Paris Parlamentosu 1648’de, yeni vergi kararlarını ret ederken kendilerinin onayı olmadan kralın yeni vergi yasaları çıkartamayacağı yönünde bir karar da aldı. Belli ki o tarihlerde İngiltere’de yaşanmakta olan gelişmelerden etkilenmişlerdi. Mazarin Parlamento’nun ileri gelenlerini tutuklattırınca, Paris sokaklarında bir isyan başladı. Aristokrasi ise, denetimin kendilerinin elinden çıkmasını engellemek için Etats Generaux’nun toplanmasını istiyordu. Westphalia Antlaşması’yla Otuz Yıl Savaşları sona erip de Fransız ordusu cepheden geri dönünce, Mazarin ayaklananlar karşısında üstünlüğü ele geçirdi. Ocak 1649’da İngiltere’de Kral I. Charles’ın idam edildiği haberi Paris’e ulaşınca, taraşar daha fazla kan dökülmemesi için uzlaştılar. Kısa süren bu uzlaşma döneminin ardından, 1650’de Aristokrasi Mazarin’e karşı ayaklandı. İspanya’yla savaş devam ederken bu kez Fransa’da bir iç savaş başlamıştı. Mazarin kendisine karşı aristokrasi, burjuvazi ve Paris halkı arasında oluşan ittifakın üstesinden gelemeyince ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Yenişemeyen taraşarın isteksizleşmesiyle 1653’te sona eren iç savaşın ardından Mazarin Paris’e geri döndü. Ağır bir mali yük getiren İspanya’yla savaşı bitirmek için 1657’de Oliver Cromwell’le ittifak yapan Mazarin, İngiliz ordusunun yardımıyla Dunkirk’ü İspanyollardan almayı başardı. Kasım 1659’daki Pireneler Barışı ile Fransa-İspanya savaşı sona erdi.

Pireneler Barış Antlaşması Fransa’ya yeni topraklar kazandırmakta ve İspanya- Fransa sınırını Pirene Sıradağları olarak belirlemekteydi. Aynı antlaşmayla, Fransa Kralı XIV. Louis’nin, İspanya Kralı IV. Philip’in kızı Marie Theresa’yla evlenmesi de kararlaştırıldı. Fakat İspanyollar bu evlilik yüzünden Fransa kralının, İspanya toprakları nda özellikle de sömürgeler üzerinde hak iddia etmesinden çekiniyorlardı. Bu yüzden İspanya Kralı, kızından bir “feragat belgesi” alarak ve evlilik sözleşmesine bir madde koydurarak kızının ve ondan doğacak torunlarının İspanya toprakları üzerindeki tüm miras haklarından peşinen vazgeçmelerini sağladı. Buna karşılık, Kardinal Mazarin’in ısrarıyla İspanya, Fransa’ya 500.000 altın miktarında yüklü bir drahoma (gelinin damadın ailesine getirdiği para) ödemeyi kabul ettiler. Fakat İspanyollar bu parayı asla ödeyemeyecek, bu durum da ileride Fransa ile İspanya arasında yeni sorunların çıkmasına sebep olacaktır.

Güneş Kral

Mazarin’in 1661’de ölümü üzerine 23 yaşındaki XIV. Louis ülkenin yönetimini kendi ellerine aldı. Kralın ilahi hakları olduğu inancından hareket ederek daha önce başlatılan merkezileştirme hareketini güçlendiren reformlar yapmaya başladı. Bu çerçevede, 1665’te XIV. Louis tarafından maliye bakanı yapılan Jean Baptise Colbert ilk modern maliye yapısını kurdu. Vergi sistemini baştan aşağı yenileyerek devlet borçlarını azaltmayı başardı. Dışarıya karşı merkantilist ticaret politikası uygulayarak, ithalatı mümkün olduğunca kıstı. Bu dönemde Fransız kaşifler Kuzey Amerika’da Mississippi Nehri’ni keşfederek, Meksika Körfezi’ne kadar uzanan geniş araziye, krallarının ismine atfen Louisiana adını verdiler. Fransa Hindistan’da da önemli ticaret limanları elde etti. XIV. Louis ayrıca dışişlerini de yeniden yapılandırdı. Çok sayıda dil bilen bürokratın istihdam edildiği, iyi örgütlenmiş ve kapsamlı bir arşive sahip olan Fransız Dışişleri Bakanlığının yapısı, dönemin diğer Avrupa ülkeleri tarafından da örnek alındı. Ordu ve donanmada yapılan reformlarla sürekli askerlik kurumsallaştırıldı. Böylece Roma lejyonlarının ortadan kalktığı dönemden beri ilk defa barış zamanında da görev yapan büyük bir askeri yapı oluşturuldu. Buna paralel olarak ateş gücü artırılan orduların örgütlenme biçimi değiştirilirken, yeni bir askeri hiyerarşi de yaygınlaştırıldı. Fransız hukukunda da reform yapan XIV.Louis ülkedeki ilk kapsamlı hukuk kodifikasyonunu gerçekleştirdi. Dördüncü Ünite’de anlatılacak olan Napoleon Bonaparte’ın XIX. yüzyıldaki hukuk reformları, esas itibariyle XIV. Louis’nin attığı temel üzerine bina edilecektir. Bununla birlikte 1685’te yayınladığı Fontainebleau Fermanı’yla, 1598’de Protestanlara verilen hakları ortadan kaldıran XIV. Louis, Fransa’nın homojen Katolik bir ülke olması gerektiği düşüncesiyle Protestanları din değiştirmeye zorladı.

Monarşiyi yüceltmek için kapsamlı reformlar yapan XIV. Louis Fransız Akademisi’nide kuran kişidir. Başta Paris olmak üzere ülkenin tüm kentlerinde monarşinin gücü ve ihtişamını yansıtan Barok yapılar inşa ettiren XIV. Louis uzun yıllar boyunca Fransa’da güçlü monarşinin simgesi olan Versailles (Versay) Sarayı’nı da yaptırmıştır. 72 yıl süren saltanatı boyunca yaptığı işlerle Fransa’yı küresel siyasetin merkezine oturtmayı başaran XIV. Louis’ye “güneş kral” (Roi Soleil) nitelendirmesi yapılmıştır.

İntikal Savaşı

İspanya Kralı ve XIV. Louis’nin kayınpederi IV. Philip’in 1665’te ölümü, Fransa’nın İspanya’ya ait olan İspanyol Hollandası’ndaki bazı topraklarda hak iddia etmesine sebep oldu. Zira İspanya XIV. Louis ile Maire Theresa’nın evlilik sözleşmesinde yer alan 500.000 altınlık drahomayı ödememiş ve sözleşmeyi ihlal etmişti. Bu durumda İspanyol Hollandası’nın henüz reşit olmayan yeni kral II. Charles’a değil, İspanya Kralı’nın kızıyla evli olduğundan kendisine “intikal” etmesi gerektiğini illeri süren XIV. Louis 1667’de İspanya’ya savaş açtı. Savaşın başlamasından önce Portekiz’le ittifak yapan ve Kutsal Roma İmparatorluğu bünyesindeki Alman prensliklerini savaşta tarafsız kalmaları konusunda diplomatik yollardan ikna eden Fransa’nın, İspanya karşısındaki avantajı artmıştı. Fakat İspanya hem uzun süredir savaştığı Portekiz’le hem de XIV. Louis’nin çok güvendiği Hollandalılarla yakınlaşmayı başardı. Dahası, İsveç ve daha önce Fransa’yla yakın ilişkileri olan II. Charles’ı n kral olduğu İngiltere de bu ittifaka dâhil oldu. Tüm devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda yaptığı diplomatik manevralarla güç dengesi her an yeniden kurulmaktaydı. Birden çok devletle savaşmanın ağırlaşan maliyeti Fransa’yı barış yapmaya mecbur etti. Mayıs 1668’de imzalanan Aix la Chapelle (Ekslaşapel) antlaşmasıyla Fransa İspanyol Hollandası’ndaki bazı kentleri elinde tutmakla birlikte, büyük ölçüde geri çekilmeyi kabul etti. Göz koyduğu toprakları elde edemeyen XIV. Louis başarısızlığın faturasını, başlangıçta kendisine yakın durup sonra İspanya tarafına geçen Hollanda Cumhuriyeti’ne çıkardı. 1672-1678 yılları arasında, “İntikal Savaşları”nın devamı da sayılabilecek Fransa- Hollanda savaşı yaşandı. Bu savaşta da taraşar konumlarını yeniden belirledi. Daha önce Fransa’ya karşı duran İngiltere, bu kez Hollanda’nın artan deniz gücünün kendi ticari çıkarlarına zarar verme noktasına ulaştığını düşünüp Fransa’nın yanında yer aldı. Bu ittifaka İsveç ve bazı Alman devletleri de katıldı. Hollanda ise Avusturya (Habsburglar), İspanya ve Brandenburg (1701’de Prusya adını alacak) ile ittifak yaptı. Savaşta üstünlük sağlayan Fransa, 1678’deki Nijmegen Antlaşması’ yla, İspanyol Hollandası’ndaki önemli bir toprak parçalarını ve Franche Comte’u ele geçirmeyi başardı. Bu savaşın en önemli sonucu, Fransa’ya yardım eden  İngiltere’ye karşı düşmanlığını artıran Hollandalı Orange Prensi William’ın, bir önceki başlıkta anlatıldığı gibi, Soyluların daveti üzerine 1688’de İngiltere’yi istila ederek İngiltere kralı olmasıdır.

FRANSA’NIN AVRUPA’DA GENİŞLEMESİNİN DURDURULMASI VE YENİ GÜÇ DENGELERİ

İkinci Viyana Kuşatması’nın Avrupa Dengelerine Etkisi

Pek çok tarih ders kitabında II. Viyana Kuşatması, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avusturya’yla (Habsburglar) uzun süren mücadelesinin bir diğer safhası veya Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın şahsi ihtirasının bir sonucu olarak anlatı lır. Bunlar bir ölçüde doğru olmakla birlikte, Avrupa devletler sisteminin bir parçası olan Osmanlı İmparatorluğu’nun bu hamlesi, Fransa ile İspanya ve Avusturya arasındaki güç mücadelesinden bağımsız düşünülemez. Nitekim kuşatmadan sonra Avrupa’nın doğusunda ve batısında yaşanan savaşların verdiği sonuçlar, bir yandan Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk büyük toprak kayıplarına yol açarken diğer yandan da Fransa’nın Avrupa’daki liderlik iddiasına önemli bir sekte vurmuştur. Nijmegen Antlaşması’yla İspanyol Hollandası’nda kazanımlar elde eden XIV. Louis, İspanya ve Kutsal Roma İmparatorluğu’na karşı (Avusturya Arşidüklüğü- Habsurglar) karşı üstünlüğünü devam ettirmek istiyordu. İspanya Kralı II. Carlos hastaydı ve kısa süre sonra geride bir varis bırakmadan ölecekti. XIV. Louis veraset yoluyla İspanya tahtının kendi hanedanının bir ferdine geçeceğini hesaplıyordu. Fransa’nın bu iki ülkeyi kendisine tabi kılması hâlinde, Charlemagne’ınkine benzer bir birleşik Avrupa imparatorluğu kurabileceğine inanan XIV. Louis, İspanya’ya nazaran daha zayıf olan Kutsal Roma İmparatorluğu üzerindeki baskısını 1680’den itibaren artırmaya başladı. Alsace bölgesine giren Fransız orduları 1681’de Strasburg’u ele geçirerek Ren havzasında ilerlemeye başladılar. Eş zamanlı olarak Kuzey İtalya’da da ilerleyen Fransızlar, Savua Dükalığı’nın bazı topraklarını ele geçirdiler. Bu askeri başarılara ek olarak XIV. Louis, Kont İmre Tökeli önderliğinde Macarları n Kutsal Roma İmparatoru ve Avusturya Arşidükü I. Leopold’e karşı ayaklanmasını teşvik etmekte ve Brandenburg Prusyası’yla yakınlaşmaktaydı. Kuşkusuz XIV. Louis’nin I. Leopold karşısındaki en önemli hamlesi, Köprülüler döneminde yapılan reformlar sayesinde, yıpranmaya yüz tutmuş askeri gücünü ve hazinesini güçlendiren Osmanlı İmparatorluğu’nu Harbsburglar’a karşı bir savaşa cesaretlendirmek oldu. İstanbul’daki Fransız elçisi yoluyla XIV. Louis Sultan IV. Mehmet’e, Osmanlıların Habsburg topraklarına saldırması hâlinde, Fransa’nın onunla birlikte hareket edeceği garantisini verdi. Dahası I. Leopold’e karşı ayaklanmış olan Kont Tökeli, XIV. Louis’nin teşvikiyle, Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesine girmek istediğini bildirdi. I. Leopold, aynı anda hem Fransa hem de Osmanlı İmparatorluğu ile savaşa girmektense, hâlihazırda Osmanlı ile var olan 20 yıllık ateşkesi devam ettirmenin kendisi açısından daha olumlu sonuçlar doğuracağını düşündü. Fakat XIV. Louis’nin saldırısıyla meşgul olan I. Leopold’ün Osmanlı ordusunu durduramayacağını düşünen Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Viyana’ya sefer hazırlıklarına başlamıştı. 1683 yazında Osmanlı ordusu II. Viyana Seferi’ne çıktı. Bundan yararlanan Fransa Eylül ayında İspanyol Hollandası’nı işgal etti. Böylece XIV. Louis’nin diplomatik manevrası başlangıçta başarıya ulaşmış, Osmanlı ordusuyla meşgul olan I. Leopold ve onun müttefiki İspanya, Fransa’ya karşılık veremez hâle düşmüştü. Fakat kısa süre içine işler tersine döndü. 12 Eylül 1683’te Polonya Kralı Jan Sobieski’nin Viyana’ya yardıma gelmesiyle Osmanlı ordusu büyük bir bozguna uğradı. Hemen ardından da İspanya Fransa’ya savaş açtı. Başlangıçta Osmanlı’ya verdiği sözü unutan Fransa, Ağustos 1684’te İspanya ve Kutsal Roma İmparatorluğu ile Regensburg ateşkes Anlaşmasını imzaladı. Lüksemburg ve 1681’den önce ele geçirilen Alman topraklarının Fransa’da kalması kabul edildi. Üç Katolik Avrupa devletinin kendi çıkarları doğrultusunda anlaşması sonucunda Osmanlı tek başına kalmıştı. Dahası, Papa’nın Müslümanlara karşı bir Haçlı Seferi yapılması çağrısına uyan Kutsal Roma İmparatorluğu, Polonya ve Venedik Mart 1684’te Linz’de imzaladıkları bir antlaşmayla “Kutsal İttifak” oluşturmuşlardı. İmparatorluk içinde yer alan Katolik Alman devletleri bu İttifak’ın en büyük askeri gücünü sağlıyordu. 1686’da bu kez Fransa’nın Avrupa’daki yayılmasına karşı, “güç dengesi” ilkesini işleterek bir araya gelen Avusturya Arşidüklüğü (Habsburglar), Bavyera, Brandenburg Prusyası, İrlanda, İsveç, İskoçya, İspanya, Portekiz, Ren Palatinatı, Savua ve Saksonya, “Ausburg Birliği”ni oluşturdular. 1689’da İngiltere’nin de katılımıyla bu oluşumun adı “Büyük İttifak” oldu. Aşağıda ele alınacak olan İspanya Veraset Savaşları sırasında Büyük İttifak, Fransa’ya karşı savaşacaktır. Bu sırada, Papa “Kutsal İttifak”ı bütün Avrupa’ya yaymak niyetindeydi. Fakat tüm davetlere rağmen Fransa bu oluşum içinde yer almadı. Aynı şekilde, Akdeniz’deki ticari çıkarlarının zarar görmesinden endişe eden İngiltere ve Hollanda da Osmanlı’ya savaş açmadılar. Diğer yandan, bir süredir savaş hâlinde olan Polonya ile Rusya arasında ateşkes yapılarak Rusların da “Kutsal İttifak”a katılmaları sağlandı. Macaristan ve Mora’da gerileyen Osmanlı İmparatorluğu’nda 1687’de gerçekleşen bir Yeniçeri darbesiyle, Sultan IV. Mehmet tahttan indirildi ve II. Süleyman tahtta çıkarıldı. İç karışıklık yaşayan Osmanlı’nın ateşkes isteği Kutsal İttifak tarafı ndan ret edildi. Osmanlılar 1688’de Belgrad’ı kaybettilerse de bir yıl sonra geri almayı başardılar. Tekrar Almanya içlerine ilerleyen ve Ren Palatinatı’nı işgal eden Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kutsal İttifak’la barış yapmasını istemiyordu. Çünkü bu durumda Ausburg Birliği karşısında zorlanacaktı. İngiltere ve Hollanda donanmalarının Fransa’nın ticari çıkarlarına büyük zarar vermeye başladığı 1690’dan itibaren Avrupa’daki savaş Kuzey Amerika ve Asya’daki kolonilere de yayılmaya başladı. Çok cepheli bir savaşı sürdüremeyen XIV. Louis önce 1696’da Savua Dükalığı’yla yaptığı Turin Antlaşması’yla, Kuzey İtalya’daki kazanımlarını yitirdi. Ardından da Büyük İttifak devletleriyle 1697’de Ryswick Antlaşması’nı yaptı. Almanya ve İspanya’da elde ettiği toprakların bir bölümünü kaybeden XIV. Louis, 1688’deki “fianlı Devrim”le İngiltere tahtına oturan Orange Hanedanından III. William’ın krallığını da tanımak zorunda kaldı. Fransa’nın savaş dışı kalmasıyla “Kutsal İttifak” bütün gücüyle Osmanlı İmparatorluğu’na yüklendi. Mağlubiyeti kabul etmek zorunda kalan Osmanlı ile Kutsal Roma İmparatorluğu (Avusturya Arşidüklüğü), Venedik ve Polonya arasında 26 Ocak 1699’da bugünkü Sırbistan’da yer alan Karlofça’da barış antlaşmaları imzalandı. Banat ve Temeşvar Osmanlı’da kalırken Macaristan ve Transilvanya (Erdel) Avusturya Arşidüklüğü’ne, Mora ve Dalmaçya Venedik’e, Ukrayna ve Podolya Polonya’ya verildi. Rusya’yla 1700’de İstanbul’da imzalanan antlaşmayla ise Azak kalesi Rusya’ya bırakılırken Rusya’nın İstanbul’da bir elçi (kapı kethüdası) bulundurması kabul edildi. Karlofça’yla Osmanlı İmparatorluğu, kuruluşundan beri en büyük toprak kayıplarına uğradı. Böylece, 1683’ten beri kesintisiz biçimde süren Avrupa savaşları şimdilik sona ermiş oluyordu. Fakat Kasım 1700’de İspanya Kralı II. Carlos’un ölümüyle birlikte bu ülkenin topraklarını kimin yöneteceğine ilişkin anlaşmazlık yeni ve uzun bir savaşın çıkmasına yol açacaktır.

İspanya Veraset Savaşları ve Utrecht Barışı

Çocuğu olmayan İspanya Kralı II. Carlos’un ölümü, Avrupa’daki son derece karmaşık veraset ilişkisini su yüzüne çıkarttı. İspanya’nın İtalya, Hollanda, Filipinler, Kuzey ve Güney Amerika’da çok büyük topraklara sahip olması, Avrupa ülkeleri arasındaki miras kavgasını daha da büyüttü. Zira İspanya tacının, Fransa Krallığı ya da Avusturya Arşidüklüğü (Habsburglar) ile birleştirilmesi durumunda, tüm uluslararası sistemi denetleyen bir süper güç ortaya çıkacaktı. XIV. Louis, II. Carlos’un halası olan Anne’in torunuydu. Daha önemlisi, II. Carlos’un ablası Marie Theresa ile evliydi. Bu evlilikten 1661’de doğan Louis Dauphin (o tarihte Fransa’yı yöneten Bourbon hanedanının bayrağında yer alan yunus resmine atfen, veliahta “yunus” (dauphin) lakabı veriliyordu) İspanya tacının en kuvvetli varisiydi. Fakat hem Anne hem de Marie Theresa, Bourbonlarla evlenmeden önce, İspanya topraklarındaki her türlü miras hakkından feragat etmişlerdi. Yukarı da anlatıldığı gibi, Marie Theresa’nın XIV. Louis ile olan evlilik sözleşmesinde yer alan 500.000 altın tutarındaki drahomanın ödenmemesi, Fransa’nın bazı İspanyol topraklarında hak iddia etmesine yol açmıştı. Diğer yandan Kutsal Roma İmparatoru I. Leopold’ün annesi de İspanya Kralı II. Carlos’un diğer bir halasıydı. Dolayısıyla Habsburglar da İspanya tahtında hak iddia ediyorlardı.

Ölümünden kısa bir süre önce II. Carlos bir vasiyet yazarak hiçbir şekilde Fransa ve İspanya taçlarını birleştirmemesi şartıyla, İspanya topraklarını Louis Dauphin’in oğlu ve XIV. Louis’nin torunu olan Anjou Dükü Philip’e bıraktı. Vasiyetnameye göre, eğer Philip Fransa tahtına da çıkacak olursa, İspanya toprakları XIV. Louis’nin bir diğer torunu Berri Dükü Charles’a kalacaktı. Veraset listesinin üçüncü sırasında ise Kutsal Roma İmparatoru I. Leopold’ün küçük oğlu Arşidük Karl vardı.

Böylesine karmaşık vasiyetnamenin özünde yatan, İspanya topraklarının tamamıyla ne Fransızların ne de Avusturyalıların eline geçmesine izin verilmesiydi. Ama XIV. Louis tüm bu toprakların Fransa’nın yönetimine geçmesini istiyordu. XIV. Louis ortaya çıkan fırsatı değerlendirip II. Carlos’un ölümünden hemen sonra torunu Anjou Dükü’nü V. Philip adıyla İspanya Kralı ilan etti. Ardından da bir yandan Habsburgları rahatsız edecek şekilde Almanya işlerine karışırken, diğer yandan da İngiltere’nin ve Hollanda’nın ticaretine zarar verecek önlemler aldı. Dahası İngiltere’nin devrik kralı ve Fransa’da sürgünde bulunan II. James’in 1701’de ölümünün ardından, oğlu James Francis Stuart, XIV. Louis tarafından İngiltere’nin meşru hükümdarı olarak tanındı. Tabiatıyla bu hamle, İngiltere tahtında bulunan III. William’ın sert tepkisini çekti.

Fransa’nın giderek diğer devletlerin çıkarlarına daha çok zarar vermesi, güç dengesi ilkesinin çalışmasıyla, Fransa’ya karşı Kutsal Roma İmparatorluğu (Avusturya – Habsburglar), Prusya (1701’den önceki adıyla Brandenburg Prusyası), İngiltere (1707’den itibaren İskoçya’yla birleşerek Büyük Britanya adını alacak), Hollanda ve Savua Dükalığı arasında bir ittifak kurulmasını sağladı. İspanya Veraset Savaşları 1701-1713 yılları arasında hem Avrupa’da hem de sömürge topraklarında sürdürüldü. Askeri başarılar ve yenilgiler kadar, İngiltere ve Hollanda’nın Avrupa güç sistematiğinin geleceğine ilişkin kaygıları da savaşın sona erişinde etkili oldu. Zira I. Leopold’ün 1705’te ölümü üzerine oğlu I. Joseph Kutsal Roma İmparatoru olmuştu. Fakat o da 1711’de ölünce, Kutsal Roma İmparatorluğu tahtına, İspanya Kralı II. Carlos’ın veraset listesinde üçüncü sırada olan VI. Karl geçti. Böylece Fransa tehdidinden kurtulmaya çalışırken, İngiltere ve Hollanda bu kez de Kutsal Roma İmparatorluğu’nun İspanya topraklarını elde etmesi tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar. Güç dengesi yine işledi. İngiltere ve Hollanda’nın savaştan çekilmesi üzerine Avusturya dışındaki müttefiklerle Fransa arasında 1713’te Utrecht Antlaşması imzalandı. Fransa-Avusturya savaşı ise 1714’te Rastad ve Baden antlaşmalarıyla sona erecektir. Utrecht Antlaşması XIV. Louis’nin İspanya toprakları üzerindeki hak iddiasını sona erdirdi. İspanya tahtına XIV. Louis’nin torununun (V. Philip), bu tacı hiçbir biçimde Fransa tacıyla birleştirmeme şartıyla oturması kabul edildi. XIV. Louis’nin diğer torunları da İspanya tahtı üzerindeki tüm haklarından feragat ettiler. İspanya’nın Avrupa toprakları ise müttefik ülkeler arasında pay edildi. Cebel-i Tarık ve Minorka adası İngiltere’ye verildi. Savua Dükalığı Sicilya adası ve Milano Dükalığı’nın bir bölümünü, Avusturya (Habsburglar) ise Milano Dükalığı’nın geri kalan bölümünü, Napoli Krallığı’nı, İspanyol Hollandası’nı ve Sardinya adasını ele geçirdi. Portekiz’in Brezilya’daki hakları tanındı. Fransa Kuzey Amerika’daki Newfoundland ile Acadia topraklarını ve Karayipler’deki St. Kitts adasını İngiltere’ye devrederken, Kuzey Amerika’da İngilizlerin ticaret yapma haklarını da kabul etti. Son olarak, İspanya’nın Amerika kıtasındaki sömürgelerine Afrika’dan köle taşıma tekeli (asiento) 30 yıllık bir süre için İngiltere’ye verildi. İspanya Veraset Savaşları’ndan sonra Fransa, Avrupa’da elde ettiği toprakların büyük bir bölümünü korudu. Gücü dengelenen ama tam olarak ortadan kaldırılamayan Fransa XVIII. yüzyılın geriye kalan döneminde Avrupa siyasetinin ana unsurlarından biri olmaya devam edecektir.Bu savaşların Batı Avrupa dışındaki gelişmelere dolaylı yansımaları da olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’na karşı “Kutsal İttifak”ın oluşturulması sırasında barışan Polonya ve Rusya 1700’de, Danimarka ve Norveç’i de yanların alarak İsveç’e saldırdılar. Kuzey Savaşı adı verilen bu silahlı mücadele sırasında İsveç Kralı XII. Karl’ın (Demirbaş fiarl) 1709’daki Poltova Savaşı’nda Ruslara yenilerek Osmanlı topraklarına sığınması Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında anlaşmazlığa sebep oldu. Zaten Eşak ve Boğdan voyvodalarını Osmanlı’ya karşı kışkırtmakta olan Rusya’nın, XII. Karl’ı kovalamak bahanesiyle Osmanlı topraklarına tecavüz etmesi üzerine Sultan III. Ahmet 1711’de Rusya’ya savaş ilan etti. Prut Irmağı kıyısında Baltacı Mehmet Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu tarafından çembere alınan Çar I. Petro’nun komutasındaki Rus ordusu, Çariçe I. Katerina’nın barış teklifinin kabul edilmesi üzerine yok edilmekten kurtuldu. Prut Antlaşması’yla, Osmanlı İmparatorluğu 1700’deki İstanbul Antlaşması’yla Rusya’ya bıraktığı Azak kalesini geri alırken Rusya’nın Polonya’nın içişlerine karışmaması da hükme bağlandı.

Diğer taraftan, İspanya Veraset Savaşları’nın sona ermesinden hemen sonra Avusturya’nın (Habsburglar) da desteğini alan Venedik, Karlofça Antlaşması’nın hükümlerini ihlal etmeye başladı. Venedik gemilerinin Akdeniz’deki Osmanlı gemilerine saldırması ve Karadağ’daki isyanı desteklemesi üzerine Osmanlı İmparatorluğu Venedik’e savaş ilan etti. Fransa’yla savaşın bitmesinden dolayı batıdaki ordularını doğuya rahatlıkla kaydıran Avusturya, Osmanlı Ordusu karşısında gerileyen Venedik’e destek verdi. Bu durumda, Osmanlı İmparatorluğu Avusturya’ya da savaş açtı. İspanya Veraset Savaşlarında tecrübe kazanan ve yeni savaş teknikleri geliştiren Avusturya birlikleri Osmanlı Ordusunu 1716’da yendi. 1717’de Belgrat Avusturyalıların eline geçti. Temmuz 1718’de Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya ve Venedik arasında Pasarofça Antlaşmaları imzalandı. Buna göre, Mora Yarımadası Osmanlı’da kalırken Belgrat, Temeşvar ve Banat Avusturya’ya, Bosna, Dalmaçya ve Arnavutluk kıyıları Venedik’e verildi. Avusturya’nın, İspanya Veraset Savaşları sırasındaki müttefikleri İngiltere ve Hollanda’nın Pasarofça Antlaşmaları sırasında taraşar arasında arabuluculuk yaptılar. Pasarofça Antlaşması’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu 1730’a kadar savaşsız sürecek Lale Devri’ne girecektir. Orta ve Batı Avrupa’da ise aynı dönemde yeni güç dengeleri kurulmakta, yeni savaşların şartları oluşmaktadır.

 

XIX. YÜZYILA GİRERKEN AVRUPA’NIN ESKİ VE YENİ BÜYÜK GÜÇLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİLER

Alman İkiliği: Avusturya-Prusya Rekabeti

Fransa tehdidine karşı ittifak yapan Avusturya (Habsburglar) ile Brandenburg Prusyası arasındaki dostane ilişkiler savaştan sonra yaşanan gelişmelerle yerini rekabete ve silahlı mücadeleye bıraktı. Otuz Yıl Savaşları’ndan sonra Prusya Dükü I. Frederick Wilhelm, ordu ve maliye başta olmak üzere kurumsal yapıyı geliştiren önemli reformlar yapmış, kuzey Almanya coğrafyasındaki devletler üzerinde nüfuz kurmuştu. Brandenburg ile birleşerek, Hohenzollern Hanedanı’nın iktidarını sağlamlaştıran I. Frederick Wilhelm’den sonra Brandenburg Prusyası’nı yönetmeye başlayan oğlu Elektör III. Frederick, İspanya Veraset Savaşları başlarken 1701’de kendisini I. Frederick adıyla Prusya Kralı ilan etti. Kutsal Roma İmparatoru ve Avusturya Arşidükü I. Leopold ile müttefikleri, Fransa karşısında kendilerine destek veren bu devleti tanıdılar. Prusya 1713’teki Utrecht Antlaşması’nın imzacı devletlerinden de biriydi. İspanya Veraset Savaşları’nın sona ermesinden sonra, Almanya coğrafyasındaki siyasi etkilerini artırmaya çalışan Habsburg ve Hohenzollern hanedanları arasındaki rekabet su yüzüne çıktı. İkinci Ünite’de anlatıldığı gibi Din Savaşları sırasında Katolik ve Protestan olarak bölünen Alman devletleri, bu kez -dinsel farklılığın da etkisiyle- Avusturya ve Prusya etrafında kümelenmeye başladılar. Erkek çocuğu bulunmayan Kutsal Roma İmparatoru ve Avusturya Arşidükü VI. Karl’ın 1713’te bir fermanla, Habsburg hanedanından bir kadının da tahta çıkabileceğini ilan etmesi, Prusya tarafından temkinli biçimde karşılandı. Zira VI. Karl, Avusturya, Bohemya ve Macaristan toprakları dışında çok sayıda Alman devletini ve Prusya’nın göz koyduğu Silezya’yı da Habsburg yönetimi altındaki topraklar arasında saymaktaydı.

Avusturya Veraset Savaşları

1713-1740 yılları arasında tahtta kalan kral I. Frederick Wilhelm, askeri alanlarda yaptığı yeniliklerle, özellikle iyi eğitimli ve sürekli bir ordu kurarak Prusya’yı Avusturya karşısında güçlendirdi. Rusya ve müttefiklerinin İsveç’i parçalamasıyla sonuçlanan savaşlardan yararlanan Prusya, 1722’de İsveç Pomeranyası’nı topraklarına katarak genişledi. 1740’ta Prusya tahtına oturan II. Frederick (Büyük Frederick) Avusturya’yla yaşanan gerilimi çatışmaya dönüştüren adımı attı. Kutsal Roma  İmparatoru ve Avusturya Arşidükü VI. Karl’ın ölümünden sonra, 1713 fermanına uygun olarak Habsburg tahtına kızı Maria Theresa “Avusturya Arşidüşesi” unvanıyla oturmuştu. Kraliçe, o güne kadar hiçbir kadına verilmeyen Kutsal Roma İmparatoru unvanını kullanamadı ama Silezya’yı kendi toprakları arasında saymaktan çekinmedi. Bunun üzerine, eski bir veraset anlaşmazlığını bahane eden Prusya Aralık 1740’ta Silezya’yı işgale başladı. Avusturya Veraset Savaşları 1741 başından itibaren bir tarafta Prusya, Fransa, İspanya, Bavyera, Napoli ve Sicilya Krallığı, Ceneviz Cumhuriyeti ve İsveç’in diğer tarafta ise Avusturya (Habsburglar), Hollanda Cumhuriyeti, İngiltere (Büyük Britanya), Hannover, Saksonya, Sardinya ve Rusya’nın dâhil olduğu büyük çaplı bir savaşa dönüştü. Savaşın büyük olması sadece Avrupa’nın büyük devletlerinin savaşıyor olmasından değil, aynı zamanda kıta ölçeğinden taşarak Kuzey Amerika, Hindistan, Akdeniz ve Batı Hint adalarına da sıçramasından kaynaklanmaktadır. Bu yönüyle savaş, bir yandan Alman devletlerinin Avusturya’nın mı yoksa Prusya’nın mı nüfuzu altında olacağına, diğer yandan da İngiltere, Fransa ve Hollanda arasındaki küresel ticaret rekabetinde kimin galip geleceğine cevap arar gibiydi. 1748’de imzalanan ve Avusturya Veraset Savaşları’na son veren Aix la Chapelle (Aachen) Antlaşması, taraşar arasında çıkan sorunları tam olarak çözen bir düzenleme yerine, savaşmaktan yorulan devletlerin bir tür molası görüntüsünü sergiliyordu. Zira büyük ölçüde, taraşarın savaştan önceki durumlarına (status quo ante bellum) dönmesini öngören antlaşma, Avusturya ile Prusya, Fransa ile İngiltere arasındaki rekabeti iyice derinleştirdi. Antlaşma “Alman İkiliği”ni ortadan kaldırmak yerine, keskinleştirdi. Silezya’nın Prusya toprağı olarak tanındığı antlaşmayla Avusturya Parma Dukalığı’nı İspanya’ya verdi. Savaş sırasında Avusturya tarafından işgal edilen Modena Dükalığı ile Ceneviz Cumhuriyeti’nde eski yönetimler yeniden tesis edildi. Fransa savaş sırasında ele geçirdiği Avusturya Hollandası’ndan çekilirken, Kuzey Amerika’daki Louisburg kalesini İngiltere’den alıp Hindistan’daki Madras’ı da İngiltere’ye bıraktı. Dahası Fransa, Hannover hanedanının İngiltere (Büyük Britanya) tahtına oturmasını resmen tanıyarak Stuartları ülkesinden tamamen çıkarttı. Fransa ve İngiltere arasındaki ticaret anlaşmazlığı ise çözüme kavuşturulamadı.

İngiltere ve Fransa’nın Küresel Çapta Mücadelesi

Avusturya Veraset Savaşları’yla çözüme kavuşturulamayan sorunlar 1740’tan itibaren Avrupa’nın önde gelen devletleri arasında yeni ittifak yapılarının yolunu açtı. Prusya’nın Silezya’yı ele geçirerek Alman coğrafyasında kendisine rakip  olmasından rahatsızlık duyan Avusturya, Prusya’nın kendi çıkarlarını tehdit edecek şekilde güçlenmesinden endişelenen Fransa’yla yakınlaştı. Fransa’yla özellikle sömürgelerde çıkar çatışması içinde bulunan İngiltere ise Prusya’yla sıcak ilişkiler kurdu. Avrupa’da ortaya çıkmakta olan bu bloklaşma yeni bir çatışmayı da kaçınılmaz kılıyordu.

Yedi Yıl Savaşları

Prusya Kralı II. Frederick’in (Büyük Frederick) birbirinden kopuk topraklara sahip Prusya’yı, daha bütünleşik bir yapıya kavuşturmak istiyordu. Bunun için de bir yandan Prusya ordusunu güçlendiriyor diğer yandan Habsburg Hanedanı’nın 1713 fermanıyla tüm Alman devletleri üzerinde hükümranlık hakkına sahip olmasına karşı çıkıyordu. Prusya’nın Alman devletleri üzerinde nüfuzunu artırması, Avusturya Veraset Savaşları sırasında Prusya’nın müttefiki olan Fransa’yı eski düşmanı Avusturya’ya yaklaştırdı. İspanya, Rusya, Saksonya ve İsveç de çıkarları gereği bu bloğa katıldılar. Bunun üzerine Prusya da, eski düşmanı İngiltere (Büyük Britanya) ile ittifak antlaşması imzaladı. O sırada İngiltere tahtında Alman Hannover hanedanından II. George’un bulunması, Hannover’in de bu ittifaka dâhil olmasına yol açtı. Diğer bazı Alman devletleriyle, İspanya’nın rakibi Portekiz de bu ittifak içinde yer aldı.

1756’da meydana gelen ve Avusturya Veraset Savaşları sırasındaki ittifak yapısını tamamen tersine çeviren bu gelişmeye siyasi tarihçiler Diplomatik Devrim adını vermeyi uygun görmüşlerdir. Devletler arasında ebedi dostluk ve düşmanlıkların olmadığını, ortaya çıkan yeni durumlar ve çıkar hesapları çerçevesinde her zaman yeni yakınlaşmalar ve karşıtlıklar doğabileceğini göstermesi bakımından Yedi Yıl Savaşları öncesindeki bu gelişmeler örnek olay niteliğindedir. 1756-1763 yılları arasında devam eden savaşlar, Avusturya Veraset Savaşları gibi hem Avrupa’da, hem de Akdeniz, Hindistan, Kuzey Amerika ve Karayibler’de yapıldı. Sömürgelerdeki savaşlarda Fransa büyük bir hezimete uğradı. fiubat 1763’te Fransa, İngiltere, İspanya ve Portekiz arasında imzalanan Paris Antlaşması’yla, Fransa Kuzey Amerika’daki topraklarını kaybetti. Mississippi ırmağının batısındaki topraklarını İspanya’ya, doğusundaki topraklarını da İngiltere’ye verdi. Kanada’daki “Yeni Fransa” olarak adlandırılan Fransız toprakları da İngiltere’nin eline geçti. Karayibler’de şeker kamışı ve köle ticareti açısından önemli olan Martinique ve Guadeloupe adalarıyla Hindistan’daki bazı limanları ise Fransa’da kalmaya devam etti. Bununla birlikte savaşın Hindistan’da yaşanan bölümünde Fransa’ya ve bu ülkenin yerel müttefiklerine karşı Doğu Hindistan Kumpanyası aracılığıyla üstünlük sağlayan İngiltere bu tarihten itibaren Hindistan’daki varlığını güçlendirecektir. XIX. yüzyılın ortasına kadar Hindistan’daki çıkarlarını Doğu Hindistan Kumpanyası aracılığıyla savunan İngiltere, 1857’den itibaren bu bölgeyi doğrudan imparatorluğun bir sömürgesi haline getirecektir. Kuşkusuz, Hindistan’ın İngiltere için çok önemli bir sömürge hâline gelmesiyle, bundan sonra İngiltere dış politikasının en önemli öncelikleri arasına “Hindistan’a giden yolu güvence altına almak” da eklenecektir. XIX. yüzyılda İngiltere’yle mücadeleye girişecek olan Fransa ve daha sonra Almanya’nın stratejilerinde de bu bağlantıyı koparabilmek önemli bir yer edinecektir. Diğer yandan, İngiltere’nin Fransa’yla Kuzey Amerika’daki savaşının bölgedeki kolonilerin de katılımıyla sürdürülmüş olması, bu kolonilerde yaşayanların ortak bir bilince ulaşmasına katkı sağlayacak ve aşağıda anlatılacak başka gelişmelerle bir araya geldiğinde, İngiltere’ye karşı Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın başlamasına yol açacaktır. Avrupa kıtasındaki savaşlarda ise İngiltere’nin de desteğini alan Prusya; Avusturya ve Fransa’yı yenilgiye uğrattı. Rusya ve İsveç’in 1762’de Prusya’yla barış antlaşmaları yaparak savaştan çekilmeleri Avusturya’yı iyice zor durumda bıraktı. Paris Antlaşması’ndan beş gün sonra Prusya, Avusturya ve Saksonya arasında imzalanan Hubertusburg Antlaşması’yla Silezya’nın Prusya’da kalması kabul edilerek, “savaş öncesi durum”a dönüldü. Böylece hem “Alman ikiliği” devam etmiş oluyor, hem de Prusya’nın Avrupa’nın yükselen gücü olduğu bir kez daha ispatlanmış oluyordu. Son olarak, Yedi Yıl Savaşları sırasında çıkar birlikteliği içine girmiş olan Fransa ve Avusturya, savaştan sonra da bu dayanışmalarını devam ettirecek bir adım attılar. 1770’te, ileride XVI. Louis adıyla Fransa tahtına oturacak olan 15 yaşındaki veliaht prens Louis Aguste, 14 yaşındaki Avusturya prensesi Maria Antonia (Marie Antoinette) ile evlendirildi. Bu akrabalık ilişkisi, Fransız Devrimi’nden sonra yetkileri elinden alınan XVI. Louis’ye yardım için Avusturya öncülüğünde bir koalisyon kurulmasını hazırlayan sebeplerden bir olacaktır.

Rusya’nın Büyük Güçlerin Arasına Girişi ve Osmanlı’nın Durumu

Rusya’nın XVII. yüzyılın başına kadar geçirdiği tarihsel süreç İkinci Ünite’de anlatılmıştı. 1613’te Mikail Romanov’un Çar olmasından sonra Baltık Denizi’nden Karadeniz’e uzanan bir alanda hâkimiyet kurabilmek için Polonya, İsveç ve Osmanlı İmparatorluğu ile mücadeleye girişen Rusya, bir yandan da Orta Asya ve Sibirya’daki genişlemesini sürdürdü.

İkinci Viyana Kuşatması’ndan sonra Papa tarafından Osmanlılara karşı oluşturulan Kutsal İttifak’a 1686’da katılan Rusya, 1700’de Osmanlı İmparatorluğu’yla imzaladığı İstanbul Antlaşması’yla Karadeniz’deki Azak Kalesi’ni ele geçirdi. Hemen ardından Baltık Denizi’nde üstünlüğü ele geçirmek için İsveç’e saldıran Rusya, 1709’da büyük bir zafer kazandı. İsveç Kralı XII. Karl’ın Osmanlı topraklarına kaçması ise bu kez Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 1710’da bir savaş çıkmasına yol açtı. 1711’deki Prut Savaşında Osmanlı’ya yenilen Ruslar, Azak kalesini geri vermek zorunda kaldılar. İsveç’le süren Büyük Kuzey Savaşı ise 1720’deki Nystad Antlaşması’yla sona erdi. Rusya, Estonya ve Livonya’yı elde ederek Baltık kıyılarındaki varlığını sağlamlaştırdı. Bu gelişmelerle birlikte Rusya yavaş yavaş modern Avrupa devletler sisteminin vazgeçilmez bir aktörü hâline gelirken, 1696’dan itibaren Rusya’yı tek başına yönetmeye başlayan Çar I. Petro (Büyük Petro) döneminde yapılan reformlar ülkeyi askeri, ekonomik ve idari açıdan güçlendirdi. 1721’de kendisini “Tüm Rusya’nın İmparatoru” ilan eden I. Petro, özellikle Rus-Ortodoks Kilisesi’nin dönüştürülmesi, vergi düzeninin iyileştirilmesi, eğitimin yaygınlaştırılması, Rus aristokrasisini oluşturan büyük toprak sahibi boyarların yönetimdeki etkilerinin azaltılması, ordu ve donanmanın Batı Avrupa devletlerindeki tekniklerle yeniden yapılandırılması gibi adımları attı. I. Petro’nun tahttaki ilk yıllarından itibaren Avrupa’nın önemli başkentlerine yaptığı seyahatler, hem Rus diplomasisinin gelişmesine hem de Çar’ın bu yerlerde gördüğü yenilikleri ülkesine taşımasına yardımcı oldu. Büyük Kuzey Savaşı’nda İsveç’ten elde ettiği Baltık kıyılarında St. Petersburg kentini kuran I. Petro, 1713’te başkenti Moskova’dan buraya taşıdı. 1725’teki ölümünden az önce St. Petersburg’ta yapımı tamamlanan Peterhof Sarayı, XIV. Louis’nin mutlak monarşisinin sembolü olan Versailles Sarayı’nı çağrıştırmaktaydı. Artık Avrupa’nın askeri açıdan güçlü devletlerinden biri haline gelmiş olan Rusya, Avusturya Veraset ve Yedi Yıl Savaşları’nda da yer aldı. Bu savaşlar sırasında, Doğu Prusya’nın aidiyeti üzerinde anlaşmazlığa düşen Rusya ve Prusya arasındaki ilişkiler giderek gerildi. Kuzey Avrupa’daki nüfuz alanını genişletme rekabetine dönüşen Rusya ve Prusya arasındaki ilişkilerden en fazla zararı XVIII. yüzyıl sonunda Polonya-Litvanya Cumhuriyeti gördü.

Rusya, Prusya ve Avusturya 1772’de aralarında yaptıkları bir antlaşmayla Polonya’nın üçte birini işgal ettiler. 1793’te bu kez Avusturya’yı dışarıda bırakan Rusya ve Prusya ülkenin üçte birini daha işgal ettiler. 1795’te ise Polonya’ya son darbe vuruldu ve Rusya, Prusya ve Avusturya geriye kalan toprakları da paylaştılar. Böylece 1795 itibariyle Polonya topraklarının %66’sı Rusya, %20’si Prusya ve %14’ü de Avusturya tarafından ilhak edilmiş oldu. Rusya-Prusya rekabetinin kurbanı olan Polonya 1918’e kadar egemenliğini yitirecektir. Rusya bir yandan Polonya’nın yarısından fazlasını “yutarken”, diğer yandan da 1735-1792 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu ile üç kez savaştı. Çariçe II. Katerina’nın hükümdarlığı sırasında yapılan 1768-1774 ve 1787-1792 savaşlarında önemli galibiyetler elde eden Rusya, sadece Karadeniz’in kuzeyinde çok güçlü bir devlet hâline gelmedi, aynı zamanda Balkanlar üzerinden güneye inerek Osmanlı İmparatorluğu’nu ortadan kaldırabilecek bir tehdide dönüştü. 1774’te Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Kırım Rusya’ya terk edildi. (1783’de Rusya tarafından ilhak edilecektir) Rusya Azak denizi ve Karadeniz’i denetlemeye başladı. Rus ticaret gemilerinin Karadeniz’de serbestçe ticaretine izin verildi. Ruslar, Osmanlı ülkesinde istedikleri bir yere konsolosluk açabilecekti. Rusya’ya ticari kapitülasyonlar verildi. İstanbul’daki Rus elçiliği sürekli hâle getirildi. En önemlisi, Eşak ve Boğdan’daki Ortodokslar Rusya’nın “koruması” altına sokuldu. Birçok tarih kitabında Küçük Kaynarca Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun Gerileme Dönemi’nin başlangıcı sayılır. 1783’te Kırım Hanlığı’nı ilhak ettiğini ilan eden Rusya’yla Osmanlı İmparatorluğu 1787-1792 yıllarında bir kez daha savaştı. Üstelik bu kez Rusya Avusturya’yla ittifak içindeydi. Osmanlı Avusturya Savaşı, Fransız Devrimi’nden sonra yaşanan Batı Avrupa gelişmeleriyle yakından ilgilenen Habsburgların isteğiyle 1791’de imzalanan Ziştovi Antlaşması’yla sona erdi. Rusya-Osmanlı Savaşı ise 1792’deki Yaş Antlaşması’yla sona erdiğinde, 1789’da tahta çıkan Sultan III. Selim Kırım’ın Rusya’ya ait olduğunu ve iki ülke arasındaki sınırın Dinyester Nehri’nden geçtiğini kabul etmek zorunda kalmıştı.

Yukarıda anlatıldığı gibi, XVIII. yüzyıl boyunca sürekli büyüyen ve modernleşen Rusya, Fransız Devrimi (1789) sonrasında yaşanan gelişmelerde Avrupa güç dengesinin vazgeçilmez bir unsuru hâline gelecektir.

“YENİ DÜNYA”DA İLK BAĞIMSIZ DEVLET: ABD

İlk Kolonilerin Kurulması

XVII. yüzyılın başından itibaren dinsel baskılardan ve İngiltere’deki siyasi karışıklıklardan kaçanların Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarına yerleşmeye başladıklarından yukarıda bahsedilmişti. 1607’de Jamestown merkezli olarak İngiltere’ye bağlı Virginia ticaret kolonisinin kurulmasıyla birlikte, “Yeni Dünya”ya göç hızlandı. 1614’te Hollandalılar Manhattan Adasını çok küçük bir miktar ödeyerek Amerikan yerlilerinden satın aldılar. Hudson Nehri’nin girişindeki bu bölgede, “New Amsterdam” adıyla bir ticaret kolonisi kurdular. 1620’de Mayşower gemisiyle İngiltere’den gelerek Plymouth’a yerleşen 100 kadar Püriten’i, 1628’de Massachusetts Körfezi Kumpanyası’nın başlattığı girişimle, 20.000 kişi takip etti. Bu sayı XVIII. yüzyıl ortalarında 50.000’e ulaşmıştır. Dinsel baskının yanı sıra, Avrupa’daki kıtlık ve fiyatların aşırı biçimde yükselmesi de göçü hızlandıran faktörler arasındaydı. İngiltere’den gelenlerin çevresine, Hollanda, Almanya ve İsveç’ten gelen Protestanlar da yerleşirlerken yine çoğunluğu dinsel baskıdan kaçan Huguenotlar Louisiana ve bugünkü Kanada’daki Fransız topraklarına yerleştiler. Kanada’daki Fransız kolonileri daha çok kürk ticareti yaparlarken, güneydeki İngiliz kolonileri tütün ve mısır başta olmak üzere tarım ürünleri yetiştirmeye başladılar. Topraklarını, Püriten erkekler arasından seçtikleri konseyler (general court) vasıtasıyla yönetmeye başlayan İngiliz kolonicileri, Amerika’ya yerleştikleri ilk yıllardan itibaren İngiltere’deki yönetim modelinden ayrışmaya başladılar. Aristokrasiyi ret eden ve eşitliğe dayalı bu model, Afrika’dan getirilen ve kolonilerin ekonomik hayatında önemli bir yer tutmaya başlayan zenci kölelere uygulanmıyordu. Köleler her türlü haktan yoksun biçimde kolonilerdeki “efendileri” için zorla çalıştırılıyordu. Yine ilk yıllardan itibaren, Amerikan yerlilerinin temel gıda kaynaklarından olan bizonların otlaklarının koloniciler tarafından tarım arazisine dönüştürülmesi, iki taraf arasında çatışmaların yaşanmasına sebep oldu. Koloniciler Avrupa’daki kötü hayat şartlarından kaçarak geldikleri bu topraklarda, kıtanın asıl sahipleri olan yerlileri kendilerinkinden daha ağır şartlara mahkûm eden eylemlere girişmekten kaçınmadılar. Bu durumda yerliler daha batıya ve kuzeye kaçmak zorunda kaldılar. Yıllar içinde artan göçmen sayısına bağlı olarak daha çok araziye sahip olma ihtiyacı duyan “Beyaz Adam”ın Amerikan yerlilerine uyguladığı bu politika XX. yüzyılın başına kadar devam edecek, tüm toprakları ellerinden alınan yerliler yok olma tehlikesiyle yüz yüze kalacaklardır.

Avrupa’daki Savaşların Kolonilere Yansımaları

Yeni topraklara yerleşmiş olmalarına rağmen, anavatanları olan Avrupa devletleri arasındaki savaşların koloniciler üzerinde de yansımaları oldu. Bazen İngiltere, Hollanda ve Fransa arasındaki savaşlar sebebiyle ticaret yapmakta zorlanırlarken bazen de savaşın doğrudan tarafı oldular. Avrupa’da Otuz Yıl Savaşları sürerken, “düşmana karşı daha sıkı işbirliği yapabilmek” düşüncesiyle Massachussets, New Haven, New Plymouth ve Connecticut kolonileri 1643’te New England  Konfederasyonu’nu oluşturdular. Artık bu topraklara, “Yeni İngiltere” (New England) denilmeye başlanmıştı. 1674’te New Amsterdam’ın Hollanda’dan İngiltere’ye geçmesiyle kurulan New York da bu kolonilerle bir araya geldi. İngiltere Kralı II. James’in, bölgeyi hem idari açıdan daha kolay yönetebilmek hem de kuzeydeki Fransızlara karşı güçlü bir set oluşturmak için teşvik etmesiyle, 1686’da tüm İngiliz kolonileri “New England Dominyonu” adıyla tek bir çatı altında toplandı. Bu sırada XIV. Louis’nin Fransa’yı Avrupa’da hâkim kılmak için yürüttüğü politikalar kıtayı barut fıçısına çevirmişti. Yukarıda anlatıldığı gibi, 1686’da Avusturya’nın öncülüğünde Fransa’ya karşı oluşturulan Ausburg Birliği’ne, “Şanlı Devrim” den sonra 1689’da İngiltere de katılmıştı. Fransa ile İngiltere arasındaki savaş Kuzey Amerika’ya da sıçradı. İngiltere ve Fransa ordularının yanı sıra, her iki devletin kolonilerinden toplanan milis kuvvetler ve yerli kabileleri de birbirleriyle savaştılar. İngiltere tahtına oturan Orange hanedanından William’ın adına atfen “Kral William Savaşı” denilen bu çatışma 1697’deki Ryswick Barışı’na kadar sürdü. Bu savaş sırasında İngiliz kolonileri arasındaki dayanışma daha da arttı. Hatta New England kolonileri “Kongre” adı verilen bir birlik kurdular. İspanya Veraset Savaşları’nın Kuzey Amerika’da yürütülen bölümünde de (Kraliçe Anne Savaşı) İngiliz kolonileri Fransızlara karşı savaştı. Utrecht Antlaşması’yla (1713) Fransa’nın Kuzey Amerika’daki topraklarının bir bölümünü İngiltere’ye devretmesine rağmen Fransız ordusunun elinde bulunan bazı kale ve garnizonlar, İngiliz kolonicilerinin bölgedeki ticari faaliyetlerini zora sokmaya devam etti. Avusturya Veraset Savaşları sırasında İngiltere ve Fransa, bu kez “Kral George Savaşı” (1744-1748) adıyla Kuzey Amerika’da yürütülen çatışmada bir kez daha karşı karşı ya geldiler. Savaşta İngiliz kolonilerinden toplanan milis kuvvetler büyük başarılar elde ederek Fransa’ya ait Louisburg Kalesi’ni ele geçirdiler. Fakat 1748’deki Aix La Chapelle Antlaşması’yla İngiltere, koloniciler açısından büyük önem taşıyan bu kaleyi Hindistan’da elde ettiği bazı kazanımlar karşılığında Fransa’ya bıraktı. Bu durum kolonicilerin İngiltere’ye olan güvenlerinin sarsılmasına sebep oldu. Zira İngiltere kendi çıkarları gerektirdiğinde, Amerika’daki kolonilerinin taleplerini pekâlâ göz ardı edebiliyordu. Bu tarihten itibaren kolonilerde “Amerikalılık” bilinci güçlenmeye başlayacaktır. Nitekim Ohio bölgesinin aidiyeti konusunda İngiltere ile Fransa arasında gerginliğin tekrar tırmanmaya başladığı dönemde, yedi İngiliz kolonisinin temsilcileri 1754’te New York’un Albany kentinde bir araya gelerek Benjamin Franklin’in önerdiği savaş ve barış kararı alınırken İngiltere’den bağımsız hareket etme düşüncesini tartıştılar. Fakat İngiltere’yle ilişkileri tamamen bozmanın, Fransa karşısında yalnız kalınmasına, dolayısıyla ticari çıkarların zarar görmesine yol açabileceğini düşünen koloniler bu öneriyi ret ettiler.

Yedi Yıl Savaşları (1756-1763) sırasında kolonilerdeki “Amerikalılık” bilinci daha da güçlendi. Bir yandan Fransızlara diğer yandan da İspanyollara karşı silahlı mücadele veren koloniler, İngiltere’ninkilerden çok kendi çıkarlarını düşünüyorlardı. Savaş sonunda Fransa’nın Kuzey Amerika’daki topraklarının çok büyük bir bölümü İngiltere’ye geçti. Fransız tehdidinin bertaraf edilmesi kolonilerin rahatlıkla genişlemesinin önündeki en büyük engeli de ortadan kaldırmış oluyordu. Böylece İngiltere’nin desteğine de ihtiyaçları azalan kolonilerde bağımsızlık yanlısı düşünceler hızla yayılmaya başladı.

Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Sonuçları

Bağımsızlık düşüncesini güçlendiren gelişmelerden biri de İngiltere Parlamentosu’nun 1765’te çıkarttığı Damga Vergisi Yasası’yla (Stamp Act) kolonilere yeni vergiler koymasıdır. İngiltere Parlamentosu’nda temsil edilmeyen, dolayısıyla yönetimde hiç söz sahibi olmayan koloniler, “temsil yoksa vergi de yok” sloganıyla bu vergiye karşı çıkıyorlardı. 1770’de Benjamin Franklin kolonilerin kendilerini ilgilendirmeyen konularda İngiltere’ye vergi ve asker vererek katkı sağlamasının anlamsız olduğunu dile getirdi. Thomas Paine ise Sağduyu (Common Sense) adlı kitabında, okyanus ötesi konuların kolonileri hiç ilgilendirmediğini, Avrupa işlerinden uzak durmanın Amerikalıların en önemli önceliği olması gerektiğini yazdı. Paine’in bu düşüncesi, hem Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın düşünsel arka planını hem de bağımsızlıktan sonra ABD’nin dış politikada izlediği “yalnızcılık” politikasının kökenlerini göstermesi açısından önemlidir. Kolonilerde bağımsızlık düşüncesi yaygınlaşırken İngiltere Kralı III. George olup bitenleri hâlâ Avrupa siyasi dengeleri perspektifinden değerlendirmekte ve uzun süren savaşlar sırasında uğradığı ekonomik kayıpları, gelen tepkilere rağmen, kolonilere daha fazla vergi yükleyerek gidermek yoluna gitmekteydi. Bu ise koloniler ile İngiltere arasındaki köprülerin tamamen atılmasına yol açtı. 1773’te İngiltere Parlamentosu Çay Yasası’nı çıkartarak kolonilere dolaylı yoldan yeni ek vergiler koyunca, Boston limanına demirli İngiliz ticaret gemilerindeki çaylar koloniciler tarafından denize döküldü. Bu olay Amerikan tarihinde “Boston Çay Partisi” adıyla anılmakta ve İngiltere’ye karşı ilk organize tepkiyi göstermesi açısından sembolik önem taşımaktadır. 1775’ten itibaren kolonicilerle İngiliz askerleri arasında ilk çatışmalar çıktı. Bu noktada, uluslararası ilişkilerin ilk çağlardan beri geçerli olan bir kuralı da işlemeye başladı. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışıyla Fransa, İngiltere’yle çatışan kolonilere daha sıcak biçimde yaklaşmaya başladı. İspanya da benzer bir tutum takındı. Kolonilerin İngiltere’yle savaşta kullandıkları barutun %90’ı Fransa ve İspanya tarafından sağlandı. Kuzey Amerika’daki 13 İngiliz kolonisinin temsilcileri Kıtasal Kongre (Continental Congress) adı verilen bir toplantıda bir araya gelerek 4 Temmuz 1776’de Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) İngiltere’den bağımsızlığını ilan ettiler. Ardından limanlarını tüm ülkelerin ticaret gemilerine açan ABD, İngiltere’nin Fransa’ya uyguladığı ticari kısıtlamaları da tanımadığını açıkladı. Bağımsızlık yanlılarına destek vermesine rağmen başlangıçta ABD’yi diplomatik olarak tanıyarak, İngiltere’yle doğrudan bir çatışmanın içine çekilmek istemeyen Fransa, 1777’de ABD kuvvetlerinin Saratoga Savaşı’nda İngilizler karşısında ilk büyük galibiyetlerini almalarından sonra bu tutumunu değiştirdi. fiubat 1778’de Fransa ABD’yi resmen tanıyan ve Dostluk ve Ticaret Antlaşması imzalayan ilk devlet oldu. Aynı zamanda imzalanan bir ittifak antlaşmasıyla İngiltere’ye karşı birlikte savaşma kararı alındı. Nisan 1779’da İspanya da bu ittifakın bir tarafı haline geldi. İngiltere’ye daha önce yenilen bu devletler ABD’nin bağımsızlığını destekleyerek intikam alma peşindeydiler. Amerikan Bağımsızlık Savaşı sürerken Kuzey Amerika’yla ticaretlerine zarar gelmesini istemeyen Rusya, Avusturya, Prusya, Danimarka, Norveç, İsveç ve Portekiz gibi Avrupa devletleri, 1780’de “tarafsızlık” statüsünü benimseyerek, kendi gemilerine hiçbir şekilde engel çıkarılmasını kabul etmeyeceklerini ilan ettiler. Bu Amerikalıların işine yaramakta, Amerikan limanlarını abluka altında tutarak ABD’ye ekonomik zarar vermek isteyen İngiltere’yi ise zor durumda bırakmaktaydı. Hollanda da “tarafsızlık” statüsünü kabul ederek Amerikan limanlarıyla ticarete devam edince, eski müttefiki İngiltere Hollanda’ya savaş ilan etti. Bunun üzerine 1782’de ABD ile bir ticaret antlaşması imzalayan Hollanda, ABD’yi resmen tanıyan ikinci Avrupa devleti oldu. General George Washington liderliğindeki ABD silahlı güçleri ve ona destek veren Fransız ve İspanyol birlikleri karşısında savaş alanında başarısızlığa uğrayan ve Avrupa devletlerinin desteğini de alamayan İngiltere, 1783’te mağlubiyeti kabullenmek zorunda kaldı. İngiltere, Fransa ve İspanya arasında imzalanan Paris Antlaşması’yla, İngiltere ABD’nin bağımsızlığını tanıdı. Bu Antlaşmaya ABD ayrı bir senetle katıldı. Böylece Atlantik Okyanusu’nun ötesinde nüfusunun büyük çoğunluğunu Avrupa ülkelerinden gidenlerin oluşturduğu yeni bir cumhuriyet doğuyordu. Kurulduğu günden itibaren sürekli genişleyecek olan ABD, XIX. yüzyılın ortalarından itibaren küresel siyasetin dikkate değer bir unsuru olacaktır. İngiltere ile Fransa arasındaki rekabetin oluşturduğu şartlar sayesinde hayat bulan ABD, çok uzun bir süre Avrupa’nın siyasi işlerine karışmaktan uzak duracaktır. Söz konusu rekabetin yıkıcı etkileri ise ABD’nin bağımsızlığını kazanmasından sonra iyice su yüzüne çıkacaktır. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda İngiltere’ye karşı kolonilere yardım eden Fransa’nın mali işası, tüm dünya siyasi tarihini derinden etkileyecek olan Fransız Devrimi’nin en önemli ekonomik sebepleri arasında yer alacaktır. Diğer yandan aynı dönemde Amerikalılar tarafından savunulan “temsil olmadan vergi alınmaması”, “anayasacılık”, “cumhuriyetçilik” ve “temel haklar” gibi kavramlar da Fransız Devrimi’nin hazırlık sürecinde ve Devrim’den sonra çok sık kullanılacaktır. Dahası, ABD’nin bağımsızlığı XIX. yüzyılın başından itibaren Güney Amerika’daki İspanyol sömürgeleri tarafından da örnek alınacak ve bu bölgede topyekûn bir bağımsızlık hareketi başlayacaktır

Özet

İngiltere ve Fransa’da hükümdarlar ile toplumsal sınışar arasındaki ilişkilerin yönetim biçimlerini nasıl etkilediğini ve bunun diğer devletlere etkilerini ifade etmek. Manş Denizi’nin iki yakasındaki İngiltere ve Fransa arasında yüzyıllarca devam eden rekabet hem Avrupa hem de dünya siyasi tarihini yönlendiren önemli gelişmeler doğurmuştur. Bu iki ülkede yaşayanlar, ekonomik, toplumsal ve siyasi modeller açısından birbirlerini etkilemişlerdir. Bu etkileşime rağmen XVII. yüzyıl boyunca İngiltere’de krallar ile Parlamento arasındaki mücadele, hükümdarın gücünün sınırlandırıldığı bir yönetim biçimiyle sonuçlanırken, Fransa’da ise kralın gücü giderek artmış ve mutlak monarşi düzeni tesis edilmiştir. İngiltere’deki parlamentarizm, yönetimde söz sahibi olmak isteyen kitleler tarafından örnek alınırken, Fransa’da XIV. Louis’nin şahsında oluşan “Güneş Kral” imgesi, pek çok Avrupalı hükümdarın hayallerini süslemiştir.

XVIII. yüzyılın başat gücü olan Fransa’nın üstünlüğ ünün diğer devletlerce nasıl dengelenmeye çalışıldığını ve bunun sonuçlarını analiz etmek.

XIII. ve XIV. Louis dönemlerinde atılan merkezileştirme adımları ve askeri alanda yapılan reformlarla Avrupa devletleri üzerinde hegemonya kurmaya başlayan Fransa, uluslararası sistemin tek bir güç tarafından denetlenmesini istemeyen devletlerin tepkisiyle karşılaşmıştır. Temelde Fransa ile Kutsal Roma İmparatorluğu (Avusturya-Habsburglar) arasında yaşanan bu güç mücadelesine, başta İngiltere ve Hollanda olmak üzere kendi çıkarlarını düşünen diğer devletler de katılmışlardır. Kıtadaki esas rakibi Kutsal Roma İmparatorluğu’nu zayışatmak için Osmanlı İmparatorluğu’nu da bu devletle savaşa teşvik eden Fransa, II. Viyana Kuşatması’nın Osmanlı’nın aleyhine sonuçlanması üzerine yalnız kalmıştır. 1700’de Kral II. Carlos’un ölümünden sonra İspanya tahtına Fransa kraliyet ailesinden bir kişinin oturmasıyla Fransa’nın sömürgelerde de büyük üstünlüğe sahip olacağını düşünen Avrupa devletleri bu devlete karşı ittifak oluşturmuşlardır. 1701-1713 yılları arasında süren İspanya Veraset Savaşları, Fransa’yı tüm İspanyol topraklarını ele geçirme emellerinden uzaklaştırmıştır. Aynı dönemde Osmanlı İmparatorluğu da, kuzeyinde giderek güçlenen bir devlet haline gelen Rusya’yla uzun yıllar devam edecek bir rekabete başlamıştır.

İspanya Veraset Savaşlarından Fransız Devrimi’ne kadarki dönemde Avrupa’da meydana gelen güç mücadelesinin ayrıntılarını ve bunun küresel düzeye yansımalarını ifade etmek.

1713-1789 yılları arasında Avrupa’da güç dengelerinin sürekli olarak yenilendiği, devletler arası bloklaşmaların, bu bloklar içinde yer alan devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda taraf değiştirmeleriyle sık sık biçim değiştirdiği gelişmeler yaşanmıştır. Bu dönemde Avrupa devletleri arasında yaşanan mücadeleler kıta sınırlarının ötesinde geçerek, Kuzey Amerika’dan Hindistan’a uzanan çok geniş bir coğrafyada da, ticari ve siyasi yapıların yeniden inşa edilmesine yol açmıştır. XVIII. yüzyıl, Prusya ve Rusya gibi devletlerin XX. yüzyıla kadar çıkmayacak biçimde, uluslararası sistemin önemli aktörleri arasına girmelerine sahne olurken, Avusturya, İspanya ve Osmanlı İmparatorluğu gibi devletlerin ise güç erozyonuna uğradıkları bir dönem olmuştur. Avusturya Veraset Savaşları (1740-1748) Almanya coğrafyasında Prusya’nın Avusturya’ya karşı üstünlüğünün başlangıcı sayılabilir. Aynı savaşlar bu devletler arasındaki ayrışmayı, yani “Alman İkiliği”ni de tescillemiştir. Yedi Yıl Savaşları (1756-1763) ise Fransa’nın Kuzey Amerika’daki topraklarını İngiltere’ye devretmesi sonucunu doğurmuştur. Rusya karşısında gerilemeye devam eden Osmanlı İmparatorluğu Küçük Kaynarca Antlaşması’yla (1774), pek çok tarihçiye göre, Gerileme Dönemi’ne girmiştir.

Avrupa devletleri arasındaki mücadelenin ABD’nin bağımsızlığını kazanması sürecini nasıl etkilediğini analiz etmek.

XVIII. yüzyılda Avrupa devletleri arasında yaşanan savaşlar Kuzey Amerika’daki kolonileri de yakından etkiledi. İngiltere-Fransa rekabeti çoğu zaman koloni topraklarında sürdürüldü. Yedi Yıl Savaşları’yla Fransa’nın Kuzey Amerika’daki askeri varlığının büyük ölçüde sona ermesi, kolonicilerin İngiltere’ye duyduğu ihtiyacı azalttı. Diğer taraftan, İngiltere’nin kendi çıkarları doğrultusunda kolonilerin önceliklerini göz ardı etmesi dahası uzun savaşların getirdiği mali yükü, kolonilere yeni vergiler koyarak karşılamaya çalışması, “Amerikalılık” bilincinin güçlenmesine yol açtı. Büyük çoğunlukla İngiltere’den gelmiş olmalarına rağmen, İngiltere’den bağımsızlık kazanabilmek için Fransa ve İspanya’yla ittifak yapan Amerikalılar, 1776-1783 yılları arasında yürüttükleri bağımsızlık savaşını kazandılar. Büyük rakibi İngiltere’den intikam alabilmek için bu savaşta Amerikalılara destek veren Fransa ekonomik bir krize saplanacak, bu ise Fransız Devrimi’ne giden yolu döşeyen bir etken olacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.