Home » Dünya Gündemi » ULUSLARARASI İLİŞKİLER KURAMLARI I

ULUSLARARASI İLİŞKİLER KURAMLARI I

REALİZM VE NEOREALİZM (GERÇEKÇİLİK VE YENİ GERÇEKÇİLİK)

Giriş

Realizm I. Dünya savaşı sonrası idealizmin boşluğunu doldurmak için ortaya çıkmıştır. II. Dünya savaşı sonrası güvenliğin iyice ön plana çıkması ile beraber çok daha çekici hale gelmiştir. Dolayısı ile soğuk savaş döneminin açıklanmasında ele alınan temel bir teorik çerçevedir.

Realizmin Varsayımları ve Temel Özellikleri

Realizm uluslararası ilişkilerde güç ve çıkar odaklı bir yaklaşımı benimseyen yaklaşımdır. Bu anlamda siyasi gerçekçiliğin ilk ve temel varsayımıdır.

Siyasal gerçekçilik adı verilen realist yaklaşım devletler arası ilişkilere dayalı sorunların çözümünde devletlerin kapasiteleri büyük önem taşımaktadır. Bu kapasite ile kastedilen askeri kapasiteden ziyade, askeri olmayan kapasitedir. Realist teorilere göre, uluslararası sorunların çözümünde güç en temel araçtır.

Realizmin ikinci varsayımına göre, uluslararası ilişkilerin temel aktörü egemen ulus devletlerdir. Çok uluslu şirketler yada diğer bir çok örgüt, mesela NATO ve BM, bu bağlamda aktör olarak görülmemektedir. Uluslararası ilişkilerde devletlerin tek aktör olarak görülmesinin sebebi, politika yapma noktasında otonom, egemen ve bağımsız olma yeteneğine sahip olmalarıdır.

Realizmin üçüncü varsayımı ise, devletlerin uluslararası ilişkilerde rasyonel davranma eğiliminde olmalarıdır. Bu varsayıma göre, devletler sahip oldukları kapasitelerinin bilincinde olarak uygun amaçların peşinde koşmaktadırlar. Realistlere göre, uluslararası ilişkilerin ana gündemi güvenliktir. Bu görüşe göre, devletin varlığının devamı için şart olan ulusal güvenlikle ilgili konular yüksek politika (high politics), ticari, mal, ve sağlıkla ilgili konulara alçak politika (low politics) olarak tanımlanmaktadır.

Realistlere göre, bir teorinin doğruluğu yada yanlışlığı tartışılmamalıdır. Tartışılması gereken bu gerçek dünyada sınanma için uygun olup olmadığıdır. Öte yandan, davranışsalcılar, klasik realizmi bilimsel yönden yetersiz bulmaktadırlar. Bu eleştiriyi dikkate alan Kenneth Waltz, 1979 yılındaki çalışmasında, neorealizm’i ortaya çıkarmıştır. Waltz bu çalışmasıyla, realizmin daha bilimsel (davranışsal) bir teorisini geliştirmeye çalışmıştır.

Realizmin önemli bir varsayımı ise, uluslararası yapının anarşik olduğu ve güvenliği sağlayacak bir otoritenin mevcut olmadığıdır. Realistler her devletin kendi güvenliğini kendisinin sağlaması gerektiği prensibinden hareketle, her devletin kendi çıkarı doğrultusunda harekete edeceğini ileri sürmüşlerdir. Realistlere göre, devletler tehditlere karşı ortak hareket etmeyi gerektiren anlaşmalar imzalayabilirler. Bu anlaşmalara rağmen, her devletin maksimum güce ulaşmak amacıyla hareket edeceğini ileri sürerler. Böylece bir güç dengesinin oluştuğunu ve istikrarın bu şekilde temin edildiğini savunmaktadırlar.

Liberaller ise, devletler her konuda işbirliğine gidebilirler, ama diğer tarafın işbirliğinde kaçınabileceği şüphesi ile daima işbirliğini bozma riskini göze almaktadırlar. Böyle bir durumda işbirliğinin getirileri anlatılarak veya işbirliğini bozmanın yaptırımlarından bahsederek işbirliğinin devamı sağlanabilir. Realistler bu tarz çözümleri işe yarar bulmamaktadırlar.

Tüm realistler iç politika ile uluslararası politikayı bir birinden ayırmaktadır. Fakat, klasik realistler uluslararası mücadeleyi güç mücadelesi ile açıklarken, neorealistler ise anarşi kavramı ile açıklamaktadırlar.

Vasquez, realizmin varsayımlarını üç başlık altında toplamaktadır.

1.         Devlet uluslararası politikanın temel aktörüdür

2.         İç politika ve uluslararası politika ayrıdır

3.         Uluslararası ilişkiler bir güç mücadelesidir

Keohane’de realizmin varsayımlarını üç noktada özetlemektedir.

1.         Devlet merkezcilik varsayımı

2.         Rasyonellik varsayımı

3.         Güç varsayımıdır

Morgenthau politikayı güç mücadelesi olarak tanımlamaktadır. Bir başka yerde ise güç kavramının bir ilişki biçimi olduğunu ve belli bir amacın gerçekleştirilmesinde bir araç olarak tanımlayabilmektedir. Kenneth Waltz (1992:36) ise gücü bir araç olarak görmekte ve devletler için esas olan güç değil güvenliktir diye ifade etmektedir.

Morgenthau’ ya göre güç bir devleti diğer devletlerden farklı kılan nicel ve nitel unsurlardan oluşmaktadır. Burada bahsedilen nicel unsurlar coğrafya, doğal kaynaklar, endüstriyel kapasite, askeri hazırlık derecesi ve nüfustur. Nitel undurlar ise ulusal moral, ulusal karakter, diplomasi niteliği ve hükümetin niteliğidir (Morgenthau, 1970:130-94)

Realistler genelde gücün tanımı noktasında birleşememektedir ama Morgenthau ve Niebuhr gibi klasik realistler ise gücü bir devletin sahip olduğu askeri ve ekonomik kapasitenin toplamı olarak tanımlamaktadır. Waltz gibi neorealistler askeri ve ekonomik gücün diğer unsurlardan ayrılamayacağını savunur ve gücün sürekli değişen dinamik bir yapıya sahip olduğunu ifade ederler. Kısaca ifade etmek gerekirse, güç unsuru hem klasik realizmde hem neorealizm’de ana unsur olmaya devam etmektedir.

Realizmin Felsefi Kökenleri

Realizmin tarihçesi eski Yunana kadar gitmektedir. Platonla aynı dönemde yaşayan bir Atina kent devleti generali olan Thucydides Atina ile Sparta kent devletleri arasındaki savaş sonrası gözlemlerde bulunmuş ve savaşın nedenlerini, tarafların motivasyonlarını, liderlerin politikalarını incelemiş ve geleceğe aktarma maksatlı notlar   almıştır.   Thucydides’   e   göre   savaşın   nedeni güçlenen Atina’nın Sparta’da yarattığı kuşkudur. Sparta’nın Atina’ya saldırmasını Atina’nın güçlenmesine bağlamış ve ortaya çıkan kuşku ve korkunun saldırıyı kaçınılmaz kıldığını ifade etmiştir. Bu durumda, Thucydides göre, Sparta anlaşmayı ihlal etmeye zorlanmıştı. Çünkü adalet ve insanlık gibi kavramlar, devletin çıkarı, zorunluluklar karşısında gereksiz kalmaktaydı.

Yaklaşımları ile realizmin düşünsel temelinde önemli bir yere sahip olan İtalyan felsefeci Niccolo Machiavelli, iktidarın sürdürülebilmesi için içten ve dıştan gelecek tehditlere karşı koyabilecek güce sahip olması gerektiğini savunmaktadır. Machiavelli iki tür ahlak anlayışı üzerinde durmaktadır. Bunlar bireysel ahlak ve diğeriyse prensin devletin çıkarlarını ve ulusal güvenliğini korumasına ilişkin ahlaki sorumluluğudur. Tercih etmek gerekirse, ikincisini tercih etmek sorumluluğun bir gereğidir.

Machiavelli ’ye göre bir prens iyi yürekli, sadık, insancıl, namuslu ve dindar görünebilir, fakat gerektiğinde tam tersini yapmaya hazır olmalıdır. Machiavelli ‘ye göre, devletin varlığını sürdürme ve hayatta kalma amacı diğer tüm amaçların önünde gelir.

Thomas Hobbes’un ünlü eseri Leviathan, siyaset alanında ilk genel teori olarak kabul edilmektedir. Kendisine göre insan yapısı oldukça çıkarcıdır. Bundan dolayı insanlar birbirlerinin düşmanı olabilmektedir. Hobbes’un ilkeleri, her ne kadar iç politika üzerinde durmuş olsa da, uluslararası politikalara uygulanabilecek niteliktedir. Hobbes’a göre, insanlar bir toplum haline gelmeden önce doğa durumunda yaşamaktaydı. Doğa durumu herkesin herkesle savaştığı, kuşku, korku ve şiddetin söz konusu olduğu oldukça güvensiz bir ortamdır. İnsanlar sürekli korku içinde yaşadıkları bu doğa durumundan kurtulmak için aralarında ki bir sözleşmeyle tüm yetkilerinden vazgeçerler ve Commonwealth oluştururlar. Commonwealth, tüm yetkileri kullanan egemenin (leviathan) bu konuda kimseye hesap vermek durumunda olmadığı ve sınırsız, mutlak egemenliğe sahip olduğu bir duruma işaret etmektedir. Bir toplumsal sözleşme bir tür yurttaşlar yasası olarak, karşılıklı anlaşma yoluyla tüm kişilerin özgürlüklerini sınırlar. Bir şekilde, devletin olmaması yada herhangi bir şekilde ortadan kalkması durumunda toplum yeniden savaş durumu olan doğa durumuna geri döner.

Her devlet dış dünyadan izoledir. Niyetlerinden emin olmadığı diğer devletlere karşı kuşkuyla yaklaşmakta ve kararlarını kendi mantığına göre vermektedir

Klasik Realizm

Yukarıda kısaca bahsi geçen varsayımlar aslında hem realizm hem de neorealizm için geçerlidir. Ama bazıları sadece klasik realizme diğer bazıları ise neorealizm’e özgüdür. Güç ve çıkarı politikalarının merkezine yerleştiren realizmde gücün bir amaç haline geldiğini ifade etmemiz faydalı olacaktır. Ama öte neorealizm’de  ise güç,  amaç  değil,  güvenliğe  ulaşmak  için  bir  araçtır.

Klasik realizm, devletlerin doğasını, insanlar tarafından kurulmuş ve şekillendirilmiş olmalarından dolayı insanlara benzetmektedir. Devletleri anlamak için insan doğasını anlamak çok önemlidir.

Realizme göre, devlet adamını yönlendiren faktörler korku, kuşku, güvensizlik, güvenlik ikilemi, üne kavuşma, saygınlık ve çıkar gibi unsurlardır.  Özellikle korku ve bunun yol açtığı güvenlik ikilemi devletleri savaşa zorlayan nedenlerdir. Ki zaten, realistlere göre bir devletin diğer bir devletin güçlenmesine seyirci kalmaktansa savaşa başvurması meşru sayılmaktadır. Burada yukarıda bahsi geçen Thurcydides’in Atina örneği akla gelmektedir. Ay noktayı Machiavelli’de değinmekte ve olaya haklı ve haksız savaş olarak yaklaşmaktadır. Ulusal çıkar için savaş gerekli ise yapılmalıdır. Bu bağlamda, kendini savunma kavramı çok geniş manada tanımlandığı için, realizm ’de emperyalizme meşruluk tanınmaktadır. Eğer bir tehdit varsa, karşı taraftan önce harekete geçmek meşrudur.

Realizme göre politikacılar, ahlaki ölçütlerden ziyade çıkar ve güç odaklı hareket ederler. Ama öte yandan idealistler ise politikacıların ahlaki değerlere uymaları gerektiğini savunmaktadırlar. Bu anlayışa göre, uluslararası alanda geçerli standartlar, ulusal düzeyde bireylerin ilişkilerde uydukları standartlardan çoğu zaman farklıdır.

Morgenthau’ya göre, devlet, ulusal çıkarların korunmasında bireysel ilişkilerde geçerli kuralları ve normları dikkate almaz. Devletlerin birincil görevleri varlıklarını devam ettirmektir ve bu uğurda bireysel ilişkiler için geçerli bir çok ahlaki değer görmezden gelinebilir. Yani ahlakçılar için aykırı olan bir çok uygulama devlet adamı için devletlerarası ilişkilerde geçerli değildir. Morgenthau’ ya göre ahlak ve siyaset ayrı alanlarda olan olgulardır.

Edward H. Carr’a göre, politika etiğin değil, etik politikanın bir fonksiyonudur. Etiği daha öncelikli gören idealistlere (liberallere) göre, bireye düşen görev toplumun yararına olan durumlarda kendi çıkarlarından fedakarlıkta bulunmaktır. Liberallerin ve idealistlerin “çıkarların uyumu” doktrinini eleştiren Carr’a göre, idealistler kendi çıkarlarını evrensel çıkarların arkasına saklamaktadır. İnsan doğası gereği kendi çıkarına olan bir durumun aynı zamanda, diğerlerinin çıkarına da olduğunu düşünmektedir. Carr’a göre, idealistler mutlak bir standart yaratmanın peşindedirler ve kendi menfaatlerini bu standartların içine gizlemektedirler.

İdealizmi ütopya olarak niteleyen ve eleştiren Carr’ın açtığı yoldan ilerleyen Hans J. Morgenthau realizmin asıl babası kabul edilmektedir. Morgenthau’ ya göre, dünya rasyonel bir bakışa göre kusurlu ve noksandır ve bunun sebebini insan doğasında aramak gerekmektedir. Morgenthau, realist yaklaşımın ve siyasal gerçekçiliğinin altı ilkesi üzerinde durmaktadır. Bu ilkeler şunlardır;

1-         Genel olarak toplum gibi, politikanın da kökleri insan doğasında bulunan objektif yasalarca yönetildiğine  inanılması

2-         Siyasal gerçekçiliğin hareket noktasını güç olarak tanımlanan çıkar kavramının oluşturduğu

3-         Siyasal gerçekçiliğe göre, çıkar kavramı gerçekten de politikanın özüdür ve zaman ve mekana bağlı değildir

4-         Morgenthau, evrensel moral prensiplerin devletlerin dış politikadaki eylemlerine aynen uygulanmasının mümkün olmadığını belirtmektedir

5-         Siyasal gerçekçilik      bir        devletin           siyasal

eylemlerini, yani ahlaki hareket edip etmediğini evrensel ahlaki prensiplerle ölçmeye kalkmaz.

6-         Siyasal eylemlerin siyasal kriterlerle değerlendirilmesi  gerektiği

Morgenthau, devletin sahip olduğu kapasitenin devletin dış politikası üzerinde belirleyici  olduğunu savunmaktadır. Yine aynı şekilde güç dengesinin uluslararası barışın korunmasında etkin bir teknik olduğunu  savunmaktadır.

Realizmin gelişmesinde önemli katkıları olan Reinhold Niebuhr da, Morgenthau gibi uluslararası politikayı insan doğasına benzeterek açıklamaya çalışmaktadır. Yine aynı şekilde istikrarın güç dengesi ile sağlandığına inanmaktadır. Düzen sağlayıcı bir unsur olarak görülen güç dengesi, Adam Smith’in görünmez el teoremi gibi, devletler arasında, devletler arası düzeni sağlayıcı görünmez bir mekanizma vardır.

Neorealizm ve Kenneth Waltz

Kenneth Waltz’in 1979 yılında basılan “Uluslararası Politika Kuramı” isimli eseri, 1980 sonrası döneme hakim bir tartışma başlatmıştır. Waltz güç kavramına yeni anlamlar yüklemiştir. Farklı ideolojilere sahip olan devletlerin benzer davranışlar ve politikalar benimsemesinin nedenini açıklamaya çalışmıştır. Kendisine göre bunun sebebi yapıdır. Waltz’e göre hem klasik realistler hem de Marksistlerin ortak yanıldıkları nokta, dış politika ile devletlerin oluşturdukları sistemi bir birinden ayırmamalarıdır. Waltz’e göre uluslararası sistemin temel kuralı anarşidir ama iç siyasal sistemde ise hiyerarşidir.

Waltz’e göre, güç dengesi süreklilik göstermekte, bir şekilde bozulsa bile yeni bir dengede devam etmektedir. Hem iki kutuplu hem çok kutuplu yapılarda güç dengesi önemlidir. Ama iki kutupluluk çok kutupluluğa göre daha istikrarlıdır. İki kutuplu yapılarda savaş çıkma ihtimali bir çok sebepten daha azdır.

Waltz’e göre, Morgenthau devletler arası ilişkileri ve devletin dış politikasını açıklamaya yarayacak kendince bir perspektif ve belki de bu anlamda kendi zamanındaki olaylara anlamlı açıklamalar getiren bir teorik çerçeve çizmeye çalışmıştır. Ama öte yandan, Raymond Aron, Hans  Morgenthau  gibi  geleneksel  realistler  devletlerin

davranış ve etkileşimlerine bakarak buradan uluslararası sonuçlar çıkarmaya çalışmaktadır.

Uluslararası politika, geleneksel realizmin  birim düzeyindeki açıklamalarına yapının etkisini de ekleyince tam olarak anlaşılabilir. Waltz’e göre neorealizm bunu başarmıştır. Neorealizm etkileşen birimlerle uluslararası sonuçlar arasında ki nedensellik ilişkisini kurmuştur.

Öte yandan, klasik realistlere göre, güç elde etme insan doğasının bir gereğidir. Morgenthau’ya göre, uluslararası ortamda eğer bir hakem söz konusu değilse, devletler rekabeti sürdürmekte, onları tek engelleyici faktör ise diğer devletlerinde aynı doğrultuda hareket etmeleridir. Morgenthau sürekli güç peşinde koşan devlet adamlarının rasyonel davrandıklarını kabul etmektedir. Bu bakış açısına göre güç bir amaçtır. Bu sebepten devletlerin maksimum güç elde etme amaçlarının sebebini insan doğasında aramak gerekmektedir.

Neorealist düşünce okuluna göre güç bir amaç değil araçtır. Zayıf olmak güçlü devletlerin saldırısına davetiye çıkarabileceği gibi, güçlü olmaya çalışmak da karşı grupta ittifak arayışlarına kapı aralamaktadır.

Devletler hükümet biçimleri, idari yapıları, ideolojileri gibi bir çok açıdan bir birlerinden farklıdırlar, ama neorealistlere göre uluslararası yapının şekillendirici etkisinin bir sonucu olarak ortak davranışlar sergileyebilirler. Bu noktada içsel ve dışsal durumlardaki değişim bu davranışları değiştirmektedir.

Diğer realistler gibi, Waltz’de uluslararası yapıyı anarşik olarak nitelemektedir. Bunun sebebi uluslararası düzeyde merkezi otoritenin, bireylerin ve kurumların ne yapmaları gerektiği noktasında düzenleyen metinlerin mevcut olmamasıdır

Genel olarak tüm realistlere göre, uluslararası ilişkilerin temel aktörü olan devletler bütüncül ve yekpare yapılardır. Morgenthau’ya göre rasyonel bir dış politika , riskin minimize edilmesi, kazancın maksimum kılınmasıdır.

Klasik realizmin temel özelliklerinden olan “moral unsurların siyaset dışı tutulması ve etikten arındırılmış bir siyaset anlayışı” neorealizmde yeterince vurgulanmamaktadır. Klasik realizmde önemli olan onu idealizmden ayıran en önemli unsur olan moral unsurun dikkate alınmaması, neorealizm’de gözardı edilmiştir. Bu sebeple, bir taraftan bilimsellik kaygısı ile hareket ederken diğer taraftan pozitivizmin önemli ilkelerinden biri olan “değerden arındırılmış bilim” ilkesini yadsıması neorealizme yöneltilen önemli bir eleştiridir.

İdealistlerden ve liberallerden farklı olarak, realistler için devletler arasındaki çatışmalar, kötü liderlikten, bilgi eksikliğinden, yanlış algılamadan, eğitimsizlikten, sosyo politik yapıdan ve tarihsel nedenlerden kaynaklanan bir durum olmayıp, tamamıyla doğal ve olağan bir durumdur.

Neorealizmin varsayımları kabul edildiğinde de sonuç yine uluslararası güç mücadelesi, kendine güvenme (self- help) ve güvensizliktir. Yani hem klasik realizm hem de neorealizm dış politikaya kötümser yaklaşmaktadır.

LİBERALİZM VE YENİ LİBERALİZM

Giriş

Klasik liberal düşünce eşitlik, rasyonellik, özgürlük ve mülkiyet kavramları üzerine kurulmuştur. Liberalizme göre, tüm insanlar eşit yaratılmışlardır, özgür ve adil bir dünyada yaşama hakkına sahiptirler. Hayat bireyi rasyonel olarak merkeze almalı ve onun daha iyi yaşayabileceği, kendini gerçekleştirebileceği ortamlar sunmalıdır.

Liberal Düşüncenin Felsefi Temelleri

John Locke liberal düşüncenin temelini atmıştır. Toplumsal sözleşme kuramı ona aittir. Bu kurama göre bireyler birbirlerine saygılı ve karşılıklı haklarını gözeten bir yaşam sürebilir. Çünkü canlılar “Tanrının yaratıkları”dır. İdeal olarak böyle olsa da insanlar arasında mutlaka çatışmalar ve anlaşmazlıklar yaşanacaktır. Bunların çözümü örgütlü toplumdan geçer. Örgütlenen toplum hak ihlallerini önleyici mekanizmaları kurmalıdır. Bu da devletin temelini oluşturur.

Hugo Grotius ise pozitif hukukun kurucusu sayılır ve fikirlerini “Savaş ve Barış Hukuku Üzerine” adlı çalışmasında ortaya koyar. Grotius insanın doğası gereği toplum içinde yaşaması gerektiğini ve hukukun korunması için de devletin varlığını savunur.

Baron Charles L. Montesquieu ünlü bir Fransız düşünürdür. “Yasaların Ruhu” adlı çalışmasında savaş ile yönetim tarzının doğrudan ilgili olduğunu savunmuş ve otoriter rejimlerin savaşa daha yatkın olduğunu iddia etmiştir.

Jean Jacques Rousseau günümüz demokrasilerinde temel olarak kabul edilen hakları 1762 yılında “Toplumsal Sözleşme” ile ortaya koymuştur. Her insan özgür doğar ve kararlar halkın çoğunluğunun özgür iradelerini ortaya koyması ile alınır. Rousseau egemenliğin kayıtsız şartsız halka ait olduğunu ifade etmiştir.

Immanuel Kant Sonsuz Barış (1795) adlı eserinde fikirlerini ortaya koyar. Bu eserde bireyi temele almış ve demokrasi yoluyla insanların özgür ve eşit yurttaşlar olarak yaşamalarını savunmuştur. Devletleri örgütlü bireyler oluşturur dolayısıyla devletlerin de birbirlerine eşit ve adil biçimde yaklaşmaları gerektiğini savunmuştur.

Adam Smith ise ekonomik özgürlük ile piyasa özgürlüğünü liberal düşüncenin temeline almıştır. Yani birey kendi için çalışırken aslında toplum için de çalışmış olur o nedenle mülkiyet hakkına ve sınırsız çalışıp sınırsız kazanma hakkına sahiptir. Bu durum “çıkarların uyumu” olarak ifade edilebilir.

Herbert Spencer (1820-1903) askeri ve endüstriyel devletten bahsetmiştir. Askeri devlet her an savaşa hazır baskıcı ve barbar yapıdadır. Endüstriyel devlet ise askeri

devletin evrimleşmiş ileriki halidir ve taban tabana zıttır. Temelinde insan hakları ve toplumun refahı yatmaktadır.

Klasik Liberalizm ve Temel Varsayımları

Liberalizme göre bireyin özgürlüğünü garanti eden en iyi yönetim biçimi demokrasidir. Ancak demokratik bir toplumda bireyin özgürlüğü ve temel hakları garanti altına alınabilir ve sürdürülebilir. Savaşları önlemenin en önemli yolu bireylere kendini ifade şansı vermektir.

Liberal devlet kendi iyiliği için değil halkın iyiliği için çalışır. Devlet aynı zamanda tarafsız bir hakem konumunda olmalıdır. Bireylerin ve grupların çıkarlarını adil biçimde korumalıdır. Bunu yaparken çıkarların  uyumu sağlanırsa devlet küçülür birey ve toplum kendini daha rahat hisseder. Devlet küçülürken özel sektöre alan açmalı, rekabeti sağlayarak insanların kaliteli mallara ucuz ulaşımını sağlamalıdır. Denetim ve kontrol, kamu iktisadi teşebbüsleri kurup özel sektörle rekabet etmekten daha kolaydır.

Devletler arasında da durum benzerdir. Bir devlet kendi çıkarlarını savunurken diğer devletlerin de çıkarlarını gözetebilir. Kazan kazan yaklaşımı ile problemlerini savaşa gerek kalmadan çözmenin yollarını arayabilir. Bu metodu benimsemesi egemenliğinden taviz verdiği anlamına gelmez. Çatışma ve savaş, devletlerin egemenliğini, barış ortamında yapılacak ve iki tarafa da yararlı anlaşmalardan daha çok tehdit eder.

Yukarıda ifade edilen liberalizm iki dünya savaşı arasında diğer uluslararası politikada olduğu gibi Amerikan merkezli bir hal almıştır. Ticaret ve endüstri açısından liberal bir tutum sergilense de devletlerin ortak çıkarlarına dayanan bir politika maalesef geliştirilemedi. Daha çok ekonomik açıdan güçlü devletler kendi çıkarlarını yansıtan politikaları diğer devletlere kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.

Uluslararası  Liberal  Teori/Neoliberalizm

Liberalizmin uluslararası arenada gündeme gelmesi 1. Dünya Savaşı sonrasında olmuştur. Neoliberalizm klasik liberalizmin bireye odaklı duruşunu uluslararası ilişkiler arenasına taşımıştır. Toplumlar arasında barış ve işbirliği temelinde bir politikayı savunur.

Liberalizmin üç temel varsayımı uluslararası liberal teoride yer almıştır. Bunlar;

•          Uluslararası ilişkilerde birey ve toplum da en az devlet kadar önemli bir aktördür.

•          Tüm hükümetler devleti yönetse de aslında toplumun belirli bir kesimini temsil eder.

•          Tüm çatışmalar ve anlaşmazlıklar devletlerin tercihlerinin bir sonucudur.

Dünya küreselleştiğinden ötürü artık sınırların bir hükmü kalmamıştır. Teorik olarak iki demokratik devletin savaşması mümkün değildir. Çünkü iki ülkenin de halkları çıkarların uyumu sağlanarak barışın devam ettirilebileceğine inanır ve bu yönde hükümetlerini yönlendirir.

Liberalizmin temel ögesi olan demokrasi neoliberalizmin de temel ilkesidir. Demokrasinin barışı teşvik etmesi tüm liberal görüşü savunanların üzerinde durduğu en önemli noktadır. Temelleri Kantiyen liberalizme ve Wilson idealizmine dayanan neoliberal teoriye göre, iç politikadaki değişiklikler, dış politikayı ve ulusal güvenliği etkilemektedir. Ayrıca “self determinasyon ilkesi” Wilson’ın da üzerinde durduğu temel ilkelerden birisi olarak neoliberalizmin esaslarından biri olmaya devam etmektedir. Neoliberallere göre, sınırların anlamını yitirmeye başladığı bir dünyada artık iç politika dış politika ayrımı yapılması anlamsızdır.

Uluslararası liberal teori (neoliberalizm), realizmden farklı olarak uluslararası çatışma yerine barış ve işbirliği  konuları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Liberallere göre uluslararası ilişkilerin tek gündemi güvenlik konuları değildir. 20. yüzyıldan itibaren uluslararası ilişkilerin gündeminin çeşitlenmeye başladığı; refah, modernleşme, çevre ve benzeri konuların en az güvenlik konuları kadar dış politik tutum ve tavırları etkilediği kabul edilmektedir. Öyleyse demokratikleşme ve ticaret arttıkça savaşların azalacağı savunulur. Bunun için uluslar aşırı örgütlerin artması ve uluslararası bir hukuk nosyonunun oluşması gerektiğini iddia ederler.

Liberalizm ve Uluslararası İşbirliği

Modern gelişmiş demokrasiler aynı zamanda refah devletleri olup, güç ve itibar yerine ekonomik gelişime ve sosyal güvenlik konularına ağırlık vermektedirler. Bu nedenle devletlerin birbirlerini potansiyel düşman olarak gördükleri için işbirliğinden kaçındıklarına ilişkin realist savlara karşı çıkan liberaller, devletlerin birbirlerini uluslararası güvenliği ve ülke içi refahı artırmada işbirliği yapabilecekleri ortaklar olarak gördüklerini belirtirler.

Realistlerin uluslararası ilişkilere yönelik kötümser bakış açılarını kabul etmeyen liberal kurumsalcılar, örneğin fonksiyonalistler, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) gibi uzmanlık kuruşlarının önemine dikkat çekerler. Eğer devletlerin üstünde adil kararlar alabilecek ve ortak çıkarları savunabilecek kurumlar olursa bu kurumlar sayesinde toplumlar savaşa girmeden ortak yollar bulunabilir. Bu gibi kurumlar oluşturulurken üye devletler temsilci bulundurur böylece haklarını savunmuş olurlar. Bu sistem işletildiği takdirde çatışmalar büyümeden çözüme  kavuşturulabilir.

Realist ve Marksist paradigma uluslararası anarşinin söz konusu olduğu bir yapıda işbirliği ve düzenin sağlanması

için bir hegemonyanın varlığını savunur. Ayrıca bu düzen hegemonya var olduğu sürece devam edebilir. Buna göre hegemonya işbirliğini kolaylaştırır. Neoliberaller ise işbirliği için hegemonyanın gerekli olduğu iddiasını reddederler. Onlara göre işbirliği hegemonya olmadan da yapılabilir. Dolayısıyla işbirliğinin devamı için de hegemonyaya gerek yoktur.

Realist paradigma devlet yöneticilerinin ileriki dönemde takınacakları tavırların belirsiz olduğunu dolayısıyla uzun soluklu bir işbirliğinin mümkün olmadığının savunurlar. Neoliberaller ise liberal demokratik toplumlarda asgari anlaşma düzeylerinin bireylerden bağımsız olduğunu ve temel değerlerin yöneticilerle değişmeyeceğini savunurlar. Bu anlayışa göre işbirlikleri yöneticilerden bağımsız  olarak devam ettirilebilir.

Liberalizm ve Barışın Korunması

Liberal teoriye göre savaşın götürüsü getirisinden fazladır. Öyleyse devletler birbirleriyle ticareti ve karşılıklı bağımlılığı arttırırsa savaş en son seçenek olacaktır.  Çünkü iki tarafın da kesin kayıpları muhtemel kazançlarından daha çok olacaktır.

Özgürlük ne kadar gelişirse toplumlar kendini o kadar iyi ifade eder. Hiçbir toplum da mecbur kalmadıkça savaş istemez. Öyleyse bireysel hak ve özgürlüklerin yerleştiği toplumların birbirleriyle savaş yapma olasılığı çok düşüktür. Çünkü iki toplum da demokratik haklarını kullanarak savaşa karşı çıkacak böylece yöneticiler topluma kulak vermek zorunda kalacaktır.

Kapitalizm ve demokrasi barışı teşvik eden iki ana kavramdır. Kapitalizm insanların enerjilerini endüstriyel olmaya ve ticareti arttırmaya odaklar. Bu sayede bireyler daha çok kazanç ve refah için çabalar. Bu esnada demokrasi de bireyler arasında gelişirse savaş ihtimali neredeyse kalmayacaktır. Hatta bu iki kavramı emperyalizmin karşıtı olarak savunan düşünürler de  vardır. Dünya tarihine bakıldığında genellikle liberal ve demokratik ülkelerin birbirleriyle savaşmadıkları görülür. Ancak bir noktayı gözden kaçırmamakta yarar var. Ülkelerin bu noktaya bir gecede gelemeyeceklerini de göz ardı etmemek ve bu sürecin ülkeler açısından sancılı olabileceğini unutmamak gerekir. “Demokratikleşme ve Savaş Tehlikesi”(Democratization and the Danger of War) adlı makalede bu noktaya dikkat çekilmekte ve demokratikleşme sürecini yaşayan ülkelerin bu geçiş döneminde dış politikada saldırgan bir tavır içinde olabileceği söylenmektedir. Hatta bu bağlamda geçiş demokrasilerinde savaşa başvurma eğiliminin fazla olmasına örnek olarak da Sırbistan ile Hırvatistan, Azerbaycan ile Ermenistan arasında yaşanan çatışmalar ve Rusya’nın Çeçenistan’a müdahalesi gösterilmektedir.

MARKSİZM VE MERKEZ ÇEVRE TEORİLERİ

Giriş

Marksizm ve merkez çevre teorileri, uluslararası ilişkileri ve dış politikayı siyasal ve ekonomik verilerle açıklamaktadır. Marksist teori ve ona bağlı olarak gelişen bağımlılık ve merkez çevre teorileri, üretim araçları ve onun belirlediği üretim ilişkilerine bağlı olarak ortaya çıkan sınıfsal ilişki temelinde uluslararası ilişkileri değerlendirmektedir.

Marksist Teori

Marks, her şeyin temelinde doğanın kendisinin ve maddenin var olduğunu iddia eder. Toplumun kurumsal ve ideolojik yapısının bütünüyle ekonomik üretim ilişkilerince belirlendiğini varsayar. Bu yaklaşım içinde yalnızca ekonomik sistemi değil, ekonomik sistemi denetleyen siyasal sistemi de denetler. Çünkü Marks ve Engels’e göre siyasal kuruluşlar ekonomik altyapıya göre şekillenir. Bu bağlamda sosyalizm, burjuvazinin ortadan kalkmasına yol açarak devletin ortadan kalkmasını sağlayacaktır.

Marks, kapitalist sistemdeki çatışmanın kendi sonunu getireceğini iddia eder. Çünkü işçi sınıfının ya da proleteryanın yoksullaşması sonucunda yöneticisi kapitalist sınıfın proleteryanın başlatacağı bir devrim sonucunda ortadan kaldırılacağına inanır. Marksist görüşe göre sınıf çatışması, toplumsal değişimin ana nedenini oluşturmaktadır. Mark’a göre ezen sınıf ve ezilen sınıf arasındaki mücadele daima yeni bir ekonomik, siyasal ve toplumsal sistemin doğmasıyla sonuçlanmıştır.

Marks, Sanayi Devrimi ve kapitalizmle doğan burjuvazi sınıfının pazar ihtiyacı nedeniyle yeryüzünün dört bir yanına yayılacağını ve bu süreç içinde kapitalizm gelişirken karşıt sınıf olan işçi sınıfı ve proleteryanın da aynı oranda gelişeceğini öne sürer. Aynı zamanda doğacak rekabet ortamına dayanamayacak orta sınıfın da proleteryaya dönüşeceğini ve burjuvazi ile proleterya arasındaki çatışmaların artacağını iddia eder. Marks’a göre bu çatışmanın sonunda işçi sınıfı yapacağı devrimle burjuvazi egemenliğine son verecektir.

Marks’ın eseri olan Kapital’de artı değer tezine yer verilir. Artı değer tezine göre işçi, kapitalist sermaye birikimine yol açan ve kapitalist yeniden üretimin ana unsurunu oluşturan artı değeri üretir. Artı değer, dolaşıma konan paranın ilk değerindeki artıştır ve bunun kaynağı ücretli emektir. Başka bir deyişle işçi, günün belli bir kısmında kendisi ve ailesinin gereksinimleri için çalışırken; günün geri kalan kısmında kapitalist için (artı değer için) çalışır. Kapitalistler işçiye verilen ücreti mümkün olduğunca düşük tutarak üretimden çıkan değerin geri kalanına kendileri el koyar. Bu da işçi sınıf ile burjuva arasında çatışmaya ve yeni bir toplumsal düzenin doğmasına yol açar. Marksizme göre kapitalist sistemde toplumun büyük bir    kısmı    köleleştirilir.    Marks,    ortaya    sunduğu argümanlarla proleteryaya kölelik durumundan kurtulmanın yolunu göstermektedir.

Emperyalizm  Teorileri

İngiliz iktisatçı John A. Hobson, emperyalizmin kapitalizmin içindeki yanlış uygulamalardan kaynaklanan yapısal bir sorun olduğunu ileri sürmektedir. Hobson’a göre kapitalist devletler aşırı üretmekte, ancak tüketimleri, üretime kıyasla yetersiz kalmaktadır. Kapitalist devletler zenginlik fazlasını refahı arttıracak şekilde yeniden bölüştürecek bir sistem geliştirmek yerine, ortaya çıkan sermaye fazlasını ülke dışında kâr elde etmek amacıyla yeniden yatırıma dönüştürmektedir. Yeniden yatırıma dönüştürmek için de yeni yatırım ve pazar olanaklarını araştırmaktadır. İşte bu araştırma sürecinde emperyalizm doğmaktadır. Hobson, emperyalizmin kaçınılmazlığını kabul etmeyerek halkın tüketim gücünün arttırılması gerektiğini öne sürmektedir.

Emperyalizmin gerçekleşmesini sağlayan temel unsur, finansal çıkarlardır. Finansal çıkarlar, askeri ve politik faktörleri de  harekete  geçirmektedir.  Hobson’a  göre emperyalizm ve savaş, savunma bütçesinin ve kamu borçlarının artmasına yol açmakta; bu da menkul değerlerde dalgalanmalara sebep olmaktadır. İşte bu yüzdendir ki savaş ve devrim gibi olaylar finans çevreleri için fırsattır. Hobson’dan sonra bu görüşü benimseyen ve savaşların olmaması için kapitalizmin ortadan kaldırılması gerektiğini öne süren isim Vladimir Lenin olmuştur.

Lenin’e göre kapitalist tekel grupları (karteller, tröstler) önce kendi ülkelerinin iç pazarını paylaşmaktadır. Ancak kapitalist düzen, iç pazarı dış pazara bağlı kıldığından yapının işleyebilmesi büyük tekel gruplarının yabancı ülkeler ve sömürülerle ilişkilerine ve nüfuz (etki) bölgelerini genişletmelerine bağlıdır. Lenin’in emperyalizm teorisine göre uluslararası alanda da iç pazarda olduğu gibi işbirlikleri yapılmaktadır ve uluslararası karteller aracılığıyla dünya pazarı tekelci kapitalistler arasında paylaşılmaktadır. Kapitalist gruplar arasındaki mücadelenin nedeni ise hep aynı kalacak ve bu mücadeleye sınıf mücadelesi adı verilecektir.

Modern kapitalizmin temel özelliği büyük kapitalistlerin bir araya gelerek oluşturdukları kartellerdir. Çatışma riski içeriyor olsa da sömürge elde etmek, kapitalistler için rakipleri karşısında başarılı olmanın en kolay yolu olmuştur. Kapitalizmin gelişmesiyle hammaddeye olan ihtiyaç arttığından rekabet keskinleşmekte ve dünya çapında sömürge arayışı ve mücadelesinin yaşanmasına yol açmaktadır. Denizaşırı sömürgelere sahip olmak, hammadde kaynaklarının garanti altına alınmasını sağlamanın yanı sıra ucuz iş gücü ve pazar imkânı da sunmaktadır.

Lenin’e göre emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşamasıdır. Serbest rekabetçi kapitalizm, yerini tekelci kapitalizme bırakır. Lenin, emperyalizm ve savaşlar arasındaki ilişkiyi açıklarken 1. Dünya Savaşı’na kadar olan tüm savaşların sömürge mücadelesinden kaynaklandığını belirtir. Dolayısıyla Lenin’e göre uluslararası çatışmaları ortadan kaldırmanın ön koşulu kapitalizmi ortadan kaldırmaktır.

Paul Sweezy, emperyalizmi dünya ekonomisinin gelişiminde bir aşama olarak tanımlar. Sweezy’e göre bu aşamada:

(a)        Endüstri malları için dünya pazarında ileri kapitalist ülkeler rekabet halindedir;

(b)       Tekelci sermaye, hâkim sermaye şeklidir;

(c)        Sermaye ihracı dünya ekonomik ilişkilerinin belirgin özelliğidir.

Bu ekonomik ilişkilerin sonucu olarak iki özellik daha bulunur:

(d)       Dünya pazarında çıkar çatışmaları ve uluslararası tekelci birleşmelere yol açan ciddi rekabet;

(e)        Dünyanın işgal edilmemiş yerlerinin önde gelen kapitalist güçler (ve onların uyduları) tarafından paylaşılması.

Bağımlılık ve Merkez Çevre Teorileri

Emperyalizm, Neo Marksist teorilere göre bir sömürü ilişkisidir. Neo Marksistler az gelişmiş ülkelerin çok uluslu sermaye eliyle bağımlı hale getirildiğini ve bunun sonunda sürekli bir sömürü ilişkisi kurularak modern emperyalizmin ortaya çıktığını öne sürmektedir. Bağımlılık ve sömür ilişkisinin oluşmasının nedeni gelişmiş ülkelerden az gelişmiş ülkelere, onları geliştirmesi beklentisiyle, gerçekleştirilen sermaye transferinin son aşamada az gelişmişlerden gelişmişlere doğru olmasıdır.

Bağımlılık, üretici sermayenin uluslararasılaşması ve çok uluslu şirketlerin doğması 3 aşamadan oluşur:

(1)       Az gelişmiş ülkeler ile kapitalistleşen ülkeler arasında ticari ilişkiler gelişir ve burada amaç kapitalistleşen bölgelerin gereksinimlerinin karşılanmasıdır.

(2)       Kapitalistleşen ülkelerden az gelişmiş ülkelere yatırım yapılır, ticaret sermayesi gelişir ve bu dönemde az gelişmiş ülkelerdeki ticaret sermayesi uluslararasılaşarak kapitalist ülkelerdeki üretici sermayenin gereksinimlerine uygun olarak hareket eder.

(3)       Üretici sermaye uluslararasılaşır ve artık üretim kararları alınırken dünya ekonomisi içinde herhangi bir ülke ya da bölge, olası bir üretim yeri olarak kabul edilmeye başlanır.

En yüksek kâr oranını arayan sermaye, üretimini dünya üzerinde planlar ve endüstriyel üretimin az gelişmiş ülkelere doğru kaymasını sağlar. Yeni Marksistler bu süreçte, emekten sağlanan artı değerin ülke içinde olmaktan çıkıp dünya ölçeğine taşındığını ve az gelişmişlerden gelişmişlere doğru aktarım yapılan bir emperyalizm  doğduğunu  öne  sürer.  Lenin  ise  sermaye

transferlerinin arkasında yatan nedenin kapitalist ülkelerin denizaşırı ülkelerde pazar kapatma ve doğal kaynakları kontrol etme yarışı olduğunu belirtir. Eski kapitalizme göre sistemin temel niteliği uluslararası mal ihracı iken; tekelci kapitalizmde mal ihracının yerini uluslararası ölçekte sermaye ihtiyacı alır.

Harry Magdoff, ekonomik gücün dev anonim şirketler ve finans kurumlarının elinde yoğunlaştığı dönemi Yeni Emperyalizm olarak nitelendirir. Sermaye uluslararasılaşırken yaşanan hayatta kalma mücadelesinden dev anonim şirketler sağ çıkabilmiştir. Çok sayıda rakibin olduğu bu yeni dünyada amaç, çok sayıda hammadde kaynağı üzerinde kontrol sağlamaktır.

Yeni Marksistler, emperyalizme Klasik Marksistlerden farklı yaklaşır. Neo Marksistlere göre emperyalizmde emekten artı değer çıkarma işlemi dünya ölçeğinde gerçekleşir ve üretici sermaye uluslararasılaşmıştır. Neo Marksistler ve Klasik Marksistler arasındaki diğer bir fark ise uluslararası sermaye ihracının altında yatan nedenlere yönelik yaklaşımlarıdır. Marks’a göre az gelişmiş ülkelerin ekonomilerinin Batı ekonomileri ile kapitalist sistem içinde birleşmeleri, bu iki grup ülke arasındaki gelişmişlik farkının azalmasına neden olur. Lenin ise “Emperyalizm” adlı eserinde sermaye ihracının az gelişmiş ülkelerin kapitalistleşmesine neden olacağını belirtir.

Düşünür Roxa Luxemburg, kapitalist ülkelerin Üçüncü Dünya ülkeleri sayesinde geliştiğini ve bu ülkelerin sağladığı hammadde sayesinde kapitalizmin hareketlendiğini ileri sürer. Bu nedenledir ki emperyalizm, kapitalizmin vazgeçilmez bir sonucudur ve  sonuç aynı zamanda az gelişmiş ülkelerin geleneksel yapılarını yitirmelerine yol açmaktadır.

Neo Marksistlerin sermaye akımı konusunda önde gelen isimleri Harry Magdoff, Paul Sweezy, Paul Baran ve Andre Gunder Frank’tır. Bu isimlerin sermaye akımı üzerine görüşleri, Klasik Marksistlerden farklılık gösterir. Buna göre az gelişmişliğin arkasında yatan temel olgu, sermaye ihracının  tersine işlemesidir. Frank, ekonomik artı değerin metropol uydu ilişkileri hiyerarşisi ile tabandan tepeye doğru aktarıldığını öne sürer. Uydu durumunda olup kendi artı değerinden yoksun kalınması hali az gelişmişliğe yol açarken; metropol durumda olmak gelişmeye neden olmaktadır.

Neo Marksistlere göre bir ülkenin geri kalmışlığı iç faktörlere bağlı kalınarak açıklanamaz. Frank’a göre az gelişmiş ülkelerin geri kalmışlığı, gelişmiş kapitalist ülkelerin kolonileşme politikalarının bir sonucudur. Neo Marksistler, uydu ülkelerin gelişebilmeleri için merkezle olan bağlarını gevşetmeleri gerektiğine inanmaktadır.

Samir Amin, dünya ekonomisini merkez ve çevre sistemler olarak ikiye ayırır. Merkez sistemler iç dinamiklerini kurmuş, kendi kendine yeten ve dış faktörlerden etkilenmeyen sistemler olarak tanımlanırken; çevre   sistemler,   merkezin   gereksinimlerini   karşılama işlevini yerine getiren ekonomiler olarak nitelendirilmektedir.

Daniel Singer, hammadde için sömürgelere gelen yabancı sermayenin bu ülkelerin kalkınmasına bir katkı sağlamadığını ve bunun gerekçesi olarak da elde edilen hammaddenin sömürge ülkede işlenmeyip sermayenin geldiği ülkede işlenmesi ile yatırımın çoğaltan etkisinin sermaye ülkesinde meydana gelmesini öne sürmektedir.

Paul Baran, az gelişmiş ülkelerin kalkınması için kapitalist ülkelerle ilişkilerini koparması ve yaratılan artı değeri kendi ülkelerindeki  üretken sektörlerde yatırıma dönüştürmeleri gerekmektedir. Başka bir deyişle az gelişmiş ülkeler kapitalist sistemin dışına çıkıp daha rasyonel ve plancı olan sosyalist sisteme geçmelidir.

Modern Marksist Yaklaşımları ve Merkez Çevre Teorileri

Galtung’un Yapılsalcı Emperyalizm Teorisi: Galtung uluslararası sistemde dünyayı merkez (core) ve çevre (periferi) ülkeler olmak üzere ikiye ayırır. Bu aşamada her ülkenin kendi içinde de merkez ve çevre olarak ikiye ayrılabileceğini belirtir. Yine Galtung’a göre yapısal şiddeti doğuran merkez çevre ya da metropol uydu ilişkisidir. Galtung, bu ilişkiyi emperyalizm olarak nitelendirir. Bu hegemonik ilişki içinde emperyalizm, merkez ülkenin merkezi ile çevre ülkenin merkezi arasındaki çıkar ilişkisi üzerine kurulmaktadır.

Galtung, emperyalizmi sadece ekonomik ilişki ve kapitalist yayılmacılıkla açıklayan Marksist Leninist görüşleri eleştirir. Galtung’a göre emperyalizm uyum içindeki olan çıkarlar arası ilişki ve uyumlaştırılamayan çıkarlar arası çatışmayı içerir. Çıkarlar açısından bakıldığında emperyalizm, merkez ülkelerin çevre ülkeler üzerindeki hegemonyası (hâkimiyeti) sonucu oluşan çıkar farklılaşmasıdır. Merkez ülke ile çevre ülke arasında bir çıkar çatışması vardır. Emperyalist ilişki dikey ve asimetrik bir ilişki olduğu için taraflardan biri diğerine göre daha fazla kazançlı çıkar.

Galtung,  emperyalizmi;

•          Ekonomik

•          Siyasal

•          Askeri

•          İletişimsel ve

•          Kültürel olmak üzere 5 gruba ayırır.

Wallerstein’ın Dünya Sistemi Modeli: Wallerstein’a göre dünya ekonomisi bir iş bölümüdür. Buna göre dünya ekonomisi, kapitalist üretim sürecinin oluşturduğu bir sistemdir ve kapitalist yapıya sahiptir.

Dünya sistemi modeline göre sermaye birikimini gerçekleştirmeye yönelik olarak kapitalist üretim biçimi hakimdir. Kapitalist dünya ekonomisi sistemi önce Avrupa’da şekillenmiş olup günümüzde evrensel bir boyut kazanmıştır. Bu sistemde egemen devletler vardır ve bazı devletler diğerlerine göre  daha otonomdur. Wallerstein kapitalist dünya ekonomisinin tarihsel olduğunu ve bir süre sonra ortadan kalkacağını öne sürmektedir.

Kapitalist dünya ekonomisi emek ile sermaye arasındaki uluslararası toplumsal ilişkiyi temsil eder. Yaratılan artı değer, proleteryadan kapitalizme aktarılır. Bu aktarım ve emek sermaye iş bölümü ülke içinde sınırlı kalmaz ve evrensel boyutta gerçekleşir. Bu nedenle sermaye birikimi için çok sayıda ülkede üretim yapmaya yönelik bir mal zinciri oluşturulması gerekir. Bu üretim halkalarının bazı bölümlerinde kâr ve üretim daha çok yoğunlaşır. Yoğunlaşmanın olduğu bölgelere merkez adı verilirken; daha az kârlı bölgelere periferi (çevre) denir. Burada bahsi geçen ayrım coğrafi değil, ilişkisel bir ayrımdır.

Wallerstein’a göre kapitalist piyasa ne tam serbest ne de kapalı bir piyasadır. Bazı güçlü kapitalistler üretim kabiliyetlerini birleştirerek tekeller oluşturur ve kârlarını en üst seviyeye çıkarabilirler.

Wallerstein, modern devlet sisteminin kapitalizmle iç içe geçtiğini öne sürer. Bu yapıda proleterya, sermaye sahipleri için çalışır. Ücretli işçilerin yanı sıra evde üretim yaparak bir kısım kazancını sağlayan aileler bulunmaktadır ve bu gelir sahipleri yarı proleterya (semi proleterya) kesimini oluşturur. Bu durum daha çok periferi ülkelerde görülür ve merkez ülkelerde yok denecek kadar azdır. Yarı proleteryanın fazla olduğu periferi ülkelerde ücretler düşer ve kapitalistin elde ettiği kâr artar.

Wallerstein merkez ve periferinin dışında, bu iki bölgenin özelliklerini taşıyan ve semi-periferi (yarı-çevre) adı verilen bölgeler olduğunu öne sürer. Bu tür devletler hızla semi-proleteryanın sayısını azaltarak proleteryalaşmayı sağlamaya çalışır. Böylece yarı proleter sınıftan daha fazla gelir elde eder. Ayrıca ücretli proleterya sendikal hareketlere katılabilir.

Wallerstein’a göre dünya sistemi tarihsel ve dönüşümsel olduğu için 50-60 yıllık periyotlarda bazı dönemlerde durgunluk ve bazı dönemlerde de üretkenliğin hâkim olduğuna inanılır. Durgunluk dönemi kapitalistlerin daha çok kâr amacı ile daha çok üretmesi, ancak tüketim talebinin aynı oranda gelişmemesinden kaynaklanır. Bu durumda bazı ürünlerin üretimi ücretin düşük olduğu bölgelere kayar. Merkez ülkeler ise piyasaya yeni ürünler sürer. Bu önemler sayesinde üretim yeniden canlanır. Bu durgunluk ve üretkenlik dönemleri, hegemonik dönemler olarak adlandırılır.

Cox’a göre hegemonik güç, diğeri üstünde mutlak üstünlüğe sahip olan ve diğerlerini sömüren ülke değildir. Hegemonik güç, devletler arası çatışmaları engelleyerek istikrarı sağlar. Hegemonik gücün üretim kapasitesi daha yüksek olduğundan periferiye doğru genişler ve dünya hegemonyası aşamasına gelir. Dolayısıyla  hegemoni, dünya ekonomisi ve dünya politikası için düzen anlamına gelir.

Modern devlet sistemi tarihinde 3 hegemonik güçten söz edilir:

(1)       XVIII. yüzyıldaki Hollanda,

(2)       XIX. yüzyıldaki İngiltere ve

(3)       XX. yüzyıl ortalarından itibaren ABD.

Askeri güçlerinden ziyade ekonomik güçleri ile bu pozisyona gelen 3 ülke, pazar üstünlüğünü ele geçirip sermaye birikimini sağlayacak mekanizmalardan faydalandılar.

Güvenlik ikilemi, ulusçuluk ve devlet gibi kavramlar kapitalist dünya sistemi modelinde marjinal konular olarak görülürken; kapitalizm ve az gelişmişlik sorunu öncelik kazanan konu ve kavramlardır.

O.L. Holsti, kapitalist dünya sistemi modelinin sadece Batı-Güney ilişkilerini analiz etmeye çalıştığını ve Doğu- Doğu ya da Doğu-Güney ilişkilerinde uygulanmadığını öne sürer.

Cox, bir hegemonik dönemin yerini bir diğerine devretmeden evvel arada non-hegemonic denilen ve herhangi bir hegemonik gücün olmadığı bir dönemin yaşandığını belirtir. Tarihi XIX. yüzyıldan itibaren belli dönemlere ayıran Cox, 1845-1875 İngiliz hegemonyası ardından 1875-1945 yılları arasında hegemonyanın olmadığı bir dönem yaşandığını öne sürer. Benzer şekilde 1945-1960 Amerikan hegemonyasının ardından 1970’lerin başına kadar Amerikan hegemonyasının tam olarak işlemediği yeni bir non-hegemonic dönem olduğunu belirtir.

JEOPOLİTİK TEORİLER

Coğrafya ve jeopolitik teori

Coğrafya ve çevresel faktörler, insan davranışlarını etkilemektedir. Politika da bir davranış biçimi olduğundan çevresel koşullardan etkilenmektedir. İnsan çevre ilişkisini araştıran yazarlara göre; devlet, içerisinde faaliyet gösterdiği ve karar vericilerin kararlarını oluşturdukları ortam olarak ifade edilmektedir. Benzer şekilde farklı iklim ve coğrafyalar devletlere farklı potansiyel güçler sağlamaktadır.

Jeopolitikçiler coğrafyanın başlı başına bir öge olarak dış politikayı belirlediği varsayımından hareket etmektedirler. Farklı yazarlar jeopolitiği farklı şekillerde tanımlamaktadır. Rudolf Kjellen’e göre jeopolitik; coğrafi oluşum ya da mekan içinde, devletin bilimsel olarak tetkik edilmesidir. Haushofer ise jeopolitiği, coğrafi bölgenin ve tarihsel gelişmelerin etkisi altında değişen politikanın, devletin üzerinde yaşadığı toprak parçasıyla ilişkisinin araştırılması olarak tanımlamaktadır.

Bir kez daha vurgulamak gerekirse, jeopolitikçiler Mackinder’den Spykman’a uzanan çizgide, coğrafyanın dış politikayı belirlediğini kabul etmektedir denilebilir.

Güç ve jeopolitik teori

Güç, bir devlete bir şeyi yaptırmayı ya da bir davranıştan vazgeçirmeyi sağlayan bir araçtır. Ulusal güç dendiğinde, en başta askeri güç akla gelmekle beraber siyasal altyapı, ekonomik durum, coğrafi konum, dolayısıyla büyüklük, nüfus ve teknolojik düzey de akla gelmektedir.

Realist yazarlarla jeopolitik yaklaşımı benimseyen yazarlar arasında güç ve ulusal güç kavramlarına yer vermeleri ve ulusal gücün unsurlarını ele alış biçimleri noktasında önemli bir benzerlik görülmektedir.

Realist bir kuramcı olan Morgenthau gibi A.T. Mahan da ulusal gücün ögelerini sıralarken; coğrafik konum, topografik özellik, ülke büyüklüğü, nüfus, askeri güç, ulusal karakter ve hükümetin karakterini belirtmektedir demektedir. Deniz Gücünün Tarihe Etkisi isimli eserinde deniz gücünün unsurları adını verdiği bu öğelerin ilk üçü, doğrudan coğrafya ile ilgilidir.

Mahan tarafından deniz gücünün unsurları adı verilen öğeler, Morgenthau’nun çalışmalarında ulusal gücün öğeleri olarak ifade edilmektedir. Başka bir ifadeyle realist yazarlarca ve  jeopolitikçilerce coğrafik  faktörler gücün öğelerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Frederick H. Hartmann’a göre ulusal gücün öğeleri; askeri durum, altyapı (infrastructure), demografik yapı, coğrafya, ekonomik durum, bilimsel teknolojik düzey ve psikolojik durumdur.

Realizm ile jeopolitik teoriler arasındaki benzerlikler nedeniyle jeopolitiğe realist anlayışın egemen olduğu söylenebilir. Her iki yaklaşımda da ulusal gücün temel alınması ve bunun devletlerin yayılmacı ve emperyalist politikalarının bir aracı olarak görülmesi önemli bir benzerliktir. Jeopolitik teorilere göre de realizmde olduğu gibi, uluslararası ilişkiler bir mücadele sürecidir. Her iki teori de devlet merkezli paradigmayı benimsemektedir.

Realistler de coğrafyanın, dış politikanın oluşmasında etkili olan öğeler arasında yer aldığını belirtirler.

Realist okul mensuplarından Morgenthau ve Frankel, ulusal gücün öğelerini ele alırken coğrafyanın, bir ülkenin dış politikasının belirlenmesinde önemli bir faktör olduğuna değinmektedir ama yüzölçümünün tek başına belirleyici olmadığını savunmaktadır. Rusya, Amerika’nın büyük toprak paçalarına sahip olmalarına karşın İngiltere’nin de sahip olduğu toprak parçası ile dünya politikasında oynadığı rol arasında doğrudan bir paralelliğin kurulamayacağını belirtmektedir.

Realist okulun yazarlarından Strausz-Hupe, diğer realist düşünürlerden biraz farklı olarak, coğrafya ve çevresel faktörlere daha fazla önem  vermekte  ve bunun siyasal davranışı sınırlayıcı bir etkiye sahip olduğunu belirterek; teknolojik gelişmelere rağmen, coğrafyanın ulusal güce etki eden önemli bir faktör olmaya devam ettiğini de vurgulamaktadır.

Coğrafyayı ele alırken Mackinder’in heartland kavramını kullanmıştır. Strausz-Hupe; Orta Avrupa, Baltık, Adriyatik ve Ege’yi içine alan bölgeyi ele geçiren devletin Avrupa’ya

hâkim olacağını ifade etmekte, Avrupa kıtasının tek bir gücün hakimiyeti altına girmesinin ekonomik ve teknolojik dengeyi bozmasının yanı sıra, Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenliği açısından da tehlikeli olacağına vurgu yapmaktadır. Ekolojik ve çevresel faktörlerin, insanların davranışı üzerindeki etkilerine değinen Harold ve Margaret Sprout bu durumun uluslararası politikadaki yansımalarını ele alırken coğrafyanın, siyasal davranışlar ve kararlar üzerindeki etkilerine dikkat çekmektedir. Sprout’lara göre; güç dengesi, koalisyon, ittifak, uydu, blok, iki kutupluluk, Atlantik ittifakı ve Yakın Doğu gibi kavramlar coğrafyanın uluslararası politikadaki yerine ve taşıdığı değere işaret eden örneklerdir.

Jeopolitik determinizm ve dış politika

Çevresel determinizm de denilen jeopolitik determinizm ile klasik realizm arasındaki önemli bir benzerlik, klasik realizmin uluslararası politikayı güç kavramına indirgeyen ve dış politikayla güç arasında doğrudan bir nedensellik ilişkisi kuran ortak yaklaşımdır. Jeopolitik okulun temsilcilerinden Mahan ve Mackinder, coğrafya ile dış politika arasında doğrudan bir nedensellik ilişkisi kurmaktadırlar. Mahan, denizlerin ve özellikle stratejik su yollarının denetimini elinde bulundurmayı, büyük devlet olmanın ön şartı olarak kabul etmektedir.

Mackinder de Mahan gibi, teknolojiyle coğrafya arasındaki ilişkiye dikkat çekerek, XIX. yüzyıla kadar devam eden deniz gücünün kara gücüne göre üstünlüğünün, bu yüzyılın sonundan itibaren ve özellikle

XX.     yüzyılda teknolojinin gelişmesiyle birlikte yerini tekrar kara gücüne bıraktığını belirtmektedir. Mackinder’e göre tarih, deniz güçleriyle kara güçleri arasındaki mücadelenin tarihi biçiminde gelişmiştir. Tarihi, birtakım evrelere ayıran Mackinder’e göre, birinci evrede Makedonyalılar Akdeniz’e hâkim olarak kara üstünlüğünü sağlamıştır.   İkinci   evrede   Romalıların   Kartacalıları yenerek Akdeniz’e hâkim olması bir kere daha kara gücünün üstünlüğüyle olmuştur.

Mackinder, modern dönemdeyse İngiltere’nin ilk önemli deniz gücü olarak öne çıkmış olmasına rağmen, XX. yüzyılda Avrupa’nın büyük devletlerinin baskısıyla zor anlar yaşadığına ve bu konumunda önemli bir gerileme yaşandığına işaret etmiştir. Çağdaş dünyadaysa deniz güçlerinin nispî üstünlüğünün geçici bir durum olduğunu belirterek, teknolojik gelişmeyle üstünlüğün zaman içerisinde tekrar kara gücüne geçeceğini ileri sürmüştür. Mackinder, karaların önemi üzerinde dururken denizleri tamamen  dışlamamaktadır.

Mackinder analizinde, Doğu Avrupa ve Sibirya’yı merkezi

stratejik bölge olarak adlandırarak, burayı uluslararası politikanın merkez üssü (pivot area yani mihver bölge) olarak adlandırmaktadır. Pivot Area olarak tanımladığı bu bölgeyi daha sonra “heartland” olarak ifade etmektedir. Bu  bölge  iç  hilal  (inner  crescent)  adını  verdiği  ve Almanya, Türkiye, Hindistan ve Çin ile sınırlı olup, dış hilal (outer crescent) dediği İngiltere, Güney Afrika ve Japonya’nın  yer  aldığı  ikinci  bir  bölgeyle  çevrilidir. Mackinder’in çizdiği bu çerçevede görüşleri ve öngörüleri şöyledir:

•          Doğu Avrupa’yı ele geçiren Heartland’a hâkim olur,

•          Heartland’ı     ele       geçiren Dünya Adasına (Avrasya’ya) hâkim olur,

•          Dünya Adasını ele geçiren Dünyaya hâkim olur.

Mackinder’in heartland kavramına karşın kenar kuşak teorisini geliştiren Nicholas J. Spykman gibi bazı jeopolitikçiler, rimland (kenar) kavramı üzerinde durmuşlardır. Bu kuramcılar, sanayi ve iletişimin gelişmesiyle Avrasya’yı çevreleyen bölgenin (rimland) stratejik bakımdan heartland’dan daha önemli olabileceğine dikkat çekmişlerdir. Stratejik hammadde kaynaklarının bulunduğu bir bölge olan Asya ve Uzak Doğu’da güç dengesinin korunmasının önemi üzerinde duran Spykman, bir gücün, güç dengesini bozarak bölgeyi egemenliği altına almasının, yalnız Amerikan çıkarlarını tehdit etmekle kalmayacağını, bütün dünya açısından bir tehdit haline gelebileceğini savunmaktadır.

Alman jeopolitik okulundan Friedrich Ratzel ve jeopolitik kavramını ilk kez kullanan kişi olarak bilinen Rudolf Kjellen devletleri canlı birer organizmaya benzetmektedirler. Devletlerin de hayvanlar gibi, hayatta kalmak için mücadele etmek zorunda olduklarını ifade etmektedirler. Devletin sahip olduğu toprak parçasıyla gücü arasında paralellik kuran Ratzel, bir devletin sınırlarını genişletmesini normal bir olgu olarak görmektedir. Bu genişleme daha sonra dinamik sınırlar kavramıyla ifade edilmiştir.

Kjellen, canlı organizmalardan farklı olarak, devletlerin yaşamının, bireylerin ellerinde olduğunu ileri sürmektedir. Dolayısıyla büyük devletlerin ortaya çıkışı, bu yöndeki güçlü iradelerin bir sonucudur. Ratzel, Kjellen ve Hitler’in siyasal danışmanlığını yapmış olan Haushofer gibi yazarların şekillendirdiği jeopolitik teori, iki savaş arası

dönemdeki Alman yayılmacı politikasının düşünsel temelini  oluşturmuştur.

Siyaset ile coğrafya arasındaki yakın ilişki ve bağlantıya dikkat çeken Karl Haushofer, jeopolitiğin, Alman liderlerin belli siyasal kararları almalarına ve ulusal amaçları gerçekleştirmelerine yardım ettiğine inanmıştır. Coğrafya ile ulusal gücün özdeşleştirildiği Alman jeopolitik düşüncesi, ulusların yeterli hammadde, sanayi ve pazarlara ulaşabilmek, büyük bir nüfusa ve özellikle lebensraum’a (hayat sahası) sahip olmak amacıyla sınırlarını genişletmelerini normal karşılamaktadır.

Jeopolitik teori ve emperyalizm

Jeopolitik teori ve realist teori, savaş ve çatışmayı, devletlerarasındaki mücadelenin bazen bir aracı, bazen de doğal bir sonucu olarak görmektedir. Emperyalist genişlemeyi ve yayılmacı politikaları devletler için doğal kabul eden klasik realizm gibi jeopolitik teori de emperyalizm ve yayılmacı politikalara kılavuzluk eden bir uluslararası politika teorisidir.

Napolyon ve Hitler’in yayılmacı politikalarını açıklayan jeopolitik teori, II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, Amerikan üstünlüğünü devam ettirmeye yönelik bir siyasal teori niteliği de kazanmıştır. Bu bağlamda, Prusya savaşının ardından Fransa’da coğrafya enstitüleri ve örgütlerinin kurulması ve askeri akademide coğrafya konusunda daha fazla bilimsel çatışma yapılması teşvik edilmiştir. İngiltere ve İtalya’da da coğrafyacıların sayısı artmış ve  coğrafya  bu tarihten  sonra sömürgeci genişlemeye ışık tutan bir çalışma alanı olmuştur. Başka bir ifadeyle coğrafya, sömürgeci politikaların bilimsel alt yapısını hazırladığı için, giderek emperyalizmin aracı haline gelmiştir.

Friedrich  Ratzel’in  “doğal  genişleme  yasası”na  göre,

savaşlar devletlerin coğrafi anlamda genişlemesinin gerekli bir aracıdır. Böylece Alman politikacılarının yayılmacı politikalarına zemin hazırlanmıştır. Ratzel’in doğal genişleme yasası, toplumsal Darwinist yaklaşımına dayanmaktadır. Ratzel’e göre, genişlemeci politikaların başarısı coğrafya ile doğru orantılıdır. Biyo coğrafi bir anlayışa dayanan ve hayat sahası anlamına gelen “lebensraum” a göre devletler canlı bir varlığa benzetilmekte ve hayatta kalması için genişlemesi doğal karşılanmaktadır. Bu paradigma, Hitler’in politikalarında belirgin şekilde etkili olmuştur.

Halford Mackinder’de de “global güç dengesi” teorisi de emperyalist politikalara kaynak oluşturan bir yaklaşımdır. Dünya devletlerinin Orta Asya’daki mücadelesini açıklayan Halford Mackinder’e göre, dünya gücü olmanın koşulu, bölgeye egemen olmaktan geçmektedir. II. Dünya Savaşı’na kadarki çatışmaları açıklayan teori, Amerikan karar vericilerinin savaş sonrasında başlayan “çevreleme politikasının”da temelini oluşturmuştur.

Karl Haushofer ve diğer Alman jeopolitikçiler ise tüm Almanların birleşmesini savunmuşlardır. Dünyayı dört bölgeye ayıran Haushofer’a göre bu bölgeler:

•          Japonya ve Çin’in merkez ülkeleri Avusturya’nın ise periferi ülkeyi oluşturduğu Panasya,

•          ABD’nin önderliğindeki Panamerika,

•          Almanya’nın  Afrika  ve  yakın  doğuyu  kontrol etmesini öngören Panafro Avrupa

•          SSCB’nin önderliğindeki Panavrasya bölgeleridir Haushofer’a göre büyük devletlerarasındaki ilişkilere bağlı olarak “pan” bölgelerinde kısmi değişiklikler söz konusu olabilir.

Jeopolitik (çevresel) olasılık

Çevresel kuramda Fransız okulu olarak bilinen akımın ve “posibilist” (olasılıkçı) düşüncenin temsilcisi olan Lucien Febvre ve Vidal de la Blache, Anglo Amerikan ve Alman jeopolitik kuramcıların deterministik yaklaşımını reddetmektedirler. Bu okula çevre, insan davranışının sınırlarını tek başına belirleyemez ancak eylemler üzerinde sınırlı da olsa koşullandırıcı bir etkiye sahip olduğunu kabul etmek gerekir. Posibilist düşünceyi savunan ve jeopolitik teorinin önde gelen yazarlarından Harold ve Margaret Sprout’a göre, coğrafya bize ne yapmamızı emreden bir öğe olmayıp tercihlerimizi oluşturmada yol göstericidir. Kristof’a göre, dünya haritasına bakan bir modern jeopolitikçi, haritayı ona ne yapmasını emreden bir nesne olarak değil, tercihlerini oluştururken öneriler sunan bir araç olarak görür.

Starr’a göre, varlık çevre ilişkisinde, çevrenin varlık tarafından nasıl algılandığının  önemli olduğunun  kabul edilmesi, determinist modelin varsayımına karşı ciddi bir argümandır. Gerçek dünyanın algılanışına bağlı olarak, çevrenin birim üzerindeki etkisi de değişir. Osterud’a göre ise, jeopolitik genişlik; topografya, konum ve iklimi de içermektedir. Harold Sprout’a göreyse jeopolitik varsayım, güç konfigürasyonu, kara ve denizlerin oranı, doğal kaynakların dağılımı ve iklimin yanı sıra nüfus, toplumsal ve siyasal kurumlar ve davranış biçimleri gibi çok sayıda toplumsal öğeyi de kapsamaktadır.

Bu çerçevede bazı genellemeler de yapılmıştır; örneğin coğrafyanın birinci yasası da denen, mesafe uzadıkça devletin etkisinin azalacağı ya da devlet ülkesel olarak büyüdükçe etkileyeceği mesafenin artacağı gibi yaklaşımlar  sayılabilir.

Siyasal  coğrafyanın   uluslararası  ilişkilere   en   önemli katkısı, aktörlerin eylemlerini ve hareket alanlarını doğru bir şekilde belirlemede anlamlı çerçeveler sunmasıdır.  Ülke büyüklüğü       ve        mesafe kavramının            dışında devletlerarasındaki çatışmaları açıklamada sınır kavramı da önemli bir unsurdur. Sınırlar, devletler için bazen yeni imkânlar anlamına gelmekte,  bazen  de dış  politikasına sınırlamalar getirmektedir.   Sınırların oynayacağı rol de diğer coğrafya faktörleri gibi durağan olmayıp dinamiktir ve zamana göre değişiklik gösterir.

Jeopolitik düşünce okulu

Bu okul altı grupta değerlendirilebilir. Geofrey Parker’ın göre;

•          ikili düşünce (binarist),

•          marjinalistler,

•          üçlü düşünce (trinary),

•          bölgeciler (zonalist),

•          merkezciler

•          çoğulcular (pluralist) olarak ele alınmaktadır.

İkili düşünceye (binarist) göre dünya, temel olarak iki güç odağına bölünmüştür. Buna göre, güç merkezleri tarihsel çerçevede değişmekte, ancak çatışma durumu hep devam etmektedir.

Bu görüş Halford Mackinder’in Heartland kavramlaştırmasında ifadesini bulmaktadır. Mackinder, varsayımını kara gücü ve deniz gücü biçiminde yaptığı ikili ayırıma dayandırmaktadır. Bunlar arasında da kara gücünün önemini öne çıkarmakta, Asya’nın merkezine Heartland adını  vermiştir.  Marjinalist düşünceye  ise Nicholas Spykman’ın dünyanın merkezi olarak, Avrasya kara parçasını çevreleyen kenar kuşağı karşımıza çıkmaktadır. Bu görüşe göre, gerek deniz gerekse kara alanlarından birinin tek başına dünyanın merkezi olarak dikkate alınması doğru değildir Üçlü düşünceye (trinary thinking) göreyse dünya jeopolitiği, başlıca üç güç merkezine ayrılmıştır. Bunlar; okyanuslar ya da deniz alanları kıtalar ya da kara parçalar ve kenar kuşak (rimland) olup, dünya politikası hep bu üçü arasındaki dengeye oturmuştur. Bölgeciler ise dünyanın merkezi olarak, daha çok iklimsel özelliklerden hareket ederek kuzey yarı kürenin ılıman ve alt tropikal kuşağını almaktadır. Bu bölgede Kuzey Amerika ve Avrupa başta olmak üzere Rusya ve Japonya bulunmaktadır. Merkezci okulun düşüncesinin temelinde merkez çevre ilişkisi yatmaktadır. Özellikle Wallerstein ve Modelski gibi düşünürlere gönderme yapılabilecek olan bu görüşe göre, Batılı kapitalist ülkeler Üçüncü Dünya olarak bilinen yoksul ülkeleri sömürmektedirler. Son olarak çoğulcu okula gelince, bu düşünürler herhangi bir bölgenin doğal üstünlüğü iddiasına dayanan düşüncelere karşı çıkmaktadır. Tarihsel olarak coğrafi güç merkezi, bir yerden bir başka yere sürekli kaymış ve kaymaktadır.

OYUN TEORİSİ

Giriş

1940’lı yıllardan itibaren sosyal bilimler alanında kullanılan oyun teorisi uluslararası çatışmaların analizinde kullanılmaktadır. Dünya politikasının bir oyun bağlamında ele alınması basitleştirme ve soyutlaştırma olarak değerlendirilmektedir. Oyun teorisinin oyuncuları ilişki içinde olan iki yada daha fazla taraftır. Her bir taraf karşı tarafın olası hamlesini öngörme ve gerekli karşı tedbirleri alma çabası içindedir. Her zaman çatışma söz konusu olmamakta, hatta bazı durumlarda iş birliği bile söz konusu olabilmektedir. Oyun teorisine göre, uluslararası ilişkilerde bir taraf kazanırken, bir diğer taraf kaybeden pozisyonundadır. Bazı oyunlarda taraflar işbirliğine gidebilmektedir. Bazı oyunlarda taraflar arası sıkı iletişim varken, bazı taraflar arasında bir iletişim söz konusu değildir. Bazı oyunlarda taraflar arasında güven söz konusu iken bazı oyunlarda taraflar arasında güven duygusu yoktur.

Oyun Teorisinin Temel Varsayımları

Oyun teorisi genel olarak realizmin varsayımlarına dayanmaktadır. Oyun teorisi, realizme benzer şekilde, devletlerin rasyonel davranış sergilediğini kabul eder ve uluslararası ilişkilerde temel aktör olarak devleti kabul eder. İlişkilerdeki belirsizlik ve güvensizlik oyun teorisinde temel oluşturur. Oyun teorisinde, optimal denge noktası her iki taraf içinde minimax (maksimum zararın minimuma indirildiği) yada maksimum (minimum kazancın maksimuma çıkarıldığı) noktadır.

Oyun teorisi taraflar (players), stratejiler (strategies), kurallar (rules) veya sonuçlar (payoffs) olmak üzere dört temel unsura dayanmaktadır. Oyunun bir defa yada birden fazla defa oynanması durumunda izlenecek stratejiler değişim göstermektedir ve buna bağlı olarak sonuçlarda değişmektedir.

Oyun teorisinde oyunlar oyuncu sayısına göre sınıflandırılmaktadır. Tek bir oyuncunun olduğu durumlarda oyuncu doğaya karşı mücadele etmekte, iki kişilik oyunlarda ise çıkar durumuna göre taraflar ya çatışmakta yada işbirliğine gitmektedir. Amaç kazancı maksimum düzeye çıkarmaktır.

Oyunlar bilinçli hareketler üzerine planlandığı gibi şans faktörü üzerine kurulmuş olabilir. Tek kişilik oyunlarda şans faktörü ön plandayken, iki kişilik oyunlarda ise tarafların bilinçli ve rasyonel davranışlarına dayanmaktadır. Rekabet esastır, taraflar arasında iletişim olabilir ya da olmayabilir. İki taraflı oyunlarda bir tarafın kazancı diğerinin karına eşittir.

İşbirliği, Ortak Çıkar, Güven ve İletişim Faktörleri

Bir oyunda, oyuncular arası iletişimin varlığına, taraflar arası güvene, oyunun tekrarlanıp tekrarlanmamasına göre sonuçlar    değişmektedir.    Aynı    zamanda    yukarıdaki

koşulların varlığı ya da yokluğuna bağlı olarak kullanılan stratejilerde değişiklik göstermektedir.

İletişim ve Güven Durumu

İşbirliği konusunda tarafların istekli olması, arada güven duygusunun bulunması, iletişimin söz konusu olması, tarafların kullanacakları stratejileri ve elde edecekleri sonuçları etkilemekte, duruma göre dört farklı sonuç ortaya çıkabilmektedir. Her iki taraf için güven ve iletişim söz konusu ise taraflar kazançlı çıkmaktadır. Tek bir tarafın iletişim kurması ve bilgi vermesi durumunda diğer taraf kazançlı çıkmış görünse de bu aynı zamanda oyunun sonu olacaktır.

Rekabet ve Güvensizlik Durumu

Taraflar arasında iletişim ve güven yoksa, taraflar karşısındakinin en olumsuz tutumuna göre stratejisini belirleyecek ve sonuçta bu duruma göre değişim gösterecektir.

Ortak Çıkarlar Durumu

Oyunlar tarafların çıkarlarına göre sınıflandırılabilir. Oyuncular, benzeşen, zıt yada karışık çıkarlara sahip olabilir. Tarafların çıkarları aynı ise, bir oyuncu ne kadar kazanıyorsa diğer tarafta aynı oranda kazanacaktır. Bir başka ifade ile taraflar iş birliğine gitmeleri durumunda kazançlarını artırma şansına sahiptir. Oysaki gerçek hayata çıkarların aynı olması oldukça nadir bir durumdur.

Zıt Çıkarlar Durumu

Oyuncu çıkarlarının bir birine zıt olduğu durumlar, iki kişilik sıfır toplamlı oyunlara benzemektedir. Bu tür durumlarda bir tarafın kazancı diğer tarafın kaybına ortaktır. Ama gerçek hayatta tarafların bazı noktalarda çıkarlarının ortak olduğu düşünüldüğünde, oyun tam olarak sıfır toplamlı olmayabilir.

Oyun Teorisi Modelleri

Oyunlar işbirliğine açık olunması durumuna göre sınıflandırılmaktadır. Oyun teorisi modelleri sonuçlar üzerine kuruludur ve kazancın yapısı, oyunun niteliğinin belirlenmesi noktasında önemlidir. Burada oyunlar;

•          Sabit toplamlı (sıfır toplamlı)

•          Değişken toplamlı

Olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Sabit toplamlı oyunlarda tam rekabet söz konusudur. Bir tarafın kazancı diğer tarafın kaybına eşittir. Değişken toplamlı oyunlardaysa, oyun sonu elde edilecek kazanç, tarafların izleyecekleri ortak stratejiye bağlıdır. Olası bir işbirliği oyun sonunda elde edilecek kazancı olumlu yönde etkilemektedir. Buna Avrupa Birliği üyesi ülkelerdeki serbest pazar süreci örnek olarak verilebilir. Her üye serbest pazara katılarak toplam ticaret hacmini artırmaya çalışmakta ve böylece tüm üyeler tek başlarına elde ettikleri kazancıda artırmaktadır.

Sıfır Toplamlı Oyunlar

Sıfır toplamlı oyunlarda bir tarafın kazancının diğerinin kaybı anlamına geldiğini biliyoruz. İki adayın yarıştığı bir seçimde, bir adayın oy sayısındaki artış diğer adayın oyunda azalma olarak yansıması gerçek hayattan bir örnek olarak verilebilir. Dünya siyaseti için bir örnek vermek gerekirse, soğuk savaş döneminde, Doğu Bloku için iyi olan, Batı Bloku için kötü anlamına gelirdi. Sıfır toplamlı oyunların bir defa oynandığı varsayılmaktadır. Maksimin ve minimax stratejiye günlük hayattan bir örnek vermek gerekirse, elinde iyi kartlar olan bir poker oyuncusu kazancınım artırmaya çalışmaktadır, ama şans aleyhine döndüğü an ise oyunu bırakarak zararı minimuma indirmeyi hedeflemektedir. Sıfır toplamlı oyunlarda minimaks çözümlerde, rakibin maksimum kazancı hedeflediği varsayımı ile, kaybın minimum düzeyde tutulması hedeflenmektedir. Yani kötünün en iyisini çekmeyi hedef edinir.  Öyle bir an gelir ki,  bir tarafın minimum kazancı diğer tarafın minimum kaybıyla çakışmaktadır.

Sıfır toplamlı oyunlarda, bazen bir optimal denge noktası olmayabilir. Tarafların birbirlerinin davranışlarını izleyerek karışık bir strateji izledikleri böyle durumlarda, kesin bir optimal denge noktası belirlemek oldukça zordur. Her bir taraf blöfler yolu ile kendisi için en karlı stratejiyi seçmeye çalışır.

Bu duruma gerçek hayattan bir örnek vermek gerekirse, soğuk savaş döneminde SSCB füzelerine karşı ABD en olumsuz senaryo üzerinde durarak kendisini garanti altına almaya çalışmıştır. Burada ABD, Sovyetlerin bu füzeleri saldırı içinde mi yoksa pazarlık gücünü artırmak maksatlımı geliştirdiği üzerinde durmamıştır. Rakibinin potansiyelini dikkate alarak stratejisini belirlemiştir.

Sıfır toplamlı oyunların bir diğer özelliği ise, tarafların rakibi güvenmeyi öngören politikalardan alıkoymasıdır. Karşılıklı kuşkuya dayanmaktadır. Diğer iki  tarafında aynı tutum içinde olduğu düşünüldüğünde, düşmanlık gittikçe artmaktadır. Şunu belirtmek gerekir ki uluslararası politikalardaki çatışmaların sıfır toplamlı mı yoksa değişken toplamlı mı olacağının kararı sistemin yapısı ve çatışmanın boyutuna bağlıdır. Ayrıca, bir çok uluslararası etkileşimde, ister çatışan çıkarlar olsun, ister uzlaşma olsun, toplam kazancı paylaşmak yada zararı en aza indirmek için birazda olsa karşılıklı güven gerektirir.

Sıfır Toplamlı Olmayan Oyunlar

Günlük yaşamda ve uluslararası politikalarda ki çatışmaların hepsi sıfır toplamlı değildir. Bunların çoğu genelde değişken toplamlı yada sıfır  toplamlı olmayan oyun modellerine benzer. Değişken toplamlı oyunlarda bir tarafın kazancı diğer tarafın kaybına eşit olmak zorunda değildir. Sıfır toplamlı oyunlarda oyuncular ikiden fazla olabilir. Bu tarz oyunlar hem rekabete hem iş birliğine açıktır. Dolayısı ile oyuncular için beraber kazanmak mümkün olduğu kadar kaybetmekte mümkündür.

Uluslararası ilişkilerde seçenek ve sonuçların her zaman oyun teorisine uymayabileceğidir. Bir tarafın çıkarına olan bir durum diğer tarafın zararına olabilir. Dolayısı ile tarafların farklı algılamaları nedeniyle değişken toplamlı bir oyun sıfır toplamlı bir oyuna dönüşebilir. Değişken toplamlı oyun modelleri arasında özellikle üç tanesi ön plana çıkmaktadır. Bunlar;

1-   Tavuk oyunu (chicken game) modeli 2-   Geyik avı (stunt hunt) modeli

3-   Mahkumun ikilemi modeli (prisoners dilemna)

Tavuk Oyunu Modeli

Bu model de karşılıklı bir tehdit algısı vardır ve çıkar çatışması söz konusudur. Klasik tavuk oyunu değişken toplamlı oyunlara verilebilecek en iyi örnektir. Bu oyun aynı şeritte karşılıklı son sürat ilerleyen ve bir birlerinin cesaretini sınayan iki sürücü örnek olarak verilebilir. Oyun kuralına göre, çarpışmadan kaçınmak için son anda şeritten çıkan oyunu kaybederken, ama şerit değiştirmeyen oyunu kazanmış sayılmaktadır. Bu durumda sürücülerin önündeki opsiyonlar şunlardır;

1-         İşbirliği ile her ikisinin şeritten çıkması

2-         Şerit değiştirmeyerek çarpışmanın gerçekleşmesi ve her ikisinin de ölmesi

3-         Ölümü göze alarak şerit değiştirmemek ve diğerinin şeritten çıkmasını beklemek ve oyunu kazanmak.

Bu sebepten dolayı bu oyun değişken toplamlı oyun olarak nitelendirilmektedir. Görüldüğü gibi, işbirliği için burada bir tarafın kararı yeterli olmayıp, ikisinin de bunu aynı derecede arzulaması, bunun içinde diğerinin niyetinden tam olarak emin olması gerekmektedir. Yukardaki araba örneğinde, tarafların diğer tarafın ne yapacağını kestirmesi mümkün olmadığında, her iki tarafta önceden tasarladıkları stratejiyi kullanmak durumundadır. Bu örnekte en rasyonel seçenek, her iki tarafında iş birliğini hedefleyen bir stratejiyi kabul etmesidir.

Soğuk savaş döneminde, ABD ve SSCB arasındaki çatışma ortamı sıfır toplamlı olmayan bir şekilde gelişmiştir. Taraflar rasyonel davranmış ve Küba ve Berlin krizleri gibi örneklerde, bir taraf üstünlük sağlayamadan uzlaşma sağlanmıştır. Rasyonel davranmama gibi bir durum, tüm dünya için felaket olabilirdi. İki ülkenin bu krizlerde rasyonel davranmalarının sebebi, uzlaşma olmaması durumunda her iki taraf için beklenen yıkımdı. Ama her iki ülkede birinci stratejiyi seçerek, görünüşte kaybetmiş olsalar da, felaketten uzak kaldıkları için kazançlı çıkmışlardır.

Geyik Avı Modeli

Değişken toplamlı ve ikiden fazla oyuncunun söz konusu olduğu çatışmalarda kullanılan bir başka oyun teorisi modelidir. Bu teoriye göre aç olan geyik avcıları, geyiğin etrafını sararlarsa, yakalanan geyik hepsinin doymasına yetecektir. Burada ortak çıkar avcıların açlığıdır. Bir avcının bu işbirliğinden vazgeçmesi, geyiğin kaçmasını ve tüm avcıların aç kalması sonucunu doğuracaktır. Amaca ulaşılması işbirliğinin devamına bağlıdır. Av esnasında bir avcının kişisel çıkarı uğruna bir tavşanın peşine takılması, belki onun çıkarına hizmet edecektir ama diğer avcılar geyikten mahrum kalmış olacak. Ayrıca her bir avcıya düşecek geyik payı bir tavşandan daha fazladır. Bu durumda her bir avcı için iki alternatif söz konusudur;

1-   Daha tatmin edici bir sonuç için işbirliği yapmak 2-   Bireysel çıkarını küçük ölçüde tatmin etmek için

durumu riske sokmaktır.

Bu durumda en rasyonel olanı işbirliğidir.

Mahkûm İkilemi Modeli

Değişken toplamlı oyunlara verilecek bir başka örnek ise mahkumun ikilemi oyunudur. Devletler arası çatışmalarda uygulanabilecek bir model olan mahkumun ikilemi modelinde, tarafların ortak olan istenmeyen bir durumdan kaçınmak için işbirliği yapmalarıdır. Ama arada bir güven sorunu vardır. Bu model şöyle çalışır. Aynı hücreyi paylaşan iki mahkum tek tek sorguya alınır. Her birine eğer diğerinden önce suçu itiraf ederse para ödülü verileceği ve serbest bırakılacağı söylenir. Eğer iki tarafta aynı gün itiraf ederse, idamdan kurtulacaklar ama onar yıl hapis yatacaklardır. Öte yandan eğer ikisi de konuşmamayı tercih ederlerse para  ödülü  alamayacak ama ikisi de serbest kalacaktır. Her iki mahkuma bir gün düşüne süresi verilir.

Mahkumlar için iki olasılık vardır;

1-         İşbirliği yaparak konuşmamak ve beraber serbest kalmak

2-         İtiraf ederek ölüm cezasından kurtulmak

Matematiksel olarak mahkumları olası dört sonuç beklemektedir.

1-         Her iki tarafında konuşmamayı tercih etmeleri ve bunun karşılığında para ödülü almasalar da serbest kalmaları

2-         A sessiz kalırken B’nin konuşması ve A’nın idam edilmesi ama diğer mahkumun para ödülü ile beraber serbest kalması

3-         B sessiz kalırken bu defa A’nın konuşması ve bu durumda B’nin mahkum olması durumu ve A’nın para ödülü ile beraber serbest kalması

4-         İki tarafında rasyonel davranması, her iki tarafında bir birlerinden emin olarak konuşmamaları, 10 yıl hapis alarak beraber serbest kalmaları

Bu dört durum içinden en rasyoneli sonuncudur ama böyle bir plandan habersiz oldukları ve iletişim kurma şansları olmadığı için mahkumlar bir birlerinden emin olamamaktadır. Mahkumun ikilemi oyununda, oyuncular bir birlerini önceden tanımamalı, geçmişleri hakkında bilgi sahibi olmamalı, aralarında haberleşmenin olmaması, güvenmemeleri ve oyunun sadece bir defa oynanacak olması önemlidir.

Devletler arası bir bağlamda ise, devletler ilk başlarda işbirliğini tercih etmiş olsalar da, bir devletin elde ettiği teknolojik bir yenilik, diğer tarafı da benzer şekilde davranmaya itecektir. Bu karşılıklı bir silahlanma yarışına dönüşünce geri dönüş çok zor olacaktır.

Oyun Modellerinin Değerlendirilmesi

İki kişilik tavuk oyununda, geyik avı modellerinde oyuncuların işbirliği yapmaları daha rasyonelken, mahkumun ikilemi modelinde işbirliği oldukça zordur. Çünkü bu modelde, olası bir işbirliği, iki tarafında serbest kalması sonucunu doğurması mümkünken, bir tarafın işbirliğinden vazgeçmesi, işbirliğini devam ettiren taraf için idamla sonuçlanabilmektedir. Tavuk oyununda ise, işbirliğinin olmaması yüksek  riskler getirir. İşbirliği bozulsa bile, işbirliğine devam eden için felaket değildir.

İdeolojik ve benzeri nedenlerle başlayan ve tırmanan çatışmalar ve silahlanma yarışları gibi sorunların çözülememesi, mahkumun ikilemi modeline benzemektedir. Bu tarz durumlarda işbirliği her iki taraf için kazançlıdır.  Fakat  diğer  tarafında cayması durumunda işbirliğine sadık taraf için risk çok fazladır.

Uluslararası çatışmalarda, tarafların her zaman rasyonel olmalarını beklemeyiz. Sıfır toplamlı bir çatışma, tarafların yok olma ile prestij kaybı arasında bir tercih yapması ile sıfır toplamlı olmayan bir biçime dönüşebilir. Ayrıca uluslararası çatışmaların bir çoğunda, taraflar ikiden fazla olabildiğinden ve tarafların birinin kaybı diğer tüm tarafların kazancı anlamına gelmediğinden, oyun sıfır toplamlı oyunlardan çok geyik avı oyununda olduğu gibi, sıfır toplamlı olmayan oyunlara benzemektedir.

Oyun Teorisine Yönelik Eleştiriler

Bu teoriye yönelik eleştiri teorinin gerçekleri basitleştirdiği ve gerçek durumlar üzerine yapılmış bir çalışmaya dayanmadığı yönündedir. Soğuk savaş döneminde yoğun kullanılan bu teori 1960’lardan sonra popülerliğini yitirmiştir. Bu teoriye yönelik bir başka eleştiri ise aşırı matematiksel olduğu yönündedir. Çünkü uluslararası ilişkiler matematiksel olarak ifade edilemez. Bir başka eleştiri ise uluslararası ilişkilerin sıfır toplamlı ve mahkumun ikilemi gibi iki teoriye indirgenmiş olmasıdır. Her iki model de tarafların bencil davranmasını gerektirmektedir. Bu haliyle oyun teorisi realizmin etkisinde bir görüntü çizmektedir. Son olarak, oyun teorisi realist teori gibi, uluslararası ilişkilerde moral unsurlara yer vermemektedir.

Oyun teorisinde tarafların rasyonel davranacağı varsayıldığı halde, taraflar aslında rasyonel davranmamaktadır. Ayrıca yanlış algılama ve eksik bilgilenme gibi rasyonel davranmaya engel öznel unsurlar oyun teorisinde dikkate alınmamaktadır. Oyun teorisinin modellerinde rasyonel çözümler, genellikle işbirliğini öngörmektedir. Oysa tarafların işbirliği sadece tavuk oyununda mümkündür. Burada işbirliğine zorlayan faktör, net kazançtan çok, kaybın dayanılmaz olmasıdır. Oyun teorisinde, ödül ve kayıp miktarına göre, tarafların işbirliği olanakları göz önünde bulundurulsa da, karşılıklı güvensizlik ve haberleşme eksikliği varsayımlarına dayalı olan oyun modellerinde işbirliğinin sağlanması oldukça zordur ve günümüz koşullarına hitap etmemektedir.

ULUSLARARASI SİSTEM TEORİSİ

Giriş

Sistem yaklaşımı, sitem teorisi ya da sistem analizi olarak da ifade edilir. Egemen ulus devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerini ve güç dağılımını inceler. Teorinin temel varsayımı devletlerin dış politikasının uluslararası sistem tarafından  belirlendiğidir.

Sistem teorisine göre uluslararası yapıdaki güç dengeleri uluslararası sistemi belirlemektedir. Dünyadaki güç dengelerinin tek kutuplu, iki kutuplu ya da çok kutuplu olabilir. Devletlerin dış politikaları da dünyanın bu durumuna göre oluşmaktadır.

Bu teori devletler farklı olsa da benzer koşullarda aynı politikaları temel aldıklarını savunmakla beraber, sivil toplum ve uluslararası başka aktörleri ihmal ettiğinden ötürü benzer koşullarda farklı politikalar geliştiren devletleri  açıklayamamaktadır.

Sistem Kavramı ve Sistem Teorisinin Temel Varsayımları

Sistem, aralarında düzenli ilişkiler bulunan, ortak özelliklere sahip, birinde meydana gelen bir değişikliğin diğerlerini de etkilediği bağımlı değişkenler dizisidir. İnsan biyolojik bir sistem, aile toplumsal bir sistem, devlet ise siyasal bir sistemdir. Uluslararası sistem ise tüm bunları içine alan siyasal, toplumsal ve ekonomik bir sistemdir. Başka bir ifadeyle temel ögeleri belirli sınırlarla birbirinden ayrılan ve aralarında düzenli ve bağımlı ilişkiler bulunan devletlerin oluşturduğu yapıdır.

Bütün sistemler bir dengeye ulaşmaya ve o dengeyi muhafaza etmeye çalışırlar. Devletler açısından bu denge istikrarlı bir yapıyı temsil edebileceği gibi istikrarsız bir yapıyı da temsil edebilir.

Uluslararası sitem tek ve yekpare bir yapıda değildir. Alt sistemleri olan bir parçalar bütünüdür. Alt sistemler coğrafi ve fonksiyonel alt sistemler olarak ikiye ayrılır. Ortadoğu Sistemi, Latin Amerika Sistemi, Batı Avrupa Sistemi coğrafi sitemlere, Birleşmiş Milletler Örgütü ve NATO ise fonksiyonel sistemlere örnektir. Alt ve üst sistemler birbirlerinden karşılıklı olarak etkilenmektedirler.

Uluslararası Siyasal Sistemler

Devletlerin yapıları, örgütleniş biçimleri, davranış kuralları gibi faktörler göz önüne alınarak farklı sistem model ve teorileri geliştirilmiştir.

Richard Rosecrance istikrarlı ve istikrarsız sistemlerden bahseder. Birleşmiş Milletler gibi mekanizmalar düzenleyici mekanizmalar olarak adlandırılır. İşgal edecek toprak kalmaz ise bu durum çevresel kısıtlayıcıdır.

K.        J. Holsti ise tarihsel faktörlerin yanı sıra, sistemin sınırını, sistemdeki siyasal birimler arasındaki ilişkileri, gücün dağılımını, siyasal birimlerin temel karakterlerini ve bunlar arasındaki ilişkileri düzenleyen kuralların işleyiş biçimini dikkate alarak, beş uluslararası siyasal sistem modeli ortaya koymuştur. Bunlar sırasıyla:

1)         Hiyerarşik sistem

2)         Güç dengesi sistemi

3)         Gevşek iki kutuplu sistem

4)         Sıkı iki kutuplu sistem

5)         Çok kutuplu sistemdir.

Sistem teorisini uluslararası ilişkilere uygulayarak bu alanda kapsamlı bir teori geliştiren Morton A. Kaplan ise altı uluslararası sistem modeli üzerinde durmaktadır. Kaplan da örgütlenme durumlarını, devletlerin sayılarını, aralarındaki davranış kurallarını ve sistemin değişimine ve dönüşümüne yol açacak faktörleri dikkate alarak modelleri geliştirmiştir. Bunlar sırasıyla:

1)         Güç dengesi sistemi

2)         Gevşek iki kutuplu sistem

3)         Sıkı iki kutuplu sistem

4)         Evrensel sistem

5)         Hiyerarşik sistem

6)         Birim veto sistemidir.

Kaplan sadece bu sistemleri tanımlamakla kalmamış aynı zamanda sistemlerin durumunu incelemeye ve açıklamaya yarayan beş değişken dizisi ortaya atmıştır. Bunlar:

1)         Sistemde dengenin korunması için gerekli davranışları ifade eden temel kurallar.

2)         Sistemin değişimine neden olan girdilerle ilgili değişim kuralları.

3)         Aktörlerin yapısal özelliklerine ilişkin, aktörleri sınıflandırıcı  değişkenler.

4)         Silahlanma düzeyi, teknolojik gelişme, ekonomik durum gibi aktörlerin sahip oldukları güç ögelerine ilişkin kapasite değişkenleri.

5)         Aktörler arasındaki iletişim düzeyiyle ilgili enformasyon  değişkenleridir.

Uluslararası Sistem Modelleri

Uluslararası sistem teorisini geliştirerek, devletlerin aynı koşullarda neden benzer politikalar izlediğini göstermeyi amaçlayan Morton A. Kaplan, bunu yaparken devletlerin içsel yapılarını göz ardı etmiş, daha çok devletleri dış etkilere bağlı olarak hareket eden kapalı yapılar olarak görmüştür. Bununla beraber, geliştirdiği sınanabilir nitelikteki varsayımlarla sistem teorisini bilimsel eleştirilere karşı dayanıklı kılmış, soyut genellemelerden ziyade, her bir model için öngördüğü varsayımlarla devletlerin    belli    durumlarda    nasıl    davrandıklarını, gelecekte nasıl davranacaklarını açıklama ve öngörme imkânı sağlayan bir analiz çerçevesi oluşturmuştur.

Güç Dengesi Sistemi (Balance of Power)

Bu sistem sayıları en az beş olması gereken ve birbirine denk güçte olduğu varsayılan ulusal devletlerden oluşmaktadır. Sistem içindeki hiçbir gücün sistemi yıkabilecek güce ulaşmasına izin verilmemelidir. Bu sayede hiçbir devlet diğerleri üzerinde tam bir hâkimiyet kuramaz. Devletler bireysel hareket ettiklerinde sitemin devam etmesi mümkün olabilir ama ikili ya da üçlü ittifaklar yaparak diğer devletler üzerinde tahakküm kurmaya da çalışabilirler. Böylesi bir durum güç dengesizliğine, dengesizlik de sistemin sürdürülemez hale gelmesine neden olur.

Güç Dengesi Sisteminin temel davranış kuralları şunlardır:

•          Kapasiteyi (gücü) artırma güdüsüyle hareket ederken savaş yerine diplomatik görüşmeleri tercih etmek.

•          Kapasiteyi artırma fırsatını kaçırmaktansa savaşa girmeyi tercih etmek.

•          Temel aktörlerden birinin ortadan kaldırılması söz konusuysa savaşı durdurmak.

•          Sistem içinde başat (hegemon) duruma geçmeye çalışan devlet veya koalisyonlara karşı çıkmak.

•          Uluslar üstü ilkelere bağlanma doğrultusunda hareket eden devletleri sınırlama yönünde çaba göstermek.

•          Yenilmiş ya da yıkılmış bir temel aktörün sisteme tekrar dönerek temel aktör konumunu kazanmasına, daha önce temel aktör durumunda olmayan bir devletin temel aktör sınıflandırmasına katılmasına çalışmak.

•          Bütün aktörlere karşı kabul edilebilir ortaklar olarak davranmak.

Gevşek İki Kutuplu Sistem

Bu sistemde devletler iki blok etrafında yoğunlaşmaktadır. Bloklara katılmayan, tarafsız politika izlemeyi benimseyen devletler de vardır. Soğuk savaş döneminde ABD ve SSCB bloklarına dahil olmayan Hindistan, Mısır, Endonezya, Gana gibi devletler bunun örneğidir. ABD ve SSCB iki blok oluşturmakta ve NATO ve VP (Varşova Paktı) gibi örgütler kurmaktaydı. Ayrıca nükleer silahların caydırıcı etkisi de önemliydi. Hatta bu seçenek nedeniyle savaşlardan kaçınma daha ön plandaydı. Bir savaş çıkması durumunda büyük bir yıkım olacağı tahmin edilebilirdi.

Sıkı İki Kutuplu Sistem

Tarafsız devletlerin olmadığı sistemdir. Bütün devletler mutlaka bir kutupta yer almaktadır.

Evrensel Sistem

Bütün devletler konfederal bir yapının parçaları hükmündedir. Siyasal, ekonomik, idari ve yargısal işlevleri görecek bütüncül bir yapıyı hedefler. Dolayısıyla bütünleşmiş ve istikrarlı bir sistem özelliği taşımaktadır. Bu düzene ulaşmak için birçok kriz ve istikrarsızlığı aşması gerekir. Bozulduğu zaman da güç dengesine ya da kutuplu sistemlere evrilir.

Hiyerarşik Sistem

Demokratik ya da otoriter nitelikte olabilir. Bu tür bir sistemde fonksiyonel örgütlenmeler coğrafi örgütlenmelerden daha güçlüdür. Sistem ayrılmayı cazip kılmayacak kadar güçlü olanaklara sahiptir.

Birim Veto Sistemi

Nükleer silahların yayılması ile ortaya çıkabilecek bir sistemdir. Sistemdeki hiçbir devlet tek bir vuruşla rakibini yenemeyeceği için bir denge oluşmaktadır. Fakat güçlü bir ilk vuruş gelirse rakibin ikinci bir vuruşu göze alamayacağı bir durum ortaya çıkabilir. Nükleer silahların caydırıcı gücü nedeniyle sistem istikrarlı sayılabilir.

Sistem Teorisinin Değerlendirilmesi

Sistem teorisi, devletlerin dış politikalarının, yine devletler tarafından oluşturulan yapı tarafından etkilendiğini varsayan bir teoridir. Devletlerin büyüklükleri, aralarındaki ilişkiler dikkate alınarak geliştirilen sistem modelleri ve tipolojileri, aslında tarihsel deneyimlerden yola çıkılarak geliştirilmiş modellerdir. Güç dengesi ve gevşek iki kutuplu sistemin dışında kalan sistemlerin, büyük ölçüde, varsayımsal nitelikte sistem modelleri olduğuna dikkat çekilmektedir. Bu anlamda, sınama olanağı olmayan modeller oldukları için, bilimsel niteliklerinin oldukça tartışmalı olduğu ifade edilmektedir.

Özellikle birim veto sistemi ve sıkı iki kutuplu sistemin, diğer sistem modellerinin bozulması ya da gelişmesi sonucu ortaya çıkabileceği ileri sürülürken, hiyerarşik ve evrensel sistem modellerininse iç politika ve uluslararası politika arasındaki ayrım çizgisinde yer aldıkları, çünkü bu sistemlerin yapısal ve içsel (kurumsal ve hükümetsel) unsurlara birlikte işaret ettiği belirtilmektedir.

Ayrıca modeller ve varsayımları, sistemin kuralları olarak belirtilen kuralların devletlerin çıkarları gereği gösterdiği davranışlar mı, yoksa uymaları gereken kurallar mı olduğu yeterince açık olmadığı için de eleştirilmektedir. Bunların dışında sistem teorisi, devletlerin davranışlarını yapısal nedenlere dayandırması, devlet adamları ve karar vericilerle ilgilenmemesi, rasyonel davranışın sistemin kuralları doğrultusunda hareket etmek olduğu, tüm devletlerin    aynı    şekilde    davranacağını    varsayarak irrasyonel unsurları ya da öznel koşulları yadsıması, ülkelerin farklı siyasal koşullara sahip olduğu gerçeğini göz ardı etmesi nedeniyle de eleştirilmektedir.

KARAR VERME TEORİSİ

Giriş

Bireylerin ekonomik ve siyasal tercihlerinin nasıl oluştuğunu inceleyen yaklaşıma uluslararası ilişkilerde karar verme yaklaşımı denir. Siyasal bilimcilerin bu yaklaşıma ilgisi II. Dünya Savaşı’ndan sonra artmıştır. Bugün siyasal bilimciler karar verme yaklaşımı ile seçmenlerin, parlamenterlerin, yürütmenin, siyasal parti liderlerinin ve çıkar grubu önderlerinin davranışları üzerinde durmaktadır. Uluslararası ilişkilerde karar verme teorisi bir analiz çerçevesi olarak kullanılmakta ve özellikle kriz çözümlemelerinde ve mikro analizlerde kullanılmaktadır.

Karar Verme Teorisinin Temel Varsayımları

Uluslararası politika dendiğinde hükümetlerin karşılıklı olarak yürüttükleri politikalar kastedilse de uluslararası politika süreç analizinde devletlerin siyasal açıdan örgütleniş biçimleri, karar alma süreçleri, bu süreçleri etkileyen bireyler, onların siyasal tutum ve davranışları da dikkate alınmaktadır. Bu sayede devletler arası karşılaştırma yapmak ve devlet davranışlarını daha sağlıklı bir şekilde analiz etmek mümkündür.

Karar verme teorisi, uluslararası sistemde yaşanan tüm olayların bireylerin eylemlerine indirgenebileceğini öne sürmekte ve bunun da bireylerin görüş ve davranışlarından ayrı tutulamayacağı varsayımından hareket etmektedir. Oysa uluslararası sistem modelleri, bireylerin ve karar vericilerin devletlerin dış politikasındaki rollerini yok sayarlar. Karar verme yaklaşımı ise bu yok sayma haline karşı çıkarak devlet dış politikalarını incelerken birey davranışlarından yola çıkar ve bu davranışların uluslararası sisteme etkilerini göz önünde bulundurur.

Karar verme teorisinde bireyler (individuals) kavramı;

•          Hükümetsel olan (governmental) tüm birey ve topluluklar ile

•          Hükümetsel olmayan (non-governmental) tüm birey ve toplulukları (seçkinler / elit kesim) dâhil etmektedir.

Davranış (behaviours) kavramı ile de uluslararası sistemi etkileyen ve uluslararası bir durumda ortaya konan görüşlerden hükümetin kararlarının alınmasında doğrudan rol alan bireylerin tutumlarına kadar geniş bir alan ele alınmaktadır.

Karar verme  teorisi, realist  teoride olduğu  gibi devleti yekpare bir aktör olarak görmez. Bireyleri de sürece dâhil eder. Bu nedenle neorealistlerin (yeni realistlerin) belirttiği gibi sadece uluslararası sistemin anarşik yapısına bakmak yeterli olmayacaktır. Çünkü devlet adına hareket eden bireyler, gruplar ve örgütlenmeler de devlet kararlarını etkileyebilir ya da kısıtlayabilirler.

Karar verme teorisinde dikkate alınması gereken öğeler

şunlardır:

•          Kamuoyu,

•          Baskı grupları,

•          İdeolojik tercihler,

•          Seçim sistemleri,

•          Siyasal atmosfer,

•          Bürokratik süreçler.

Ayrıca karar verme teorisi “ulusal çıkar” kavramını sadece uluslararası sistemle değil; devletin içsel özelliklerini de dikkate alarak açıklamaya çalışır. Devleti realistler ya da sistem teorisyenleri gibi “bilardo topu” ya da “kara kutu” olarak betimlemez. Karar verme teorisi, dış politikayı anlamak için devlet adına hareket eden karar vericilerin ve karar verme sürecinin analiz edilmesi gerektiğini savunur.

Karar Verme Sürecinde Rasyonellik

Karar verme teorisinde kararın algılanış biçimi de dikkate alınmaktadır. Politika ve kararlardaki farklılık, algılama farkından kaynaklamakta ve bunun yanı sıra algılamayı farklılaştıran esas faktör, karar vericilerin kişisel özellikleri olarak görülmektedir. Karar verme teorisini savunanlar, bireylerin mevcut tüm alternatifleri araştıracağını, doğru ve faydalı bir tercih yapmak için olasılıklar üzerinde düşüneceğini ve karar verici olarak en uygun tercihi yapacağını öne sürmektedir. Ancak mutlak anlamda rasyonelliğin sağlanması mümkün değildir. Karar vericilerin rasyonel davranacağını varsayan model, rasyonel fayda modelidir. Ancak bu model benimsendiğinde karar vermek oldukça zor olacaktır. Çünkü farklı alternatiflerin değerini ve tüm  olasılıkları hesaplamak zordur. Ayrıca bu modelde, karar vericiler üzerindeki değişik baskı ve etkiler olması durumu görmezden  gelinmektedir.

Karar verme teorisinin önemli yazarlarından Snyder ve arkadaşları, kararların rasyonelliğine kuşkuyla yaklaşmaktadır. Onlara göre karar vericilerin rasyonel davranacağını varsaymak yerine olgulardan hareket ederek karar vermek gerekir. Max Weber’in bürokrasi teorisinden etkilenen modern karar verme kuramcıları rasyonellik varsayımını kabul etmemektedir. Bu kuramcılar, kişinin kompleksleri gibi irrasyonel öğelerin kişinin rasyonelliğini etkileyebileceğini belirtmektedir. Braybrook ve Lindblom ise kararların rasyonel ya da irrasyonel olarak tek bir kavramla genelleştirilmesini sakıncalı bulmaktadır. Zaman baskısı, kişisel sorun çözme yeteneği, karar vericiye ulaşan bilgi ve benzeri faktörlerin hesaba katılarak değerlendirme yapılması gerektiğini savunmaktadır.

Bazı kuramcılar, karar vericilerin daima rasyonel davrandığını ileri sürmekte ve uluslararası olaylar karşısında soğukkanlı davranıp, neden-sonuç ilişkisi kurarak karar verdiklerini öne sürmektedir. Karar vericinin rasyonel davrandığını savunan yazarlar, tüm karar vericileri aynı kabul eder ve onların karar verirken belli kurallar çerçevesinde hareket ettiğini savunur. Bu kurallar; karar vericinin ne tür bilgileri kullanacağını, daha ne kadar bilgiye gereksinimi olduğunu, izlenecek  yöntemi ve verilecek kararı belirler.

Karar vericilerin her zaman rasyonel davranmadığını belirten yazarlar, bireyin davranışında etkili olan ama kendilerinin de hesap etmediği ve açıkça belli olmayan etkilerin söz konusu olduğu düşüncesinden hareket etmektedirler. Dolayısıyla dış politika her zaman bir olaya tepki olarak ortaya çıkmamaktadır. Uluslararası sistem yarım kalmış hesapların ve halledilmemiş kişisel sorunların yansıtıldığı bir arena olabilir.

Karar Vermede Kişisel Özelliklerin Etkisi

Karar vericinin kişisel özellikleri, olayların algılanmasından kararın verilmesine kadar geçen bütün süreci etkileyen önemli bir faktördür. Diğer tüm faktörlerin aynı kaldığı varsayıldığında dâhi farklı karar vericilere göre devletin karar ve politikaları değişebilir. Bu nedenle karar verici ve onun kişisel özellikleri, karar verme teorisi açısından temel değişken (bağımsız değişken) olarak alınmaktadır. Karar verme yaklaşımları içsel ve dışsal gelişmeleri tamamen yok saymaz; ancak son noktada kararı verenin birey olduğunu savunur. Bu nedenle karar verme teorisine göre aynı durum ve aynı koşul karşısında farklı karar vericiler, farklı kararlar alabilirler.

Kişinin karakteri, doğuştan sahip olduğu özellikler, olayları yorumlama kabiliyeti, inanç sistemi vb. pek çok unsur etkili olabilmektedir. Bu öznel unsurların her biri kişinin sübjektif ve rasyonel olmayan kararlar almasına yol açabilir.

Karar verme teorisi üzerine çalışan araştırmacılar, kişinin sahip olduğu öznel unsurların hangi durumlarda ne gibi etkiler yaratacağı üzerine çalışmalar yürütmektedir. Sidney Verba, karar vericinin kişisel özelliklerinin uluslararası ilişkiler konusundaki kararlarını hangi koşullarda ve nasıl etkileyeceğine ilişkin bazı varsayımlarda  bulunmaktadır:

Birinci varsayım: Bireyin konuya ne kadar ilgi duyduğuna ilişkindir.

İkinci varsayım: Kişinin söz konusu uluslararası olay hakkındaki bilgi birikimine ilişkindir.

Üçüncü varsayım: Kişinin uluslararası sorun çözme yeteneğine ilişkindir.

Dördüncü varsayım: Kişinin konuyu ne derece rasyonel değerlendirmeye tabi tutarsa bireysel özelliklerinin karara etkisinin o derece azalacağına ilişkindir.

Beşinci varsayım: Kişinin olayı etkileme gücünün fazla olduğunu bilmesi ölçüsünde kişisel özelliklerinin karara etkisinin azalacağına ilişkindir.

Altıncı varsayım: Kişinin kararlarının sonuçlarından sorumlu olması ölçüsünde kişisel özelliklerinin karara etkisinin azalacağına ilişkindir.

Verba, konu belirsizleştikçe ve değerlendirme için sunulan bilgi azaldıkça kararın sübjektifleştiğini; ancak konu detaylandıkça   kişisel   özelliklerin   sübjektif   etkisinin

azalacağını öne sürmektedir. Bunun yanı sıra grup tarafından verilen kararlarda kişisel özelliklerin etkisinin azaldığını  savunmaktadır.

Karar Verme Sürecinde Algılamanın Rolü

İnsanların aynı olay karşısında aynı davranışı göstermemelerinin    ardında           yatan   neden  algılama farklılığıdır. Karar vericilerin inanç, imaj gibi sübjektif yaklaşımlarını görmezden gelerek karar ve politikaları açıklamak mümkün değildir.

“Uluslararası Politikada Algılama ve Yanlış Algılama” adlı eserin yazarı Prof. Dr. Robert Jervis’in algılama ya da yanlış algılamaya ilişkin on dört yaklaşımı bulunmaktadır:

(1)       Karar vericilerin yaklaşım ve imajları, edindikleri bilgileri belirler ve etkiler.

(2)       Karar vericiler kendi tezlerinin değişmesine yol açacak yeni bilgilere karşı kapalı davranma eğilimindedir.

(3)       Aktörler, bilgilerin toplu değil de parça parça gelmesi halinde kendi yaklaşımlarıyla çatışsa bile özümseyebilir.

(4)       Karar vericinin imajı siyasal sistemin kazandırdığı deneyimlerden, kendi deneyimlerinden ya da dünya tarihi ile ilgili öğrendiklerinden  etkilenir.

(5)       Aynı olay farklı karar vericilere tarafından farklı algılanır, çünkü her birinin başından geçen farklı olayları çağrıştırabilir.

(6)       Politika belirleme konumundaki bir karar verici,

konunun  karşı  tarafça  kendi  istediği  şekilde anlaşıldığını varsayar.

(7)       Karar vericiler, kararların karşı taraf üzerinde öngörülen etkiyi yapamayacağının farkında olmayabilir.

(8)       Diğer ülkelerin, kendilerine yönelik düşmanlıklarını olduğundan biraz fazla abartırlar.

(9)       Diğer ülkelerin davranışlarının daha planlı, daha disiplinli ve daha koordineli olduğunu sanırlar.

(10)     Diğer ülkenin büyükelçisinin tutum ve davranışının, o ülkenin politikasını tamamen yansıttığını düşünür.

(11)     Diğer ülkelerin davranış ve tepkilerini, kendi politikalarının şekillendirdiği yönünde abartılı yaklaşımlar  benimseyebilir.

(12)     Karar vericiler, kendi ülkeleri hakkındaki imajları ile diğerlerinin kendisi hakkındaki imajlarının aynı olduğunu sanır.

(13)     Kendileri için çok önemli bir olayın, diğer ülke karar vericileri için de aynı derecede önemli olduğunu varsayar.

(14)     Kendi yaklaşımlarına uyan ve destekleyen verilerin ve kanıtların, diğer bakış açısı ve yaklaşımlar için de uygun kanıtlar olduğunu düşünerek yanılgıya düşebilir.

Karar Verme Teorisinin Modelleri

Bilgi, karar vericiye farklı şekillerde ulaşabileceği gibi karar vericinin karar vermesi de farklı şekillerde olabilir. Buradan hareketle farklı karar verme modelleri geliştirilmiştir. Bu modellerden bazıları aşağıda özetlendiği gibidir:

Küçük Değişiklikler Modeli- İki Adım İleri, Bir Adım Geri: Roger Hilsman, küçük değişiklikler modelinin dış politika kararlarının verilmesinde sıkça kullanıldığını öne sürmektedir. Buna göre bir karar verici, baştan verdiği kararları zaman içinde ve ileriki aşamalarda revize ederek genişletmekte ve geliştirmektedir.

Rastgele Adımlar- Sarhoş Yürüyüşü Modeli: Rastgele adımlar modeli, devletlerin dış politikalarındaki öngörülemeyen değişiklikleri açıklamada zaman zaman kullanılmaktadır. Devletlerin dış politikası kaldırımda yürüyen bir sarhoş gibi zikzaklar çiziyorsa ve bir sarhoşun adımları gibi bir sonraki adımı tahmin edilemiyorsa; karar vericilerin aldığı kararlarda ve politikalarda da bir rastgelelik söz konusu olabilir.

Risk ve Başarının Hesaplanması – Kumarbazın İflası Modeli: Uluslararası politika bazı açılardan bir kumar oyununa benzer. Kumarbazın iflası terimi ile anlatılmak istenen karar vericinin karar alma aşamasında matematiksel hesaplar yaptığıdır. Eğer karar verici, uzun süren şans oyunlarında fazla kaynağa sahip olmayan oyuncu gibi kartlarının durumunda dalgalanmalar olursa kaybeder. Bir oyunda şansı ters gittiğinde oyunu kaybeder ve sonraki oyunlarda uygun kartlar gelse bile oyunu kazanma şansı düşük olur. Oysa zengin ve güçlü bir oyuncu, oyunun bazı anlarında şansı yaver gitmese bile oyunu kendi lehine çevirebilir ve uzun vadeli bir oyunda kazançlı çıkabilir. Bu genel kural uluslararası ilişkilerde de geçerlidir ve tek istisnası nükleer savaş olasılığının devreye girmesidir. Nükleer savaş ya da nükleer silahların kullanılacağı bir genel savaşta büyük devletlerin fazla nüfus ve kaynağa sahip olmaları, avantaj olmaktan çıkar.

Küçük   Gruplarla   Karar   Verme:   Uluslararası     kriz durumlarında, kararlar küçük bir lider grubu tarafından verilebilir. Küçük gruplarla karar almada bireysel çıkarların öne çıkması eğilimi yerine işbirliği yapma eğilimi ön plandadır. Zamanın azlığı ve olaydan kaynaklı stres, karar vericilerin verimlilik ve üretkenliğini arttırır ve moral yükseltip problem çözme yeteneğini geliştirir. Zaman kısıtı yüzünden bireyler daha çabuk uzlaşır. Stalin döneminde Sovyet bürokratları ve Senatör McCarthy döneminde Amerikan Dışişleri Bakanlığı bürokratlarının durumu bir ölçüde bu modele benzemekteydi.

Standart Uygulama Prosedürleri: Her bir örgüt ve devlet için birtakım standart davranış kuralları ve programlar bulunur. Bu kural ve programlar her devlet için ayrı olabilir; ancak örgüt ve hükümetlerin davranışları bu davranış kurallarına uygun hareket eder. Rutin sorunlarda genellikle  standart  kurallar  uygulanır.  Bu  tür  yerleşik

kuralların olması, sürekli tekrarlanan sorunların çözümünde büyük kolaylık sağlar.

Rasyonel Politika Modeli: Graham Allison, üç karar verme modeli üzerinde durmaktadır. Bunlardan biri örgütsel süreç modeli, diğeri bürokratik model ve üçüncüsü de rasyonel politika modelidir. Rasyonel politika modeline göre karar vericilerin devlet adına karar alırken rasyonel davrandıkları varsayılır. Allison, Sovyetlerin Küba’ya füze yerleştirmesini rasyonel bir davranış olarak görmüş ve bu sayede ABD’nin nükleer üstünlüğünü sona erdirmeye çalıştıklarını savunmuştur. Thomas Shelling’in “çatışma analizi” modelinde de devletlerin rasyonel davrandıkları kabul edilir. Terör ya da dehşet dengesi ortamındaki istikrar, devletlerin rasyonel davranacakları varsayımıyla açıklanır.  Rasyonel  modelde devlet temel aktördür ve belirlediği hedeflere iyi tasarlanmış bilinçli eylemlerle ulaşmaya çalışacağı varsayılmaktadır.

Örgütsel Süreç Modeli: Devletler her zaman tek başına rasyonel karar verecek kadar bütünsel bir yapı içinde olamayabilir. Devlet politikası her zaman liderlerin davranışlarının sonucu olmayıp belli davranış kalıplarına göre hareket eden örgütlerin çıktıları olabilir. Devletler, her biri belli bir alanda faaliyet gösteren çok sayıda örgütten oluşmuş yapılardır. Siyasi liderler diğer örgütlerin çıkarlarını da dikkate alan kararlar verir ve oluşan politikanın herhangi tek bir örgütün çıkarına olmamasını sağlar.

Bürokratik Politika Modeli: Bu modele göre devletin tepe örgütünün başında bulunan liderlerin her birinin rekabetçi bir yapı içinde kendini merkezde gördüğü ve kendi düşüncelerini tek doğru olarak kabul ettiği düşünülmektedir. Bu oyunun adına bürokratik politika denilmiştir. Buna göre hükümetin hiyerarşik yapısı içinde belli bir pozisyonda olan oyuncular arasında sürekli bir pazarlık süreci yaşanmaktadır. Uygulamalara bakıldığında birçok dış politika kararının hükümet içindeki siyasal örgütlenmeler tarafından rekabet ve ittifak ilişkilerinin sonunda alındıkları görülmektedir. Bürokratlar arasındaki güç dağılımı kararları etkilemektedir. Zaman varsa bürokratik örgütlenmeler arasında koalisyonlar oluşabilir.

Şelale Modeli: Karl Deutsch’a ait olan şelale modeline (cascade model) göre ülke içinde kararlar, karmaşık, karşılıklı bağımlılık içeren ve yukarıdan aşağı doğru beş ana grup arasında işleyen bir iletişim ağıyla belirlenmektedir.

Bu gruplar arasında sürekli iletişim ve etkileşim bulunmakta; ancak her grup kendi içinde kara kutu benzeri bir kapalı sistem oluşturmaktadır. Bu gruplar kendi değer sisteminin yanı sıra dışarıdan gelen girdileri değerlendirir ve dışarıya bir çıktı olarak verir. Bu çıktılar, geribildirim olarak nitelendirilir ve hem kendisine hem de diğer grupların sistemlerine girdi olarak iletilir.

Söz konusu beş ana grubun yapısı aşağıdaki gibi özetlenebilir:

•          Sosyo Ekonomik Seçkinler: Beş ana grubun en üstünde  yer  alır  ve  nüfusa  oranları  %2  ya  da

%3’ü geçmez. Büyük  fabrikatörler, sermaye sahipleri, borsa yatırımcıları, işverenler ve büyük şirketlerin üst düzey yöneticileri bu grupta yer alırlar. Benzer düşüncelere, deneyimlere, tercihlere, yöntemlere, alışkanlıklara, çıkar ve davranış biçimlerine sahip oldukları; birbirleriyle sık temas içinde oldukları gözlemlenir.

•          Siyasal ve Hükümetsel Seçkinler: Yukarıdan aşağıya ikinci grubu oluştururlar. Yürütme bürokrasisi personeli, yasama üyeleri, yargı üyeleri, seçimle gelmiş üst düzey yöneticiler ve üst düzey sivil ve askeri bürokratlar gibi alt gruplara ayrılırlar. Bu seçkinler, hükümet içinde olan ya da dışarıdan kararları etkileyebilecek, hükümete en yakın duran siyasal seçkinlerdir. Kendi içlerinde bir  iletişim ağı  ve karar  alma mekanizmaları  bulunur.

•          Kitle Haberleşme Seçkinleri: Yukarıdan aşağıya üçüncü düzeydeki gruptur. Gazeteciler, magazin habercileri, televizyon, radyo çalışanları, reklam şirketleri, ajansları ve yayıncılık sektörü ile bu sektördeki kuruluşlardan oluşur.

•          Yerel Kanaat Önderleri: Yukarıdan aşağıya dördüncü düzeyde yer alan bu grup ülkeden ülkeye değişmekle beraber nüfusun %5-10’unu oluşturur. Yerel kanaat önderleri kitle iletişim araçlarını takip eden, dış politika konularına yakın ilgileri sebebiyle bu haber ve bilgileri yorumlama yeteneğine sahip olan kişilerdir. Kendi yorumlarını komşu ve çevrelerine yayarak onların da kendisine benzer bir kanı ve görüşe sahip olmalarını sağlar.

•          Halk: Beşinci düzeydeki grupta siyasal konulara ilgi duyan geniş bir halk yığını yer almaktadır. Bu grup politik konulara ilgi duyan, etkileme kabiliyeti bulunan, bu özellikleri çevresince benimsenmiş olan ve genelde yetişkin kişilerden oluşur. Politik bilinç sahibi seçmen kitlesi olan bu grup, kendi karar verme alışkanlıklarına sahiptir.

Enformasyon akışı, ilk dört düzeyden aşağıya oluşur. Sosyo ekonomik seçkinler, hükûmetsel ve siyasal seçkinleri doğrudan etkileyebilirken; kitle haberleşme seçkinleri grubu yerel kanaat önderlerini ve halkı etkileme kapasitesine sahiptir (S:143, Şekil 7.1).

İletişim ağı içinde yer alan ve karşılıklı bağımlılık içinde olan gruplar arasında çapraz gruplaşmalar ve koalisyonlar oluşabilmektedir. Bu da çıkarların gereği olarak meydana gelmektedir. Bu tür koalisyonlar siyasal liderler, medya grupları, yerel kanaat önderleri ya da seçmenler arasında söz konusu olabilir. Bunlar da dış politika konusunda sertlik yanlıları ya da ılımlılar olarak adlandırılabilir.

POZİTİVİZM VE EPİSTEMOLOJİK TARTIŞMALAR

Epistemolojik  tartışmalar

Uluslararası ilişkiler alanındaki akademik çalışmalara pozitivizm egemen olmuştur. Dönemler itibariyle pozitivizmde birinci dönem, Bacon, Locke ve Hume ile başlamakta, Comte ve Simon ile ikinci dönemi yaşamakta, Viyana Çevresi ya da yeni pozitivizm olarak bilinen pozitivist akım ise 1920’lere rastlamaktadır. Saint Simon’un kullandığı anlamda pozitivizm, toplumsal yapıyı bilimsel çalışmalar vasıtasıyla ve bilimsel yöntemler kullanarak, yeniden düzenlemeyi amaç edinen ve bu yönüyle bilimi metafizikten arındırmayı amaçlayan bir tutumun adıdır. Çoğunlukla pozitivizmle empirizm birbirinin yerine kullanılmaktadır.

Emprizm ise, bilimsel bilginin duyu verilerimize yönelik önermelerden oluştuğunu, doğuştan bilginin olmadığını, tüm bilgilerimizin deneyimin ürünleri olduğunu ve bilimsel bilgiye tümevarım yöntemiyle ulaşıldığını, bilimde deney yöntemini kullanmayı kabul eden bilgi teorisidir.

Pozitivizmle empirizmle arasındaki ilişki şu şekilde ifade edilebilir; pozitivizm, empirist epistemolojiye dayanan bir metodolojik pozisyondur. Empirist epistemoloji, bizim evren hakkındaki bilgilerimizin, deneyimlerimizle doğrulanmasını ifade etmektedir.

Burada epistemoloji, bilginin kaynağıyla ve bilimsel bilginin gelişimiyle ilgilidir ve bu çerçevede kısaca bilgi teorisi olarak empristler için bilginin asıl kaynağı duyu organlarıdır. Bu bağlamda epistemoloji ile empirizm özdeştir. İzleyen bölümlerde uluslararası ilişkilerin temel epistemolojilerinden   bahsedilecektir.

Empirizm

Empirizm, Francis Bacon’a dayandırılabilir. Bacon, Aristo’nun düşüncelerine karşı çıkarak gözlem ve deneyin temel alınıp bilimin esas alınmasını savunmuştur.  Bu teorinin diğer bir savunucusu Thomas Hobbes, Kara Avrupası rasyonalizminin karşısında yer alan yeniçağ empirizminin doğmasına katkı sağlamıştır. O’na göre, bütün bilgilerimiz, nesnelerin duyu organlarımız üzerindeki etkilerinden meydana gelmektedir.

John Locke’a göre ise zihin, başlangıçta üzerine hiçbir şey yazılmamış düz beyaz bir kağıt (tabula rasa: boş tablet) gibidir. Dolayısıyla empirizm doğuştan gelen bilgi (a priori) yerine, sonradan edinilen (a posteriori) bilgiyi önemser. Tüm edindiğimiz bilgiler, doğuştan sonra, deney ve gözlemler yoluyla elde edilmektedir. Devlete ve bireye bakış açısından, Hobbes’dan oldukça farklılaşan Locke, daha özgürlükçü ve liberal görüşlere sahiptir, materyalist ve tanrıtanımaz değildir.

David Hume’la en yüksek noktasına ulaşan empirizm, gerçeklerle ilgili olarak yapılan bütün genellemelerin aksini düşünmek daima mümkün olduğu düşüncesine ulaşmıştır. O’na göre bu ilişkilerle ilgili anlayışımızı geliştirmenin tek yolu empirik gözlemler yapmaktır. Gözlemlerden elde edilen veriler gerçeği yansıtmayabilir, fakat bunlar sadece olasılıkları göstermektedir.

Rasyonalizm

Uluslararası ilişkilerdeki diğer epistemoloji rasyonalizmdir. Gerçeğe deney ve gözlem yerine, akıl yoluyla ulaşılabileceğini savunan bu görüşün temsilcileri, Kartezyenizm olarak bilinen okulun üyesi Descartes, Leibniz, Spinoza’dır. Uluslararası ilişkiler alanında ise Grotius ve Kant’ın da rasyonalizme katkı sağladığı söylenebilir. Hegel bu alanda en önemli isimlerdendir. Tümdengelimciliği benimseyen rasyonalistler, deney ve gözlem verileri yerine, zihin ve aklın verilerini temel almış ve doğuştan gelen (a priori) bilgiye büyük önem vermiştir. Bu görüşe göre doğa, kanunlarla yönetilir, bunun sonuçları ise sadece gözlenebilir. Bu görüşte, empirizm yerine akıl ve mantık yerleştirmektedir. Hugo Grotius ahlak ve siyasetin, matematik gibi evrensel ve tümdengelimsel bir bilim konusu olabileceğini savunmuştur.

Başka bir düşünür ise Rene Descartes’tır. Descartes, Kartezyenizm akımın öncüsüdür. O’na göre doğuştan gelen bilgi doğrudur, oysa duyu organlarıyla edinilen bilgi açık ve seçik olmadıkları için bunlara güvenilemez. Aklı temel alan Descartes düşünüyorum öyleyse varım önermesiyle bilinmektedir. Kant ise doğuştan gelen bilgi, zorunlu ve tümel geçerliği olan bilgidir. Kant’ın klasik rasyonalizmden ayrılan yönü ise salt doğuştan gelen bilgiye tutunmayıp, duyu organlarıyla edinilen bilgiyi de dikkate almasıdır. Hegel ise asıl gerçeğe spekülatif olarak, yani deneye hiç başvurmadan, salt düşünmenin sınırları içinde kalınarak varıldığını savunur. O’na göre felsefe objelerin düşünceyle görülmesidir. Aklı temel alan Hegel’e göre duygu ya da duyum kişiyi öze götüremez.

Pragmatizm

Diğer bir epitemoloji olan pragmatizm, deney ve gözlem yaparken aklın önemini kabul etmekte, rasyonalistlerden farklı olarak, deney ve gözlemlerin, insanın inanç ve değerlerinin değişmesine yol açtığını kabul etmektedir. William James, Charles Peirce ve John Dewey ise savunucularıdır. Bu görüşte, bir inanç ya da bağlanılan teori ve görüş, öngörülen amacın gerçekleşmesine yaptığı katkıyla değerlendirilir, bu da ancak deneyimle bilinir. Buna ise pragmatik doğrulama denir.

James’e göre yeni bilgi ve yorum getirme iddiasında olan birbirlerine rakip teoriler, yalnızca insan yaşamının amacına göre değerlendirilmeli, bilimde, felsefede ve teolojide hiçbir tanım ya da formül kesin, nihai ve değişmez değildir. James, bir teori artık problem çözemiyorsa, pratik bir yararı yoksa terk edilmelidir diye düşünmektedir.

John Dewey için de tasarım ve varsayımlar somut problemleri çözmenin araçlarıdır ve bu amaca uygunluğu ölçüsünde doğrudur ve geçerli kabul edilir.

Pragmatizmin çağdaş temsilcilerinden Thomas Kuhn, Paul Feyerabend ve Richard Rorty’ de Dewey gibi teorinin problemleri çözebildiği  ölçüde geçerli  olduğunu savunmaktadır.

Pozitivizm

Bu epistemolojinin Saint-Simon’la başladığı söylenebilir. Simon toplum bilimlerinin doğa bilimlerine göre yeniden yapılandırılması şeklinde doğa bilimlerindeki empirist epistemolojiyi  benimsemiştir.

Auguste Comte ise Simon’nun düşüncelerini yaymıştır. Comte’a göre geçerli bilgi, deneysel yöntemlerle edinilir. Comte, bilgiyi teolojik, metafizik ve pozitif şeklinde üçe ayırmıştır. Pozitif bilgi, bilimsel gelişmenin evriminin üçüncü aşamasını oluşturmakta, bilimde bir hiyerarşi söz konusu olsa bunun en temelinde matematiğin, en üstte ise toplum biliminin bulunacağını ifade etmekte, bilginin; deney ve gözlemlerle doğrulanacağını savunurken Hume’la benzer düşünmektedir. O’na göre pozitif bilgi, teoloji ve metafiziğin etkisinden uzak, olgu ve deneye dayanan nesnel bilgidir. Toplum bilimlerde de doğa bilimlerinde de tek bir yöntem vardır.

Diğer bir pozitivist ise John Stuart Mill’dir. Mill, pozitivizmin en önemli ilkelerinden olan deneyciliği, yaptığı mantık çalışmalarıyla desteklemiştir. Mill, olgucu olması, deneyimden gelen bilgilere inanması, tümevarımı benimsemesiyle Comte ve Hume’un izinden gitmiştir. Mill, materyalizmi benimseyen, tanrı tanımayan ve insan yerine insanlığı tercih eden Comte’tan bu konularda ayrışmaktadır.

Mantıkçı  pozitivizm

İkinci nesil pozitivizm olarak bilinen bu yaklaşım Schlick’in girişimiyle ve Viyana’da başladığı için Viyana çevresi adıyla anılmış sonraları mantıkçı pozitivizm/empirizm adını almıştır. Rudolf Carnap, Otto Neurath, Hans Reichenbach, Carl Gustav Hempel, Bertrand Russel, Ludwig Wittgenstein bu akımın savunucularıdır. Bu yaklaşımda, gerçek bilgi bilimsel bilgi türünde olmalıdır. Benzer şekilde felsefe de bilimsel karakterde olmalıdır. Deneysel bilimlerde olduğu gibi, felsefede de açıklık, mantıksal tutarlılık ve ispatlanabilirlik bulunmalıdır. Böylece fizikteki deneyin yerini felsefede mantık kavramı almıştır.

Pozitivizmi karakterize eden temel bir kavram olan ve mantıkçı pozitivistler için de temel bir ölçüt olarak kabul edilen doğrulamacılık ilkesine göre, bir ifadenin, bir görüşün ya da bir yargının geçerli olarak kabul edilebilmesi, onun denetlenebilir ve doğruluğunun ispatlanabilir olmasına bağlıdır.

Viyana çevresinin geleneksel pozitivistlerden en önemli farkı doğrulama sürecine, mantık ve dil analizini dâhil etmeleridir. Mantık ve dil analizini benimsemekle beraber, bu akıma göre de deney ve gözlemlerle doğrulanabilen önermeler, anlamlı önermelerdir. Diğer bir ifadeyle, önermelerin olgusal içerikli, gerçek dünyaya ilişkin  ve deneyimlerimizle doğrulanabilecek önermeler olması gerekmektedir. Moral  ve  estetik önermeler, deneyimlerimizle doğrulanamayan önermeler olduğundan, anlamsız önermelerdir. Bu tür önermeler kişisel tercihleri,

hisleri, duyguları ifade etmektedir ve bilimsel bilgi olarak nitelenemez.

Wittgenstein üç türlü önermeden söz etmektedir. Bunlar;

•          Sentetik önermeler (evren üzerine önermeler): evrene ilişkin bir durumu, varoluş durumunu yansıtan, varoluş durumunu ifade eden,

•          Analitik önermeler (mantıksal önermeler): doğruluk ya da yanlışlıkları evrene gidilmeden kendi içlerinde anlaşılabilen totolojiler,

•          Metafiziksel önermeler: ne doğru ne de yanlış olan önermelerdir.

Wittgenstein ve Schlick doğrulanabilirlik ilkesini sentetik empirik önermelere dayandırmakta; Carnap da doğrulanabilir önermelerin yaşantı ve deneyimlerimize konu olan önermeler olduğunu belirtmektedir. O’na göre metafizik önermelerse doğrulanamaz nitelikte önermelerdir.

Neopozitivizm ve eleştirel rasyonalizm

Aydınlanma çağıyla birlikte, akla ve deneye dayanan ve doğrulama yöntemini kullanan pozitizivm, rasyonalizm ya da akılcılık olarak anılmaktadır. Felsefede yeni bir akım haline gelen bu düşünce, akla uygun olanı bilimsel kabul etmekte, sosyal ve siyasal yaşamda dinsel toplumsal örgütlenmeler yerine, akılcı kurumsal düzenlemeleri savunmuştur.

Karl Popper, pozitivizm ve rasyonalizmin ortak birikimi olan felsefi epistemolojik doğrulamacı yaklaşımı sorgulamıştır.

Bu  yaklaşımın  en  önemli  temsilcisiyse  Kant,  aklın  ve

deneyin birlikte kullanılmasını öngörmektedir.         A priori ve a posteriori bilgiyi birlikte kabul etmektedir. Feyerabend’de  ise  rasyonalist  pozitivizm,  akla  veda, yönteme hayır düşüncesiyle postpozitivizme dönüşmüştür. Diğer bir isim Carl Hempel’e göre, bir olgu ancak genel bir  yasa  varsa  açıklanabilir.  Bu  durum,  Imre  Lakatos tarafından  araştırma  programı,  Thomas  Kuhn’da  ise paradigma olarak tanımlanmıştır.

Popper, Lakatos, Kuhn, Feyerabend tümdengelimciliği benimserken; Francis Bacon, John Locke ve David Hume’la başlayan empirizm ise tümevarımcı bir yöntemi kabul etmektedir.

Empirist epistemoloji bazı sınırlamalarla karşı karşıyadır. Bunlar; epistemolojik teminat gözleme dayanmıyorsa, toplumsal ya da uluslararası yapı, hatta birçok toplumsal olgu, gerçek anlamda gözlemlenememektedir. İkinci olarak, katı empirizm çoğu zaman gözlenmesi söz konusu olmayan nedenleri açıklamamızda bizi sınırlamaktadır. Üçüncü olarak saf ve hiç  bir şeyden  etkilenmeyen bir algılamanın mümkün olmadığıdır. Diğer bir eleştiri ise analitik ve sentetik önermeler arasında ciddi bir ayırım yapılamayacağı ve bir teori olmaksızın araştırmanın saf gözlemle başlamasının imkânsız olduğudur.

Popper’a göre, bilimsel bilginin gelişmesi gözlemlenen olguların toplanmasıyla ilgili olamaz. Bilimsel kuramların elenmesi ve daha iyilerle yer değiştirmesi sürecidir. Popper’a göre teoriler sınanır ve bu sınama sonucunda terk edilenlerin yerine, yenileri gelir. Popper hatalarımızdan öğrendiğimizi savunmaktadır. Popper doğrulama ilkesini benimsemeyip, reddedilebilirlik ve yanlışlanabilirlik ilkesini benimsemiştir. Bu durum başka bir ifadeyle (falsification) ilkesidir.

Kuhn ise bilimsel gelişmeyi, normal bilim ve devrimci bilim olarak iki döneme ayırmıştır. Normal bilim döneminde, eldeki paradigma bulmaca çözmede yetersiz kalır ya da başarısızlığa uğrar ve bu, bütün bilim dalını ilgilendiren aykırılıklar haline gelirse bunalım da başlar. Bunalım, yeni paradigmanın, yürürlükteki paradigmanın yerini almasıyla sona erer. Bu paradigma değişikliğine Kuhn bilimsel devrim demektedir. Kuhn’a göre kabul görmüş olan bir model ya da örnek, ortak inanç ve değerler sistemi, çerçeve, olarak tanımladığı bir paradigma önderliğinde yapılan çalışmalar, normal bilimdir. Kuhn paradigmayı 21 anlamda kullanmakta, buna disipliner matriks demektedir. Paradigma, Kuhn’a göre bir bilim dalına özgü çerçeve ya da kalıp anlamını taşımaktadır ve dört ögeden oluşmaktadır. Bunlar;

•          Simgesel genellemeler

•          Paradigmanın metafizik kısımları

•          Değerler

•          Örnekliktir.

Kuhn’a göre bilimsel çalışmalar esas olarak normal bilim dönemlerinde yapılmaktadır. Teori geliştirme, olgu toplama ve araştırma yapma gibi faaliyetler, yürürlükteki paradigmadan yararlanılarak yürütülmekte, mevcut paradigmaya zarar vermemektedir. Mevcut paradigmaya ters düşen gelişmeler ve anomalilerin çoğalması yüzünden paradigmanın sorgulanmasıyla bunalım dönemine başlamaktadır. Kuhn’a göre bilim ve bilim olmayan ayırmalıdır, Kuhn, bilimsel topluluğu camia olarak ifade etmektedir ve tümevarımcılığı reddetmektedir.

Lakatos’a göre bilimsel bilgi olgulardan bağımsızdır. Lakatos, tümevarımcılığı reddetmektedir, yanlışlamacılık ilkesine de karşı çıkarak, araştırma programını benimsemektedir. Her programda negatif heuristik ve pozitif heuristik dediği metodolojik kurallar bulunmaktadır. Negatif heuristik, nelerden kaçınmamızla pozitif heuristik ise neler yapmamız gerektiğiyle ilgilidir. Her programda çetin bir öz vardır.

Feyerabend ise tek bir paradigmaya bağlılığı bir ideolojiye bağlılık gibi görmekte, normal bilim dönemlerinde yapılan çalışmayı ideoloji olarak nitelemektedir. Genel ideoloji kavramı gibi, genel teori de olamayacağını ifade eden yani bunalımdan sonra normal dönemin geldiği ve bilimin böyle geliştiği şeklindeki Kuhn’un görüşüne karşı çıkar, çoğulculuğun ve vazgeçmemenin, bilimin gelişmesinde birlikte bulunduğunu savunur. Feyerabend, bir programı benimsemediği gibi, tüm programlara da karşıdır. Hiç bir metodu Kabul etmez. Feyerabend, evrensel olarak nitelenen hemen her kavrama kuşkuyla bakar.

Post modernizm, post pozitivizm

Post modernizm, modernist olarak nitelenen, tüm bilimsel ve toplumsal duruşlara karşı bir meydan okuma olarak da nitelenebilecek bir yaklaşımdır. Başka bir ifadeyle modern olana karşıdır. Kişisel yaşamda, kültürde, sanatta, mimaride, aynı şekilde, belli kalıplara göre davranma, giyinme ve üretmeye karşıdır. Bilim alanındaki yansımasıysa post pozitivizm  olarak nitelenmektedir. Bilimde de evrensel ilkeler konulamayacağını ileri sürerler. Gerçeklik yerine yorumu, genellik yerine tikelliği, evrensellik yerine göreliliği savunan post modernistler, mevcut sorunlara alternative çözümler üretme yerine, mevcut sorun çözme yöntemlerini temelden sarsmaya çalışmaktadırlar. Aydınlanmanın ürünü olan her şeyin reddedilmesini öngören post modernizm, tarihin belli bir perspektiften yorumlanmasını reddeder. Özgürleştirici bir yaklaşım olarak sunulan post modernizmin getirdiği sonuç, aslında tek bir kavramla, anarşi kavramıyla özetlenebilir.

Jean-François Lyotard, Roland Barthes, Judith Butler, Gilles Deleuze, Luce Irigaray, Paul Feyerabend, Jacques Derrida, Michel Foucault ve Richard Rorty post modernizme önemli katkılarda bulunmuş yazarlar arasındadır.

Jean-François Lyotard modernliği, bilim ve devleti meşrulaştırmak amacıyla kullanılan üst anlatıların oynadığı rolle açıklamaktadır. Postmodern durum, hem maddi koşullardaki değişimleri, hem de düşünsel alandaki koşulları içeren bir sürecin toplam ifadesidir.

Der Derian ve Shapiro’nun uluslararası ilişkileri bir tür metinler arası ilişkiler olarak değerlendirmektedir. Çalışmasında devletlerin rolü, diğer üniter yapılar ve anarşi kavramı tartışılmakta ve dünya politikası postmodern bir gözlükle yeniden analiz edilmektedir. Postpozitivistlere genel eleştiriler arasında; nihilistik, göreli, gelişigüzel ve

irrasyonel özelliklere sahip olmaları sayılmaktadır.

Steve Smith’e göre, pozitivist teorilerin dört temel özelliği vardır. Bunlar, bilimin tekliği, aynı ontolojik ve epistemolojik varsayımları kullanmaları; ikincisi etik ve moralitenin olgulardan ayrı tutulması ancak olguların nesnel olarak analiz edilebileceği; üçüncüsü sosyal dünyada ancak doğal yasaların nesnel olarak gözlenebileceği; dördüncüsü ise bu yasa ve olguların empirik çalışmalarla  ve  gerçek pozitivist araştırmalarla yanlışlanabileceğidir.

Pozitivistler, devletlerarasındaki etkileşimleri, doğa bilimlerindeki gibi belli yasalar ve düzenlilikler çerçevesinde tekrarlanan etkileşimler olarak görmekteyken, postpozitivistler tarafından pozitivist teorilere yöneltilen eleştirilerin başında, toplum bilimlerde teorilerin değerden arındırılmış ve nesnel olması gerektiği yaklaşımı gelir. Post pozitivistler, pozitivist geleneğin ihmal ettiği bu unsurları analize dâhil ederek söz konusu eksikliği  doldurmaktadırlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.