Home » Dünya Gündemi » Türkiye’nin toplumsal Yapısı

Türkiye’nin toplumsal Yapısı

TÜRKİYE’ NİN TOPLUMSAL YAPISI
TOPLUMSAL YAPIYI AÇIKLAYAN KAVRAM VE KURAMLAR
Toplumsal Yapı Kavramı
İnsanoğlu dünyada var olduğu ilk zamanlardan beri, değişik bölgelerde değişik kültürler kurmuş olsa da hep bir topluluğun üyesi olarak yaşayagelmiştir. Büyüklüğü, uygarlık düzeyi, ekonomik uğraşısı, dili, dini, inandığı değerler ve uyduğu kurallar ne olursa olsun, ortak bir yaşayışa sahip her insan topluluğu bir toplum meydana getirir.. Tüm toplumlar belirli bir iç düzene yani belirli bir yapıya sahiptir. Bu yapı durağan olmamakla birlikte sürekli bir değişim içerisindedir. Bu değişim ise toplumsal ve ekonomik koşullara bağlı olarak birbirinden farklılık gösterir.
Toplumsal yapı kavramı ilk olarak Herbert Spencer tarafında kullanılmıştır. Ancak bu kavram o dönemde pek açıklığa kavuşmamıştır. Çeşitli sosyologlar ve antropologlar toplumsal yapı kavramıyla ilgili değişik tanımlar yapmışlardır.
Toplumsal Yapının Parçaları
Toplumsal yapının parçaları toplumsal statü, toplumsal rol, toplumsal gruplar, toplumsal sınıf, toplumsal ağ, toplumsal kurumlar ve kültürdür.
Toplumsal Statü: Statü, kişinin toplumsal yapı içerisinde bulunduğu konumdur. Örneğin; öğretmen, öğrenci, din adamı, polis ve sanatçı gibi. Bireylerin sahip oldukları statü zaman içerisinde değişebileceği gibi, birden fazla statüye de sahip olabilir. Buna statü dizisi denir. Statü dizilerinin amacı toplumsal kurumlar ve alt sistemler arasında bağımlılığı sağlamaktır.
Bireylerin sahip oldukları statülerden biri diğerlerine göre daha önemli olabilir. Buna temel ya da master statü adı verilir. Bireyler toplum içerisinde sahip oldukları statülerini iki şekilde edinirler. Bunlar edinilmiş ve kazanılmış statülerdir. Edinilmiş statü, bireyin doğrudan bir çabası olmadan, kendi dışındaki faktörler tarafından sağlanan statüdür. Yaş ve cinsiyet buna örnek olarak gösterilebilir. Kazanılmış statü ise bireyin kendi isteği ve çabalarıyla gönüllü olarak elde ettiği statüdür. Üniversitede rektör olmak ya da öğrenci olmak kazanılmış statü örnekleridir.
Toplumsal Rol: Rol, belirli bir statüyü işgal eden kişiden beklenen davranıştır. Toplumsallaşma, büyük ölçüde rol davranışları sürecidir.
Roller bireyin sahip olduğu statülerinin gereklerini yerine getirdiği ve faydalarından yararlandığı bir davranış biçimi olarak da açıklanabilir. Toplum içerisinde aynı statüye sahip insanlar farklı davranışlarda bulunabilirler. Bu farklılığı da ortaya çıkaran şey rollerimizdir. Rol çatışması, iki veya daha fazla statüde oynanan rollerin çatışması olarak tanımlanabilir. Bu çatışma statü dizilerinin bir sorunudur.
Toplumsal Gruplar: Toplumsal grup, en az iki kişiden meydana gelen, benzer değer ve beklentileri paylaşan bireylerin etkileşimleri sonucu ortaya çıkan bir birleşimdir. Grupta yer alan bireyler birbirine yakın değer, norm ve bakış açısını paylaşırlar. İki tür grup vardır. Birincil guruplara örnek olarak sevgi ve özveri ile birbirine bağlı aile ve arkadaş grupları gösterilirken ikincil gruplar geçici ilişkilere dayalı gruplardır. Siyasi parti, resmi örgütler vb.
Toplumsal Sınıf: Toplumsal sınıf, insanların toplumsal ve ekonomik pozisyonlarına göre bu pozisyonun bilincinde olsun veya olmasın bölünmeleridir. Sosyal bilim insanları üç ana sınıfın varlığından bahsederler.
a. Üst sınıf: Maddi yönü güçlü burjuva grubudur.
b. Orta sınıf: Eski ve yeni orta sınıf olarak ikiye ayrılır. Eski orta sınıf Sanayi Devriminden sonra ortaya çıkan küçük işletmeciler, esnaf ve zanaatkârlardan oluşmaktadır. Yeni orta sınıf kendi içinde üst-orta (avukatlar, eczacılar, mühendisler vb.) alt-orta ( alt düzey yönetici ve memurlar) olmak üzere ikiye ayrılır.
c. Alt sınıf: Vasıfsız ve düşük ücretli işlerde işçi olarak çalışan gruptur. Bu grupta yer alan bireyler daha çok eğitimsiz iş gücüyle, kol gücüne dayalı alanlarda istihdam edilirler.
Toplumsal İlişkiler Ağı: Toplumsal ilişkiler ağı, bireyin grup içi ve dışı bütün ilişkilerini içine alır. Gruplar içindeki ağlar “sıkı örülmüş” ya da “gevşek örülmüş” olabilir. Granovetter, zayıf bağ ilişkisi içindeki bireylerin güçlü ilişkiler ağı içindeki bireylerden daha fazla bilgiye ulaşabildiklerini ileri sürmektedir. Sıkı örülmüş ağlarda bireyler ağdaki herkesin bütün bilgilerine sahiptirler ancak bu kapalı bir döngü gibidir. Gevşek örülmüş ilişkiler ağı bireye geniş bilgiler edinebileceği farklı temaslar sağlar.
Toplumsal Kurum: Toplumsal kurum, toplumun yapısı ve temel değerlerinin korunması bakımından zorunlu sayılan, nispeten sürekli kurallar topluluğudur. Toplumsal kurum ve kalıplar hangi eylem ve ilişkilerin istendik ya da meşru olduğunu kurallarla belirler. Sosyolojide toplumsal düzeni sağlayan kurumlar genellikle aile, siyasal kurumlar, din, ekonomi ve eğitim kurumu olarak sıralanmaktadır.
Kültür: Kültür, toplumda yaşayan insanların bütün öğrendikleri ve paylaştıklarını kapsayan bir kavramdır. Her üye kültürü öğrenerek geliştirir ve bunlar duygu yüklüdür. İnsanlar arasındaki etkileşimden doğan ve gelişen kültür doğuştan değildir. Öğrenilmiş davranışlardan meydana gelir. Toplumdaki bireyler nadiren kültürü sorgular. Semboliktir, sözel olarak aktarılır. Mekân ve zamana göre değişiklik gösterir.
Toplumsal Yapıyı Açıklayan Kuramlar
Topluma ilişkin somut bilgiler bir kurama dayanmıyorsa anlamlı olamazlar. Bir kurama dayanan bilgiler tutarlılık göstereceklerdir. Toplumsal yapıyı idrak etmede temel oluşturabilecek, birbirini tamamlar nitelikte olan bu yaklaşımlara alt başlıklarda değinilmiştir.
Yapısalcılık: Sosyal bilimlerde, yapılara mekanik açıdan bakmak türü bir yaklaşımın temeli çok eskilere dayanır. Kepler, Galileo ve Newton gibi bilim insanlarından etkilenen doğa felsefecileri sayesinde 16. ve 17. yüzyılda bu kavram yeniden güncellik kazanmıştır. Toplumu büyük bir makine gibi görmek; bu makineyi denge, hareket, tepki, parça ve bütün ilişkileri ile ele almak birçok kişi için cazibeli hale gelmiştir. Yapısalcılığa göre, taraflar arasındaki ilişki, tarafların kendisinden daha önemlidir.
Yapısal Fonksiyonalizm:
Başlıca temsilcileri T. Parsons, R. K. Merton, W. Ogburn, W. Buckley, E. Tiryakian olan yapısal fonksiyonalizmin temel kavramları; yapı, fonksiyon, toplumsal yapı, kültürel yapı, sistem, sosyal sistem, statü, rol, değer, norm, düzen, yapısal farklılaşma, dinamik denge ve uzlaşmadır.
Yapısal fonksiyonalizmin amacı sosyolojide birbirine bağımlı parçalardan oluşan birimlerin çalışılmasıdır. İki anahtar kavramı üretmek olanaklıdır. Bunlar, yapı (structure) ve fonksiyondur (function).
Auguste Comte’a göre sosyoloji, toplumsal statikler olduğu kadar toplumsal dinamikler üzerine çalışmaktadır. Comte, “toplum yaşayan bir organizmadır” tezini öne sürmüş ancak bunu pek fazla geliştirememiştir. Herbert Spencer ise biyolojik ve toplumsal sistemler arasındaki farklılık ve benzerlikleri tartışmıştır.
Durkheim ise modern toplumu kendine ait bir doğruluğa sahip organik bir bütün olarak görmüştür. Bu görüşü 20. yy. antropologlarından Bronislaw Malinowski ve Radcliffe-Brown geliştirmiştir. Toplum bilimlerinde bazı temel kavramları tanımlayan Radcliffe-Brown’un yapısal fonksiyonalist anlayışı, çağdaş fonksiyonalist yaklaşımın da temellerini oluşturmaktadır. Malinowski’nin etkisinde olan Talcott Parsons’un kuramı, sistemin yenilenmesi ve varlığın sürdürülmesine yönelik bir inancı açıklamaktadır.
Yapısal Fonksiyonalizmin Eleştirisi:
Getirilen eleştirilerin başında, yapısal fonksiyonalizmin öne sürdüğü varsayımların tutucu olma eğiliminde olduğudur. Varsayımlar toplumsal değişimlerden daha çok hâlihazırda var olan toplumsal yapıya odaklanmaktadır. Toplumun düzenli bir şekilde birbirleriyle ilişkili olan parçaları içerdiğini varsaymaktadır.
Fonksiyonalizmde bireyler kurumları veya toplumsal yapıları şekillendiren statü ve rolleri işgal eden soyutlamalar olarak nitelendirmektedir. En kaba tabirle yapısal fonksiyonalizm insanı toplumsal kurallara göre rollerini oynayan yaratıklar olarak görmektedir.
Sosyal Alışveriş Kuramı:
Farklı bakış açılarına dayalı olarak sosyal alışveriş kuramları toplumları etkileşim doğaları hakkında ortak varsayımlar paylaşırlar. Toplumsal alışverişte hem maddi hem de maddi olmayanların değiştirildiğini kabul ederler. Peter Blau ve George Homans’ın yaptıkları çalışmalar sosyal alışveriş kuramının tam boyutlu olarak gelişmesine sebep olmuştur. Özellike Homans fonksiyonalist yaklaşımın eksikleri olarak gördüğü konulara yoğunlaşmıştır. Homans’ın kuramının temelinde psikoloji değil ekonomi vardır. Homans’ın kuramına göre kişinin davranışının ya ödül elde etmek ya da cezalardan kaçınmak amacıyla gerçekleştiği varsayımına dayanır.
Bir diğer sosyal alışveriş kuramcısı da Peter Blau, sosyalleşmenin temeli olarak karşılıklılık ilkesine dayanarak, toplulukların yapı ve dinamiklerini çözümler. Samimi ilişkilerdeki alışveriş ile karmaşık toplum örgütlerinde görülen alışveriş arasında ciddi farklar olduğunu belirtir. Blau’nun savunduğu toplum kavramı klasik yapısal fonksiyonizmle benzer özellikler göstermektedir.
Sosyal Alışveriş Kuramının Eleştirisi:
Homans’ın insanı tanımlarken savunduğu düşünce birçok eleştiriye maruz kalmıştır. Homans kendi insan modelinin, kaynaklarını üstünlüğü için kullanan yeni “ekonomik insan” modeli olduğunu söyler. Homans insanı tanımlarken insan doğasının hayvan doğasından çok az farkı olduğunu belirtmiş ve daraltılmış bir Skinnerci davranış psikolojisi temeline oturtmuştur. Ancak diğer bir taraftan çalışmaları ekonomi, sosyoloji ve psikolojiyi birleştirme çabalarını sergiler.
Blau’nun kuramının en büyük zayıflıklarından biri insan davranışlarını büyük ölçüde alışveriş ile yönlendirdiği şekildeki temel varsayımıdır.
Sosyal alışveriş kuramına getirilen en kapsamlı eleştiri, kuramın insan davranışının karmaşıklığı ile ilgilenmediği, toplumsal grupların ortaya çıkış biçimleriyle uygun biçimde ilgilenmedeki başarısızlığı, psikolojik indirmecilikten fazlaca etkilenmesi olarak belirtilebilir.
Çatışma Kuramı:
Çatışma, toplumsal yapının oluşumu, birleşimi ve korunması açısından araç olarak kullanılabilecek bir süreçtir. Çatışma kuramcılarına göre toplumlar düzenli ve sistemli bir şekilde var olan, paylaşılan değerler, inançlar ve çıkarlardan oluşan sistematik bir yapıya sahip değildir. Tam tersine toplumların üye olduğu çeşitli gruplar birbirleriyle sürekli çatışma halindedirler. Toplumsal ortamlar da bu gruplar arası çekişmeye zemin hazırlayarak ve kimi zamanda kısıtlamalar getirerek bu çekişmenin sonuçlarını etkiler.
Çatışma yaklaşımı içerisinde en bilinen yaklaşım Marksist yaklaşımdır. Marx insanlık tarihini, bir şeylere sahip olanlarla olmayanlar arasındaki sınıf mücadelesi olarak tanımlar. Marx’a göre bir toplumun en önemli unsuru ekonomik sistem, kendi deyimiyle üretimdir. Bir toplumun üst yapısını oluşturan politika, eğitim, hukuk, din, aile ve evlilik, alt yapı olan üretime bağlı olarak değişir ve temelini ondan alır.
Marx’a göre modern toplumlarda ikili bir sınıf sistemi vardır. Birincisi güce, mal ve mülk sahibi olan “burjuva”, diğeri ise güçsüz ve mal mülk sahibi olmayan proletaryadır. Bu iki sınıf var oldukları andan itibaren bir uyumsuzluk içerisindedir, çünkü çıkarları farklıdır.
Çatışma Kuramının Eleştirisi:
Marksist yaklaşıma yapılan en büyük eleştiri Marx’ın alt sınıf diye tabir ettiği sınıfa önem verip, üst sınıfa gereken önemi vermemesidir. Marx’ın eleştiri aldığı bir diğer görüşü ise sınıf kuramında kapitalist toplumlarda işçi sınıfının gün geçtikçe daha fazla yoksullaşacağı, yaşam koşullarının daha da kötüleşeceğidir. Oysa 20. yy. ın ikinci yarısında kapitalizmin geliştiği ülkelerdeki eleştiriler etrafında, sınıfsal farkların öngörüldüğü ölçüde keskinleşmemiş, aksine zayıflamış olduğu belirtilmiştir.
Evrimci Sentez Kuramı:
Lenski’nin tabakalaşma kuramı, çatışma kuramı ile fonksiyonalizmi evrimci bir çerçevede birleşik bir kuram içinde sentezleme girişimidir. Lenski hak ve ayrıcalıkların nasıl elde edildiği ve tabakalaşma sisteminde devletin rolünü açıklamaya çalışmaktadır.
İlkel toplumlarda, artı başka bir değer olmadığı için ekonomik olarak çok az tabakalaşma gösterirler ancak kişisel saygınlık üzerine kurulmuş açık bir yapı gösterirler. Çatışma ve baskı tabakalaşma sisteminde çok önemli bir role sahiptir. Çok gelişmiş toplumlarda ise mevcut iktisadi veri çoğaldıkça eşitsizliklerde azalma görülmektedir.
Evrimci Sentez Kuramının Eleştirisi:
Lenski, insanlık tarihi boyunca toplumsal yapının başlıca belirleyenlerini şöyle sıralamıştır:
a) İnsanın kalıtsal mirası (yani, organik evrim süreciyle edindiği araçlar ve davranışsal eğilimler),
b) Bu mirası arttırmak için yavaş yavaş şekillendirdiği teknolojiler,
c) İnsan etkinliği ve teknolojik gelişmesine çevresel engeller, özellikle diğer toplumlardan bilgi akışını engelleyen çevreler,
d) Arazi kaynak tabanlarını koruma mücadelesi veren toplumlar arasındaki ölümcül yarış.
Lenski günümüz teknolojik toplumlarının bile bu belirleyicilerden etkilendiğini öne sürmektedir.
Türkiye’nin Toplumsal Yapısı İle İlgili Araştırmalar
Türkiye’de toplumsal yapı ile ilgili yapılan ilk çalışmalar, Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin tarafından gerçekleştirilmiştir.
Türk sosyoloji yazınında 1945-1972 yılları arasında toplumsal yapı ile ilgili çalışma yapan sosyologların başlıcaları Behice Boran, Mübeccel Belik Kıray, Nihat Nirun, Nevzad Yalçıntaş, İbrahim Yasa, Orhan Türkdoğan, Tahir Çağlayan ve Ömer Bozkurt’tur.
Türk sosyoloji yazınında 1985 ve sonrasında toplumsal yapı üzerine çalışma yapan başlıca araştırmacılar; Emre Kongar, Korkut Boratav, Birsen Gökçe, Beylü Dikeçligil, Aytül Kasapoğlu ve Mehmet Ecevit’tir.

TÜRKIYE’DE KÜLTÜR VE KÜLTÜREL DEĞIŞIM
Kültürün Tanımı ve Kapsamı
Kültür, toplumsal yapının önemli parçalarından biridir. Kısaca bir toplumun yaşam biçimi olarak tanımlanabilecek kültür, doğumdan ölüme kadar yaşadığımız her anı ve ilişkilerimizi içine alan ve etkileyen geniş bir kavramdır.
Kültür sözcüğünün temelde dört ayrı anlamda kullanıldığı görülür. Bunlar:
1.Bilim alanındaki kültür: Uygarlıklar
2.Beşeri alandaki kültür: Eğitim sürecinin ürünüdür.
3.Estetik alandaki kültür: Güzel sanatlar.
4.Maddi (teknolojik) ve biyolojik alanda kültür: Üretme, tarım, ekin, çoğaltma ve yetiştirmedir.
Murdock kültürün özelliklerini başlıklar halinde aşağıdaki gibi özetlemiştir:
1. Kültür öğrenilir. Kültür, içgüdüsel ve kalıtımsal değildir, her bireyin doğduktan sonraki yaşantısı içinde kazandığı alışkanlıklardan oluşur.
2. Kültür tarihidir ve süreklidir. Kültür bir kuşaktan diğerine geçer, yani süreklidir. İnsanın diğer canlılardan ayrılan en önemli özelliği bir dili konuşabilme ve bir kültür yaratabilme özelliğidir.
3. Kültür toplumsaldır. Kültür toplumda yaşayan insanlarca yaratılır ve ortaklaşa paylaşılır.
4. Kültür, ideal ya da idealleştirilmiş kurallar sistemidir. Çoğunlukla ideal kurallardan ve davranış örüntülerinden oluşsa da bireysel tutum ve davranışlar önemli ölçüde idealden ayrılır. Sistemin üyesi olan birey, kültürel kural ve kurala uymayan davranışı hemen tanır.
5. Kültür, ihtiyaçları karşılayıcı ve doyum sağlayıcıdır.
6. Kültür değişir. Değişime uyum yoluyla gerçekleşir. Kültürler zaman boyutu içinde doğal çevreye uyum gösterirler.
7. Kültür bütünleştiricidir.
8. Kültür bir soyutlamadır.

Kültürün Öğeleri
Kültürün öğeleri; normlar, değerler, inançlar, semboller ve dildir.
Normlar yaptırımı olan kurallar bütünüdür. Normlar, belli bir durumda insanların nasıl davranmaları gerektiği konusunda beklentileridir. Her toplumda bireylerin tutum ve davranışlarını belirleyen, nasıl giyineceğimizden, nasıl yemek yiyeceğimize, nerde nasıl davranmamız gerektiğine ilişkin normlar yer alır. Örneğin, bir sınıf ortamında ders sırasında öğrencinin ve öğretmenin tutum ve davranışlarını normlar düzenler.
Değerler amaçlarımızı ve davranışlarımızı belirlemede bize neyin doğru, neyin yanlış olduğunu söyleyen standartlardır. Norm ve değerler arasındaki en temel farklılık; değerlerin soyut ve genel kavramlardan oluşması, normların ise belirgin ve yol gösterici olmasından kaynaklanmaktadır.
İnançlar gerçekliğin doğası hakkında ileri sürülen iddialar; yani dünya hakkında paylaşılan fikirlerdir.
Semboller belirli bir durum ya da olayı anlamlandıran şeylerdir. Kültürel semboller zaman içinde değişmektedir. Yüzyıl öncesinde blucin, ucuz ve işçilerin giydiği bir kıyafet olmasına karşılık, günümüzde özellikle belli markaları varlıklı gençlerin giydiği bir statü sembolü ne dönüşmüştür.
Dil kültürü oluşturan ana öğelerden biridir. Toplumsallaşma sürecinde bir dil öğrenerek içinde yaşadığımız kültürü öğrenir ve aynı yolla bizden sonraki kuşaklara aktarırız. Türklerin tarih boyunca kullandığı diller sırasıyla Göktürk, Uygur, Arap ve Latin dilleri bulunur. Türklerin kullandıkları kesin olarak bilinen ilk alfabesi Göktürk alfabesidir.
Kültürel Süreçler
Kültürel süreçler başı-sonu belli olmadan süregelen olaylar olarak ele alınır.
Kültürleme: Sosyal bilimlerdeki toplumsallaşma ya da geniş anlamıyla eğitim. Doğumdan ölüme kadar, bireyin toplumun istek ve beklentilerine uyacak biçimde etkilenmesi ve değiştirilmesi.
Kültürel yayılma: Belli bir toplumda, dıştan içe doğru ya da içten dışa doğru, maddi ve manevi öğelerin sürekli olarak yayılması.
Kültürleşme: Kültürel yayılma süreciyle gelen maddi ve manevi öğelerle, başka kültürlerden birey ve grupların, belli bir kültürel etkileşime girmesi ve karşılıklı etkileşim sonucunda her ikisinin de değişmesi.
Kültür Yozlaşması:Yayılmacılara göre, bir merkezden çıkan ve yayılan kültürün etkisinin her zaman çıkış ve geliş yerindeki yükseklik ve derecesini koruyamayıp bozulması, yozlaşması.
Kültürlenme: Belli bir toplumun alt-kültürlerinden ya da farklı toplumlardan kopup gelen birey ve grupların buluşması ve bir etkileşim süresi sonunda, asıl kültür ve alt-kültürlerde bulunmayan yepyeni bir bileşime varılması.
Kültür Şoku: Bir kültürden başka bir kültüre giden bireylerin, yeni kültüre uyum yapmakta karşılaştıkları güçlükler,sıkıntı ve bunalımlar,gösterdikleri tepkiler.
Zorla-kültürlenme:Bir kültüre mensup birey ve grupların, başka bir kültür tarafından zorla değiştirilmesi.
Kültürel Değişme veya kültür değişmesi: Yukarıdaki bütün süreçlerin ve öteki kültürel etkenlerin bir bileşkesi olarak, toplumun bütünüyle veya bazı kurumlarıyla değişmesi ya da değişikliğe uğraması.
Türk Kültürü ve Türkiye Kültürü
Türk kültürü ile Türk kavminin tarih sahnesine çıkışından başlayarak, günümüze dek süregelen ve Türklerin yerleştikleri, yaşadıkları, bugün de yaşamakta oldukları yerlerde yarattıkları ve etkinliği sürdüren kültür anlaşılmaktadır. Türk kültürünün ana kaynağının Orta Asya olduğu bilinmektedir ve genelde üç kaynağa dayandığı söylenebilir. Bunlar: Orta Asya, komşu ülkeler (Çin, Hint) ve İslam (Arap, İran)’dır. Türkiye kültüründe ise dört kökenli bir bileşke söz konusudur. Bunlar; özgün Türk kültürü (Orta Asya), İslam kültürü (Arap, İran), Anadolu yerli kültürleri ve Batı (Avrupa) kültürüdür.
Türkiye’de Kültürle İlgili Yapılan Bazı Araştırmalar ve Sonuçları
Günümüz Türkiye’sinin toplumsal yapısını ve kültürünü anlayabilmenin tarihe doğru teşhisler koymaktan geçtiğini vurgulayan Kongar, Osmanlı-Türk kültür gelişim çizgisinde dört temel öğe saptamaktadır. Bunlar:
1. Osmanlının birinci niteliği, bütün topluma İslam kültürünün egemen olmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu’na tabi olan devletlerin kültürleri Osmanlı kültürü içinde zamanla erimişlerdir.
2. Osmanlının ikinci kültürel niteliği, seçkinlerle
halk arasında görülen kültür ikiliğidir. Osmanlı’da üretim yapan halk idi. Din görevlileri, ilmiye sınıfı ve askerlik göreviyle uğraşanların tümüyle halktan ayrı yaşayıp,farklı ayrıcalıklara sahip olması Osmanlı’da ikili kültürün ortaya çıkmasına neden olmuştur.Divan şairleriyle halk ozanları bu ikiliğin en önemli simgelerindendir.
3. Osmanlının üçüncü niteliği, belli bir tarihten sonra, manevi kültür öğelerini dışarıdan almaya başlamış olmasıdır.Toprak genişlemesinin durduğu dönemlerden sonra siyasal çözüm önerilerini dışardan ithal etmeye başlamışlardır.
4. Osmanlı kültürünün dördüncü bir özelliği, hem suçlamaların hem çözümlerin maddi kültür yerine manevi kültür alanına yöneltilmiş olmasıdır. Osmanlının çöküş nedeni, maddi kültür alanında yatar ve zamanın teknolojisine ayak uydurmadığı,ekonomik olarak gelişemediği, dış ülkelerin pazarı olmaktan kurtulamadığından kaynaklanır.
Hofstede, Türkiye’nin de içinde bulunduğu 40 ülkede yaptığı araştırmada elde ettiği sonuçları dört temel kültürel boyut altında inceler.Bunlar;
• bireycilik ve toplulukçuluk
• kadınsı ve erkeksi değerler
• güç mesafesi
• belirsizlikten kaçınmadır.
Bu boyutlara, daha sonra uzun erimli yönelme boyutu da dâhil olmuştur.
Hofstede’ in yaptığı çalışmalar sonucu Türk çalışanların bireycilik eğilimlerinin toplulukçu eğilimlere göre düşük olduğu saptanmıştır.
Hofstede’nin çalışmasında Türk toplumunda kadınsı (dişil) değerlerin, erkeksi (eril) değerlere göre biraz daha hâkim olduğu saptanmıştır. Kadınsı (dişil) davranış özellikleri şevkatli, merhametli, nazik, sadık ve insan ilişkilerinde uyumu ön plana çıkaran davranış özellikleridir.
Güç mesafesi geniş olan kültürlerde, güç dağılımındaki ve buna bağlı olarak fırsat eşitsizliğindeki dengesizlik kabullenilmektedir. Türkiye bu boyutta onaltıncı sırada yer almıştır.
Türkiye, güç mesafesi boyutunda olduğu gibi belirsizlikten kaçınmanın da fazla olduğu bir ülkedir. Araştırmalar, Türk toplumunun, belirsizliğin üstesinden gelebilmek için güç mesafesine gereksinme duyduğunu göstermektedir. İslam dini de gerek belirsizliğe toleransın azalmasında gerekse belirsizlikten kaçmada önemli rol oynamaktadır.
Türkiye’de, özellikle Batı kültürüne göre farklılaşan ve Türk insanının davranışlarını biçimleyen kültür bağlamının incelenmesi sonucu elde edilen bulgular ışığında kültürel açıdan şu tespitler yapılabilir:
1. Toplulukçu değer ve normlar egemendir.
2. Kadınsı değerler biraz daha ön plandadır.
3. Güç mesafesi fazladır.
4. Belirsizliklerden kaçınma eğilimi yüksektir.
Dünya Değerler Araştırması kapsamında araştırılan başlıklardan biri mutluluk ve hayattan doyumla ilgilidir. Türkiye’de 90’lı yılların başından 2001 yılına kadar insanların mutluluk düzeyinde bir düşüş eğilimi gözlenmiştir. 2009 yılı ortalarında zirve yaptığı ifade edilen küresel ekonomik krizin etkileri insanların mutluluk düzeyinde büyük ölçüde olumsuz yönde etkili olmuştur.
Dünya Değerler Araştırması kapsamında incelenen alt başlıklardan biri de sosyal sermayedir. Türkiye, dünyada kişiler arası güvenin en düşük olduğu ülkelerden biridir.
Türkiye’de yaşayan insanlar aileleri, yakınları ve birebir tanıdıkları dışında kalan insanlara güven duyamamaktadır.
Kurumlara güven konusunda en dikkate değer bulgu ise 2008 yılından bu yana orduya duyulan güvenin azalmasıdır. Bu güven azalması en belirgin şekilde Güney Doğu Anadolu’da gözlemlenmektedir. Güven endeksinin olumlu ve olumsuz iki ucu arasında kalanlar ise gençlerdir. Her ne kadar 100 üzerinden 4 puan alsalar da bu sonuç Türkiye’de gençlere pek de güvenilmediğinin işareti olarak görülebilir. Araştırma sonuçları 18 yaş ve üzeri nüfusu kapsamaktadır.
Kadınlar üzerine yapılan başka bir araştırmada ise Türkiye’nin yaklaşık dörtte üçünün, aile reisinin erkekler olması gerektiğini düşündüğü bulunmuştur. Aile, hemen her toplumda olduğu gibi, bireyin en fazla güvendiği, en çok güç aldığı kurumdur. Araştırmaya katılanların % 95’i ailenin kendileri için çok önemli olduğunu söylerken geriye kalan % 5 ise, biraz önemli olduğunu düşünmektedir. Aileyi önemsiz bulan ise yok düzeyindedir.
Evlilik kurumu Türkiye’de gerekli görülmekte ve önemsenmektedir. Japonya’nın da Türkiye’nin bu tutumuna çok benzer bir orana sahip olduğu söylenebilir,
Değerler araştırmasında, dinî değerler ve dindarlık çok geniş bir yer tutmaktadır. En sık yapılan dinî ibadetler oruç tutma ve kurban kesmedir Son araştırmada da din konusunu çeşitli yönleri ile irdeleyen 30 civarında soru bulunmaktadır. Kendisini “dindar” olarak tanımlayanların oranı da % 81 ile Avrupa ortalamasının hayli üzerindedir.
Yine yapılan bir araştırmada Türkiye herhangi bir grev, boykot ve ya barışçı bir gösteriye katılma oranı çok düşük çıkmıştır. Bu oran en yüksek olduğu ülke İsveç’tir.
Dünya Değerler Araştırması 2007 verilerine göre Bulgaristan (% 80) ve Romanya (% 70) oranlarla insan haklarına saygı duyulmadığını düşünenlerin bulunduğu ülkelerin başında gelmektedir. Türkiye, bu ülkeleri takiben, insan haklarına saygı duyulmadığı görüşünün,
%62 ile üçüncü sırada bulunduğu ülkedir. 2001-2011 döneminde Türkiye’de insan haklarına pek ya da hiç saygı gösterilmiyor diyenlerin oranı azalmıştır.
Türkiye’de toplumun başarı kriteri olarak ilk sırada iyi eğitim almanın, daha sonra da işinde başarılı olmanın önemi ifade edilirken bunları çok para kazanma ve iyi anne baba olma kriterleri izlemektedir.
Türkiye’de üniversite eğitiminin temel amacı yapılan araştırmalara göre meslek sahibi olmak olarak görülmüştür.
Yapılan araştırmalarda siyasete demokratik katılım konusunda halkın geleneksel çekimserliği artarak
sürmektedir. Türkiye’de insanlar toplu bir dilekçeye imza atmaktan bile ciddi boyutlarda çekinmektedir.

TÜRKIYE’DE AILE KURUMU VE NÜFUSLA İLGILI SORUNLAR
AİLEYE GENEL BİR BAKIŞ
Aile ilişkileri bireylerin kişilik gelişiminde oldukça etkilidir. Göç, toplumsal hareketlilik, sanayileşme, kentleşme gibi faktörler de ailenin yapısını etkilemektedir. Türkiye’de aile yapısı açısından bakıldığında en değişken faktörler arasında da nüfus özellikleri gelir. Nüfus artışına rağmen aile evrensel özelliklere sahip bir kurumdur.
Ailenin olumlu katkılarının yanı sıra olumsuz fonksiyonları da vardır. Leach’ e (1967) göre modern sanayi toplumundaki çekirdek aile, toplumdan ve akrabalardan uzak, içine kapanmış durumdadır. Bu da aile üyelerinin birbirinden beklentilerini yükseltmekte ve çatışmalara sebep olmaktadır. Bireylerin bu durumdan olumsuz etkilenmeleri kaçınılmazdır.
TÜRKİYE’DE AİLE YAPISI
Türkiye’de aile yapısı incelendiğinde, tek bir yapıdan bahsetmek mümkün olmaz. Serim Timur (1981) analizini:
1) Nükleer aile
2) Ataerkil geniş aile
3) Geçici geniş aile
4) Çözülmüş aile

olmak üzere dört grup üzerinde yapar. Mülkiyet, iş, meslek ve gelir ilişkileri aileyi etkileyen sosyo-ekonomik etmenler olarak görülür.
Duben’e (2002: 98) göre, Türkiye’de şehirlerdeki çekirdek aile oranı yüksek olduğu halde geniş aile ve akrabalık ilişkileri son derece önemlidir. Diğer yandan Özbay (1998: 169) kentlerdeki geniş aile yapısının geçici olduğunu aslında bunun bir geçim stratejisi olduğunu vurgular. TÜİK’in 2006’da yayınladığı aile yapı araştırmasına göre Türkiye’de ailelerin %80,7’si çekirdek,
% 13’ü de geniş aileden oluşmaktadır.
Tarımın ekonomide payının azalması kırsal nüfusu olumsuz etkilemiştir. Köy nüfus oranında. 1980’den 2007’ye kadarki dönemde neredeyse yarı yarıya bir azalma görülür.
Kırsal aile, aile kuruluşunda geniş aile içerisinde yer almakta, yaşlıların ölmesi ile de çekirdek aile haline gelmektedir.
Kırsal kesimdeki aile küçük meta üreticisi hanelerdir. Aile emeğini kullanarak üretim yapılır. Gelir azalması halinde ailedeki erkekler uzun dönemli mevsimlik işçi olurlar, kadınlar ise aile için daha çok emek verip küçük metalarını genişletmektedirler (Karkıner 2008: 202). Bu sayede de küçük meta üreticiliğinin en önemli parçası olan toprak mülkiyetinin devamlılığını sağlamaktadırlar (Koç, Eryurt,vd. 2011:20).
50’li yıllardan itibaren de köyden kente göç hızla devam etmiş ve şehirlerde gecekondu gerçeği ortaya çıkmıştır.
Kırsal kesimden kentlere göç, şehir nüfusunun artışında en önemli olgulardan biridir. Bu göçler ile geniş aileden çekirdek aileye bir dönüş oluşur. Gecekondu ailesi bir taraftan kır ailesinin alışkanlıkları ile çevriliyken diğer taraftan da kent yaşantısının etkisi altında kalan bir aile tipidir. Gecekonduda yaşayanlar ve küçük ölçekte kendi işlerini yapmaya çalışan bu aileler kentsel tabanda düşük gelir seviyesindedirler (Şenyapılı 1982: 247).
Kentleşme, aile yapısı, toplumsal ve kültürel ilişkiler değerler ve normlar üzerinde büyük etkiye sahiptir.
Gecekondu bölgesindeki aileler, genelde hizmet sektöründe yer alırlar.

TÜRKİYE’DE AİLE VE NÜFUS İLE İLGİLİ SORUNLAR
Türkiye’de hem kırsal hem de kentsel aile yapısında, ailedeki çocuk sayısı, kadının eğitim düzeyinin artması ve kadının ailenin gelir getiren iş gücüne katılması, ailenin hiyerarşik yapısı açısından belli değişimler görülmektedir.. Bu vesile ile de 01.01.2002’de Türk Medeni Kanununda da tamamen değişikliklere gidilmiştir.
31 Aralık 2011itibarıyla Türkiye nüfusu 74.724.269 kişidir. Bunun %50,2’sini erkekler, %49,8’ini kadınlar oluşturmaktadır. 2011 yıl adrese dayalı nüfus tespiti araştırması sonucuna göre Türkiye’de ortanca yaş ortalama 29,7’dir. Türkiye’de nüfusun %67,4’ü 15 ile 64 yaşları arasındadır. Bu yaş aralığı grubunda bulunan çalışma çağındaki nüfus, toplam nüfusun%67,’ünü oluşturmaktadır.
Nüfusun %18’i İstanbul’da yaşamaktadır. Bunu sırayla; % 6,6 ile Ankara, %5,3 ile İzmir, %3,6 ile Bursa, %2,8 ile Adana takip etmektedir. 2009 da ölümlerin e yüksek olduğu yaş grubu %43,2 ile 75 ve daha yukarı yaş iken en düşük olduğu yaş grubu %0,7 ile 10-14 yaş grubudur. 2010-2011 yılı için iç göç anlamında alınan ve verilen göç eşittir. En çok göç alan iller sırasıyla Tekirdağ, Antalya, Ankara ve Eskişehir’dir.
Evlilik istatistiklerine bakıldığında, ailedeki adil yapının bireylerin evliliklerini sürdürmelerinde olumlu ya da olumsuz bir etkisinin olmadığı söylenebilir. Türkiye’de evli olanların çoğunun ilk evliliklerini devam ettirdikleri görülmektedir. Nikâh oranlarında da resmi nikâh ağırlıklıdır. Bireylerin evlilik kararlarını alma nedenleri de çeşitlilik göstermektedir.
Türkiye’de doğurganlık ile ilgili istatistiklere bakıldığında 15-19 yaşındaki kadınların doğurganlık hızı 1993’te %56 iken bu oran 2003 yılında %46’ya gerilemiştir. Kaba doğum hızının azalmasının nedenleri arasında doğum kontrol yöntemlerinin kullanımının artmasını işaret edebiliriz. 2009 verilerine göre bir kadının doğurgan olduğu dönem boyunca doğurabileceği ortalama çocuk sayısı 2’dir.
Doğurganlığın karşısında ölüm verilerine bakıldığında 2009 da TÜİK tarafından yapılan araştırmaya göre 367,971 ölüm gerçekleşmiştir. Ölenlerin %55’i erkek, %45’i ise kadındır.
Boşanma davası, eşlerden birinin kötü muamelesi, hayata kast edecek veya onur kırıcı davranışlarda bulunması, küçük düşürücü suç işlemesi ve haysiyetsiz bir hayat sürmesi, evlilik dışı ilişkide bulunması, evi terk etmesi, tedavisi olanaksız akıl hastası olması durumlarında açılabilir. Aile mahkemesi hâkiminin belli görevleri bulunmaktadır.
6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin önlenmesine dair kanun kapsamında korunan kişilerle ilgili olarak aşağıdaki tedbir kararlarından birine, birkaçına ya da uygun görülecek benzer tedbirlere mülki amir tarafından karar verilebilir:
• Kendisine ve gerekiyorsa beraberindeki çocuklara, bulunduğu yerde veya başka bir yerde uygun barınma yeri sağlanması.
• Diğer kanunlar kapsamında yapılacak yardımlar saklı kalmak üzere, geçici maddi yardım yapılması.
• Psikolojik, mesleki, hukuki ve sosyal bakımdan rehberlik ve danışmanlık hizmeti verilmesi.
• ç) Hayati tehlikesinin bulunması halinde, ilginin talebi üzerine veya resen geçici koruma altına alınması.
• Gerekli olması halinde korunan kişinin çocukları varsa çalışma yaşamına katılımını desteklemek üzere 4 ay, kişinin çalışma halinde ise iki aylık süre ile sınırlı olmak kaydıyla, onalı yaşından büyükler için her yıl belirlenen aylık net asgari ücret tutarının yarısını geçmemek ve belgelendirmek kaydıyla Bakanlık bütçesinin ilgili tertibinden karşılanmak suretiyle kreş imkânının sağlanması.
• Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde birinci fıkranın (a) ve (ç) bentlerinde yer alan tedbirler, ilgili kolluk amirlerince alınabilir. Kolluk amiri evrakı en geç kararın alındığı tarihi takip eden ilk işgünü içinde mülki amirin onayına sunar. Mülki amir tarafından kırk sekiz saat içinde onaylanmayan tedbirler kendiliğinden kalkar (Resmi Gazete, 20 Mar 2012).
Yeni Türk ceza yasası:
• Töre cinayetlerini cezalandırmaktadır.
• Birden fazla evliliği ve imam nikâhını yasaklamaktadır.
• Resmi nikâh yapılmadan gerçekleştirilmek istenen dini nikahları cezalandırmakta ve engel olmaktadır.
• Evlilik içi tecavüzü suç saymaktadır.
• İş yerinde, eğitim kurumunda veya aile içinde taciz ve tecavüzü cezalandırmakta, mağdurun bu eylem sonucu işsiz kalması, eğitim kurumunu terk etmesi veya aileden ayrı kalması hâlinde verilen cezayı arttırmaktadır.
• Tecavüz sonucu hamile kalan kadının kendi isteğinin bulunması hâlinde (hamileliğini 20 haftayı› geçmemiş olması koşulu ile) hastane ortamında olmak koşulu ile kürtaj olmasına izin vermektedir.
• Aynı konutta yaşanan birlikteliklerde kötü muamele ve şiddeti cezalandırmaktadır.
• Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülükleri yerine getirmemeyi suç saymaktadır. • Hâkim ve savcı karar› olmadan yapılacak bekâret kontrolünü (her türlü genital muayeneyi) yasaklamaktadır. Yukarıda görüldüğü üzere Ceza Yasası’ndaki yeni değişiklikler aile ve kadının korunmasına yöneliktir.
Adalet bakanlığının verilerine göre kadına şiddet 2002-2009 yılları arasında % 1400 artış göstermiştir. “namus” kavramını çevreleten değerler/kurallar kadınların bedenleri ve hayatlarının erkek ve toplum denetimine girmesine yol açar. Bu denetime karşı çıkan kadınlar, çareyi boşanmakta arar ve çoğunlukla namus cinayeti adı altında eşleri ve/veya erkek akrabaları tarafından öldürülürler.

TÜRKIYE’DE EĞITIM KURUMU VE SORUNLARI
EĞTİMİDE KURAMSAL TARTIŞMALARA KISA BİR BAKIŞ
Durkheim’ın işlevselci yaklaşımına göre eğitim kurumunun işlevi toplumsal sürekliliğin sağlanması için gerekli norm ve değerlerin öğretilmesidir. Durkheim’e göre eğitimin temel öncülü bireysel yetenek ve potansiyelin toplumun gereksinimlerine göre geliştirilmesidir. Diğer taraftan da eğitimin toplumdaki rolüne eleştirel açıdan bakan Marx ve Weber’e göre farklı toplumsal gruplar eğitimi kendi egemenlikleri altına almak için mücadele ederler. Taraflar eşit olmadığı için “fırsat eşitliği” adı ile eşitlik görünümü yaratılarak mevcut düzen meşrulaştırılır ve yeniden üretim sağlanır. Ancak ayrıcalıklı gruplar eğitimi büyük ölçüde kontrol ederler. Böylece eğitimin amacı mesleğe yönelik bilişsel becerilerin öğretilmesi değil, uygun değerlerin benimsetilmesi yoluyla mevcut düzen desteklenmiş olur.
Yeniden üretim kuramının Amerika’daki temsilcilerinden Bowles ve Gintis (2001) eğitimin var olan toplumsal sınıf farklılığının yeniden ürettiği modern düzendeki işyeri hiyerarşisine uygun bireyler geliştirdiğini iddia etmektedirler.
Bourdieu (2006) “ekonomik yeniden üretime” “kültürel yeniden üretim” kavramını eklemiştir. İnsanlar arasındaki farklı tercihler ayrışmalara sebep olur bu da nesilden nesile eğitim yoluyla aktarılır.
EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİNİN ANLAMI
İşlevselci yaklaşıma göre, eğitim, içerik ve biçim olarak insanlar arasındaki doğal farklılıklara göre biçimlenmesi gereken bireysel bir tercihtir. Eğitimde fırsat eşitliği yeteneğe vurgu yapar (Ünal ve Özsoy, 1999). Bottomore (1997: 136)’a göre ise fırsat eşitliği ancak sınıfsız bir toplumda gerçekleşir. Buyruk (2009: 84) ise fırsat eşitliğini, eşitliğin kendisini değil, fırsatını sunduğunu, sunduğu fırsatlarla da eşitsizliğe yol açtığını ifade eder. Küçüker’e göre (2010: 157) ise fırsat eşitliği anlayışı yerine, sınıflar, cinsiyetler, bölgeler arasındaki ekonomik, toplumsal ve kültürel eşitsizliklerin giderilmesini de içeren bir eşitlik anlayışı oluşturmak daha doğrudur.
TÜRKİYE’DE EĞİTİMİN KISA TARİHÇESİ
Osmanlı İmparatorluğu’nun Eğitim Mirası
Osmanlı İmparatorluğu eğitim sistemini iki ayrı döneme ayırarak inceleyebiliriz (Aytaç, 1967: 243).
1839’daki Tanzimat Fermanı ve Yenileşme Dönemi’ne kadarki eğitim sistemi genel hatlarıyla bir feodal-teokratik düzeni temsil etmektedir. Medreselerin ve Subyan okullarının ortak yanı, yürüttükleri öğretimin dinî temele dayanmasıdır. Bu okullarda bilim için Arapça ve edebiyat için Farsça kullanılıyordu.
Enderun okullarının amacı, Türk olmayan azınlıkların çocuklarını, esir düşen genç prensleri ve kabiliyetli halk çocuklarını sıkı bir eğitimden geçirerek yabancı olanları
Türkleştirip öte yandan da özel saray hizmetlerinde kullanmak üzere yetiştirmektir.
1839’da Tanzimatla başlayan Avrupalılaşma hareketinden sonra, bu sıraladığımız okulların yanı sıra Avrupa tipi laik okullar kuruldu. Bu okullar: Mekteb-i İptidaiye (ilkokul), İdadiye, Rüştiyeler ve Sultaniye (ortaöğretim), Darülfünun (yükseköğretim)’ dur. Bu Avrupa tipi okullar ve üniversite ile diğer okul kuruluşları iki ayrı ve birbirine karşıt sistem hâline dönüştü ve sonuç olarak eğitim kuruluşları iki ayrı gruba ayrıldı. Bir yanda geleneksel okullar dinî dünya görüşleriyle eski teokratik-düzen hizmetinde çalışıyorlar, diğer yanda da modern okullar laik dünya görüşleriyle 19. yüzyıl burjuva demokrasisi yönündeki bir toplum düzenine yöneliyorlardı (Aytaç, 1967: 244).
Osmanlı Devleti’nin ciddi anlamda eğitimle ilgilenmesi, eğitim üzerinde bir devlet politikası yürütmesi ancak on sekizinci yüzyıldaki Avrupa karşısında alınan savaş yenilgileri sonucunda gündeme gelmiştir. Bu yenilgiler sonucunda III. Selim’in başlattığı “nizam-ı cedid” adıyla başlattığı reform hareketleri temelde askerî yenilenmeyi hedef almıştı. Bu askerî okullarla birlikte ilk defa eğitim bir devlet politikası içinde geliştirilmek için yer aldı.
Türkiye’de Cumhuriyet Dönemi Eğitim Sistemi
Türkiye eğitim sistemi bugünkü ana şeklini I. Dünya Savaşı sonunda, 1923-1930 yılları arasındaki Cumhuriyet reformlar› çerçevesi içerisinde kazanmış ve günümüze kadar da önemli bir değişikliğe uğramaksızın gelişimine devam etmiştir.
Modernleşme ve çağı yakalama döneminde eğitim sisteminde sürekli olarak yenilik ve değişiklikler öngörülmüştür.
Bu yeniliklerin amacını Karpat (1959) şöyle ifade etmektedir: “Atatürk devrimlerinin asıl amacı Türk toplumunun geleneksel, duygusal ve örflere dayanan yaşam biçimini rasyonel, modern fikirlerle değiştirerek modernleştirmektir. Cumhuriyet rejiminin yetiştirmek istediği birey bütün sorunlara entellektüel ve objektif olarak yaklaşan rasyonalist, geleneksellikten uzak ve laik bir kişi olacaktı”.
Cumhuriyet Dönemi’nin başlangıcından itibaren eğitimden bir yandan yeni topluma uygun ve rejimi güçlendirecek insan yetiştirme görevi beklenirken diğer yandan özellikle kapitalizmin giderek güçlenmesiyle, ekonomik amaçlara hizmet edecek insan gücü yetiştirmek eğitimin temel işlevi hâline gelmiştir (Gök, 1999).
3 Mart 1924 yılında çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile mektep-medrese şeklindeki ikili yapıya son verildi.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla birlikte tüm dini okullar feshedildi ve yerlerine İstanbul’da ilahiyat fakültesi ve tüm ülke çapında imam hatip okulları açılması kararlaştırıldı. Böylece dini eğitimin devlet kontrolü dışındaki yapısı devlet kontrolüne alındı.
Türkiye’de eğitim reformları 1923-1946 yılları arasında hızla devam etmiştir. 1928 yılında Latin kökenli alfabenin kabul edilmesiyle birlikte açılan millet mektepleri Türkiye’nin her köşesine yayılarak okuryazarlık oranının hızla arttırılmasına çalışılmıştır. Köy Enstitüleri 17 Mayıs 1940 tarihli Kanun’la kurulmuştur. Kentler uzak olan kırsallara kurulan bu okulların temel amacı kendi döngüsünü oluşturacak köy okulları yaratmak ve bunlar için öğretmen yetiştirmek olmuştur. Bu okullarda köy yaşamı için gerekli olan teknik bilgiler ve klasik olarak ilköğretim müfredatı beraber verilmiştir. Böylece bir yandan bütün topluma aynı düzlemde ideolojik yönlendirme yapılmış ve modern üretim süreçlerine ait bilgiler de bu okullarda verilmiştir.
TÜRKİYE’DE EĞİTİM SİSTEMİNİN GENEL YAPISI
Milli eğitim sistemi “örgün eğitim” ve “yaygın eğitim” olmak üzere ikiye ayrılır. Örgün eğitim okul çatısı altında verilen düzenli eğitimdir ve okul öncesi, ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim kurumlarını kapsamaktadır. Yaygın eğitim, halk eğitim, çıraklık eğitimi ve uzaktan eğitim yoluyla gerçekleştirilmektedir.
Okullaşma Oranları
Türkiye’de eğitimin önde gelen sorunlarından biri de okullaşmadır. Nüfusun belli bir bölümü hala eğitim hakkından yararlanamamaktadır. 2005-2006 yılında ülkemizdeki okul öncesi eğitime katılım OECD ülkeleri arasında en düşük seviyede kalmaktadır.
Tablo 4.2 ve 4.3’te Türkiye’nin ilköğretim ve ortaöğretimdeki okullaşma oranını yıl bazında görebilirsiniz.
OECD karşılaştırması Türkiye’de eğitim sisteminin 15-19 yaş grubundaki gençlere yeterli eğitim olanakları sunamadığını gösteriyor. Liseyi bitiren öğrencilerin de büyük çoğunluğu yükseköğretim görme imkanı bulamıyor (OECD, 2009). TUİK 2008 verilerine göre en yüksek okullaşma oranından başlayacak olursak bu dört il Bilecik, Bolu, Eskişehir, Kırklareli’dir. Diğer taraftan, ortaöğretimde okullaşma oranının en düşük olduğu illerde bu oran % 21 ile % 26 arasında değişmektedir. En düşük okullaşma oranına sahip bu iller, Ağrı, Muş, Şanlıurfa, Şırnak ve Van olmaktadır.
TÜRKİYE’DE EĞİTİM SİSTEMİNİN İŞLEYİŞİ VE SORUNLARI
Bürokrasi ve siyasetin eğitim sistemine olumsuz etkileri bulunmaktadır. Ayrıca sık sık değişen müfredat ve öğrenim süresindeki değişiklikler eğitimdeki istikrarı da bozmuştur. Yenilikçi, çağdaş ve güçlü bir felsefeden yoksun olan eğitim sistemi genelde merkeziyetçi, bürokratik, hükümetlerin ve milli eğitim bakanlarının anlayışlarına göre değişmektedir.
Eğitim Harcamalarının Finansmanı
Eğitim harcamaları, emeğin verimliliğini yükselten, üretimi ve kişi başına düşen geliri artıran harcamalardır. Oysa Türkiye gibi sosyal sorunların ekonomik sorunlar kadar önem taşıdığı, hızlı nüfus artışına sahip ülkelerde, eğitim harcamaları üzerinde bir baskı vardır. Nüfus artışı, bir yandan insan üzerine yapılan harcamaların ve bu çerçevede eğitim harcamalarının kalitesinin düşmesine neden olmakta, diğer yandan, nüfusun bir bölümüne çok düşük düzeyde eğitim hizmeti götürülebilmektedir. Tablo
4.7 de eğitim düzeyine göre GSMH’nın oranı olarak okul kurumlarına 1995, 2000 ve 2006 yıllarında yapılan harcamalar görülmektedir. Tablo 4. 8’de ise 1997-2000 yılları arasında MEB bütçesinin merkezi bütçe ile GSMH içerisindeki oranı görülebilir. Eğitime yapılan kamu harcamaları açısından Türkiye eğitime en az kamu kaynağı ayıran OECD ülkesidir. 2006 verilerine göre Türkiye’de ilköğretim düzeyinde kamu kaynaklı öğrenci başına harcama, OECD ortalamasının beşte biri kadardır. Ortaöğretim düzeyinde ise Türkiye’nin yaptığı harcama, OECD ülkeleri ortalamasının yaklaşık dörtte biridir.
Fiziksel Altyapı ve Donanım
Türkiye’de her iki okuldan birinin fiziksel altyapı sorunu bulunmaktadır. İlköğretim okullarının %70’i, liselerin
%68’inde zorunlu olarak ikili öğretim yapılmaktadır. Bu yüzden ders zamanları sıkıştırılmakta öğrenci ve öğretmenler ders aralarında yeterince dinlenememektedirler.
Öğretmen Yetiştirme ve İstihdamı
Ülkemizde öğretmenler önemli bir toplumsal kategori oluşturmaktadırlar. Değişen toplumda var olan formasyonla yetinmek artık imkânsızdır. Bu yüzden, öğretmenler mezuniyet formasyonlarını geliştirmeli yeni bilgi ve kültürlerle sürekli iletişim içinde olmalıdırlar. Eğitimcilerin eğitilmesi oldukça önemlidir fakat ülkemizde öğretmen yetiştirmede çok ciddi sorunlar yaşanmakta, öğretmenlerimize gerekli olan yaşam standardı ve mesleki gelişim olanakları yeterince sağlanamamaktadır. eğitim fakültelerinde uygulanan öğretmen yetiştirme programlarının çağın gerektirdiği bilgi ve becerilere sahip öğretmenler yetiştirmede yetersiz kaldığı bilimsel araştırma verilerine ve alan uzmanlarının görüşlerine dayalı olarak ortaya konmuştur.
Türkiye’de çocuk ve genç nüfusun artışı ile okul ve öğretmen ihtiyacında da sürekli bir artış vardır. Ancak öğretmenlerin kadrolu istihdamı yerine “sözleşmeli” ya da “ücretli” öğretmen istihdamı yoğun eleştirilere karşın genişleyerek devam etmektedir. Aynı işi yapan iki kişiden birinin, farklı, daha zayıf bir statüde ve çok az maaşla çalıştırılması haksız, eşit ve etik olmayan bir uygulama görüntüsü vermektedir (Şahin, 2007: 48).
Merkeziyetçilik ve Bürokrasi
Milli Eğitim Bakanlığı, yürüttüğü faaliyetler ve karar alma süreçleri açısından oldukça merkeziyetçi bir görünüm sergilemektedir. Sayıca fazla olan okulların denetiminde de mevzuata uygunluk gözden geçirilir, Eğitim kalitesini artırmaya yönelik bir değerlendirme söz konusu olmaz. Eğitimin merkeziyetçilik ve bürokrasi ile yönetilmesi, eğitimin kendi gerçek zemini ve hedefleri üzerinden yürümesini güçleştirir (Dağlı, 2007: 8).
Her yeni gelen yönetimle eğitim sisteminde değişikliklere gidilmektedir. Bu değişikliklerde eğitimin asıl özneleri olan öğrenci ve veliler hiçbir zaman karar verme mekanizmaları içinde yer almamıştır.
Ders Kitapları
Ders kitaplarının genelde öğrenciyi merkeze koyması gerekirken, tekrar ve ezberci yöntemlerle öğrenciyi bıktırmaktadır. Halbuki ezberci eğitimde bilgi kalıcı olmaz. 2005-2006 öğretim yılında başlayan “yapılandırmacılık” adı altındaki yeni öğretim programı, analitik düşünmeyi, neden sonuç ilişkilerini, yaşadığı sorunlara çözüm üretebilmeyi gerektirir. Ama bu yöntem de yeterli altyapı sağlanmadığı düşünülerek eleştirilmektedir (Yavuz, 2007: 318; Şahin, 2007: 48).
Dershaneler ve Sınav Odaklı Eğitim
Günümüzde resmi eğitimin yanı sıra “gölge eğitim” olarak adlandırılan dershaneler, öğrenciler arasında, gidilmezse başarısız olunur algısı ile eğitim hayatımızda önemli bir yer bulmuştur. Bu yüzden okullardaki eğitim anlamsızlaşmaya başlamış, öğrencilerde motivasyon kaybı oluşmuştur. Okullarda da sınava yönelik test tekniği ile eğitim beklentisi oluşmuştur. Dershanelerin ücretli olması fırsat eşitsizliğine yol açmaktadır. Parası olan sınav yarışlarında avantajlı durumdadır. 2003 yılında yapılan bir araştırmada, ilk ve ortaöğretimde, devletin eğitime harcadığı paranın yaklaşık iki buçuk katını öğrenci velilerinin harcadıkları saptanmıştır (Keskin ve Demirci, 2003).
MİLLİ EĞİTİMİN ULUSLARARASI AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
Uluslararası Öğrenci Başarısını Belirleme Programı olan PİSA (Program for International Student Assessment- Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı), uluslararası nitelikteki en kapsamlı çalışmadır. PİSA, öğrencilerin yeterince yaşama hazırlanıp hazırlanmadıklarını, matematik, fen ve okuryazarlık düzeylerini ve problem çözme becerilerini ölçmeyi hedeflemektedir.
2004 yılında Türk eğitim sitemini analiz eden OECD ekibi, PİSA 2003 performansına bakarak, Türk eğitim sisteminin kalitesinin uluslararası alanda oldukça geride kaldığını ve oldukça kötü sonuç sergilediğini belirtmiştir (OECD, 2007). Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinden batıya doğru gidildiğinde ve okulun bulunduğu idari mahallin nüfusu büyüdükçe PISA performansı artmaktadır (Dinçer ve Kolaşin, 2009; OECD, 2007).
Bu tarz yeterlik ölçme programları eğitimin içeriğinin gözden geçirilmesini sağlayabilir ancak bu sonuçlar tek başına bir şey ifade etmeyebilir.
KÜRESELLEŞME VE EĞİTİM
“Bilgi parmaklarınızın ucunda” sloganıyla yayılan internet gibi enformasyon teknolojileri sayesinde, bilgiye ulaşmak artık çok kolaylaşmıştır. Dolayısıyla bireylerin bilgiyi depolamaları çok gerekli değildir. Esasen bireyin, bilgiye nasıl ulaşacağı ve kullanacağını bilmesi gerekmektedir. Enformasyon/bilgi çağının işleri tekrara dayanan (rutin) işler değildir. Eğitim sürecinde, bireyin kendi başına iş yapabilmesi ve yaratıcılık yeteneğinin teşviki büyük önem taşımaktadır.
Küreselleşme ile “bilgi” ön plana çıkmıştır. Bilginin üretilmesi sistemin devamlılığını sağlamada önemli rol oynar. Zamanla bilgi piyasada alınır satılır bir hale gelmiştir. Bu da eğitim öğretimin metalaşması anlamına gelmiştir. Dolayısı ile öğrenciler de “katılımcı” değil, “müşteri” olarak görülmektedir. Ülkelerin eğitime daha az ödenek ayırmaları ile okullar ve piyasa arasındaki ilişki de eğitimin toplumun amaçlarından ziyade piyasanın amaçlarını gerçekleştirmeye yöneltmiştir.
EĞİTİM SİSTEMİNDE DEĞİŞİM İHTİYACI VE REFORMLAR
Göçler, eğitime yeterince kaynak ayrılmaması, öğretmen yetiştirme programlarının niteliksiz olması, gençlerin çalışma yaşamına iyi hazırlanmaması ve okullardaki disiplinsizlik eğitim sisteminde değişikliklere gidilmesinin nedeni olarak görülür. Eğitim sistemini değiştirmek adına reform adı verilen çeşitli girişimler vardır. Eğitim finansmanı, öğretmen yetiştirme ve istihdamı, eğitim programları, okul türleri ve süresindeki değişiklikler bu girişimlerdendir.
SONUÇ
Ülkemizde ve birçok az gelişmiş ülkede eğitimde fırsat eşitliği pek yoktur. Zira orta, üst gelirli, eğitim seviyesi yüksek ailelerden gelen öğrenciler yüksek puanla öğrenci alan programlara yerleşmektedirler. Politik ekonomik ve kültürel bakımdan oluşan güçlükler ve okullardaki yapı ve işleyişle ilgili güçlükler okulların temel işlerini yerine getirememesinde önemli bir unsurdur.
Eğitim sistemi daimi bir değişim çabası içerisindedir. Bu çabalar da geçici sorunları çözme çabası olarak görülmektedir.
Eğitim bir ülkenin refah düzeyini belirleyen unsurlardandır. Bireylerin eğitim düzeylerinin artması iktisadi gelişme ve reel milli geliri olumlu yönde etkileyecektir. Eğitimin ticarete dönüşmesi fırsat eşitsizliğine sebep olmaktadır. Temel eğitimin devlet tarafından sunulması, yani eğitime yeterli kaynak ayrılması ülkemizdeki eğitim harcamalarının son yıllarda artış gösterdiği görülmektedir. Bu artış da genellikle personel giderlerimdeki artıştan kaynaklanmaktadır. Fakat yatırım harcamalarının yeterince artmaması ve özellikle yükseköğretimde eğitim talebinin ve öğrenci sayısının artmış olması; kişi başına düşen eğitim harcamasını düşürmekte, ve eğitimin kalitesinin bozulmasına sebep oluşturmaktadır.

TÜRKIYE EKONOMISININ KURUMSAL YAPISI VE DÖNÜŞÜMÜ
Giriş
İnsanlar yaşamak için maddi varlıkları üretmek ve tüketmek zorundadırlar. Ekonomi (İktisat) bilimi bu varlıkların, bireyler ve gruplar arasında paylaşım tercihleri ile üretim ve tüketim etkinliklerinin piyasa içinde nasıl düzenlendiğini inceler. Ekonominin uğraş alanları içinde enflasyon, büyüme, verimlilik, işsizlik gibi konular vardır. Mikro-makro ekonomi, politik ekonomi, iktisadi gelişme ekonominin alt alanlarındandır.
Kurum, temel ihtiyaçların karşılanması için toplumsal yaşantı içinde süregelen kalıplaşmış davranış, ilişki ve kurallar bütünüdür. Kurumlar etkin olmalı, her zaman kural ihlalleri için bazı yaptırımlar belirtmelidir. Kuruluşlar ise daha somuttur ve amaca yönelik kuruluşlar bir isim altında toplanarak kurumları oluşturur. Toplumdaki üretim ilişkileri, üretilen mal ve hizmetlerin üretim süreci, değişimi ve paylaşımından oluşur. Kölecilik, feodalizm, kapitalizm ve sosyalizm; insanlığın farklı üretim ilişkilerine dayanarak kurduğu toplumsal– ekonomik sistemlerdendir. Ekonomik sistem toplumdaki mal ve hizmetlerin üretimi ve bölüşümünün nasıl olması gerektiğine dair uyumlu düşünce ve değerler toplamıdır. Ekonominin kurumsal yapısı kurallar bütünü, uygulama mekanizmaları ve kuruluşlardan oluşur. Serbest piyasa ekonomisi içinde kurumsal yapı rekabeti sağlar, mülkiyet haklarını ve sözleşmeleri tanımlar ayrıca piyasa koşulları, mallar ve piyasaya katılanlar hakkında gerekli bilgileri sağlar.
Serbest Piyasa ve Kurumsal Yapı
Kapitalist sistemde arz ve talep eden işletmeler ve bireyler bir pazarda karşılaşarak ekonomik faaliyetlerini yürütürler. Piyasada Homo Economicus olarak kabul edilen bireyin piyasalar ve diğer ekonomik konular ile ilgili tam bilgiye sahip olduğu kabul edilir. Homo Economicus tüketicilerin çıkarlarını üreticilerin ise karlarını en yüksek noktaya taşıyacağını öngörür.
Klasik İktisat teorisinin kurucusu Adam Smith’e göre iktisadi hayatta düzeni sağlayan görünmez el (serbest fiyat) mekanizması vardır. Bu mekanizmaya göre üretilen malların ne miktarda, kim tarafından ve kim için üretileceğini çözümleyen sistem görünmez el olarak isimlendirilmiştir. Klasik iktisat anlayışına karşı çıkan Karl Paul Polanyi’ye göre iktisat kıt kaynaklar ve sonsuz ihtiyaçlar arasındaki dağılım sonuçlarını inceler.’Büyük Dönüşüm’ adlı eserinde belirttiği üzere piyasa kendiliğinden oluşan bir olgu değildir. Klasik iktisat teorisine karşı çıkan kurumsal iktisatçılara (Thorstein Veblen, John Rogers Commons, Wesley Clair)’ e göre her toplumun kendine özgü kurumsal yapıları ve iktisat kanunları vardır. Ekonomik faaliyetlerde kurumsal yapı ilişkisini önemseyen yeni kurumsal iktisatçılara göre güçlü bir kurumsal yapı güçlü bir piyasaya olanak sağlayacaktır. Buna göre, mülkiyet haklarının korunması, yapılan sözleşmelere uygun bir şekilde davranılması, adaletin üstünlüğü gibi kavramlar piyasanın etkin olarak işlemesini sağlayacaktır.
Mülkiyet hakkı özel, kamu ve yabancı sermaye mülkiyetinin korunmasını sağlamaktadır. Hukuk sisteminin üstünlüğü başta özel mülkiyet olmak üzere kapitalizmin tüm değerlerini korur.
1917 Ekim Devriminden sonra dünya üzerinde serbest piyasa düzenini benimseyen ülkeler ve sosyalizm uygulaması altında merkezi-planlı ekonomik düzeni benimseyen ülkeler yer almıştır.1989 yılında Sovyetler Birliğinin dağılması ile küresel ekonomik sisteme geçilmiştir. Teknolojik gelişmeler ve bilgi ekonomisinin yaygınlaşması ile birlikte sanayi ürünlerinin ticareti ve sermaye hareketlerinin önündeki engeller aşılmıştır. Neo
–liberal politikalar belirleyici hale gelmiştir. Küresel ekonominin ortaya çıkardığı –karşılıklı bağımlılık sonucunda uluslararası ekonomik bütünleşmeler, çok uluslu şirketler, bölgesel ekonomik işbirlikleri hükümet dışı örgütler aracılığı ile birbirine bağlanmıştır. Günümüzde Birleşmiş Milletlerde danışmanlık statüsü elde etmiş 3500 hükümet dışı örgüt ve 60.000’ i aşan çok uluslu şirket bulunmaktadır.
İkinci dünya savaşı esnasında ABD’nin öncülüğünde 1944 yılında New Hampshire eyaletinin bir bölgesi Bretton Woods’da Birleşmiş Milletler para ve finans konferansı gerçekleşmiştir. Konferansta temel amaç, serbest ticaretin korunduğu, mal değişimi yanında uluslararası ödemelerde de istikrar sağlandığı uluslar arası ekonomik sistemin sağlanmasıdır. Bretton Woods anlaşması Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası olarak da tanınan Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (IBRD) ‘nı yaratmıştır. 1947 yılında ülkeler arasında ticareti düzenleyen ve serbestleşmesini sağlayan Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) yapılmış ve bu oluşum 1995 yılında yerini Dünya Ticaret Örgütü(WTO)’ne bırakmıştır. İkinci Dünya savaşı sonrasında Ekonomik işbirliği ve kalkınma örgütü(OECD) ise batı Avrupa kapitalizmini yeniden canlanmasında önemli rol oynamıştır. Liderliğini ABD’nin yaptığı dünya kapitalizminin gelişmiş-sanayileşmiş ülkelere daha yüksek kar getirecek yeni yatırımlar yapmaları için kurdukları örgütler aracılığı ile diğer ülkelerin piyasa önceliklerine göre kurumsal yapılarını değiştirmişlerdir. Küreselleşme sürecinde başta Dünya Bankası ve IMF olmak üzere hem kamusal hem de özel sektörü yeniden yapılandırmışlardır. IMF’ye göre devletin ekonomik istikrarsızlığa neden olan yapısı değişmeli, özellikle sosyal politika konusundaki etkisi azaltılmalıdır. Siyasetin ekonomi üzerindeki olumsuz etkisi özel denetim şirketleri aracılığı ile yapılmalı, kamu yönetimi bir şirket gibi yönetilmelidir. Böylece kurumsal yapıdaki ekonomik özgürlüklerin artması, yapılan yolsuzlukların azalması, kaynakların adaletli bir şekilde dağıtılması toplumdaki refahı arttırmaktadır. Rekabetçi piyasalar ulus devleti de değiştirerek, denetleyici, düzenleyici ve rekabetçi devlete dönüştürecektir. Türkiye ekonomisi dünya ekonomisi ile bütünleştikçe ekonominin kurumsal yapısı değişmiştir.
Türkiye Ekonomisinde Yapısal Dönüşüm
17 Şubat 1923 tarihinde Birinci Türkiye İktisat Kongresi gerçekleşmiş ve Türkiye’yi geleceğe taşıyacak ekonomik sistemin temelleri atılmıştır. Günümüze kadar ekonomimiz gelişmekte olan dünya ekonomisindeki dinamiklerden etkilenerek değişime uyum sağlamıştır. 24 Ocak 1980 tarihindeki istikrar politikası ile uygulanan sanayileşme stratejisi ile mal piyasaları dış pazarlara açılmış ve ithalat rejimi serbestleşmiştir.
1923-1980 Dönemi Türkiye Ekonomisi
İktisadi Misak-Milli’de Cumhuriyet sonrasında devletin özel teşebbüse yardım ederek özel girişimcinin yetersiz kaldığı durumlarda faaliyet gösterebilmesine karar verilmiştir. İş Bankası bu dönemde yerli ve yabancı sermaye ile siyasi iktidar arasında önemli roller oynamıştır.
Lozan Anlaşması sonrasındaki hükümler ve dış borçlar yüzünden sıkıntılı dönemler yaşanmıştır. Bu kısıtlamalar 1929 yılında gerçekleşen ekonomik bunalım ile Türkiye devletçilik yolu ile sanayileşme politikasına geçmiştir. Aşar vergisinin kaldırılması ve Teşvik-i Sanayi Kanunu 1923-1930 döneminde gerçekleşen iki büyük yasal düzenlemedir. 23 Nisan 1920’de toplanan mecliste Bakanlar Kurulu oluşmuş ve Ticaret, Sanayi, Maden, Ziraat ve Orman işlerini yürüten İktisat Bakanlığı yer almıştır. 27 Mayıs 1934’de Bakanlığının görevleri kara, deniz ticareti, sanayi ve maden işletmelerini kapsayacak şekilde genişletilmiştir.
1930-1940 yılları arasında Türkiye ekonomisi sanayileşme dönemimi yaşamıştır. Türkiye ekonomik olarak dışa kapanarak devlet eliyle ulusal sanayileşme hamlesini gerçekleştirmiştir. Böylece, devlet hem yatırımcı, hem işletmeci ve hem de denetleyici olmuştur.1934 yılında Birinci Beş yıllık Kalkınma Planı uygulanarak devletin ekonomideki ağırlığı artmıştır.
1940-1946 döneminde 2.Dünya savaşının olumsuz etkileriyle sanayileşme yavaşlamıştır.1946 yılında çok partili döneme geçilme sürecinde devletçilik anlayışı değişmiştir. Buna göre devlet özel girişimciliği desteklemiş, yabancı sermayeye yatırımlar özendirilmiştir.
1960 yılından sonra başlatılan planlı kalkınma hareketi ile liberal politika yerini müdahaleci politikaya bırakmıştır.
1963 yılında beş yıllık kalkınma planları ile kamuda ithal ikameci sanayileşme stratejisi uygulanmıştır. Böylece kurulan sanayiler dış ticaret ve döviz kuru politikaları ile dış piyasanın rekabetinden korunmuştur.
1980 Sonrası Yapısal Dönüşüm
70’li yıllarda izlediği ithal ikameci sanayileşme stratejisi ile Türk ekonomisi dış piyasalarla olan ilişkilerinde giderek artan bir döviz ihtiyacı yaşamıştır. Döviz ve turizm gelirlerindeki sınırlılık sonucunda Türkiye dış borca sürüklenmiştir. Dünya ekonomisinde 70’li yıllarda gerçekleşen ekonomik kriz sonrası devletin ekonomik hayattan çekildiği, özel girişimcilerin daha etkin olacağı piyasa ekonomisine geçilmiştir.
İhracata yönelik sanayileşme stratejisi
Ülkenin iç üretimde kullanacağı kaynaklar bu stratejide ihracat amacıyla yapılacak üretime yönlendirilir. 24 Ocak 1980 yılında başlayan değişim ile kamu işletmeleri ve kurumların görevleri yeniden tanımlanmıştır. Bu istikrar politikaları ile dış ticaret serbestleştirilerek planlı ve kamuya dayalı sanayileşme stratejisi bırakılmıştır. Kaçakçılık ve karaborsa önlenerek yabancı sermaye girişleri serbest bırakılmıştır. Ekonomi devlet tekelinden kalkarak ihracat teşvik edilmiştir.
1989 yılında alınan karar ile finansal serbestleşme gerçekleşmiş ve Türkiye’de sermaye ve para piyasalarında yeniden yapılanma gerçekleşmiştir. 1990 yılından itibaren neo–liberal iktisat politikası ile siyasi iktidarın etkisi azalmıştır. İş gücü piyasası yeniden düzenlenerek vergi politikalarındaki gelir eşitsizliği artmıştır. Dış piyasalardan kısa vadeli sermaye girişleri ile yönlendirilen finansman modeli makroekonomik istikrarsızlıklar ile birleşince ekonomiyi krize sokmuştur.1994 krizi sonrası Türkiye ekonomisinde IMF ve Dünya Bankası gözetiminde bir dönüşüm yaşanmıştır. ‘Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’ ile para, banka ve sermaye piyasaları yeniden yapılanmış, kamu varlıkları özel sektöre devredilmiştir.
1 Ocak 1996 yılında Türkiye, Gümrük Birliği ile AB’den ithal edilen tüm sanayi ürünlerine gümrük vergilerini kaldırmıştır ve 3. Dünya ülkelerine karşı Ortak Ticaret Politikası uygulamıştır.
Türkiye’de 1980 öncesi kurumsal yapıda yasama, yürütme, yargı ve DPT etkili olurken 1980 sonrasında kamunun yerini özel sektör almıştır.
Türkiye Ekonomisinde Kurumsal Yapı
Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren özel mülkiyet ve girişimciliğe dayanan serbest piyasa ekonomisini uygulamıştır. Türkiye’nin ekonomik yapısında devlet kuruluşları ve çeşitli sınıfları temsil eden kapitalizm kurumları bulunmaktadır. Ekonomide gerçekleşen değişim ile bu kuruluşların yapısında değişimler yaşanmıştır. Çokuluslu şirketler, hükümet dışı ve sivil toplum örgütleri gibi oluşumlar bu kurumların faaliyetlerinde etkili olmaya başlamıştır.
Kamu Kuruluşları
Kamu yönetim kuruluşları Merkezi Yönetim birimleri, Sosyal Güvenlik Kuruluşları, Yerel Yönetimler ve Kamu İktisadi teşebbüslerinden oluşmaktadır. Başbakanlığa bağlı ekonominin işleyişi ile ilgili bakanlıklar Ekonomi Koordinasyon Kurulu, Yüksek Planlama kurulu gibi yapılar sayesinde koordinasyon içinde çalışırlar.
Maliye Bakanlığı kamu gelirleri, kamu hesapları ve kamu taşınmazları idaresi ile ilgilenir. Dış ticarete ait vergilerin tümü toplanarak hazineye Gelirler Genel Müdürlüğü tarafından aktarılır. Hazine de gider ve borç miktarını belirler. Yıllık bütçenin hazırlanıp uygulanması da bu bakanlığın görevleri arasındadır.
Ekonomi Bakanlığı dış ticareti uygular. Bilim, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı imalat sanayisinin ileri teknolojiye dayalı ve yüksek katma değerli, çevreye duyarlı bir üretim sağlamasına odaklanmıştır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı çalışma hayatını düzenleyerek ve iş sağlığını geliştiren tedbirler alarak istihdamı arttırmayı hedeflemektedir.
Bu bakanlıkların sayısı, yapısı ve görevleri siyasi kararlar ile değişebilir.
Merkez Bankası Başkanlığı
Para, döviz kuru ve faiz politikalarını kullanarak ekonomik dengelerin oluşumunu etkiler. Finansal aracı kurumlar, tasarruf sahipleri ve yatırımcılardan oluşmaktadır. 11 Haziran 1930 yılında çıkarılan kanun ile anonim şirket olarak kurulmuştur. Banka, para politikasının uygulanmasında tek yetkili olup temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır. Banknot basma ve para dolaşımını sağlamak, para politikasını belirlemek ve hükümete danışmanlık yapmak görev ve yetkileri arasındadır.
Hazine Müsteşarlığı
Devletin nakit akışını düzenler. Döviz kurunu belirler ve madeni para basılması yetkisine sahiptir.9 Aralık 1994 yılında Başbakanlığa bağlı kurulmuştur. Ekonomi politikasını belirlemeye yardımcı olmak, ikili ve çok taraflı dış ekonomik ilişkileri düzenlemek, hazine ve kamu finansmanı faaliyetlerini yürütmek gibi görevleri vardır.
Dış Ticaret Müsteşarlığı
9 Aralık 1994 yılında Başbakanlığa bağlı kurulmuştur. Temel görevleri arasında dış ticaret politikasını belirlemeye yardımcı olmak, ithalat ve ihracatı teşvik, ikili ve çok taraflı ticari ve ekonomik ilişkileri düzenlemek, uygulamak vardır.
Gümrük Müsteşarlığı
2 Temmuz 1993 yılında Başbakanlığa bağlı kurulmuştur. Temel görevleri arasında gümrük politikasının hazırlanmasına yardımcı olmak, gümrük kanunu ve ilgili diğer mevzuatların ve uluslararası sözleşmelerin uygulanmasını sağlamak, gümrük tarife ve vergi oranlarının tespiti ve kontrolü yer alır.
Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı
Temel görevleri arasında ekonomik, sosyal ve kültürel politikaların oluşturmak ve uygulanmak, ekonomik faaliyetlerin uygulanması konusunda hükümete yardımcı olma ve danışmanlık yapmak yer almaktadır.
Demokratik planlama mekanizması kapsamında hazırlanan bütçeler T.B.M.M Plan ve Bütçe komisyonunda görüşülerek T.B.M.M genel kurulunda yasalaştırılır. Kalkınma planları yapılırken komisyonlar aracılığıyla farklı görüş ve istekler plana yansıtılır.
Beşer yıllık ve yıllık planlar yapılırken kamu için öncelikler belirlenip, yatırımlar yapılır. Aynı zamanda bu planlar özel sektöre de yol gösterip makro –ekonomik teşvik politikaları ile desteklenmektedir.
Bu beşer yıllık planlar yıllık programlar ile uygulamaya geçer. Geçerli yıl için ulaşılacak hedefler ve politikaları yıllık programlar belirler ve kamu yatırımlarının uygulamasını gösterir. Bu yüzden bütçe ve kamu kuruluşlarının iş programları, yıllık program içeriği ile tutarlı olmalıdır.
Ekonomik ve Sosyal Konsey
2001 yılında Başbakanlığa bağlı kurulmuş olup, Başbakanının başkanlığında, ekonomiden sorumlu bakanlar ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, işçi ve işveren sendikaları ve sivil toplum kuruluşları temsilcilerinden oluşmaktadır. Ekonomik istikrarın kurulması, büyüme ve sanayileşmenin hızlandırılması, istihdamın geliştirilerek işsizliğin önlenmesi temel işlevlerindendir.
Sosyal Güvenlik Kuruluşları
Sosyal Güvenlik Kurumu
Sosyal güvenlik politikalarını uygulayarak vegeliştirerek hizmet sunduğu kişileri bilgilendirir. Aynı zamanda halkın haklarını kullanılmasını ve yükümlülüklerini yerine getirmesini kolaylaştırır. Görevleri arasında uluslararası gelişmeleri inceleyerek anlaşmaları uygulamak ve kamu idareleri arasında işbirliğini sağlamak yer alır.
Türkiye İş Kurumu
Ulusal istihdam politikasının oluşturularak istihdamın korunmasına yardımcı olur. Aynı zamanda İşsizliğin önlenmesi ile ilgili faaliyetlere yardımcı olarak işsizlik sigortası işlemlerini yürütür. İş gücü piyasasındaki verilerin ihtiyaç analizini yapar ve mesleki eğitim ve işgücü uyum programlarını geliştirerek uygular.İstihdam ile ilgili yurtdışı hizmet anlaşmalarının yapılmasına aracılık eder.
Denetleyici ve Düzenleyici Kurumlar
Politika ve politikacılardan bağımsız olarak hareket eden bu kurumlar kendilerine ait yasama, yürütme ve yargı yetkisine sahiptirler. Piyasaları düzenleme ve aksaklıklarını önleme, yani ‘regülasyon’ faaliyetlerini gerçekleştirirler. Düzenleme yapılan ekonomik faaliyete ilişkin serbestleştirme, piyasa koşullarına teslim etme ise ‘deregülasyon’ ile tamamlanır.1980’li yıllardan başlayarak Dünya Bankası ve IMF’in beklentisi ve teşviki doğrultusunda özelleştirme başlamıştır.
Sermaye Piyasası Kurulu
Yatırımcılar, tasarruf sahipleri, bankalar, aracı kurumlar ve yatırım ortaklarından oluşur ve tasarrufları yatırıma dönüştürmeyi sağlar. Ülkemizde bir şirketin halka açılıp hisselerini satabilmesi için SPK’den izin alması gerekir.
Rekabet Kurumu
Rekabetin korunmasını gerekli düzenleme ve denetlemeleri yaparak sağlar. Aynı zamanda, mal ve hizmet piyasalarındaki rekabeti engelleyen ve bozan anlaşma ve uygulamaları kötüye kullanmayı engeller.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu
23 Haziran 1999 tarihinde kredi sisteminin çalışmasını sağlamak için gerekli karar ve önlemleri almak ve tasarruf sahiplerinin haklarını korumak amacıyla kurulmuştur. Başlıca görevleri arasında banka kurulması, şube açılması, bankaların mali bünyesi zayıfladığında TMSF’ ye devri, satılması ve devri yer alır.
Spesifik Piyasalara Yönelik Kurumlar
Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu
Elektrik, doğal gaz, petrol ve LPG’nin düşük maliyetli, kaliteli bir şekilde tüketiciye sunulması için özel hukuk hükümlerine göre hareket edecek istikrarlı ve şeffaf enerji piyasasını oluşturarak bağımsız düzenleme ve denetimi sağlar.
Şeker Kurumu
Şeker üretimindeki kotayı belirlemek, dış ticaret düzenlemelerini önermek ve pazarlama faaliyetlerini belirleyerek uygulamak amacıyla kurulmuştur. Araştırma ve denetleme yaparak idari cezaları uygulamak görevleri arasındadır.
Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu
IMF‘in 1999 yılında gerçekleştirdiği destekleme düzenlemesi ile tütün üretimine yönelik desteklemeye son verilmiş, TEKEL özelleştirilip yetkileri bir kurula devredilmiştir.2002 yılında ise tütün alım, satım ve ithalatı serbest hale gelmiştir.
Telekomünikasyon Kurumu
Ulaştırma bakanlığına bağlı düzenleyici bir kurumdur. Elektronik haberleşmeye ait piyasayı düzenleme, yetki verme, denetim, yatırımcı teşviki ve tüketici hakları konusunda düzenlemeler yapar.
Kamu İhale Kurumu
Kamuya ait ihalelerde mal ve hizmetlerin yönetimi ve anlaşmazlıkların çözümü konusundaki tek yetkili organdır. Firmaları ihalelere sokmama gibi yaptırımı vardır.
Özel Sektör Kuruluşları
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği
Girişimcilerin çalışmalarına öncülük ve liderlik eder, görüşlerini bakanlıklara, meclis komisyonuna sunar. Aynı zamanda KOBİ’ler için bilgi ve danışmanlık yapar. Dış ticaret belgelerini düzenler ve mesleki anlaşmazlıkları çözer.
Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği
İş dünyasının iş ahlakına uygun çalışmasına katkıda bulunur. Ülkenin insan ve doğal kaynaklarının teknolojik destekle en etkili bir biçimde kullanımını destekler. Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve siyasi sorunlarına çözüm önerilerinde bulunur, kamuoyunu yönlendirir.
Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu
Esnaf ve sanatkârların çalışmalarının hem mesleki açıdan hem de kamu yararına uygun düzenlenmesini sağlar. Aynı zamanda meslek standartlarının belirlenmesine katkıda bulunur ve üyelerinin hak ve menfaatleri korur.
Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu
Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası Grubu gibi uluslararası örgütler ile işbirliği kurarak Türk iş adamlarına yeni olanaklar yaratır. Özel sektörün bulunduğu tüm ülkelerde küresel örgütlenmeyi amaç edinmiştir.
Sendikalar
Endüstri Devrimi sonrasında işçilerin hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek üzere oluşturdukları sınıfsal ve toplumsal örgütlerdir.
İşçi ve Memur Sendikaları
1947 yılında çıkan kanunla sendikalar kurulmuş ve işçi- işveren ilişkilerinin 1961 Anayasası ile atılmıştır. Bu anayasa ile toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt hakkı tanınmıştır.
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu
1961 anayasası ile işçi sendikalarına karşı işverenleri bir araya getirmek amacıyla kurulmuştur. İşveren ve işçiler arasında çalışma barışını korumayı ve üyelerinin ekonomik ve sosyal hak menfaatlerini korumayı ve geliştirmeyi hedeflemiştir.

TÜRKIYE’DE DIN, SEKÜLERLEŞME VE TOPLUMSAL DÖNÜŞÜM
Giriş
Türkiye çokuluslu imparatorluk geçmişi ve İslam dininin niteliklerinden dolayı din ve devlet işlerinin ayrılmasında öncü bir modeldir. Son 30-40 yıldır hem Türkiye’de hem de Avrupa toplumlarında din ve siyaset arasında bir yakınsama oluşmuştur. Bu dönem post-seküler olarak adlandırılmaktadır (Carroll,2004). Bu dönemin en belirgin özelliği dinsel oluşumlar ile toplumsal düzenler arası gerilimdir(Habernas,2001).
Tarihsel Arka Plan
Çeşitli ırk, dil ve dinlerden oluşan Türkiye toplumu farklı dinlere açık bir devlet geleneği oluşturmuştur. Bundan dolayı Orta Doğu İslam ülkelerinde bulunan şeriat yönetimi Osmanlı’da etkili olmamıştır. Feodal düzen bazı Avrupa ülkelerinin geçmişinde olduğu gibi etkili olmamış bunun yerine çiftçiliğe dayanan ekonomi hâkim olmuştur. Fetihlerin bitip, toprak kaybının başlaması ile Osmanlı ekonomisinde çöküşler başlamıştır. Böylece hem bürokrasi hem de aydınlar yeni bir düzen arayışına başlamıştır. İlk değişim, askerlik alanında, ordu ve ulemanın söz sahibi olmayacağı askeri yüksekokulların kurulmasıyla oluşmuştur. Bunu, eğitim ve hukukun, din etkisinden çıkması izlemiştir. Ancak, modernleşme çabalarına tepkiler dinselleşme taleplerini de beraberinde getirmiştir. Berkes’in saptamalarından çıkan sonuç; ne Osmanlı Dönemi’nde ne de Cumhuriyet Türkiye’sinde şeriatçılık olarak nitelendirilebilecek aşırı dinsel taleplerin uzun soluklu yaşama şansının olmadığı şeklindedir. ‘Uydurma ulemalık’ kavramı II. Abdülhamit ve Meşrutiyet dönemlerinde geleneksel ulemalığın bozulmasıyla ortaya çıkmış ve Kurtuluş Savaşı yıllarında sona ermiştir. Kurtuluş Savaşı’nda emperyalist Avrupalı güçlere karşı sınıfsız bir toplum ideali için mücadele verilmiştir ve Türk Devrimi feodaliteye veya aristokrasiye karşı verilmiş bir haklar mücadelesi değildir (Mardin, 1983: 155) ve sınıfsız bir toplum idealine dayanır.
Din Sosyolojisi Açısından İslam
Durheim’e göre çalışma nesnesi dinsel yaşantı biçimlerinin kendisidir, Marx için ise çalışma konusu dinin sınıflar arası ilişkilerdeki ideolojik işlevidir. Weber için çalışma nesnesi ise teodisedir(kötülüğün karşısında iyiliğin haklılaştırılması). Berger de Weber’in ayırt ettiği dört temel teodisiye önem vermiştir. Bunların dışında dinin iç mantığını keşfetmeyi hedefleyen fenemenolojik yaklaşımı ve psikolojik yaklaşımı destekleyen Jung, Freud ve Fromm gibi kuramcılarda bulunmaktadır. Fromm, Freud’un izinden giderek baba ve tanrı otoritesine duyulan gereksinim üzerinde durmuş ve dünya dinlerini otoriter ve hümaniter olarak ayırmıştır.
Din Heller (1984:119)’in günlük yaşam kuramlarına göre gündelik olmayana tabidir ve gündelik olanı belirler. Dinin, inananların günlük yaşamlarında ideal topluluk imgesini oluşturmak ve kolektif temsiller yaratmak gibi işlevleri vardır. Bu kuramın tanımladığı alanlar günlük yaşam alanı, gündelik olmayan düşünce alanı, sosyo- ekonomik politik kurumlar alanı olarak sınıflandırılmıştır. İnsanlığın hassas dengesi ancak bu üç alan dengeli ise korunur. Bu da ancak dinsel yaşantının kurumsallaşması ve kendi kurum alanına yerleşmesi ile gerçekleşir. İslam dininde Tanrı ile kul arasında bir ruhban sınıfı yoktur ve din adamlığı gönüllülük esasına dayanır. İslam dini Türkiye’de devletten ayrı kurumsallaşmış bir din adamı sınıfına sahip değildir. Bundan dolayı ne Hıristiyan Avrupa’nın ne de ABD’nin sahip olduğu din/devlet ayrılma modeli Türkiye’ye örnek olmaz. İslam dininin özgünlüğü ve Türkiye’nin üniter bir devlet olması bu farklılığı oluşturan etmenlerdendir.
Din/Devlet Ayrılma Modelleri, Laiklik ve Sekülerleşme
Antik Yunanda halk anlamına gelen ’laos’ Hıristiyanlıkla birlikte din adamı dışında kalanları anlatmıştır ve Yunanca Latince karışımı ‘laikos’ olarak kullanılmıştır. Bu kavramın 16. yy ‘da anlamı değişmiş, Fransız akademisi tarafından halkın kiliseyi yönetme hakkı olarak tanımlanmıştır. Laisizm bir doktrin olup din ile siyaset arasında kesin ayırım yapar ve toplumda dinin sınırlı rol oynadığını savunur. (Özdalga,1998).Laiklik devletin ve dinlerin otonomisini, din ve inanç hürriyetini sağlayan kamu hukukudur.(Willaime,2009). Düşünce, din ve vicdan hürriyeti, tüm vatandaşların eşit hak ve sorumluluklara sahip olması, din ve devletin otonom oluşu, laikliğin esaslarındandır. Laiklik her toplumda farklı olarak uygulanabilir ve revize edilebilir. Laiklikte din ve devletin tamamen ayrılması yetmez, dinin siyasetten tamamen çekilmesi gerekir.
Saeculum sözcüğü dünyaya, çağa ait anlamına gelir ve zamanla değişik anlamlarda kullanılmıştır. Seküler ise din etkisinden kurtulmuş/kurtarılmış anlamına gelir. Sekülerleşme dinin bütün yaşam alanlarından çekilmesi, kurumların dinin etkisinden kurtulması anlamına gelir.(Berger,1967). Sekülerleşmenin öznel bir boyutu da vardır ki bu da “dünyaya ve kendi yaşamlarına dinsel yorumlamanın dışında bakan bireyler”e işaret eden bilinç sekülerleşmesidir. Bir toplum bilimsel ve teknolojik ilerlemeler ile sekülerleşir. Din kurumu da kendi içinde sekülerleşmiştir.
Devletin laik olması din dışı olması demektir ve işleyiş halk egemenliğine dayalıdır. Din ve devlet arasındaki tek ayrılma modeli laisist model değildir. Fransa ve Türkiye, Avrupa’da laisist modelin temsilcisi olup İskandinav ülkeleri bazı varyasyonları ile tanıma, dâhil etme, kurma modeline sahiptir. İtalya ise concordat modeline sahiptir. Bu modelde din devlete tabi değil ondan ayrı bir yerde yer alır. Kilise ve seküler hukuk arasındaki ihtilaflarda laiklik bir üst ilkedir. Ayin özgürlüğü 1982 anayasası ile tanınmıştır. Üst düzeyde uzmanlaşmış din kurumları, ancak bu ayinlerin ayrıntılı tarifini verip kamusal bir tartışma ile son şekli belirler.
Türk Modeli
Çokuluslu ve çok dinli imparatorluktan bir ulus devleti yaratan ülkemizde Habermas (2001) tarafından oluşturulmuş iki model vardır. Bunlardan ilki rasyonel bir dilin dinsel dilin yerini almasını öneren ‘yerini alma ‘modelidir. Diğeri ise dinsel dil ve mülkün ele geçirilmesine dayanan ‘kamulaştırma modelidir’. Bu model Aleviler ve Sünniler için farklı sonuçlar doğurmuştur ve henüz tarafları memnun edecek bir uzlaşmaya varılmamıştır. Laik devlet tarafsız değildir ve devletin tarafsızlığı ilkesi liberal bir politik ilkedir. Türkiye’de gözlenen bu durumun tam tersidir. Kitlelerin dinsel yaşam talepleri devletten otonom değildir bunun yerine devlet yapısına entegre olmuştur ve kamu bütçesinde dinsel yaşamlara katkıda bulunur.
Laiklik kavramı ile din/devlet ayrılma modeli birbirine karıştırılmaktadır. Ayrılma modeli laisist olup laiklik Türkiye’deki gibi zaafa uğramış olabilir ya da İtalya’daki gibi laiklik bir üst ilke olarak benimsenmiş olabilir. Türk modelinin literatürde yer bulması ve gelişmesi için kurumsal ve evrensel ölçülerle yeniden değerlendirilmelidir. Yerli bilgi noksanlığı, din ve sekülerleşme kuramlarında iktidar noksanlığı, Müslüman dünyada sekülerleşmeye ait kuramsal çalışmaların eksikliği gibi nedenlerden dolayı Türk modeli uygulanırken bazı sorunlar oluşmuştur.
Türkiye’de laiklik ruhban karşıtlığı ile karıştırılmaktadır ve dinsel yaşam taleplerini dile getiren kesimlerin ise bilinç sekülerliğinden uzaktır. Ayrıca din alanında devlet denetimi tasarlanmış ve Diyanet işleri Bakanlığı kurulmuştur.
Türkiye’de Din ve Dinsel Yaşantı
Türkiye’de anayasada laiklik benimsenmiştir ve dinsel yaşantıya ait hizmetler sekülerdir. Bu hizmetler kamu hizmetidir ve Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütülmektedir. Din hizmetleri ise lise düzeyinde Milli Eğitim Bakanlığına bağlı seküler imam- hatip okullarında gerçekleşir. Bu okullarda sadece uygulamalar İslam dininin çerçevesinde yapılır bunun dışındaki eğitim sekülerdir. Diğer laik ülkelere göre din eğitimi farkı İslam dininin özünde devletten ayrı örgütlenecek bir ruhban sınıfının olmamasından kaynaklanır.1924 yılında kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim birliği sağlanmış ve günümüzde tüm okullarda Milli Eğitim Bakanlığı çatısı altında aynı yasa ve yönetmelikler uygulanmaktadır. Günümüzde küreselleşme sonucunda dinsel yaşantı ve eğitime dair farklı talepler olmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti üniter bir ulus-devlettir ve azınlık kavramı yoktur. Bu kavram ancak Lozan Antlaşması içindeki azınlık haklarında vardır. Türkiye Cumhuriyetinin önemli bir unsuru din/devlet ulaşmasıdır ve günümüzde artan dinsel yaşantı taleplerinin asıl nedeni din kurumlarının kendini ifade edememesi değil, toplumda yaşanan değişme ve dönüşümdür. Türkiye’deki din/devlet uzlaşması geçmişten gelen bazı sorunları tam olarak çözememiştir. Bu yüzden, Aleviler inançlarını yaşabilmişlerdir fakat devletle ilişkileri düzenlenememiştir. Ülkemizdeki Alevilik İran ya da Arap coğrafyasındaki Şiilik ve buna bağlı şeriat rejiminden bağımsızdır. Alevi ibadethanesi cem evidir ve cem evlerinin camiler gibi kamu bütçesinden pay almak istemektedirler. Alevi dedelerinin cem evi müdavimleri için sahip olduğu statü ile cami imamlarının cami müdavimleri arasındaki statüsü farklıdır ve Alevilik ile Sünni, Hanefi İslam’ın Türk Devleti ile uzlaşmalarının içeriği burada ayrılır. Diyanet İşleri’ne bağlı bir camide devlet memuru unvanıyla çalışan bir imam artık kamu görevlisidir fakat aynı durum Alevi dedeler için geçerli değildir ve bir uzlaşmaya varılamamıştır. 1982 Anayasası ile ilk ve orta öğretimde tekrar zorunlu hâle getirilen “din kültürü ve ahlak bilgisi” Alevileri ilgilendiren diğer konudur. Ders kitaplarının anlattığı İslam ve derste yapılan uygulamalar Sünni bakış açısını yansıtır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne giden öğrenci velileri ve kamuoyundaki yoğun tartışmalar sonucunda ders kitaplarına Alevilik de katılmıştır fakat uygulamalardaki Sünni yorum sürmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığının bu otoriteleri Sünni bakış açısına sahip olduğundan konu ile ilgili tartışmalar seküler değil, dini bir zemindedir.
Lozan Antlaşması’yla azınlık statüsüne sahip dinsel azınlıklar için din, vicdan ve inanç özgürlüğü olsa da bu özgürlüğün günlük yaşamda karşılaştığı sorunlar dile getirilmiştir. Yahudilerin dinsel yaşamları Müslümanlıkta olduğu gibi toplumsal örgütlenme gerektirdiğinden, cumhuriyetin kazanımlarına rağmen Yahudilerin dinleri yaşayabilme gereksinimleri açısından bazı sıkıntılar doğmuştur. Bunlar için ise düzenli bir iç örgüt gerekmektedir fakat Cumhuriyet bu örgütü tanımak istememiştir.(Levi,1996).
1971’de kanunla kapatılan Heybeliada Ruhban Okulu problemi çözülemediğinden Rum Ortodoks Kilisesi’nin ruhban yetiştirmede sıkıntıları vardır. Ermeni Ortodoks Kilisesi Türk Devleti’nin tanıdığı bir kilisedir. Ermeni halkı dili, yemekleri, müziği ile Türkiye kültürünün önemli bir parçasıdır. Roma Katolikleri ve Süryani Ortodoksları da Türk devleti tarafından tanınmıştır. Yezidiler, Bahaîler gibi inanç gruplarında dinsel yaşamlarını sürdürmektedirler fakat onlara dair düzenlemeler de yoktur. İslam dini Türkiye’de (establishment) modeline ve dâhil etme (incorporation) modeline uygundur; diğer dinler için de tanıma modelinin işlemektedir. Dinsel yaşantıya dair en yoğun şikâyet kadınların her yerde dinin gereği olarak örtünebilmeleri konusunda Sünni Hanefi İslam’ın bazı kesimlerinden gelmektedir. 1960’larda Türkiye’de genç kadınlar arasında tek tük örneklerle başlayan örtünme tek tipleşmiştir ve toplumun diğer kesimlerinden de tepkiye neden olmuştur. Yeni tip örtünme toplumsal yaşamda ötekileştirildiği tartışılmıştır. Sert ideolojiyi temsil eden kadınların sistemle uzlaşmaya niyetleri yoktur. Üniversite sınavına hazırlanırken ya üniversitenin ilk yılında örtünmeye karar vermişlerdir ve bir kısmı için örtü kendi yaşamları, eş ve iş seçimi gibi konularda karar alma serbestliklerini genişletmiş ancak toplumsal yaşamda vazgeçtikleri özgürlükler de bulunmaktadır. Bu örtünmeyi benimseyen kadınların çok az bir kısmı bir şeriat rejiminde yaşamayı arzu etmekte, bir kısmının buna ciddi bir direnci bulunmamakta ve bir diğer kısmı da böyle bir olasılığa hazırlıklı olmayan bir tutum sergilemektedirler. Şii kadınların örtüsü Hüseyin ve Kerbela Olayının yasını belirtir şekilde siyahtır, Humeynici diyenler ise siyah fakat yüzü üçgen şekilde kaplayan bir örtü örtmektedir. Sünni Hanefi kadınların örtüleri siyah dışında herhangi bir renk olabilir ve örtme şekillerine bakarak Nakşibendî, Nurcu ya da Kadiri oldukları kodları okumayı bilenler tarafından anlaşılmaktadır. Bireylerin kamusal alanda etnisiteye, dine ve sınıflara ait mecburi giyim-kuşam içinde olmaları modern burjuva toplumuyla ortadan kalkmıştır ve bireyin giyim-kuşamına bakarak sınıf ve diğer özelliklerini tahmin etmek artık mümkün değildir (Heller,1984).
Türkiye’de Din ve Toplumsal Dönüşüm
Türkiye’de 1930’lardan itibaren büyüyen toplumsal muhalefet İkinci Dünya Savaşı esnasında daha da artmıştır. Orta sınıflarda var olan devlet/sınıf ittifakı savaş yıllarının Türkiye ekonomisine olumsuz etkileri ile bozulmuştur (Keyder, 1983). Çok partili rejime geçen Türkiye’de Tek Partili Dönem’de kurucu Chp’ye karşı bir muhalif ideoloji olmadığından İslam tek muhalefet alternatifi olarak belirmiştir. (Mardin, 1983: 149). Türkiye’de hızlı bir toplumsal dönüşüm 1950’lerle beraber yaşanmaya başlar. Kentlere akın ile yeni gelenler beraberlerinde dayanışma formlarını da getirirler. Nur Vergin (1985)’in Ereğli çalışmasında kırdan gelen nüfusun tamamının dinselleşme eğiliminde olmadığını ve dinsel yaşamlar arasında çelişkiler bulunduğunu anlamaktayız. Bölge sakinleri fabrika açılmasıyla yaşanan göç ve bu göçle oraya yerleşen bir Nakşibendî grubunun sergilediği dinsel yaşam manzarasından rahatsızdır. Köylülerin rahatsızlığı ise tarikat olgusunun kendisindendir. Tarikata üyelik yüzünden aile içinde çatışmalar, küslükler yaşanabilmektedir. Vergin’e göre dinsellikte artış modernleşmede gedik anlamına gelmez. Din de diğer kurumlar gibi hızlı sosyoekonomik değişmelere ve dönüşümlere tepki göstermektedir. Herkesin dindarlığı birbirinden farklı olabilir ve dindarlığın tek bir formu yoktur. Kadınların yeni biçimde örtünmesiyle ortaya çıkan dinselleşme olgusu aslında bir tarikatlaşma olgusudur ve yapılan çalışmalarda tarikat içi otorite ilişkilerinde de değişme saptamıştır. Atacan (1990: 89)’a göre, Türkiye’deki toplumsal yapı böyle oluşumları beslemeye çok uygundur. Sündal (2008) devletin sufi düzenlerin varlıklarına göz yumuluyor olabileceğini, devlet ile sufi düzenler arasında bir oyunun sürmekte olduğunu belirtir. Tarikat üyeleri arasında bir dayanışma vardır hatta Atacan (1990: 88-95)’ın bulgularına göre bir sosyal güvenlik mekanizması olarak işler. Tarikatlar informal olarak din eğitimi vermektedir. Din eğitiminin çocukların temel gereksinimlerini karşılıksız sağlayan oluşumlarca üstlenilmesi özellikle yoksul kesimler için cazip hâle gelmiştir.
Geleneksel roller ve ataerkil ideolojinin sürdüğü toplumlarda kadının çalışmak için ev dışına çıkmadığı bir aile yapısı vardır. İlkokul sonrası eğitim, kıt kaynaklar yüzünden sadece erkek çocukları için geçerlidir. Kız çocukları için lise ve üniversite düzeyinde eğitim toplumsal hareketlilik için tek şanstır. Kent ortamının kadın ve erkeğe eşit roller sağlaması ile kız çocuklarının cinsel yaşamları üzerinde denetim hakkının kendilerine ait olması gerektiği fikrini ortaya çıkmıştır. Kırdan yeni kopmuş aileler için kız çocuklarına ideal saydıkları bir eğitimi maddi destekle sağlamak daha anlamlı gelmektedir. Kırsal alandaki dönüşümler ataerkilliğin yeni formlar kazanmasına yol açmış ve erkeklerin toplumsal cinsiyet ilişkilerindeki üstünlüğünde negatif etkisi olmuştur. Kadın seküler hukuk ile eşit vatandaşlık haklarına ve sorumluluklarına kavuşmuştur. Üstünlüklerini kaybetme telaşında olan erkeklerin iktidarlarını korumaya yönelik çabasını toplumsal yaşamda kadına yönelik erkek tepkilerinden anlayabiliriz.
Toplumsal yaşamda yeni örtünme, dinsel ve toplumsal cinsiyete aittir ve erkeğin kadına kamusal yaşama nasıl dâhil olabileceğine dair bir hatırlatmasıdır (Sündal, 2005). Bu örtünün kadınlarca da benimsenmesi kadınlara erkekle örtünerek de olsa konuşma, tartışma ve alan açma şansını tanımıştır. Bu örtü ibadet ederken Tanrı önünde eğilmeyi ibadet dışında ise erkekten kendini gizleme amacını taşır. Bu erkek üstünlüğünün açık bir kabulüdür çünkü erkeğin kendini kadından gizleme gibi bir amacı yoktur. Bu şekilde örtünen kadınlar ve kadının böyle örtünmesi gerektiğini savunan erkeklerin başvurduğu kavram Allah’ın el-Fatır (yaratan, birtakım varlıkları yarıp parçalayarak yeni varlıklara ve oluşlara vücut veren) sıfatıyla aynı kökten gelen fıtrat kavramıdır (Sündal, 1993; 2005).Yaratılışın fıtratı ile örtüşen sosyolojik yapıya ‘İslamcı toplumsal cinsiyet ideolojisi ‘denir.

TÜRKIYE’DE SIYASAL KURUMLAR VE DEMOKRATIKLEŞME
Türkiye’de Demokrasinin Tarihsel Gelişimi
Osmanlı Devleti’nin siyasal yapısının, tımar ve kulluk düzeni olmak üzere iki temel özelliği bulunmaktaydı. Tımar düzeni sayesinde vergi kaynaktan toplanıyor, merkeze hiçbir yük binmiyor, ayrıca sınırların sürekli gelişmesi sağlanıyordu. Kulluk düzeni ise, devletin üretimin dışında kalmasına; ancak, üreticileri ve onları çalıştıranları denetlemesine olanak veriyordu. Ayrıca Osmanlı, temel ekonomik düzeni fetihlere dayandığından askeri niteliğe de sahipti. Osmanlı’daki bir diğer önemli nitelik ise teokratik düzene sahip olmasıydı. Bu sebeple, Tanrı’nın iradesi sorgulanamadığından padişahin iradesi de sorgulanamıyordu. Kuruluşundan yıkılışına kadar hanedan hep Osmanoğullarının elinde kaldığından, Osmanlı mutlakiyetçi monarşi özelliği de göstermekteydi.
Ancak, 18. yüzyılın sonlarında Batı burjuvazi siyasi anlamda doruk noktalara ulaşmasına rağmen, Osmanlı’da tımar ve kulluk düzenlerinin çökmesi ve askeri gücün azalması siyasal düzensizliğe sebep olmuştur. Osmanlı’da
II. Mahmut zamanında başlayan Batılılaşma Hareketleri 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile sürmüştür. Bu dönemde ilan edilen Gülhane Hattı Hümayunu ile imparatorluk içinde yaşayan tüm uyrukların temel hakları tanınmış ve eksikliklerine rağmen bu ferman, “anayasacılık devrimi” olarak tarihe geçmiştir.
Türkiye’nin parlamenter sisteme geçişi, 1876’da ilk Osmanlı Anayasası olan Kanun-i Esasi’nin ilan edilmesi, Birinci Meşrutiyet Dönemi’nin başlaması ve yetkileri oldukça sınırlı olan bir meclisin kurulması ile olmuştur. İlk parlamento olan Meclis-i Umumi, üyeleri padişah tarafından seçilen Heyet-i Ayan ve üyeleri genel seçimlerle belirlenen Heyet-i Mebusan olmak üzere iki koldan oluşmaktaydı. Ancak, Rus Savaşı ve devletin halk tarafından yönetilmesinin zorluklarıyla uğraşmak istemeyen saray yönetimi sebebiyle, Birinci Meşrutiyet Dönemi kısa sürmüştür.
1908 yılında Rumeli’deki askeri birliklerin isyanıyla İkinci Meşrutiyet ilan edilmiş ve 1909’da Kanun-i Esasi’de yapılan değişikliklerle yeni bir anayasal dönem başlamıştır. Bu dönemde, Meclis-i Mebusan padişahtan daha önemli bir kurum olmuştur.
23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan TBMM, önceki meclislerden farklı olarak yasama, yürütme ve yargıyı bünyesi altında toplamıştır. Cumhuriyetin ilk anayasası olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu bu meclisin ürünüdür ve 1921 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu anayasaya göre seçimler her iki yılda bir yapılacaktır. 1924 Anayasası ile yürütme görevi Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu’na verilmiştir. 1924 Anayasası, dönemin şartlarından dolayı tek partili sisteme göre hazırlanmış ve sonrasında parlamentoya geniş yetkiler vermesi sebebiyle eleştirilmiştir.
27 Mayıs 1960 darbesi ile, Türk Silahlı Kuvvetleri ülke yönetimine el koymuş, askeri bir komite olan Milli Birlik Komitesi, TBMM’nin yerine geçerek yetkilerini almıştır. Bu komitenin ilk bildirilerinden biri, yeni anayasa hazırlama görevinin profesörlerden oluşan bir heyete verilmesidir. Söz konusu dönemde, öğretim üyeleri, memurlar, basın mensupları gibi kamusal alanda söz sahibi olan kişilerin çoğu, 1960 Askeri Darbesi’ni memnuniyetle karşıladıklarından, ona meşruluk kazandırmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Bu heyetin çalışmaları sonucunda 1961 Anayasası yürürlüğe girmiş, Cumhuriyet Senatosu adında bir meclis daha oluşturulmuş ve bu meclis TBMM’nin çıkardığı yasaları denetleme görevini üstlenmiştir. 1961 Anayasası, temel hak ve özgürlükler alanında daha ayrıntılı ve güvenceli haklar getirecek şekilde düzenlenmiş olsa da, farklı kesimlerin yapılış sürecine dahil edilmemesinden dolayı yapılışı itibariyle demokratik bir anayasa değildir. 1961 Anayasası ile Milli Güvenlik Kurulu getirilmiş, Genelkurmay Başkanlığı, görev ve yetkileri sebebiyle başbakana karşı sorumlu hale getirilmiş ve Anayasa Mahkemesi getirilmiştir. 12 Mart 1971’de Silahlı Kuvvetler, 1960’dan farklı bir müdahale biçimiyle yönetime bir kez daha el koymuştur. Söz konusu müdahale, yürütme organının gücünü arttırsa da, 1961 Anayasası siyasal istikrarsızlığın sorumlusu olarak görülmeye devam etmiştir.
12 Eylül 1980 Darbesi ile Milli Güvenlik Konseyi, yasama ve yürütme yetkilerine ek olarak yayınladığı bir iç tüzük ile yasa önerme yetkisini de ele almıştır.1980 Darbesi sonunda yürürlüğe giren 1982 Anayasası ile tek meclisli sisteme geri dönülmüştür. Bununla beraber, Atatürk milliyetçiliğine bağlılık getirilmiş, insan hakları açısından sınırlama ve yasaklara bu Anayasa’da ağırlık verilmiştir. Laiklik ilkesi korunmuş; ancak, “din kültürü ve ahlak bilgisi” dersleri ilk ve ortaöğretimde zorunlu kılınmıştır. Genel olarak, 1961 Anayasası’nda bağımsızlık, özgürlükçülük ve demokratik hukuk devleti vurgulanırken, 1982 Anayasası’nda ulusun bölünmezliği, ulusal dayanışma ve devletin korunması vurgulanmıştır.
Türkiye’de Parlamenter Demokrasinin Temel Özellikleri
Türkiye’de pek çok değişikliğe uğramasına rağmen hala 1982 Anayasası yürürlüktedir. Bu anayasaya göre yürütme yetkisi, anayasa ve kanunlara uygun olmak koşuluyla cumhurbaşkanı ve bakanlar kuruluna verilmiştir. 1982 Anayasası’na göre, hükümet parlamentonun onayıyla oluşur ve parlamentoya karşı sorumluluğu vardır. Bu yürütme modeli iki başlı yürütme modeli olarak değerlendirilebilir.
Yasama, herkes için geçerli emredici hukuk kuralları koymak demektir. 1982 Anayasası, yasa yapma yetkisini TBMM’ye vermiştir. TBMM, seçim sonucunda seçilen 550 milletvekilinden oluşmaktadır. Anayasa, TBMM üyelerine yasama sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığı gibi iki önemli güvence vermektedir. 1982 Anayasası’na göre TBMM, Bakanlar Kurulu’na Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi verebilmektedir.
Kanun Hükmünde Kararnameler, parlamentonun onayından geçtiğinde, uygulamada bir kanunun sahip olduğu güce sahiptirler. Anayasanın değiştirilebilmesi için, TBMM üye sayısının üçte biri tarafından yazılı teklif verilmesi ve meclis üye tam sayısının beşte üçünün söz konusu teklif için olumlu oy kullanarak teklifi kabul etmesi gerekmektedir.
Ekonomik büyümenin artması ve devlet yönetimi sorunlarının karmaşıklaşması, yürütmenin güçlenmesini zorunlu kılmıştır. 1982 Anayasası ile hükümete verilen Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi yoluyla, Türkiye’de yürütme güçlenmiştir. Yürütme, cumhurbaşkanı ve hükümet olmak üzere iki kanattan oluşmaktadır. 2007 yılında değişiklik ile cumhurbaşkanının görev süresi 7 yıldan 5 yıla indirilmiştir. Başbakan, cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır. Başbakanın seçtiği bakanların ataması da yine cumhurbaşkanı tarafından yapılmaktadır. Bakanlar Kurulu, başbakan ve bakanlar kurulundan oluşmaktadır ve ülkenin genel iç ve dış siyasetini belirlemek ve uygulamakla görevlidir. Kamu yönetiminin en üst kuruluşu Bakanlar Kurulu’dur.
Mahkemelerin kuruluşu, işleyişi, görev ve yetkileri, yargılama yöntemleri yasa ile belirlenmekte olup, yargılama kamuya açık bir şekilde yapılır. Anayasa Mahkemesi, yasaların anayasaya uygunluğunu denetlemekle görevlidir ve kararları kesindir.
1982 Anayasası’nda pek çok değişiklik yapılmıştır. Bu değişiklikler şunlardır:
1. 21 Ekim 2007 tarihinde yapılan anayasa referandumu ile cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmiştir.
2. Milletvekili genel seçimlerinin 5 yıl yerine 4 yılda bir yapılması kararı alınmıştır.
3. Cumhurbaşkanının görev süresi 7 yıldan 5 yıla indirilmiştir ve aynı kişinin üst üste iki defa cumhurbaşkanı seçilebilmesi kararı alınmıştır.
4. Anayasa Mahkemesi’nde yedek üyelik sistemi kaldırılmıştır ve görev süresi 12 yıl olarak belirlenmiştir.
5. Vatandaşlara Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapma hakkı verilmiştir.
6. Yüksek Askeri Şura ihraç kararlarına yargı denetimi getirilmiş, Askeri Yargının görev alanı sınırlandırılmıştır.
7. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesini’nin sorumlularının yargılanmasını engelleyen geçici madde kaldırılmıştır.
8. Ombudsmanlık adı verilen Kamu Denetçiliği kurulmuştur.
9. Memurlara toplu sözleşme hakkı verilmiştir.
10. Kişilerin yurt dışına çıkma özgürlüğü, sadece suç soruşturması veya kovuşturması nedeniyle hakim kararına bağlı olarak sınırlandırılabileceği şartı konmuştur.
Türkiye’nin cumhurbaşkanları ve görev süreleri sırasıyla aşağıdaki gibidir:
1. M. Kemal Atatürk (29 Ekim 1923- 10 Kasım 1938)
2. İsmet İnönü (11 Kasım 1938- 22 Mayıs 1950)
3. Celal Bayar (22 Mayıs 1950- 27 Mayıs 1960)
4. Cemal Gürsel (27 Mayıs 1960- 28 Mart 1966)
5. Cevdet Sunay (28 Mart 1966- 28 Mart 1973)
6. Fahri Korutürk (6 Nisan 1973- 6 Nisan 1980)
7. Kenan Evren (9 Kasım 1982- 9 Kasım 1989)
8. Turgut Özal (9 Kasım 1989- 17 Nisan 1993)
9. Süleyman Demirel (16 Mayıs 1993- 16 Mayıs 2000)
10. Ahmet Necdet Sezer (16 Mayıs 2000- 28 Ağustos 2007)
11. Abdullah Gül (Göreve başlama tarihi: 28 Ağustos 2007)
Türkiye’de Siyasal Partiler ve Seçim Sistemleri
Bir ülkenin demokrasi ile yönetilebilmesi için o ülkede özgürce örgütlenip faaliyetlerini sürdürebilen siyasi partiler olmalıdır. Siyasal partiler, Türkiye’de 1961 Anayasası ile söz konusu haline gelmiştir.
Seçimler, halkın kendilerini yöneteceklerini belirleme işlemidir ve halka, siyasi iktidarı onaylama, onayı geri alma veya iktidarı reddetme hakkı verir. Seçimlerin, özgür bir ortamda baskıdan uzak şekilde yapılabilmesi için, toplumda temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmış olması gerekmektedir. Seçimlerin demokratik olabilmesi için gerekli olan temel ilkeler aşağıdaki gibidir:
• Eşitlik ilkesi: Ekonomik ve toplumsal konuma bakılmaksızın, herkesin bir tek oy kullanma hakkına sahip olmasıdır.
• Genellik ilkesi: Belirli yaşı doldurmuş olan herkesin oy kullanmaya hak kazanmasıdır.
• Bireysellik ilkesi: Seçme hakkının kişiye ait olması ve bu hakkın kesinlikle devredilememesidir.
• Gizlilik ilkesi: Seçmenlerin kendi istek ve inançları doğrultusunda seçme haklarını kullanabilmeleridir.
• Serbestlik ilkesi: Seçimlerin siyasal, ekonomik, toplumsal baskı ve korkulardan uzak olarak gerçekleşmesidir.
Dünyada kendi içinde ufak tefek farklılıklar barındırmasına rağmen, çoğunluk sistemi ve nispi temsil sistemi olmak üzere iki farklı seçim sistemi uygulanmaktadır. Seçim sistemi ne olursa olsun temel ilke, seçim sonrasında oluşan parlamentonun çoğunluğu temsil etmesi ve iktidarın parlamentodaki sayısal çoğunluğun yanında ülke genelinde de çoğunluğu temsil etmesidir.
Osmanlı Devleti’nde ilk seçim 1876 Anayasası ile getirilmeye çalışılmıştır. Ülkemizdeki ilk seçim ise, 1877 yılında yapılmıştır. Türkiye’de 1945 yılına kadar yapılan seçimlerin, en önemli özelliği seçimlere ülkenin o dönemde tek partisi olan Cumhuriyet Halk Partisinin tek başına katılmasıdır. 1946’dan sonra çok partili hayata geçilmiş ve seçimlere birden fazla parti katılmaya başlamıştır.
Ülkemizde bugüne kadar uygulanan seçim sistemleri, üç dönemde incelenebilir. Bunlardan ilki, 1950- 1960 yılları arasında uygulanan seçim sistemi olan, liste usulü çoğunluk sistemidir. Bu sisteme göre, bir aday ya da partinin aday bölgesinde kazanabilmesi için o bölgeye ait geçerli oyların yarısının bir fazlasını alması gerekmektedir. Bu seçim sistemi daha fazla oy alan partilere “aşırı” temsil hakkı verdiğinden, söz konusu dönemde parlamentoda iktidarı denetleyecek etkili bir muhalefet bulunamamıştır. 1961 Anayasası ile nispi temsil sistemi uygulanmaya başlanmıştır. Bu sisteme göre, her siyasi parti her bölgede aldıkları oy oranına göre temsil edilme hakkına sahip olmuştur. Bu sistem sayesinde, söz konusu dönemde parlamentoda pek çok siyasi parti temsil edilme şansına sahip olmuştur. Ancak, 1980 Darbesi’nden sonra, o döneme kadar devam eden çoğulcu ve katılımcı demokrasi sürdürülememiştir. 1980 sonrasından başlayarak günümüze kadar uzanan seçimler için, yine nispi temsil sistemi öngörülmüş; ancak, ülke genelinde geçerli oyların % 10’nu alamayan partilerin parlamentoda temsil edilememesine sebep olan geçerli % 10 barajı kuralı konmuştur. Bu kural, küçük partilerin parlamentoda temsil edilememesine sebep olmaktadır. Türkiye’de bugün yürürlükte olan bu seçim sistemi, %10 barajlı klasik d’Hont sistemi olarak adlandırılmaktadır.
İllerin milletvekili sayıları, il nüfusuna bağlı olarak Yüksek Seçim Kurulu tarafından belirlenmektedir. (Tablo 7.5)

TÜRKIYE’DE ÇALIŞMA YAŞAMI VE SORUNLARI
Çalışma Yaşamına İlişkin Temel Kavramlar
“Çalışma”, toplumsal yaşamımızın en önemli faaliyetlerindendir. Bireylerin ne tür işler yaptıkları, hangi koşullarda çalıştıkları, ne kadar gelir elde ettikleri ve çalışma hayatı ile ilgili ne gibi yasal haklara sahip oldukları oldukça önemlidir.
Bireyler için çalışma yaşamı, toplumsal ilişkiler ağının en önemli ve merkezi alanlarından biridir. Bireyler yaşamlarını devam ettirebilmek için belli bir ücret karşılığı çalışmak zorundadırlar. İş hayatının çalışanlar üzerinde sosyal, ekonomik ve psikolojik anlamda büyük etkileri bulunmaktadır.
Çalışma kavramı dar ve geniş alanda iki farklı şekilde tanımlanabilir.
Çalışma kavramı ücretli olarak bakıldığında istihdam iki şekilde gerçekleşir:
• Kayıtlı çalışma: İşverenler ve çalışanlar arasında iş gücü istihdamının belli bir sözleşmeye dayalı olarak yapılmasıdır.
• Kayıt dışı çalışma: İş gücü istihdamının işveren ile çalışanlar arasında resmi olmayan bir anlaşmaya dayalı olarak yapılmasıdır.
İşsizlik, bir toplumda işgücü niteliği açısından çalışmaya hazır ve istekli olan bireylerin iş sahibi olamama ya da ücretli bir işte çalışamama durumudur.
Türkiye’de Çalışma Yaşamının Demografik Boyutları
Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) verilerine göre 2008 yılı itibarıyla Türkiye’nin nüfusu 71 517 000 kişidir. Toplam nüfus içerisinde çalışmaya hazır durumdaki iş gücü nüfusu 25 milyona yakındır (24 632 000). Türkiye’de toplam istihdam ise 21.9 milyon civarındadır. Türkiye’de istihdam edilenlerin önemli bir bölümü kentlerde yaşamaktadır. TÜİK’in hesaplamalarına göre 2008 yılı itibariyle kentsel iş gücü istihdamı 16 milyon, kırsal iş gücü istihdamı ise 6 milyon civarındadır (TÜİK 2009).
TÜİK’in 2008 yılı verilerine göre Türkiye’de istihdam edilenlerin:

• % 73,3’ü erkektir.
• % 60,6’sı lise altı eğitimlidir.
• % 58,9’u ücretli, maaşlı ve yevmiyelidir.
• % 27,1’i kendi hesabına ve işverendir.
• % 14’ü ücretsiz aile işçisidir.
• % 60,2’si “1-9 kişi arası” çalışanı olan küçük iş yerlerinde çalışmaktadır.
• % 3’ünün ek bir işi vardır.
• % 3,9’u mevcut işini değiştirmek veya mevcut işine ek olarak bir iş aramaktadır.
• Ücretli olarak çalışanların % 87’si sürekli bir işte çalışmaktadır (TÜİK 2009).
Kadınların çok büyük bir bölümünün ücretli iş gücü piyasasına yeterince giremedikleri görülmektedir. Bunun birçok nedeni vardır:
• tarımda çalışan kadın iş gücünün önemli bir bölümünün kayıt dışı olarak çalıştırılması
• kentlerde kadınların yoğun olarak çalıştığı birçok düşük ücretli iş kolunda da ( tezgahtarlık, temizlikçilik ve çocuk bakıcılığı) kayıt dışı çalışma oldukça yaygındır
• Sosyal ve kültürel değerler de kadınların iş gücüne katılımını olumsuz yönde etkilemektedir.
Ücretli iş gücüne katılan kadınlar genellikle erkeklerin düşük ücret ve benzeri olumsuz çalışma koşulları nedeniyle rağbet etmedikleri alanlarda istihdam edilmektedirler. Bu durum çalışma yaşamındaki kadının gerek ücret gerekse sosyal haklar açısından erkeğin çok gerisinde kalmasına neden olmaktadır. Eğitimli mesleklerde bile kadınlar, erkeklerle eşit rekabet koşullarına sahip değildir. Kadınlara yönelik çeşitli ön yargılar ve ayrımcılık nedeniyle, erkekler kariyer basamaklarını kadınlara göre çok daha hızlı tırmanabilmektedir.
Kadının dışarıda ücretli çalışmasının birçok olumlu tarafı da vardır. Bunların başında kadının aile bütçesinin oluşturulmasındaki payı gelmektedir. Hane gelirinin bir kısmını kazanan kadının sosyal ve ekonomik statüsüne yönelik olarak toplumda olumlu bir algı ortaya çıkmaktadır. Düşük ücretli de olsa bir işte çalışan kadın, aile içinde güçlenmekte ve erkeğin çeşitli baskılarına karşı daha dirençli olabilmektedir. Çünkü ücretli bir işte çalışma kadına ekonomik ve sosyal açıdan belli bir öz güven verir. Özellikle ekonomik açıdan ailesine katkıda bulunduğunu gören kadın kendisini daha güçlü ve yeterli hisseder.
Özellikle son 50-60 yılda bireylerin iyi bir iş, gelir, eğitim, sağlık ve diğer sosyal olanaklara sahip olmak amacıyla kentlere göç etmesi kırsal iş gücünü azaltırken kentsel iş gücünü ise büyük bir hızla artırmıştır. Ancak kırdan kente göç ve hızlı kentleşme önemli sosyal ve ekonomik sorunları da beraberinde getirmiştir. Bu sorunların başında işsizlik gelmektedir. Referans dönemi içinde istihdam halinde olmayan, son altı ay içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve 15 gün içinde iş başı yapabilecek durumda olan 15 yaş ve daha yukarı yaştaki tüm kişiler işsiz olarak tanımlanmaktadır (www.tuik.gov.tr).
Diğer taraftan Türkiye’de işsizlik oranı genç yaş gruplarında daha da yüksektir. Resmî hesaplamalara göre 2008 yılı itibariyle 15-24 yaş arası her 100 gençten 20’i işsiz durumdadır (TÜİK, 2008). Türkiye’de işsizlik rakamı ile ilgili bir diğer çarpıcı nokta ise eğitim ile ilgilidir. Türkiye’de eğitim düzeyi lise altı olanlarda işsizlik oranı
% 10, lise ve dengi eğitimlilerde % 13 ve üniversite eğitimi almış olanlarda ise % 12 düzeyindedir.

TÜİK’in 2008 yılı verilerine göre Türkiye’de işsizlerin:
• % 70,8’i erkek nüfustur.
• % 56,4’ü lise altı eğitimlidir.
• % 28’i bir yıl ve daha uzun süredir iş aramaktadır.
• İşsizler sıklıkla (% 29,7) “eş-dost” vasıtasıyla iş aramaktadır.
• % 84,1’i (2 milyon 259 bin kişi) daha önce bir işte çalışmıştır.
• Daha önce bir işte çalışmış olan işsizlerin % 49’u “hizmetler”, % 24,4’ü “sanayi”, % 17,2’si “inşaat”, % 9,4’ü ise “tarım” sektöründe çalışmıştır (TÜİK, 2009).
İş gücü istihdamının önemli bir boyutunu çalışan çocuklar oluşturmaktadır. Türkiye’de resmî kayıtlara göre 6-17 yaş grubuna ait çalışan çocuk sayısı 2006 yılı itibarıyla 1 milyon civarındadır (TÜİK, 2007).
Türkiye’de kayıt dışı çocuk işçiliği o kadar büyüktür ki resmî rakamlara yansımayan çalışan çocuklar buzdağının görünmeyen kısmını oluşturmaktadır (Özcüre ve Eryiğit, 2008: 708709). Kimi hesaplamalara göre Türkiye’de kayıtlı ve kayıt dışı çalışan çocukların toplam sayısı 3,9 milyona yaklaşmaktadır (Karaman ve Özçalık, 2007: 36).
Çocukların çalışmasının veya zorla çalıştırılmasının birçok nedeni bulunmaktadır. Bunların başında kırsal kesimlerde ve kentlerde ailelerin yaşamış olduğu ekonomik güçlükler gelmektedir. Özellikle kırsal kesimlerde aileler çocuklarının eğitim giderlerini karşılamada büyük güçlükler çekmektedir. Bu nedenle birçok aile zorunlu eğitimden sonra çocuklarını çalıştırmak zorunda kalmaktadır. Kentlerde ise yaşam şartlarının ağır olması nedeniyle alt gelir gruplarında bulunan ailelerde baba ve/veya anne dışarıda ücretli olarak çalışsa bile ekonomik yönden ailelerin geçimini sağlamada büyük zorluklarla karşılaşabilmektedirler. Bu nedenle yoksul ailelerde çocuklar, anne ve babalarının isteği ya da zorlamaları sonucunda erken yaşlarda çalışma yaşamına girmek durumunda kalmaktadır.
Türkiye’de iş gücüne dahil olmayan 26 milyonu aşkın kişi bulunmaktadır. İş gücüne dahil olmayan çok sayıda grup vardır. Bunlar sırasıyla, işsiz olduğu hâlde iş aramayanlar, iş bulma ümidi olmadığı için iş aramayanlar, ev kadınları, öğrenciler, emekliler, çalışamayacak kadar hasta olanlar, zihinsel engelliler ve iş yapamaz durumdaki bedensel engellilerdir. Türkiye’de iş gücüne dahil olmayan nüfusun bu kadar yüksek olmasının birçok nedeni bulunmaktadır. Bunların başında daha önce belirtildiği gibi kadınların çalışma yaşamına erkekler kadar girememiş olmasıdır. Türkiye’de nüfus artış hızının yüksek olması ve yaratılan iş olanaklarının aynı oranda artmaması da bu süreçte önemli bir rol oynamaktadır. Bir başka önemli neden de Türkiye’nin nispeten genç bir nüfusa sahip olmasıdır. Nüfusun genç olması ister istemez öğrenci sayısının fazla olmasına neden olmaktadır. Diğer yandan nüfusun % 12’lik bir bölümünü oluşturan bedensel engelliler çeşitli ayrımcılıklar nedeniyle çalışma yaşamına dahil olamamaktadırlar. Sonuç olarak Türkiye’de nüfusun önemli bir bölümü çeşitli nedenlerle çalışma yaşamının dışında kalmaktadır.
Türkiye’de 2005 yılı hane halkı bütçe araştırması sonuçlarına göre gelir, bölgelere, kır ve kentte, kadın- erkek çalışanlara ve iş kollarına göre eşitsiz bir şekilde dağılmıştır. Gelir dağılımına en zengin ve en yoksul gruplar açısında bakıldığında nüfusun en zengin % 20’lik bölümünün, Türkiye’de yaratılan toplam gelirin % 44,4’üne sahip olduğu görülmektedir (TÜİK, 2006). Yine Türkiye’de nüfusun en yoksul kesimi olan % 20’lik bölümü ise Türkiye’de yaratılan toplam gelirin ancak % 6,1’ine sahip olmaktadır. Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse resmî hesaplamalara göre en zengin % 20’lik grup en yoksul % 20’lik gruptan 7,3 kat daha fazla bir gelire sahip olmaktadır.
TÜİK’in hesaplamalarına göre 2007 yılında Türkiye’de fertlerin yaklaşık % 0,54’ü sadece gıda harcamalarını içeren açlık sınırının, % 18,56’sı ise gıda ve gıda dışı harcamaları içeren yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır (TÜİK, 2008). Resmî verilere göre Türkiye’de yoksulluk oranı % 18,56’dır. TÜİK’e göre kırsal yerlerde yaşayanların yoksulluk riski kentsel yerlerde yaşayanlardan fazladır. Kırsal yerleşim yerlerinde yaşayanlarda 2006 yılında % 31,98 olan yoksulluk oranı 2007 yılında % 32,18’e, kentsel yerlerde yaşayanların yoksulluk oranı da % 9,31’den % 10,61’e yükselmiştir (TÜİK, 2008). Resmî hesaplamalar dışında yürütülen kimi çalışmalar ise Türkiye’de yoksulluğun boyutunun çok daha derin olduğunu ve gelir dağılımı eşitsizliğinin gerçek anlamda resmî rakamlara yansımadığını öne sürmektedir (Buğra ve Keyder, 2003).
Türkiye’de Çalışma Yaşamının Temel Sorunları
Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte Türkiye’nin sosyal ve ekonomik gelişmesinin hızlanması, kırsal ve kentsel ekonomik faaliyetlerini çeşitlendirmiştir. Sanayileşme ve kentleşme ile birlikte yeni iş kolları ortaya çıkmış ve çalışma yaşamı çok önemli dönüşümler geçirmiştir. Kuşkusuz bu sosyal ve ekonomik dönüşümlerin olumlu olduğu kadar olumsuz sonuçları da olmuştur. Şimdi Türkiye’de bu gelişmelere bağlı olarak iş gücü ve istihdam yapılarında ortaya çıkan temel değişim dinamiklerini ve çalışma yaşamındaki sorunları belli başlıklar altında kısaca ele almaya çalışalım. Enformelleşme kavramını dar ve geniş anlamda iki farklı şekilde ele almak mümkündür. Dar anlamıyla enformellik, kayıt dışılık anlamına gelmektedir. Geniş anlamıyla enformellik ise ekonomik faaliyetlerin, istihdam ilişkilerinin ve iş süreçlerinin resmî olmayan bir şekilde, yazılı olmayan kurallara göre gerçekleşmesidir.
Çalışma yaşamında enformelleşmenin ne kadar olumsuz koşulları içerdiğini en belirgin şekilde formel istihdamın özelliklerinde görürüz. Formel istihdam, kamu kurumları ve bazı özel sektör kuruluşlarının iş gücünü yasal mevzuata uygun bir şekilde çalıştırmaları anlamına gelmektedir. Özellikle kamu kuruluşlarında yaygın olan formel sektör istihdamının tipik özelliklerini devlet memurluğunda görmek mümkündür. Bunlar;
• Düzenli çalışma,
• İş güvencesi,
• Makul ve düzenli bir ücret,
• Resmî bir iş sözleşmesi,
• Nitelikli bir sosyal çevre,
• Sosyal statü ve saygınlık,
• İyi çalışma koşulları,
• Yasal olarak güvence altına alınmış çeşitli yasal ve sosyal haklar (hastalık, yıllık izin vb.) demektir.
Bunun bir sonucu olarak Türkiye’de özellikle son yıllarda kayıt dışı çalışma ve enformel istihdam biçimlerinde önemli artışlar yaşanmaktadır (Lordoğlu, 2006: 57-58). Bunun birçok nedeni bulunmaktadır:
• İşverenler bazı iş ve istihdam alanlarında enformel istihdamı bilerek ve isteyerek tercih etmektedir.
• Yüksek işsizlik oranı, iş arayan kişileri zorunlu olarak kayıt dışı alanlarda iş aramaya zorlamaktadır.
• İstihdamda enformellik işverenlere iş gücünü herhangi bir yasal mevzuatla uğraşmadan tazminatsız ve sorunsuz bir şekilde işten çıkarma olanağını sağlamaktadır.
• Enformelleşme çalışma yaşamının devlet tarafından yeterince ve gereğince denetlenmemesi sonucu yaygınlık kazanmaktadır.
Çalışma yaşamında esneklik, işverenler tarafından iş gücünün istenilen sayıda ve koşullarda istihdam edilmesi demektir. Bir başka ifadeyle, esneklik firmaların içinde bulunduğu piyasa koşullarının olumsuz olduğu durumlarda çalışanların sayısını azaltabilme, olumlu olduğunda ise artırabilme potansiyelidir. Firmalarda çalışanların sayısında azaltmaya veya artırmaya yönelik bir esneklik ancak geçici ve kısa süreli sözleşmeli istihdamla mümkündür.
Bir işvereninin kısa süreli ve sözleşmeli çalışanlarının sayısında piyasa koşullarına göre artışa veya azalışa gidebilmesine sayısal esneklik de denilmektedir. Türkiye’de sayısal esneklik istihdam yalnızca özel sektör kuruluşlarında değil, başta belediyeler olmak üzere kamu kurumlarında da büyük bir hızla yaygınlaşmaya başlamıştır.
2003 yılında yürürlüğe giren 4857 sayılı İş Yasası ile birlikte Türkiye’de işverenler istihdam biçimlerinde de çeşitliliğe gidebilmektedirler. Artık Türkiye’de başta yarı zamanlı çalışma (Part-time), tele çalışma, ödünç işçi verme ve çağrı üzerine çalışma gibi yeni istihdam biçimleri yaygınlaşmaya başlamıştır. Zaman esnekliği işverenlerin işlerin yoğun olduğu saatlerde (örneğin süpermarkette akşam saatleri veya hafta sonları) çalışanların sayısını artırması›, iş yoğunluğunun az olduğu saatlerde ise çalışanların sayısını azaltabilmesidir.
Türkiye’de çalışma yaşamanın en belirgin özelliklerinden biri, çalışanların büyük bir bölümünün örgütsüz ve düzensiz olarak çalışmalarıdır. Kavramsal olarak örgütsüzlük bir iş kolunda çalışan bireylerin yasaların belirlediği örgütlenme haklarından yararlanamaması durumudur. Çalışanların yasalarca tanınmış olan örgütlenme haklardan yararlanamamasında ilgili iş kolunda istihdam edilen iş gücünün bilinçsizliği ve eğitimsizliği önemli bir etken olabilir. Yasal mevzuattan kaynaklanan nedenlerde örgütsüzlükte önemli bir rol oynamaktadır.
Türkiye’de resmî rakamlara bakıldığında çalışanların örgütsüzlüğünün ne kadar büyük bir boyutta olduğu açıkça görülür. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının verilerine göre 2821 sayılı Sendikalar Kanunu gereğince; iş kollarındaki işçi sayıları ve sendikaların üye sayılarına ilişkin 2009 Ocak ayı verilerinde toplam 5 434 433
çalışanın yalnızca 3 205 662 kişisi sendikalıdır. Dolayısıyla resmî rakamlara göre sendikalaşma oranı % 58’dir (www.csgb.gov.tr).
TÜİK’in 2008 yılı verilerine göre Türkiye’de toplam istihdam 21,9 milyon civarındadır. Buna karşın 11,4 milyon kişi ise sosyal güvence kapsamı dışında çalışmaktadır. Bunun en önemli nedeni Türkiye’de kayıt dışı istihdamın giderek yaygınlaşmasıdır. Kayıt dışı çalışma ise birçok sosyal ve ekonomik kayıpların yanı sıra en temel çalışma hakkı olan örgütlenme hakkından mahrum kalmak anlamına gelmektedir. Örgütsüzlük, başta düşük ücret ve sosyal güvencesiz çalışma olmak üzere birçok mağduriyeti beraberinde getirmektedir.
Taşeronlaşma bir iş yerinde üretilen mal ve hizmetlerin belli bir iş sözleşmesi karşılığında alt işveren(ler)e verilmesidir. Resmî Gazete’nin 27 Eylül 2008 tarihli ‘Alt işveren Yönetmeliğinin’ 3. maddesine göre alt işveren tanımı şu şekilde yapılmaktadır:
“Bir işverenden, iş yerinde yürütülen mal veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerde veya asıl işin bir bölümünde işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan, bu iş için görevlendirdiği işçilerini sadece bu iş yerinde aldığı işte çalıştıran gerçek veya tüzel kişiyi yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlardır”.
Diğer bir ifadeyle, alt işveren bir iş yerinde sözleşmeyle tanımlanmış olan belli bir iş ve hizmeti işveren adına yapan kişidir.
Çalışma yaşamında daha çok taşeronlaştırma ya da taşeron sistemi olarak adlandırılan bu çalışma biçimi Türkiye’de oldukça yaygın olarak görülmektedir. Özel kuruluşlar kadar kamu kurumları da belli mal ve hizmetlerin yapımını taşeronlara devretmektedir. Taşeronlaştırma ile birlikte bir iş yerinde birden fazla çalışma biçimi bir arada görülebilmektedir. Taşeron işçiler genellikle kısa süreli sözleşmeli, asgari ücretli ve sosyal güvencesiz olarak istihdam edilmektedir. Bugün Türkiye’de taşeron sistemi o kadar yaygınlaşmıştır ki taşeron işçilerin sayısı birçok iş yerinde sendikalı ve kadrolu işçilerin sayısını aşmıştır (Cam,1999; Nichols ve Suğur, 2005).
İşverenler açısından taşeronlaştırma, iş gücü maliyetlerinin aşağıya çekilmesi açısından son derece önemli bir istihdam stratejisidir. 2003 yılında yürürlüğe giren iş Yasası sayesinde taşeron sisteminin yasal zemini de oluşturulmuştur. Bu sayede işverenler yüksek maliyeti olan sendikalı ve kadrolu iş gücü istihdamı yerine taşeron sistemini tercih etmektedir.
Türkiye’de taşeron sisteminin yaygın olmasının birçok nedeni bulunmaktadır. Bu nedenleri kısaca belirtmek gerekirse:

• Kırdan kente doğru yaşanan yoğun göç,
• Vasıfsız ve eğitimsiz iş gücü sayısının her geçen gün artması,
• Kentlerde işsizlik oranın çok yüksek olması,
• İş gücü maliyetlerini düşürmek amacıyla firmaların çeşitli üretim ve hizmet birimlerinin alt işverenlere vermeleri,
• Firmaların sendikasız ve örgütsüz iş gücünü çalıştırmayı tercih etmesi,
• 2003’de yürürlüğe giren yeni İş Yasası’nın taşeron iş gücü istihdamını kolaylaştırması, •
• İç ve dış piyasalardaki aşırı rekabet ortamının firmaları başta taşeron istihdamı olmak üzere geçici ve düzensiz iş gücü istihdamına yöneltmesi.
Ayrımcılık toplumsal yaşamamızın birçok alanında olduğu gibi çalışma yaşamında da karşımıza çıkmaktadır. Her toplum farklı gruplardan oluşur. Bu farklılıklar sosyal, kültürel, dinsel, siyasal, cinsiyetçi ve ekonomik özelliklerden kaynaklanabilir. Bu gruplardan bir bölümü kendini diğerlerinden daha dezavantajlı bir durumda bulabilir.
Türkiye’de engelliler ve hükümlülerin en büyük problemi işsizliktir. Engelliler ve hükümlüler iş bulsalar dahi çalıştıkları iş yerlerinde diğer çalışanlara göre birçok güçlükle mücadele etmek durumundadır. Örneğin birçok iş yerinde insanlar eski mahkûmlara potansiyel bir suçlu gibi yaklaşabilmektedir.
Türkiye’de 2003 yılında yürürlüğe giren 4857 sayılı İş Yasası’nın 30. maddesine göre, “işverenler elli veya daha fazla işçi çalıştırdıkları işyerlerinde her yılın Ocak ayı başından itibaren yürürlüğe girecek şekilde Bakanlar Kurulunca belirlenecek oranlarda özürlü ve eski hükümlü ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun ek 1 inci maddesinin (B) fıkrası uyarınca istihdamı zorunlu olan terör mağduru işçiyi meslek, beden ve ruhi durumlarına uygun işlerde çalıştırmakla yükümlüdürler. Bu kapsamda çalıştırılacak işçilerin toplam oranı yüzde altıdır. Ancak özürlüler için belirlenecek oran, toplam oranın yarısından az olamaz”.
Türkiye Sakatlar Derneği’nin (TSD) özürlülerin iş gücüne katılmaları ile ilgili verilerine bakıldığında ise engellilerin aklaşık % 78’nin iş gücüne dahil olmadığı görülmektedir. Çalışmaya hazır engelli iş gücünün oranı ise % 22’dir ancak çalışmaya hazır durumdaki engelli iş gücünün yalnızca % 20’si istihdam edilmektedir.
Çalışma yaşamında ayrımcılığın bir diğer boyutu ise kadınlara yönelik ayrımcılıktır. Çünkü kadınlar çalışma yaşamında erkeklere göre çok daha büyük güçlüklerle karşılaşmaktadır. Bu güçlüklerin başında erkek egemen sosyal ve kültürel değerler gelmektedir. Birçok kadın bu engelleri aşamadığı için ücretli iş gücüne katılamamakta ve ücretsiz aile işçi olarak tanımlayabileceğimiz ‘ev kadını’ olma seçeneğiyle karşı karşıya kalmaktadır. Diğer taraftan, eğitimli ve vasıflı olan kadın iş gücü, iyi gelir ve kariyer olanaklarına sahip profesyonel bir alanda çalışıyor olsa bile, erkeklerle eşit koşullarda rekabet edebildiği pek söylenemez. Kadının doğum iznine ayrılma gibi kadınlık sorumlulukları eklemlendiğinde kadınların erkeklerle eşit koşullarda rekabet edemeyeceği son derece açıktır.
Çalışma yaşamında kadının karşılaştığı ayrımcılık yalnızca iş arama ve istihdam süreçleriyle sınırlı değildir. İş yerinde kadına yönelik cinsel taciz, hor görülme, alay edilme, psikolojik baskı ve benzeri sorunlar zaman zaman görülebilmektedir. Kimi iş yerlerinde erkeklerle aynı işi yapan kadınlar aynı ücreti alamamaktadır (Ecevit ve diğerleri, 2000). Ancak 2003 yılında yürürlüğe giren yeni İş Yasası’nda “eşit işe eşit ücret” ilkesi 5. maddenin 1. ve
4. fıkralarında açıkça ifade edilmiştir. Örneğin; ilgili maddenin 4. fıkrasında “aynı veya eşit değerde bir iş için cinsiyet nedeniyle daha düşük ücret kararlaştırılamaz” hükmü yer almaktadır. Ancak yapılan çalışmalar ücret eşitsizliği ile ilgili mevcut sorunların hâlen devam ettiğini göstermektedir (Duruoğlu, 2007: 76).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.