Home » Dünya Gündemi » Türk Siyasal Hayatı

Türk Siyasal Hayatı

TÜRK SİYASAL HAYATI
II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Türkiye’de Siyasal Yaşam (1908-1923)
İttihat ve Terakki Cemiyeti ve II. Meşrutiyetin İlanı
II. Abdülhamit 1876 yılında Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası olan Kanun-i Esasi’yi ilan ederek, 1877’de ilk Mebusan Meclisini açtı ve bir yıl sonra da önce meclisi kapatıp sonra da anayasayı askıya aldı. Buna karşı çıkarak anayasanın tekrar yürürlüğe girmesini ve meclisin yeniden kurulmasını isteyen bir örgüt kuruldu. Bu örgüt, sonradan “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti” (İTC) adını aldı ve bu hareket Avrupa’da Jön Türkler ismiyle anılmaya başladı.
Selanik’te aynı fikirle kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti üyeleri fikirlerini kendilerine yakın buldukları İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşerek bu isim altında örgütlendi. Örgüt, kısa sürede Selanik ve Balkan bölgesinde var olan çeteci milliyetçi anlayış içerisinde şekillenerek Abdülhamit yönetiminden hoşnut olmayan asker ve memurların ağırlıklı olduğu paramiliter bir örgütlenmeye dönüştü. Örgütün “Merkez-i Umumi” adında bir karar merkezi oluşturuldu. Asıl amacı Osmanlı Devleti’nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü korumak olan örgütün gelişen bir Türk milliyetçiliği ideolojisi vardı.
1908 yılında yaşanan bazı gelişmeler sonucunda Makedonya’nın kaybedilmesi ve hükümetin İTC’nin faaliyetlerinden haberdar olarak örgütü çökertmesi an meselesiydi. Bu nedenle örgüt harekete geçerek dağlara çıkmış, halk arasında propaganda ve gösteriler yapmış, saraya anayasanın ilanı için çok sayıda telgraf yollamıştı. 23 Temmuz 1908’de İTC’nin saraydan cevap gelmesini beklemeden anayasanın yeniden yürürlüğe girdiğini ilan etmesiyle II. Abdülhamit isyanı bastıramayacağını anlayarak 24 Temmuz’da İstanbul gazetelerinde anayasanın yeniden yürürlüğe konulacağını ve meclisin açılacağını duyurdu.
Halk hürriyetin ilanının Abdülhamit’in lütfuyla ortaya çıktığını düşünerek kutlamalar yapıyordu. İTC hem meşrutiyetin ilanını duyurmak hem de bu sonucun doğmasındaki rolünü göstermek için büyük kentlere heyetler gönderdi.
İttihatçılar, II. Abdülhamit’i tahttan indirecek ve devleti doğrudan yönetecek güçlerinin olmadığını düşünerek dışarıdan kontrol ettiler. Bu sırada 1908 yılında Mebusan Meclisi kurulması amacıyla Türkiye tarihinin ilk çok partili seçimleri gerçekleştirildi ve birçok etnik grubun temsil edilmesinin yanında İTC ezici çoğunlukla seçimleri kazandı.
Seçimler sonrası İTC, muhalif gruplarla mücadele ettiği sırada olayların büyümesiyle 12 Nisan 1909 tarihinde İstanbul’daki bazı askeri birliklerin ayaklanması sonucu
31 Mart İsyanı olarak adlandırılan ayaklanma başlamış oldu. İsyanın yatışması için isyancıların bazı istekleri İTC tarafından yerine getirildi. Daha sonra İTC’nin hala gücünü koruduğu Makedonya’da oluşturulan Hareket Ordusu 24 Nisan’da İstanbul’u işgal ederek isyanı bastırdı.
27 Nisan’da da II. Abdülhamit isyanı desteklediği gerekçesiyle tahttan indirilerek yerine kardeşi Mehmet Reşat Efendi padişah ilan edildi.
İsyanın bastırılması sonrasında çoğulcu siyasal yaşama kısa sürede geri dönülmesinin ardından Osmanlı Mebusan Meclisi 1909-1913 yılları arasında Kanun-i Esasi’de değişiklikler yaparak hükümetin yetkilerini padişahın yetkilerine karşı güçlendirdi. Bu sırada muhalefet yeniden toparlanarak farklı eğilimleri temsil eden partiler kurdu ve bu partiler 21 Kasım 1911 tarihinde Hürriyet ve İtilaf Fırkası adı altında birleşti. Güçlenen muhalefet nedeniyle meclis üzerindeki hakimiyetini kaybedeceğini düşünen İTC, meclisi feshettirerek 1912’de yeni seçimlere gidilmesini sağladı. Bu seçimlerde İTC’nin baskı ile kendi adaylarını seçtirerek seçimi kazanması ile oluşan hükûmet darbe tehdidi sonucunda istifa etti ve yerine Büyük Kabine diye adlandırılan İTC karşıtlarından oluşan bir hükûmet kuruldu. Bu hükûmet 1912 yılında başlayan Balkan Savaşları nedeniyle istifa etti, yerine yine İTC karşıtı başka bir hükümet kuruldu
İttihat ve Terakki İktidarı ve İmparatorluğun Sonu
Balkan savaşları sırasında Osmanlı’nın büyük bir yenilgi alması sonucunda ittihatçılar harekete geçti. 23 Ocak 1913’te ittihatçı bir grup Babıali’ye (Osmanlı Devleti’nde İstanbul’da sadaret (Başbakanlık), dahiliye ve hariciye nezaretleri (içişleri ve dışişleri bakanlıkları) ile Şûrayıdevlet’e (Danıştay) dairelerinin bulunduğu yapı) giderek kabineyi bastı. Babıali Baskını olarak tarihe geçen bu darbe sonrasında İTC iç siyasete tamamen hakim oldu. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın bir destekçisi tarafından Babıâli baskınından sonra sadrazamlığa getirilen Mahmut Şevket Paşa’nın öldürmesiyle muhalefet İTC tarafından idam, hapis ve sürgünlerle sindirildi ve İTC iç siyaseti tümüyle tekeline aldı ve ilk defa hükûmeti içerden yönetmeye başladı. Böylelikle Babıâli Darbesi, 1908-1913 arasında süre giden görece çoğulcu ve demokratik dönemi sonlandırarak İTC’nin mutlak iktidarını başlatmış oldu.
İktidarın sorunlarını çözeceği düşünülen Osmanlıcılık ideolojisi (Osmanlı idaresi altında yaşayan tüm dinsel ve etnik unsurları Osmanlı vatanı ve Osmanlı Hanedanı’na sadakat temelinde birleştirme ülküsü) Balkan Savaşları sonucunda bu gücünü kaybetti. Balkanlardaki topraklarının önemli bir bölümünü kaybeden Osmanlı İmparatorluğu artık Avrupa devleti olmaktan çıkarak Anadolu merkezli bir devlet oldu. Bunun sonucunda toplumu daha fazla Müslümanlaşan Osmanlı Devleti’nde Müslüman-Türk kimliğine dayalı Türkçülük ideolojisi güçlendi.
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ideolojik tutumları genel olarak değerlendirildiğinde çoğu Osmanlıcılık fikrine bağlı olmalarına karşın 1910’larda giderek Türkçülüğe savruldular. Çoğu, aynı zamanda inançlı Müslümanlardı. İTC’nin liderleri fikir adamı olmaktan çok eylem adamıydı. Onları ortak bir ideolojik programdan çok bir dizi ortak tavır bir araya getiriyordu. Bu tavırlar arasında devlet merkezli bir bakış, milliyetçilik, bilimsel gerçeğe ilişkin pozitivist bir inanç, toplumu dönüştürücü bir güç olarak eğitime duyulan inanç, düzen içinde değişim arzusu ve eylemciliktir. Çoğu ittihatçı için Osmanlıcılık, Türkçülük, Batıcılık, İslamcılık gibi II. Meşrutiyet Dönemi’nin önde gelen akımları, birbirlerinden net çizgilerle ayrılmaktan çok, dönemin siyasal ihtiyaçlarına göre çeşitli biçimlerde sentezlenebilecek ideolojilerdi.
I. Dünya savaşında ittihatçılar Almanya ile ittifak yaptılar ve Osmanlı 11 Kasım’da Almanya ve Avusturya’nın yer aldığı üçlü ittifak içinde savaşa girdi. 1918 yılında savaş ittifak Devletleri’nin yenilgisiyle sonuçlandı ve Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918’te Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzaladı. Savaşın yenilgiyle bitmesine karşın savaşın oluşturduğu durumlar İttihatçılara birçok radikal reformu gerçekleştirme imkânı verirken Müslüman-Türk kimliğinin oluşmasını da sağlamıştı.
Yerel Direniş Hareketleri ve Merkezileşme (1918- 1920)
Oldukça ağır maddeler içeren Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasının ardından itilaf devletleri bu antlaşmadaki maddelere dayanarak Osmanlı topraklarında işgale başladı. Mütarekeden sonra İTC hakkında soruşturmalar başladı ve 21 Aralık 1918’de Padişah Vahdettin tarafından mebuslar meclisi feshedildi. Bu sırada saray ve çevresi, işgal karşısında direnişlerin bir yararı olmayacağını düşünerek İngiliz mandası altına girmeyi bir yol olarak görüyordu. İzmir’in Yunan birlikleri tarafından işgal edilmesiyle bölgede yerel direniş hareketleri ortaya çıktı ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (MHC) adı altında yerel örgütlenmeler meydana geldi. İttihat ve Terakki de kendini feshederek yerine Teceddüt Fırkası’nı kurdu ve direniş hareketini bu isim altında devam ettirdi.
19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa ordu müfettişliği görevine atandığı için Samsun’a geldi. Hemen sonrasında toplanan ve Milli Mücadele’nin siyasal ilkelerini belirleyen Erzurum Kongresi, Mustafa Kemal Paşa’ya liderlik yolunu açması ve direnişi merkezileştirecek ilk adımları atması açısından büyük önem taşımıştır.
Sonrasında yerel direniş hareketlerinin birleştirilmesi amacıyla Mustafa Kemal Paşa 4-11 Eylül tarihleri arasında Sivas Kongresi’ni topladı. Bu kongre sonucunda MHC’lerin merkezi bir yapı altında toplanmasına karar verildi. Bu amaçla Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (A-RMHC) kuruldu ve Mustafa Kemal Paşa başkanlığındaki Heyet-i Temsiliye tarafından yönetildi. Yerel örgütlerin A-RMHC çatısı altında birleşmeleri 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgali ve kent yönetimine el konulması, son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin dağılması ve 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) toplanması ile hızlandı. Son olarak, Kuva-yı Milliye’nin tasfiye edilerek düzenli orduya geçilmesiyle bölgesel direniş örgütlerinin Ankara’nın denetimine girmesi süreci tamamlandı.
Damat Ferit Paşa hükümetinin istifa etmesinden sonra Ali Rıza Paşa hükümeti kuruldu ve bu hükümet Sivas Heyet-i Temsiliyesi’ni tanıdı ve Osmanlı Mebusan Meclisi’nin toplanması için seçimlerin bir an önce yapılacağını duyurdu. Seçimlerin ardından son Osmanlı Mebusan Meclisi 12 Ocak 1920’de toplandı ve üç ay açık kaldı. Bu kısa süre içerisinde 28 Ocak 1920’de Misak-ı Milli kabul edilerek Milli Mücadele’nin siyasal hedeşeri oluşturulmuş ve Anadolu direnişine meşruiyet kazandırılmış oldu. Bu durumdan rahatsız olan İtilaf Devletleri’nin 16 Mart’ta kent yönetimine el koyması ve İstanbul’u resmen işgal etmesi sonucu Mebusan Meclisi dağıldı. İşgal gerekçesiyle Mustafa Kemal Paşa yeni bir meclisin kurulması için seçimler yapılacağını duyurdu. Seçimlerden sonra, 23 Nisan 1920’de Ankara’da Birinci Meclis olarak da bilinen TBMM toplandı.
Birinci Meclis ve İktidar-Muhalefet İlişkileri
Birinci Meclis ilk aylarında birçok önemli yasayı yürürlüğe koydu ve rejimin temellerini atmış oldu. Meclisin en önemli faaliyetlerinden bazıları Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun çıkarılması, İstiklal Mahkemeleri’nin kurulması ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun çıkartılması olmuştu. 20 Ocak 1921’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, rejimin temellerini, halk egemenliği ve meclis üstünlüğü üzerinden tanımlayan ilk anayasa özelliğini almıştır.
Bu sırada İstanbul hükümeti ile İtilaf Devletleri arasında 10 Ağustos 1920’de imzalanan ve Osmanlı için çok ağır koşulları olan Sevr Antlaşması, İstanbul’un yapmış olduğu bütün antlaşmaları geçersiz sayan kanun uyarınca Ankara hükümeti tarafından geçersiz sayıldı. 21 Şubat-11 Mart 1921 tarihleri arasında gerçekleşen Londra Konferansı Yunan ordusunun Anadolu’nun içlerine doğru saldırmasıyla bir sonuç doğurmadan dağıldı.
Mecliste zaman içerisinde bazı uygulamalardan hoşnut olmayan muhalif mebuslar ortaya çıkmaya başladı. Bunun sonucunda bu muhalifler mecliste ikinci grup şeklinde anılan bir grup çatısı altında örgütlendiler. İkinci Grup’un programı ve ilkeleri doğrultusunda mecliste verdiği mücadele sonucunda vekil seçimlerinde yeniden doğrudan vekil seçme yöntemine dönüldü ve kuvvetler ayrılığına doğru bir adım atıldı. Ayrıca başkumandana olağanüstü yetkiler veren madde yürürlükten kaldırıldı. Buna karşılık Mustafa Kemal Paşa’nın başkumandanlık unvanı oy birliğiyle süresiz uzatıldı.
Lozan Barış Görüşmeleri ve 1923 Seçimleri
Lozan görüşmeleri için görevlendirilecek heyet de Ankara’da tartışma konusu olmuştur. Mustafa Kemal Paşa, Lozan Konferansı’nda Türkiye’yi, Mudanya Mütârekesi’nde de görüşmeleri başarıyla yürüttüğünü düşündüğü İsmet Paşa’nın temsil etmesini istiyordu. Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’in istifası üzerine önce bu göreve getirilen İsmet Paşa daha sonra Türk delegasyonu başkanı olmuştur. Heyet şu kişilerden oluşmuştur: Hariciye Vekili İsmet Paşa I. Delege, Sağlık Vekili Dr. Rıza Nur II. Delege olarak tayin edilirken mali müşavir olarak Hasan Saka ve Celal Bayar görevlendirilmişlerdir. Bu isimlere ek olarak adli, siyasi, askerî, ticari ve bahri müşavirler de tayin edilerek geniş bir danışmanlar grubu oluşturulmuştur.
Lozan Konferansı görüşmelerine İngiltere’deki Hükûmet değişikliği sebebiyle planlanandan bir hafta sonra 20 Kasım 1922’de, saat 15.30’da Lozan’da, Casino de Montbenon’da başlanmıştır. Konferans’a Türkiye ile birlikte İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Japonya, Romanya ve Yugoslavya (Eski Sırp-Karadağ, Hırvat, Makedon) bütün maddeler üzerinde söz sahibi olarak Sovyet Rusya ve Bulgaristan ise yalnızca Boğazlar görüşmelerine katılmak üzere ABD de gözlemci sıfatıyla katılmıştır.
Lord Curzon’un başkanlığında 20 Kasım 1922’de toplanan Lozan Konferansı’nda meseleleri incelemek üzere üç komisyon kurulmuştur. I. Komisyon, topraklara, askerliğe, boğazlara; II. Komisyon Türkiye’de yabancıların tabi olacağı rejime; III. Komisyon ise iktisadi ve mali meselelere ait konulara bakacaktı. Komisyon başkanlıklarının dağılımından da anlaşılacağı gibi İngiltere, Fransa ve İtalya kendilerini en çok ilgilendiren konuların ele alınacağı komisyonların başkanlıklarını almışlardır.
İtilaf Devletleri’nin eski düzenin bir şekilde devam ettirilmesini istemeleri, Türkiye’nin ise kayıtsız şartsız bağımsız bir devlet olarak yaşamak istemesi üzerine uzlaşma sağlamak kolay olmayacak ve konferans, İtilaf Devletleri temsilcilerinin beklentilerinin aksine sekiz ay kadar sürecektir.
Konferans’ta Türk heyeti Misak-ı Millî’nin gerçekleştirilmesi için gayret gösterirken İtilaf temsilcileri Yunanistan’a karşı kazanılan zaferi pek de hesaba katmadan Sevr’i esas alarak Türkiye’yi yenik bir devlet olarak görmek istiyorlardı. Türklerle yapılacak barış antlaşmasının esaslarının tespit edileceği konferansta esasen Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla ortaya çıkan asırlık meseleler görüşülecekti.
Konferans 4 Şubat’ta anlaşmazlık yüzünden kesilmiş, 23 Nisan 1923’te ikinci defa toplanarak, 24 Temmuz 1923’te Barış Antlaşması imza edilmiştir. Lozan Barışı sekiz aylık çetin ve uzun bir müzakere devresinden sonra, Lozan Üniversitesi’nin tören salonunda imzalanmıştır. Lozan’da imzalanan belgeler, esas Barış Antlaşması, 16 adet sözleşme, protokol, beyanname ile bir de nihai senetten ibarettir. Lozan’da imzalanan bu belgelerle, sadece bir barış antlaşması yapılmamış, aynı zamanda Türkiye ile Batı devletlerinin siyasi, hukuki, iktisadi ve sosyal ilişkileri yeni baştan düzenlenmiştir.
Lozan Barış Antlaşması’nda düzenlenen önemli konular aşağıda özetle belirtilmiştir bulunmaktadır:
Sınırlar
Güney Sınırı
20 Ekim 1921 Ankara Antlaşması gereğince, Fransa ile anlaşılarak güney sınırı kararlaştırılmış, Lozan’da bu sınır sadece teyit edilmiştir. Böylece Hatay sınırlarımız dışında kaldı.
Irak sınırı
Musul sorunu nedeniyle Irak sınırı belirlenemedi. İngiltere ile ikili görüşmelere karar verildi. Lozan’da belirlenemeyen tek sınırdır. 1926 Ankara Antlaşması ile Musul İngiltere’ye bırakılmıştır.
Batı Sınırlarımız
Yunanlılarla batı sınırı, Misak-ı Milli’ye uygun, Mudanya Mütarekesi’nde ön görüldüğü gibi, Meriç nehri sınır olmak üzere düzenlenmiştir. Karaağaç ve çevresi Yunanlılardan alınarak savaş tamiratı karşılığı Türkiye’ye bırakılmıştır. Ege Denizi’nde Bozcaada ve İmroz (Gökçeada) Türkiye’ye verilmiştir. Ayrıca, Yunanlıların elinde bırakılan Anadolu kıyısına yakın adalar da, askersiz hale getirilmiştir.
Azınlıklar
Birinci Dünya Savaşı’na son veren barış antlaşmalarında azınlıkların himayesine ait hükümler mevcuttur. Lozan Barış Antlaşması’nın bu hususla ilgili hükümleri incelendiğinde, azınlıklar bir ayrıcalığa sahip olmamışlardır. Türk tebaasından sayılan gayri Müslimlerin kanun ve hukuk düzeni önünde eşitliği söz konusu olmuştur. Antlaşmanın 42. maddesi ile gayrimüslim azınlıklar yararına olarak kabul edilen şahsi haklar ile aile hakları, Medeni Kanunun yürürlüğe girmesi ile önem ve anlamını yitirmiştir. Böylece Patrikhanelerin dünya işlerinde ve azınlıkların şahsi muamelelerinde hiç bir yetkileri kalmamıştır.
Kapitülasyonlar
Kapitülasyonlar, adli, mali ve idari sahada yabancılara tanınan imtiyaz ve muafiyetlerdir. Antlaşmanın 28. maddesiyle, kapitülasyonlar bütün sonuçları ile birlikte kaldırılmış ve yeni Türkiye, yüzyıllardan beri çekilen bir beladan sonsuza dek kurtulmuştur.
Savaş Tazminatları
1.Dünya Savaşı’nın galipleri, bizden 1.Dünya Savaşı sebebi ile tazminat talep ettiler. Ayrıca buna ek olarak, işgal masraflarını, kendi tebaalarının zarar ve ziyanlarını da eklemişlerdir. Savaş içinde Almanya’dan borç karşılığı rehini bulunan beş milyon altın ve savaş yıllarında İngiltere’ye sipariş edilen donanma bedeli de kendi ellerinde bulunduğundan, bizlere verilmemiş ve tamirat karşılığı tutulmuştur.
1. Dünya Savaşı’na giren mağlup devletlere ciddi bir mali yük olan bu beladan, geleceğe bir borç bırakılmadan, sadece fiilen elimizde bulunmayan meblağ karşılık gösterilerek, büyük bir başarı ile sıyrılınmıştır.
Türkiye, Yunanistan’ın harbin devamından ve bunun neticelerinden doğan mali vaziyetini dikkate alarak, tamirat hususunda her türlü taleplerinden Karaağaç ve çevresinin Türkiye’ye bırakılması şartı ile vazgeçmiştir.
Borç Sorunu
1854’ten itibaren Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar devam eden Osmanlı amme borçları, Birinci Dünya Savaşı’nda yapılan istikrazlar da dâhil, büyük bir yekûn teşkil ediyordu.
Sene tertipleri üzerinde borcun taksimi yerine, sermaye üzerinden borcun taksimi ile esas borç toplamı bir hayli azaltılmıştır. Diğer taraftan bu borçlar, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan devletlere de gelirle orantılı olarak bölünmüştür. Ayrıca, Osmanlı İmparatorluğunun Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan’a olan borçları bu devletlerle de yapılan antlaşmalarla 1.Dünya Savaşı’nın galiplerine devredilmiştir. Duyun-u Umumiye İdaresi kaldırılmıştır.
Osmanlı amme borçlarının diğer çetin bir safhası da tediye edeceğimiz borçların hangi para ile ödenmesi hususunda kendini göstermiştir. Karşı taraf bunu altın veya sterlin olarak talep etmiştir. Türk heyeti, Türk parası ve Fransız frangı olarak ödemeyi teklif ettik. Aradaki fark muazzam meblağlara varmasına rağmen, burada da Türk görüşü kabul edilmiştir.
Boğazlar
Lozan’da imza olunan en önemli belgelerden biri de, Türk Boğazlarının statüsü ile ilgili sözleşmedir. Boğazlar sorunu, madde 23’de genel olarak yer almış, Barış Antlaşması’na ek Lozan Boğazlar Sözleşmesi ile ayrıca ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Boğazlardan serbest geçişi, Boğazlar Komisyonunun kurulmasını, boğazların ve civarının askersiz hale getirilmesini hedef tutan ve Milletler Cemiyeti’nin de garantisini sağlayan hükümleri ihtiva eden bu sözleşme, 1936’da Montrö (Montreux) Boğazlar Sözleşmesi ile değiştirilmiştir. Milli hâkimiyeti sınırlayıcı hükümler kaldırılmış, milli çıkarlarımıza uygun hale getirilmiştir.
Nüfus Değişimi
Lozan’da çözümlenen bir diğer önemli sorun da, İstanbul’da yaşayan Rumlarla Batı Trakya’da yaşayan Türkler hariç, Türkiye’deki bütün Rumlarla Yunanistan’daki Türklerin değiştirileceğini öngören sözleşmenin, Barış Antlaşması’na ek olarak konmasıdır.
Lozan Barış Antlaşması, Türk Kurtuluş Savaşı’nın sağladığı, Türk milletinin hayati haklarını ve emellerini gerçekleştirdiği bir eserdir. Lozan aynı zamanda, Orta Doğunun en önemli bölgesinde, barış ve güvenliği kurmak ve devam ettirmekle dünya barışına da hizmet etmiştir. Türkiye Lozan’da genel olarak, Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmiştir
Çözülemeyen Meseleler

• Musul ve Hatay sınırlarımız dışında kalmıştır.
• Boğazlar üzerinde tam hâkimiyet sağlamamıştır.
• Batı Trakya ve Ege adaları geri alınamamıştır.
• Patrikhane ülke dışına çıkarılamamıştır.
Halk Fırkası’nın Kuruluş Hazırlıkları
Mustafa Kemal Paşa 7 Aralık 1922’de, Ankara’da verdiği bir basın demecinde barıştan sonra Halk Fırkası adıyla bir siyasi parti kurma kararını açıklamıştı. Ocak 1923’te ise İzmit’te basınla ve halkla yaptığı görüşmelerde, kurulacak partinin tüm halkın çıkarını gözetecek kapsayıcı bir parti olacağını bildirmişti. Mustafa Kemal Paşa, 1923 başındaki yurt gezileri ve nutuklarında da meclisi feshederek yeni bir meclis toplama ve düşündüğü inkılapları yeni meclisle yapma niyetini de ifade etti. Kamuoyuna yönelik bu hazırlıklardan sonra, 8 Nisan 1923’te, meclisteki Birinci Grup’un bir fırkaya dönüştürülerek Halk Fırkası’nın kurulacağı açıklandı. Kurulacak fırkanın ilkeleri Dokuz Umde bildirisiyle yayımlandı. Bildiride yer alan birinci ilkeyle millî egemenliğe bağlılık vurgulandı. İkinci ilkede ise saltanatın kaldırılması kararının değiştirilemeyeceği yer aldı. Takip eden ilkelerde sırasıyla iç güvenlik ve asayişin sağlanması, mahkemelerin hızlı işlemesi, alınacak ekonomik ve toplumsal önlemlerin neler olacağı, zorunlu askerlik süresinin kısaltılması, yedek subaylara, malul gazilere, emekli, dul ve yetimlere yardım edilmesi, bürokrasinin düzeltilmesi ve son olarak bayındırlık işleri için ortaklıklar kurulması vurgulandı. Halk Fırkası’nın kuruluşu Dokuz Umde’nin yayımlanmasından yaklaşık beş ay sonra 23 Ekim 1923’te gerçekleşti.

TEK PARTILI DÖNEM (1923-1946)
Atatürk Dönemindeki Siyasal Gelişmeler
Halk Fırkası’nın Kuruluşu, Birinci Meclis döneminin sonlarına doğru 1922’de Mustafa Kemal Paşa barış sağlanınca halkçılığa dayanan bir parti kuracağını açıklamıştır. Bu partiyi kurmak üzere izlediği mantık şöyledir: Parti; iktisat amacına dayanarak kurulur, bütün milletlerin çıkarını temsil edecektir, köylünün çıkarını gözetirken sanayicinin hakkını da verecektir, orta ve büyük tüccara destek verecek, işçiyi köylüden ayırmadan kollayacaktır. Mustafa Kemal Paşa 8 Nisan 1923’te Halk Fırkası’nın kurulacağını açıklayarak “Dokuz Umde” bildirisini yayımladı. Dokuz Umde: ulusal egemenliğe bağlılık, saltanatın kaldırılması kararının değiştirilemeyeceği, iç güvenlik ve asayişin sağlanması, mahkemelerin hızlı işlemesi, alınacak ekonomik ve toplumsal önlemler, zorunlu askerlik süresinin kısaltılması, yedek subaylara, malul gazilere, emekli, dul ve yetimlere yardım edilmesi, bürokrasinin düzeltilmesi ve bayındırlık işleri için ortaklıklar kurulmasını içermektedir.
11 Eylül’de parti başkanlığına seçildi. Cumhuriyetin ilanından sonra cumhurbaşkanlığına seçilince 19 Kasım’da İsmet (İnönü) Paşa’yı Halk Fırkası Reis vekilliğine atadı.
Cumhuriyetin İlanı
Birinci TBMM 1921 Anayasası’nın egemenliği kayıtsız şartsız millete veren birinci maddesi cumhuriyetin habercisiydi. 11 Ağustos 1923’te ikinci meclis cumhuriyeti ilan etme görevini üstlendi. Mustafa Kemal Paşa Çankaya’da verdiği yemekte 28 Ekim günü “Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz” açıklamasını yaptı. 29 Ekim’de Halk Fırkası Meclis grubu toplanarak Anayasa’dan kaynaklı sorunun çözümü için değişiklikleri içeren önergesini açıklayarak önce Halk Fırkası Meclis grubu sonra da TBMM Genel Kurulu bazı maddelerin değiştirilmesini benimseyerek cumhuriyet resmen ilan edilmiş oldu. Anayasanın birinci maddesinde yapılan değişiklikle Türkiye devletinin yönetim biçiminin cumhuriyet olduğu vurgulandı. İkinci maddede ise Türkiye devletinin dininin İslam, dilinin ise Türkçe olduğu belirtildi. Aynı gün yapılan oylamada 158 milletvekillinin oyu ile Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı seçildi. Cumhuriyetin ilanından sonra İstanbul basınında halifenin konumunun belirsizliği ile yazılar çıkınca İstanbul’a bir İstiklal Mahkemesi gönderildi.
Halifeliğin Kaldırılması
1 Kasım 1922’de TBMM kararı ile Osmanlı padişahlarının elinde olan saltanat ve halifelik makamları birbirinden ayrılarak 18 Kasım 1922’de meclis Şehzade Abdülmecid Efendi’yi halife seçti, 16 ay süren bu halifelikten sonra halifelik makamı da kaldırıldı. 1924 yılı mali bütçe görüşmeleri sırasında halifeye ait ödenekler ele alınırken cumhuriyetin esaslarına aykırı olduğu fikirleri dile getirildi. 2 Mart 1924’te Halk Fırkası Meclis Grubu konuyu kendi içinde tartıştı ve radikal fikirliler cumhuriyet rejimi içinde halifeliğin yeri olmadığını savunurken bazı milletvekilleri bu kurumun Türkiye için gerekli olduğunu böyle bir karar alınmasının İslam dünyasını üzeceğini ve İngiltere’yi sevindireceğini belirttiler. Konu mecliste gündeme getirildi. İsmet Paşa bu kurumun iç ve dış politika açısından Türkiye’ye hiç bir yararının olmadığını ve Kurtuluş savaşında halifelik makamının Anadolu davasını desteklemediğini hatta aleyhe hareket ettiğini söyledi. Tartışmalardan sonra meclis halifeliğin kaldırılmasına karar vererek aynı günün gecesi Halife Abdülmecid’i yurttan çıkardı. Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırılıp yerine Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Reisliği ile Vakıflar Umum Müdürlüğü örgütleri kuruldu. Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkartılarak ülkede eğitim öğretim birliğinin sağlanması amaçlandı. Bu yasayla bütün okullar Maarif Vekâletine bağlanarak bütün medreseler kapatıldı.
20 Nisan 1924’te yeni anayasa kabul edildi. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı ve Başbakana yasama yetkisi meclise yargı yetkisi ise bağımsız mahkemelere verildi.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının Kuruluşu (TpCF)
Halk fırkası içinde bulunan muhalif milletvekilleri zamanla partisinden istifa ederek 17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular. Halk Fırkası’ndaki ilk huzursuzluk Menteşe mebusu Esat Efendi’nin verdiği soru önergesi oldu. Bu arada Kazım Karabekir Paşa ve Ali Fuat (Cebesoy) Paşa askeri görevlerinden istifa ederek meclis toplantılarına katılmaya başladılar. Mustafa Kemal Paşs bu istifaları “paşalar komplosu” olarak nitelendirse de istifalar devam etti. Yeni bir parti kurulacağı açığa çıkınca Halk Fırkası başına “cumhuriyet” sözcüğü eklendi.17 Kasım’da Kazım Karabekir Paşa başkanlığında TpCF kuruldu. Parti beyannamesinde demokrasi, liberalizm ve genel özgürlükler kavramlarına önem verildi.
Şeyh Sait Ayaklanması ve Takrir-i Sükûn Kanunu
13 Şubat 1925’te Bingöl ilinin Genç ilçesinin Piran Köyü’nde patlayan silahlar Doğu Anadolu’da ayaklanma başlattı ve Türkiye’nin siyasal yaşamında değişime yol açtı. Halkı İslam adına ayaklanmaya çağıran bir bildiri yayımlayan Şeyh Said’e bağlı on kişi hükümet kuvvetleriyle çatıştı. Aşiretlerin desteğiyle Diyarbakır ve Muş ve Elazığ’ın bazı bölgeleri isyancılar tarafından ele geçirildi. Bu sırada Mustafa Kemal Paşa’nın isteği üzerine Fethi Okyar başbakanlıktan istifa etti ve İsmet İnönü başbakan oldu. İrtica ve isyanlara karşı maddeler içeren Takrir-i Sükûn Kanunu mecliste oy birliği ile kabul edildi. Aynı gün Şark İstiklal Mahkemeleri kurularak idam cezaları uygulanmaya başlandı ve muhalif gazeteler kapatıldı. Şeyh Said ve adamları 28 Haziranda ölüm cezasına çarptırıldı. Takrir-i Sükûn 4 yıl yürürlükte kaldı ve 1929’da kaldırıldı.
7 Mart’ta yapılan seçimlerle Şark İstiklal Mahkemeleri üyeleri belirlendi ve başkanlığa Mazhar Müfit (Knsu) Bey getirildi. Ayaklanmayı dolaylı olarak kışkırttığı gerekçesiyle Şark İstiklal Mahkemesi TpCF’nin görev bölgesi içindeki bütün şubelerini kapatma kararı aldı. 3 Haziran’da ise Takrir-i Sükûn’a dayanarak partinin tamamen kapatılmasına karar verildi ve muhalif basına yönelik tutuklama kararları alındı. Partinin kapatılması ve muhalif basının susturulmasıyla Türkiye’de çok partili hayat kesintiye uğradı. Şark İstiklal Mahkemesi’nin çalışmalarına 1927’de son verildi.
İzmir Suikastı ve Muhalefetin Sonu
1926 yılında bir grup kiralık katilden oluşan çete İzmir’de Mustafa Kemal Paşa’ya suikast planladıkları gerekçesiyle tutuklandı. Cumhurbaşkanı’nın İzmir’e gelişinin bir gün ertelenmesi ve çete üyelerinden Giritli Şevki’nin suikast planını ihbar etmesiyle suikast önlendi ve üyeler silahlarıyla ele geçirildi. Hükümet Ankara İstiklal Mahkemesini suikastın sorumlularını yargılamakla görevlendirdi. Bu arada, mahkeme heyeti bazı tutuklu sanıkların serbest bırakılmasını sağlamaya çalıştığı için Başvekil İsmet (İnönü) Paşa’yı da tutuklamaya kalkıştı. Davanın başladığı 26 Haziran’a kadar tutuklanan kişi sayısı 100’ü aşmış ve sanıklar tek tek ve küçük gruplar hâlinde İzmir’e getirilmişti. Ardından darbe girişiminin planlandığı düşüncesi hâkim olan suikast girişimi sonrası, tutuklananlar; plan içinde olan çete üyeleri, eski TpCF mensupları, eski İkinci Grup üyeleri ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelenleriydi. Mahkeme sonun 15 kişinin idamına karar verildi.
Cumhuriyet Halk Fırkası’nın İkinci Kurultayı ve Nutuk
1927 seçimlerinden hemen sonra Cumhuriyet Halk Fırkası’nın ikinci büyük kurultayı toplandı. Kurultay’da ilkeleri sistemleştiren ve bunların değiştirilemeyeceğini belirten Mustafa Kemal’i değişmez başkanlığa getiren nizamname kabul edildi. Laiklik ilkesi ilk kez yer alırken partinin cumhuriyetçi, laik, halkçı ve milliyetçi bir cemiyet olduğu belirtildi. Kurultay’da Mustafa Kemal Paşa uzun zaman üzerinde çalıştığı ünlü nutkunu günde ortalama 6 saat kürsüde kalarak 6 günde tamamladı. Nutuk o günden beri Türkiye’nin siyasal tarihinin en önemli belgesi olarak kabul edilir. Nutuk’un ilk cildi Mustafa Kemal Paşa’nın 1919’da Samsun’a çıkmasından, birinci meclisin açılmasına kadar olan dönemi, ikinci cildi meclisin açılışından 1927’e kadar olan dönemi, üçüncü cildi ilk iki ciltte yer alan olaylarla ilgili önemli belgeleri içermektedir. Nutuk esas olarak, Mustafa Kemal Paşa’nın gözünden Milli Mücadele döneminin tarihidir. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkmasıyla başlayan Nutuk “Türk Gençliğine Hitabe” ile sona erer. Bu ünlü hitabede, Mustafa Kemal Paşa, Türk bağımsızlığını ve Türk Cumhuriyeti’ni Türk gençliğine kutsal bir armağan olarak bıraktığını ve Türk gençliğinin birinci ödevinin Türk bağımsızlığı ve Türk Cumhuriyeti’ni sonsuza değin korumak ve savunmak olduğunu belirtir.
Tek Parti Yönetiminde Geçici Yumuşama: Serbest Cumhuriyet Fırkasının Kuruluşu:
1920’li yılların sonunda bütün muhalif odaklar susturulmuş ve katı bir tek parti yönetimi kurulmuştu. Dünya ekonomik krizden geçerken hükümeti eleştirecek bir muhalefet olmasını isteye Mustafa Kemal Paşa,1930 yılında bu görevi üstlenecek bir muhalefet partisi kurulmasına karar vererek Ali Fethi Bey’e kurulacak partinin başına geçmesini önerdi. 12 Ağustos’ta Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) kuruldu. Mustafa Kemal Paşa, partinin isminden kaç milletvekillinin olacağında fikir önderliği yaptığı için danışıklı ve yapay güdümlü kurulduğu düşünülen parti liberal bir siyasi programı benimsedi. Yalnızca hükümeti eleştirmek ve denetlemek amacıyla kurulan parti kısa sürede ilgi odağı ve alternatif iktidar olarak görülünce partinin kapatılması hızla gerçekleşti. SCF’nin İzmir mitingi öncesi CHF’nin parti binasının taşlanması gibi olaylar yaşanınca Cumhurbaşkanlığı tarafsızlığını bozarak açık biçimde CHF’den yana tavır kodu. Sonbahar belediye seçimlerinde halktan büyük oy alan SCF Mustafa Kemal Paşa ile siyasi bir mücadeleye girmek istemediğini belirterek 17 Kasım 1930’da kendini feshettiğini açıkladı.
SCF’nin feshinden, sonrasında kurulan Ahali Cumhuriyet Fırkası’nın yasaklanmasından ve başka parti kurma girişimlerinin engellenmesinden sonra düşünce-kültür alanlarını da tek partiye bağlı kılmak adına CHF’den bağımsız olarak sürdürülen tüm sosyal ve kültürel örgütler parti bünyesinde birleştirilerek CHF’nin göreli özerkliği de kaldırılarak parti ile devlet bütünleştirildi. İlk olarak o güne kadar desteklenen Türk Ocakları 10 Nisan 1931’de Ankara’da toplanan olağanüstü kongresinde kendini feshedip tüm mallarının CHF’ye devredilmesine karar verildi. Bir yıl sonra Türk Ocakları’nın yerini CHF’ye bağlı olarak çalışan Halkevleri aldı. Kemalist inkılabının temel ilkeleri doğrultusunda faaliyetler yürüten ve okuma- yazmadan güzel sanatlara kültürel faaliyetler gösteren Halkevleri ve Halkodaları Demokrat Parti döneminde 1951’de kapatıldı.
Türk Kadınlar Birliği de faaliyetlerine başkanı bulunan Latife Bekir’in “artık birliğe ihtiyaç kalmamıştır” açıklamasıyla feshedilmiştir. Türk Mason Locaları da 1935’te hükümetin isteği üzerine faaliyetlerine son vermiştir. 1936’da Talebe Birliği ve Türk Spor Kurumu CHF’ye bağlandı.1931 tarihli Basın Kanunu ile hükümete gazete-dergi kapatma yetkisi tanınarak basın yayın hayatı da tek sesli hale geldi. Eğitim alanında ise İstanbul Darülfünunun kapatılarak yerine Milli Eğitim Bakanlığına bağlı yeni üniversite kurulmasına karar veren TBMM “1933 Üniversite Reformu” ile çok sayıda öğretim üyesinin işine son vermiştir.
1935’te toplanan CHP’nin Dördüncü Büyük Kurultayı’nda “parti, kendi bağrından doğan hükümet örgütü ile kendi örgütünü birbirini tamamlayan bir birlik tanır” şeklindeki hükümle parti-devlet bütünleşmesi adına büyük adımlar atılmıştı. 1936 yılında partinin görünüşteki özerkliği de ortadan kaldırılarak genel sekreter Recep Peker görevinden uzaklaştırıldı. İçişleri Bakanlığı ile genel sekreterlik birleştirildi. Memurin kanununda ise bir değişiklik yapılmasına gerek duyulmamıştı. 1937’de yapılan Anayasa değişikliği ile 6 ok anayasal olarak devletin ilkeleri haline getirilerek parti-devlet bütünleşmesi tamamlandı.
Fethi Okyar hükümetinin üç buçuk aylık görevi dışında cumhuriyetin ilanında beri başbakanlık görevi yapan İsmet İnönü 1937’de Atatürk ile anlaşmazlığa düştü. Bunun üzerine başbakanlıktan izinli olarak ayrılan İnönü’nün yerine Celal Bayar görevi üstlendi. Çok geçmeden İnönü’nün istifası ile görev asaleten Celal Bayar’a geçti. Yine 1937’de Atatürk’ün sağlığı bozuldu ve 1938’de hastalığı iyice ilerledi. 15 yıllık genç Cumhuriyetin, ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de hayata veda etmesinin ardından yapılan seçimle İsmet İnönü Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı seçildi.
İnönü Dönemi ve Çok Partili Hayata Geçiş
İkinci Dünya savaşı sorunları içinde geçen İnönü’nün cumhurbaşkanlığı döneminde Atatürk dönemi politikaları sürdürüldü. Dönem boyunca başbakanlık görevini sırasıyla Celal Bayar, Refik Saydam ve Şükrü Saraçoğlu yürüttü. Önemli gelişmeler dış politikalarda daha çok yaşandı. İkinci dünya savaşının dışında kalmak için denge politikası izlenirken 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye katılması bu dönemde olmuştur. Ekonomik alanda birçok karar alınırken, 1940’ta köy enstitüleri kurulmuştur.
İkinci Dünya Savaşı’nın müttefiklerin lehine dönmesinden sonra Türkiye; Almanya ve Japonya’ya 1945’te savaş ilan ederek rejim değişikliğine gitti. Rejim değişikliğinde uluslararası gelişmelerin önemli payı oldu. Sovyetler birliğinin saldırmazlık anlaşmasını devam ettirmeyeceğini belirterek üstüne bazı isteklerde bulunarak Montrö Sözleşmesi’nin yeniden imzalanmasını istedi. Sovyet tehdidi ile karşı karşıya kalan Türkiye Birleşmiş Milletlerin kurucu üyesi olarak tek partili sistemin yumuşatılması ile ilgili kararlar alarak batının desteğini almayı amaçladı. Sonrasında bir muhalefet partisi kuruldu. Böylelikle siyasi hayatın akışı CHP’nin elinden çıktı ve 1950’de iktidarın Demokrat Partiye geçmesiyle bir dönem kapandı.
CHP içindeki muhalefet, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunuyla ilgili meclis görüşmeleri sırasında açığa çıktı ve Demokrat Parti’nin kurulmasıyla sonuçlandı. 1945’te ilk olarak ele alınan yasa, ihtiyacı bulunan çiftçiye toprak verilmesini öngörüyordu. Devlete ait olup kullanılmayan, vakıf ve belediyelere ait topraklardı bunlar. Özel kişilere ait belli sınırın üstündeki toprakların kamulaştırılması maddesi ise CHP’nin içindeki büyük toprak sahiplerinin yasaya şiddetle karşı çıkmasına yol açtı. 1945 Bütçe Kanunu görüşülürken ülkenin ekonomik durumu başta Adnan Menderes olmak üzere muhalif milletvekillerince eleştirildi. ÇTK görüşmeleri sürerken “Dörtlü Takrir” olarak bilinen ünlü önerge meclise verildi. Anayasanın demokratik ruhundan uzaklaştığı öne sürüldü. Mecliste reddedilen önerge muhaliflerin CHP’den kopmasına yol açtı. Menderes ve Köprülü’nün önergeyi basında yayınlaması üzerine CHP yönetimi tarafından partiden çıkarıldı. Bayar istifa ederken Koraltan da partiden ihraç edildi. Ayrılanlar Demokrat Parti’yi kurarak Türkiye’nin siyasal yaşamında yeni bir döneme damga vurdular.
Dörtlü Takrir’i imzalayarak kendini CHP’nin dışında bulan Bayar, Menderes, Köprülü ve Koraltan Demokrat Partiyi (DP) kurdular. Siyasal alanda liberalleşme politikası benimsenirken yönetimin halkın buyruğu ve denetiminde olması isteniyordu. CHP, başlangıçta yeni partiyi olumlu karşılarken Demokrat Parti’nin kısa sürede güçlenmesiyle iktidar partisinin tavrı sertleşmeye başladı. Buna rağmen DP, CHP’ye karşı yumuşak tavrını sürdürdü.
Tek partili rejim altında yapılan son genel seçim 1943’te yapılmıştı. Seçilen meclis üyeleri 1947’ye kadar görev yapacaktı. Ancak bu sürede muhalefet partilerinin kurulmasına izin verilmiş ve hızlı bir değişim gerçekleşmişti. Bunun üzerine CHP meclis grubu belediye ve genel seçimlerin öne alınmasını kararlaştırdı. Amaç muhalefet partisini hazırlıksız yakalamaktı. Ancak DP belediye seçimlerine iktidarın yanlı davrandığı ve seçim güvenliğinin olmaması gerekçesiyle katılmadı. Genel seçimlerde ise DP yeterli sayıda milletvekilli adayı gösteremediğinden 21 Temmuz 1946’ CHP 465 milletvekilliğinden 395’ini alarak seçim zaferi kazandı. Seçim sonuçlarından sonra DP seçimde baskı ve hile yapıldığını ileri sürdü ve 1946 seçimi literatüre “Türkiye’nin siyasal tarihindeki en şaibeli seçim” olarak geçti.
Seçimler ve Reformlar
1946’ya kadarki dönem tek partili dönem olsa da 1946’ kadar seçimler düzenli olarak dört yılda bir yapılmıştır. 1935’ten başlayarak kadınlara da seçilme hakkı tanınmış, dönem boyunca açılan muhalefet partileri kısa sürede kapatıldığı için hiçbir genel seçime katılamamışlardır. 1924 Anayasası’na göre egemenlik TBMM’de olsa da seçim sisteminin demokratik değildi ve CHP tarafından desteklenmeyen bir milletvekilline mecliste yer yoktu. Halk Fırkası’nın tüzüğüne göre partili milletvekillerinin sadece parti grup toplantısında serbest söz söyleme hakkı bulunmaktaydı. Meclis toplantısında grup adına başkanlardan başka kimsenin söz söyleme yetkisi yoktu. Aksine hareket eden milletvekilli üçüncü ihtarda partiden ihraç ediliyordu. Böylece tek parti dönemi boyunca tamamen parti merkezli hareket eden kişisel inisiyatif kullanmayan hiçbir eleştiri yapamayan bir milletvekili profili ortaya çıkmıştı.
Tek partili dönem boyunca toplumsal ve siyasal hayatı radikal biçimde değiştiren laikleşmeyi hedefleyen reformlar yapılmıştı. Bu reformlar, devleti, eğitimi, hukuku ve toplumsal yapıyı laikleştirirken dinsel simgeleri kaldırarak yerine batılı simgeleri koyuyordu. Reformlarla yalnızca düşünce ve inanç yapısı değil kişilerin dış görünüşlerini de değiştirmek hedefleniyordu. Devletin laikleştirilmesi için 1922’de saltanat kaldırılmış, 1923’te cumhuriyet ilan edilmiş, 1924’te halifelik kaldırılmış, 1928’de devletin dininin İslam olduğu hükmü anayasadan çıkarılmış ve 1937’de laiklik bir ilke olarak anayasaya girmiştir. Toplumsal yapının laikleştirilmesi için fes ve her türlü başlığın yasaklanması ve 1925’te Şapka Kanunu’nun çıkarılması, yine 1925’te tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması, müritlik dervişlik gibi tarikatları hedef alan yasaklar getirilmiş, halktan gelen tepkiler ise İstiklal Mahkemeleri’yle bastırılmıştır. Kadınların kılık kıyafeti ile ilgili dönem boyunca herhangi bir düzenleme yapılmamıştır. Yine 1932’den itibaren ezan ve Kuran Türkçe okunmuş Arapça ezan ve kamet okumak yasaklanmıştır. Bu uygulama uzun yıllar sürmüş, 1950’de Demokrat Partinin iktidara gelmesiyle bu yasak kaldırılmıştır. 1934’te Soyadı Kanunu yürürlüğe girmiş, TBMM, Mustafa Kemal Paşa’ya Atatürk soyadını vermiş, başka bir Türk vatandaşının bu soyadı alması yasaklanmış ve tüm geleneksel unvanların kullanımı da (askeri nişanlar dışında) yasaklanmıştır. “Geleneksel” in yerini “modern”in alması sürecinde 1925’te saat ve takvim 1928’de ise rakamlar ve harfler değiştirilmiştir. Kitapların basımında tamamen yeni alfabeye geçilmiş ise de değişik nedenlere bu1 Ocak 1929’dan itibaren gerçekleşmiştir. 1931’de Ölçüler Kanunu çıkarılmış, ancak halkın yeni birimlere alışması için Kanun’un yürürlüğe girişi 1933’e kadar ertelenmiştir. Yine modernleşme adına Türk müziği eğitimine son verilerek radyolarda 8 ay boyunca alaturka müziğin çalması tamamen yasaklanmıştır. 1924’te Tevhid- i Tedrisat Kanunu çıkarılmış ve bakanlık tüm medreseleri kapatmıştır. Hukuk alanında laikleşme içinse 1924’te din yasalarını uygulayan Şeriye Mahkemeleri kaldırılarak davaları görme yetkisi Adliye Vekâletinin Nizami Mahkemelerine devredilmiştir. Medeni kanun, Türk Ceza Kanunu, Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunların Batılı ülkelerden çeviri ve uyarlama yoluyla hazırlanmasıyla çıkarılmış ve hukuk sistemi üç yıl gibi kısa bir sürede kökünden değiştirilmiştir.

ÇOK PARTILI HAYAT: SIYASET, PARTILER, SEÇIMLER
Geçiş Dönemi ve Demokrat Parti İktidarı (1946-1960)
1946 seçimlerinden Demokrat Parti’nin (DP) iktidara geldiği 1950 seçimlerine kadar süren dönemde partiler arasında zaman zaman anlaşmazlıklar ortaya çıksa da tek partili sistemden çok partili sisteme geçiş süreci, hem partilerin ılımlı kanatlarının uzlaşma yolunu tercih etmeleri hem de Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün kararlı politikaları sayesinde başarıyla tamamlandı.
14 Mayıs 1950’de yapılan seçime CHP ve DP ülke genelinde seçime katılırken, Millet Partisi (MP) sadece 22 ilde aday gösterdi. Milli Kalkınma Partisi (MKP) ise seçime sadece İstanbul’da katıldı. Seçimlere %89,3 gibi çok yüksek bir katılım oranıyla gerçekleşti. Beklentilerin aksine seçimi DP kazandı. DP oyların %53,3’ünü, CHP ise %39,9’unu alırken, yürürlükteki çoğunluk sistemi yüzünden DP 408, CHP ise sadece 69 milletvekilliği kazandı.
Seçim sonuçlarının kesinleşmesinden sonra 22 Mayıs’ta Celal Bayar cumhurbaşkanlığına, Refik Koraltan meclis başkanlığına seçildi. Bayar Cumhurbaşkanı seçilince DP Genel Başkanlığından istifa etti. Partinin başkanlığını Adnan Menderes üstlendi. Hükûmeti kurmakla görevlendirilen Adnan Menderes’in DP’nin meclisteki çoğunluğuna dayanarak oluşturduğu hükûmet 2 Haziran’da güvenoyu aldı.
Celal Bayar’ın cumhurbaşkanı, Adnan Menderes’in başbakanlığı üstlendiği 1950’li yıllar boyunca, DP mecliste büyük bir çoğunluk elde etti. CHP ise ana muhalefet partisi olarak siyasette ikinci büyük parti konumunu korudu.
2 Mayıs 1954’te yapılan seçimlerle DP iktidarının ikinci evresine geçildi. Seçimden DP büyük bir başarıyla çıktı. Bu seçimde Türkiye’de ilk ve son kez yaşanan bir olay gerçekleşti ve iktidar partisi bir önceki seçime göre hem oy hem de temsil oranını artırdı. DP oyların %56’6’ya meclisteki temsil oranını %93’2’ye yükseltti. CHP’nin oyları %34’8’e, temsil oranı %5,7’ye düştü.
Seçimden sonra Adnan Menderes TBMM’deki çoğunluğuna dayanarak yeniden hükûmet kurdu. Ancak kısa bir süre sonra parti içinde partinin ekonomik politikaları ve muhalefete karşı izlenen tutum nedeniyle yeni bir muhalefet baş gösterdi.
12 Ekim 1955’te 9 milletvekili partiden ihraç edildi, 10 milletvekili de istifa etti. Partiden kopan 19 milletvekili 20 Aralık 1955’te Hürriyet Partisi (HP) adıyla yeni bir parti kurdu. Parti demokratik ve dengeli bir meclis çalışmasına olanak verecek ölçüde anayasal değişiklikler yapılmasını, yargının bağımsızlığını, özgür ve bağımsız sendikaların kurulmasına olanak verilmesini, yönetimin yansızlığının sağlanmasını, üniversite özerkliğini, basın özgürlüğünü ve temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasını savunuyordu.
DP’den istifa eden yeni milletvekillerinin katılımıyla HP mecliste ana muhalefet partisi konumuna yükseldi ve birçok konuda CHP’yle birlikte iktidara karşı tavır aldı. Bu birliktelik 1957 seçimlerinden önce CHP ve Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP) ile birlikte seçimde DP’ye karşı bir güç birliği yapma arayışına dönüştü.
1957 seçimlerinden önce DP seçim kanunu değiştirerek partilerin ortak liste çıkararak güç birliği yapmasını engelledi. Bu değişiklikler güç birliği ihtimalini tamamen ortadan kaldırdı ve partiler seçimde kendi adlarına yarıştılar. 1957 seçiminde DP’nin oyları yarının altına (%47,3) düşmesine rağmen seçim sisteminin adaletsizliğinden yararlanarak milletvekillerinin %69,5’ini kazandı. Oylarını %40,6’ya yükselten CHP’nin temsil oranı %29,2’de kaldı. Seçime iddialı giren MP ile DP’den kopanların kurduğu HP seçimlerde hiçbir varlık gösteremediler.
Seçimden sonra yeni hükümeti yine Menderes kurdu, CHP ana muhalefetteki yerini tekrar aldı. DP, 1957 seçimlerinden zaferle çıkmasına karşın oyları, muhalefet partilerinin toplam oylarının gerisinde kalmıştı. Seçimden sonra muhalefet partileri iktidarın azınlık iktidarına dönüştüğü yolunda propagandaya başladı ve iktidarı düşürme yolarını aramaya koyuldu.
Muhalefetin güç birliği girişimleri sonucunda, 1958 Ekiminde Türkiye Köylü Partisi ile Cumhuriyetçi Millet Partisi birleşti ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi kuruldu. Seçimde tek başına başarılı olamayan HP ise 1958 Kasımında CHP’yle birleşme kararı aldı. Muhalefetin bu güç birliği karşısında atağa geçen DP, bir Vatan Cephesi kurarak DP’ye katılımları artırma, bu yolla da partiyi güçlendirme çabasına girişti. DP bu yeni girişimiyle herhangi bir partiye bağlı olmayan vatandaşlarla, muhalefet partileri üyelerini DP’ye çekmeyi amaçlıyordu. Hukuksal bir niteliği olmayan Vatan Cephesi’ne katılanların listesi her gün düzenli olarak devlet radyosundan ilan edildi. Muhalefet partileri, yayınlanan bu listelerde yer alan isimlerin çoğunun asılsız olduğunu, ölü ve bebeklerin de Vatan Cephesi’ne üye yapıldığını öne sürdüler.
İsmet İnönü’nün 29 Nisan 1959’da çıktığı Batı Anadolu gezisi sırasında gerginlik iyice tırmandı. CHP’liler tarafından “Büyük Taarruz” olarak adlandırılan bu propaganda gezisinin ilk uğrak yeri olan Uşak’ta DP’lilerle CHP’liler arasında bir arbede çıktı. Kargaşa sırasında bir taş İnönü’nün başına isabet etti. İnönü, Manisa ve İzmir’i ziyaret ettikten sonra 4 Mayıs’ta İstanbul’a geldi. Yeşilköy Havaalanı’ndan kent merkezine gelirken Topkapı’da bir grup İnönü’nün aracının camlarını taşladılar, kapıları açmaya çalıştılar, bazıları da aracın üzerine çıktı.
İnönü’nün 7 Mayıs’ta Ankara’ya dönmesinden sonra, 11 Mayıs’ta CHP, konuyu meclise getirdi ve Başbakanla, İçişleri Bakanı hakkında soruşturma önergesi verdi. Ama DP’li meclis çoğunluğu önergeyi geri çevirdi. 16 Mayıs’ta da iki partinin milletvekilleri mecliste birbirlerine girdiler.
1960 yılının ilk ayları oldukça gergin geçtikten sonra 7 Nisan 1960’ta DP Meclis grubu bir bildiri yayınladı. Bildiride, CHP’nin ülkedeki bütün yıkıcı grupları çevresinde topladığı, halkı ve orduyu iktidara karşı ayaklanmaya kışkırttığı öne sürülüyordu. Bu bildirinin ardından, iktidarın meclis grubu TBMM Başkanlığına muhalefetin eylemlerinin soruşturulması için bir önerge verdi. Önergede CHP, halkı silahlandırarak iktidara karşı yasa dışı eylemlere yöneltmek ve orduyu kışkırtarak siyasete alet etmekle suçlanıyor ve bu eylemlerinin soruşturulması isteniyordu.
Önergeye göre, bazı basın organları hakkında da soruşturma açılacaktı. Bu önerge 18 Nisan’da mecliste büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Yasaya göre meclis içinden 15 kişilik bir Tahkikat Komisyonu kurulacak ve bu komisyon üç ay boyunca muhalefetin ve basının eylemlerini soruşturacaktı. Tahkikat Komisyonuna her türlü yayını yasaklamak, yayın organlarının basım ve dağıtımını engellemek, soruşturma için gerekli olan her türlü evraka el koymak, her türlü siyasal faaliyet hakkında önleyici karar almak ve hükûmetin bütün araçlarından istediği gibi yararlanmak gibi geniş yetkiler verilmişti. Komisyonun alacağı önlem ve kararlar kesin olacak ve bu önlem ve kararlara hiçbir şekilde itiraz edilemeyecekti. Ayrıca, komisyonun karar ve önlemlerine karşı çıkanlar için bir yıldan üç yıla kadar ağır hapis cezası getirilmişti.
Tahkikat Komisyonunun kurulması ülkede geniş yankı yaptı. Komisyon çalışmalarına başlar başlamaz İstanbul ve Ankara’da öğrenciler protesto gösterileri düzenlediler. Protesto gösterileri izleyen günlerde genişleyerek devam etti. 26 Nisan’da İstanbul Üniversitesi öğretim üyeleri yaptıkları bir gösteriyle iktidarın öteden beri uyguladığı baskıları protesto ettiler. 28-29 Nisan gösterilerinden sonra bu kez DP yönetimi, 5 Mayıs günü, saat 5’te, Ankara’da Kızılay Meydanı’nda bir düzenlemeye karar verdi. Buna göre iktidar partisine mensup gençler, Kızılay Meydanı’nda, Meclis’ten çıkıp Çankaya’ya gidecek olan Celal Bayar ve Adnan Menderes’i alkışlayıp destekleyeceklerdi. Ama iktidara karşı olan gençler de plandan haberdar oldular ve “beşinci ayın beşinci günü saat beşte Kızılay’da toplanalım” parolasını (555K) geniş bir öğrenci kitlesine duyurdular. Sonuçta Bayar ve Menderes meydanda protestolarla karşılaştılar. Ordu içinde de on yıllık DP iktidarına karşı alttan alta başlayan hareket bu son protesto gösterileri sırasında kendini açıkça belli etmeye başlamıştı. Özellikle 29 Nisan’daki gösteriler sırasında öğrenci-ordu dayanışması oldukça dikkat çekiciydi. Subaylar protestocu öğrencilere karşı son derece hoşgörülü davranmış, öğrenciler de iktidara karşı orduyu destekleyici sloganlar atmışlardı.
21 Mayıs’ta bu kez Ankara’daki Harp Okulu öğrencileri iktidarı protesto için bir gösteri yürüyüşü düzenlediler. Bu arada Başbakan Menderes, 25 Mayıs’ta Eskişehir’de bir açıklama yaparak Tahkikat Komisyonunun başlangıçta üç
ay olarak öngörülen çalışmalarını tamamladığını, raporun yakında meclise sunulacağını ve yakında bir erken seçim yapılacağını kamuoyuna duyurdu. Menderes’in açıklamasından iki gün sonra, 27 Mayıs’ta başkanlığını Orgeneral Cemal Gürsel’in yaptığı ve Milli Birlik Komitesi adı altında toplanmış olan bir subay grubu, emirleri altındaki askerî birliklerle birlikte Ankara ve İstanbul’daki bazı önemli yerleri ele geçirdi ve Türk Silahlı Kuvvetleri adına, yönetime doğrudan el koyduğunu açıkladı. 27 Mayıs sabahı Cemal Gürsel imzasıyla radyodan yayınlanan bildiride “bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla ve kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresini eline almıştır” deniyordu. Bildiride hareketin hiçbir şahıs veya zümreye yönelik olmadığı ve en kısa zamanda, partiler üstü tarafsız bir yönetimin gözetim ve hakemliği altında adil bir seçimin yapılarak yönetimin seçimi kazananlara devredileceği de açıklanıyordu. Aynı bildiride Türkiye’nin NATO ve CENTO’ya inandığı ve bağlı kalacağı da belirtiliyordu.
27 Mayıs Askeri Yönetimi
27 Mayıs 1960’ta Türk Silahlı Kuvvetleri adına yönetime el koyan Milli Birlik Komitesi (MBK) ilk iş olarak TBMM ve hükûmeti feshetti ve her türlü siyasal faaliyeti yasakladı. İlk bildiride, hareketin hiçbir şahıs ve zümreye karşı olmadığı açıklanmasına rağmen, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, TBMM Başkanı Reşk Koraltan ile bütün Bakanlar Kurulu üyeleri ve DP’nin önde gelen yöneticileri hemen tutuklandılar. İzleyen günlerde de birkaç istisna dışında hemen hemen bütün DP milletvekilleri de gözetim altına alındı.
12 Haziran’da 27 maddeden oluşan ve “1924 tarihli ve 491 sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun bazı hükümlerinin kaldırılması ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkında geçici kanun” adını taşıyan geçici anayasa açıklandı. Geçici anayasanı n giriş bölümünde DP iktidarının anayasayı çiğnediği, kişi hak ve hürriyetlerini ortadan kaldırdığı, muhalefetin denetimini işlemez hâle getirip bir tek parti diktatörlüğü kurduğu ve TBMM’yi bir parti grubuna dönüştürüp meşruiyetini yitirdiği belirtiliyordu. Geçici anayasada, yeni bir anayasa ve seçim kanununun hazırlanacağı, ardından da en kısa zamanda seçime gidileceği belirtiliyordu. Geçici anayasaya göre, TBMM’nin bütün anayasal hak ve yetkileri, yeni meclis açılıncaya kadar MBK tarafından kullanılacaktı. MBK yasama yetkisini doğrudan kendisi kullanırken, yürütme yetkisini devlet başkanının atadığı ve MBK’nin onayladığı bir Bakanlar Kurulu eliyle kullanacaktı. Geçici anayasa, ayrıca eski Cumhurbaşkanı Bayar ve Başbakan Menderes ile eski bakanları ve bunların suçlarına katılanları yargılamak üzere “Yüksek Adalet Divanı” adıyla bir de olağanüstü mahkeme kuruyordu. 27 Mayısçılar yaz aylarında ordu içinde geniş bir tasfiye yaptılar. 3 Ağustos’ta kabul edilen 42 sayılı kanunla Bakanlar Kuruluna, ordu içinde giderek bozulmuş olan hiyerarşiyi düzeltmek üzere, 25 yıllık fiilî hizmet süresini doldurmuş olan subayları resen emekliye sevk etme hakkını verdi. Bu yasaya dayanılarak, kısa bir süre içinde, aralarında 235 general ve amiralin de bulunduğu 4.000’in üzerinde subay emekliye ayrıldı.
29 Eylül’de DP mahkeme kararıyla kapatıldı ve eski yönetimin sorumluları 14 Ekim’de de İstanbul Yassıada’da Yüksek Adalet Divanında yargılanmaya başladı.14 Ekim 1960’ta başlayan duruşmalar 11 ay 1 gün sonra, 15 Eylül 1961’de tamamlandı. Bu süre içinde Bayar, Menderes, bakanlar kurulu üyeleri, DP milletvekilleri ve eski Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’un da aralarında bulunduğu toplam 592 sanık hakkında 19 ayrı dava açıldı. Başsavcı bu davalarda 228 sanık hakkında idam cezası istedi.
Yapılan toplam 202 oturumun ardından Yüksek Adalet Divanı, Celal Bayar, Adnan Menderes, eski Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve eski Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ı oy birliğiyle, 11 sanığı da oy çokluğuyla ölüm cezasına çarptırdı. 31 sanık ömür boyu hapis cezasına çarptırılırken, 418 sanığa 6 ayla, 20 yıl arasında değişen çeşitli hapis cezaları verildi. 123 sanık beraat etti, 5 sanık hakkındaki dava düştü.
MBK Menderes, Zorlu ve Polatkan hakkında oy birliğiyle alınan idam kararlarını onayladı. Oy birliğiyle ölüm cezasına çarptırılan Bayar ile oy çokluğuyla ölüm cezasına çarptırılan öteki 11 sanığın cezaları ömür boyu hapis cezasına dönüştürüldü. Zorlu ve Polatkan 16 Eylül 1961’de İmralı adasında idam edildi. Menderes ise bir gün sonra asıldı.
1960’ın sonbahar aylarında MBK içinde ciddi anlaşmazlıklar baş gösterdi. 13 Kasım’da iktidarın bir an önce sivillere devredilmesinden yana olan grup, askerî yönetimi sürdürmekten yana olan 14 MBK üyesini tasfiye etti. Bu olaydan sonra sivil yönetime geçiş sürecine yönelik çalışmalara hız verildi. Bu çerçevede, yeni anayasa ile seçim kanununu hazırlamak için bir Kurucu Meclis oluşturuldu. Faaliyetleri askıya alınan partilerin tekrar faaliyete geçmelerine izin verildi ve birçok yeni parti kuruldu. Bu partilerden biri de Adalet Partisi’ydi. Eski DP örgütünün büyük çoğunluğu bu parti içinde yer aldı. 27 Mayıs’ın yıl dönümünde Kurucu Meclis yeni anayasayı kabul etti. Anayasa 9 Temmuz’da yapılan halk oylamasından sonra yürürlüğe girdi. 15 Ekim1961’de de milletvekili seçimleri yapıldı. Seçimlerde CHP %36,7’lik bir oy oranıyla 173 milletvekili çıkarırken, AP %34,8 oranında oy alarak 158 milletvekilliği kazandı. Seçimlerin üzerinden bir hafta geçmeden ordu içinde oldukça etkili olan bir grup subay İstanbul Harp Akademisinde bir toplantı yaparak “21 Ekim Protokolü” adıyla bir bildiriyi benimsedi. Buna karşılık MBK Bakanı Cemal Gürsel, siyasal parti liderleri ve kuvvet komutanlarıyla Çankaya’da bir toplantı düzenledi ve burada “Çankaya Protokolü” imzalandı.
İki Darbe Arasında Türkiye (1961-1980)
1961 seçimlerinden sonra Türkiye koalisyonlarla tanıştı. 1980 askerî darbesine kadar kısa ömürlü koalisyon ve azınlık hükûmetleri birbirini izledi. Ayrıca bu dönem, siyasi çalkantıların ve ekonomik zorlukların yaşandığı, toplumsal gerilim, kutuplaşma ve şiddetin giderek arttığı bir dönem oldu.
Seçimden hemen sonra İnönü’nün başbakanlığında kurulan CHP-AP hükûmeti döneminde ordu içindeki kaynama ve siyasetteki çalkantılar devam etti. 9 şubat 1962’de Harp Okulu Komutanı Talat Aydemir liderliğinde bir grup subay kendi aralarında bir protokol düzenleyip, 27 Mayıs’ın amacına ulaşmadığı gerekçesiyle yönetimi ele geçirmeye karar verdi. Gelişmelerden haberdar olan hükûmet Aydemir’i tutuklama kararı alınca Aydemir, 22 şubat günü Harp Okulu başta olmak üzere bazı askerî birlik ve garnizonları hükûmete karşı harekete geçirdi. Hareketin gelişimi içinde ordunun büyük bölümünün desteğinden yoksun olan Aydemir, İnönü’den sadece emekliye sevk edileceği ve herhangi bir şekilde cezalandırılmayacağı yolunda güvence alınca uzlaşma yolunu seçti.
Siyaset ve ekonomiye yaklaşımları farklı iki partinin kurduğu CHP-AP koalisyonu oldukça güç koşullar altında görev yaptı. AP’nin Yassıada’da mahkûm edilen DP’lilerin affı konusunda diretmesi ve ordunun bu konuda taviz vermeyen bir tutum sergilemesi koalisyon hükûmetinin sonunu getirdi ve İnönü 30 Mayıs 1962’de Cumhurbaşkanı Gürsel’e istifasını sundu. Gürsel hükûmeti kurma görevini yeniden İnönü’ye verdi. İnönü de bu kez CHP, YTP ve CKMP ortaklığına dayanan bir bakanlar kurulu oluşturdu. 25 Haziran’da açıklanan kabinede ayrıca AP’nin ılımlı kanadına mensup olup, bu partinin izlediği politikalardan memnun olmayıp istifa eden bağımsız milletvekillerine de görev verildi. Bu hükûmetin kuruluş çalışmaları sırasında CKMP içinde, partinin İsmet İnönü’nün kuracağı yeni koalisyon hükûmetine katılması veya katılmaması gerektiği konusunda bir anlaşmazlık baş gösterdi ve Genel Başkan Osman Bölükbaşı partinin koalisyona katılmasına karşı çıkarak partiden ayrıldı. Koalisyona katılma kararı alan CKMP’nin genel başkanlığını Ahmet Tahtakılıç üstlenirken, Bölükbaşı CMKP’den ayrılan öteki milletvekili ve senatör arkadaşlarıyla birlikte 13 Haziran 1962’de Millet Partisini (MP) kurdu.
Bu hükûmet döneminde, Talat Aydemir, ilk darbe girişiminden tam 14 ay sonra, 20 Mayıs 1963’te, Harp Okulu ve Zırhlı Eğitim Tank Taburu’nun desteğini arkası na alarak yeni bir darbe girişimi başlattı. Aydemir’i destekleyen birliklerin sayısı bir önceki darbe girişimine göre daha azdı. Darbe girişimi bir grup Harp Okulu öğrencisinin Ankara Radyoevini işgal etmesiyle başladı. Radyoda okunan ve Aydemir’in imzasını taşıyan bir bildiriyle, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğu ve TBMM, siyasi parti ve derneklerin feshedildiği açıklandı. Bununla birlikte, darbecilerin gücünün sınırlı olması ve hükûmetin darbe girişiminden önceden haberdar olması sayesinde, Aydemir’in bu ikinci darbe girişimi kısa sürede önlendi. 20 Mayıs gecesi yaşanan silahlı çatışmaların ardından, 21 Mayıs 1963 günü sabaha karşı hava kuvvetlerinin de katılımıyla girişilen karşı harekât sonucunda, başta Harp Okulu öğrencileri olmak üzere darbecilerin tümü etkisiz hâle getirildi.
Askerî mahkemede yapılan yargılamalar sonucunda, Talat Aydemir ve altı arkadaşı ölüm cezasına çarptırıldı. TBMM Aydemir ve Gürcan hakkındaki ölüm cezalarını 9 Ocak 1964’te onayladı. Gürcan 27 Haziran’da, Aydemir ise 5 Temmuz’da idam edildi. Öteki idam kararları ise uygulanmadı. CHP, YTP ve CKMP ortaklığına dayanan ve AP’den ayrılan bazı bağımsızların da katıldığı ikinci İnönü koalisyonu görevini sürdürürken 17 Kasım 1963’te yerel seçimler yapıldı. Seçim sonuçları koalisyonun küçük ortakları için tam bir hezimet oldu. YTP ve CKMP seçimde aldıkları bu büyük yenilginin CHP ile yapmış oldukları iş birliğinden kaynaklandığını düşündükleri bir sırada, 22 Kasım’da ABD Başkanı John F. Kennedy bir suikast sonucu öldürüldü. Başbakan İsmet İnönü koalisyonun geleceğine ilişkin tartışmaların başladığı bu ortam içinde, Kennedy’nin cenaze töreninde Türkiye’yi temsil etmek üzere ABD’ye gitti. İnönü ABD’de Kennedy’den boşalan başkanlığı devralan Johnson ile görüşmeler yaparken, YTP ve CKMP koalisyondan çekilme kararı aldı. Bu karar üzerine, İnönü 2 Aralık’ta Türkiye’ye döner dönmez hükûmetin istifa ettiğini açıkladı. Hükûmet kurma çalışmalarını yeniden üstlenen İnönü, hiçbir partiyi koalisyona girmeye razı edemeyince bu kez hükûmeti meclisteki 33 bağımsız milletvekilini yanına alarak kurdu. Kıbrıs sorunu nedeniyle dış politikada sıcak günler yaşanırken, YTP ülke içinde bir hükûmet buhranı çıkmaması için CHP ile birlikte hükûmete güvenoyu verdi ve İnönü’nün 27 Mayıs sonrasında kurduğu üçüncü hükûmet 1964 yılına girilmeden göreve başlamış oldu. 1964 yazında Ragıp Gümüşpala’nın ölümü üzerine boşalan AP Genel Başkanlığı’na 27 Kasım 1964’te toplanan parti kongresinde Süleyman Demirel seçildi. 13 şubat 1965’te bütçesi reddedilen İnönü hükûmeti istifa etti.
Yeni hükûmeti Suat Hayri Ürgüplü AP, YTP, CKMP ve MP’nin desteğiyle kurdu ve bu hükûmet 1965 seçimine kadar işbaşında kaldı. 10 Ekim 1965’te yapılan milletvekili genel seçimine altı siyasal parti katıldı. Tahminlerin aksine, AP oyların %52,9’unu alarak, 240 milletvekili çıkardı. Bu milletvekili sayısı AP’nin tek başına hükûmeti kurmasına yetecek düzeyde idi. Seçimden önce kendisini yeniden konumlayarak ortanın solunda olduğunu ilan eden CHP’nin oyları ise 1950’den o yana en düşük düzeyine inmişti. Oyların ancak %28,7’sini alan CHP, seçimden önce kabul edilen milli bakiye sistemi sayesinde Millet Meclisinde 134 sandalyeyle temsil edilme olanağını buldu. Millî bakiye sisteminden, esas olarak, küçük partiler yararlandılar: MP %6,3’lük oy oranıyla 31, YTP %3,7’lik oy oranıyla 19, TİP %3,0’lük oy oranıyla 15, CKMP de %2,2’lik oy oranıyla 11 milletvekilliği kazandılar.
AP tek başına hükûmeti kurabilecek sayıya ulaştığı bu seçimin ardından Birinci Süleyman Demirel Hükûmeti kurularak göreve başladı. Hükûmet göreve başladıktan kısa bir süre sonra yeni bir cumhurbaşkanı seçimiyle karşı karşıya kaldı. Hastalığı ilerleyince tedavi amacıyla Amerika’ya giden Cemal Gürsel 9 şubat 1966’da komaya girdi ve görevini sürdürmesine imkân kalmadı. Yeni cumhurbaşkanlığı seçimi süreci Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay’ı n görevinden istifa etmesiyle başladı. Sunay 15 Mart’ta cumhurbaşkanlığı kontenjanından cumhuriyet senatosu üyeliğine atandı, 28 Mart’ta da cumhurbaşkanı seçildi.
1966 sonlarında bu kez CHP’de önemli bir değişim yaşandı ve 18-21 Ekim tarihleri arasında toplanan CHP
18. Kurultayı “ortanın solu” görüşünü benimseyenlerin zaferiyle sonuçlandı. Bu görüşün önderliğini yapan Bülent Ecevit partinin genel sekreterliğine seçildi. Bu yeni politik çizgiyi CHP’nin özünden uzaklaşması olarak nitelendiren Turhan Feyzioğlu önderliğindeki bir grup milletvekili ve senatör partiden koparak Güven Partisi (GP) adıyla yeni bir parti kurdular.
12 Ekim 1969’da yapılan genel seçime 8 siyasal parti katıldı. Türkiye’de çok partili siyasal yaşama geçildikten sonra, 1950’deki seçime 3; 1954, 1957 ve 1961’deki seçimlere 4; 1965’teki seçime de 6 siyasal partinin katıldığı göz önünde bulundurulursa bu bir rekor anlamına geliyordu. Bir rekor da seçime katılma oranında kırıldı. Çok partili sisteme geçildikten sonra 1965’te %71,3 ile en alt düzeyine inen seçime katılma oranı, 1969’da %64,3’e
kadar geriledi. AP, 1965’e göre oy kaybına uğramasına karşın, yine de seçimden zaferle çıktı. %46,5’lik oy oranıyla 256 milletvekili çıkaran AP, Millet Meclisinde bir kez daha tek başına çoğunluğu sağladı. CHP’nin oyları da AP’ninki gibi, 1965’teki düzeyin gerisindeydi. Bir başka deyişle, CHP’nin oyları, çok partili siyasal yaşama geçildikten sonra en alt düzeye inmişti. Seçimden sonra Süleyman Demirel partisinin meclisteki çoğunluğuna dayanarak hükûmeti yeniden kurdu. Hükûmet 1970’te bütçesi reddedilince bir sarsıntı geçirdi. AP’den kopan bazı milletvekili ve senatörler Demokratik Parti adıyla yeni bir parti kurdular. Demirel de yeni bir kabine oluşturdu.
Türkiye 1970’li yıllara oldukça sancılı bir biçimde girmişti. 1960’lı yılların ortalarında başlayan öğrenci hareketleri 1970’lerin hemen başında nitelik değiştirmiş, çeşitli gerilla grupları silahlı eylemlere başlamışlardı. Sendikalar için hazırlanan yasa tasarısına karşı 15-16 Haziran 1970’te gerçekleştirilen işçi eylemleri de toplumsal huzursuzluğun bir başka göstergesiydi. Huzursuzluk, AP’yi başından beri DP’nin devamı olarak görmüş olan silahlı kuvvetleri de derinden etkilemişti. 1970’lerin başında, silahlı kuvvetler reform taleplerini yüksek sesle ifade etmeye başlamış ve kuvvet komutanlarının başbakana ülkenin içinde bulunduğu durumla ilgili uyarı mektupları göndermesi askerî müdahale söylentilerinin yaygınlaşmasına yol açmıştı. Bu arada silahlı kuvvetler içindeki bir kesim, “millî devrimci bir gelişme stratejisi” benimsemiş ve benzerlerine Mısır ve Cezayir’de rastlanan “sol” bir askerî müdahale arayışına girmişti. Doğan Avcıoğlu’nun Devrim dergisi de bu tür “ilerici” bir ordu müdahalesinin düşünsel hazırlıklarını yapmaktaydı. Bütün bu gelişmeler karşısında, Başbakan Süleyman Demirel istifa önerilerini sürekli geri çevirmiş ve güvensizlik oyu almadan hükûmetten çekilmesinin söz konusu olmayacağını bildirmişti. Bu ortam içinde, 12 Mart 1971 günü, Türk Silahlı Kuvvetlerinin üst yönetimi hükûmete bir muhtıra verdi. Muhtırayı, anayasa ve hukuk devleti anlayışıyla bağdaştırmanın mümkün olamayacağını belirten Başbakan Demirel hemen istifa etti ve Türkiye 14 Ekim 1973’te yapılan seçimlere kadar sürecek olan ara rejim dönemine girdi. Bu dönem içinde ikisi Nihat Erim, biri Ferit Melen ve sonuncusu Naim Talu’nun başbakanlığı altında dört ara rejim hükûmeti kuruldu. Partiler açısından en önemli gelişme CHP’de oldu ve parti içindeki anlaşmazlıklar nedeniyle istifa eden İnönü’nün yerine Ecevit genel başkanlığa seçildi.
12 Mart dönemi içinde bir de cumhurbaşkanlığı sorunu yaşandı. Sunay’ın görev süresi 28 Mart 1973’te sona erdi. Anayasaya göre, cumhurbaşkanının TBMM üyeleri arasından seçilmesi gerekiyordu ama ortada partilerin ismi üzerinde anlaştıkları bir aday yoktu.
Bu ortam içinde 12 Mart Muhtırası’nın altında kara kuvvetleri komutanı olarak imzası bulunan ve seçimler yaklaşırken genelkurmay başkanlığı makamına geçmiş olan Faruk Gürler görevinden istifa edip kontenjan senatörü olarak atandı. Ama TBMM’den yeterli oyu alamayınca cumhurbaşkanı seçilmedi. Sunay’ın görev süresinin uzatılması önerisi de yeterli desteği bulamadı. Sonuçta partiler bir başka kontenjan senatörü olan Fahri Korutürk’ün ismi üzerinde anlaştılar ve Korutürk 6 Nisan 1973’te yapılan oylama sonucunda cumhurbaşkanı seçildi.
14 Ekim 1973’te seçmenler oylarını kullanıp parlamentonun yeni üyelerini belirlerken, bu, aynı zamanda 12 Mart ara rejiminin de sonu anlamına geliyordu. Seçim 1969’da uygulanan barajsız d’Hondt sistemine göre yapıldı.
Seçimlere, 1969’da olduğu gibi, yine sekiz parti katıldı. Bunlardan altısı (AP, CHP, CGP, MHP, MP, TBP) 1969’taki seçime de katılmış olan partilerdi. 1969’daki seçime katılan öteki iki parti (Türkiye İşçi Partisi ve Yeni Türkiye Partisi) artık siyaset sahnesinin dışındaydı. Buna karşılık, bu kez, sahneye iki yeni parti çıkmıştı: Millî Nizam Partisinin kapatılmasından sonra bu partinin devamı olarak kurulan Millî Selamet Partisi (MSP) ile AP’den kopanların kurduğu Demokratik Parti (DP). Her iki parti de seçimlere oldukça iddialı olarak giriyordu.
1973’te yapılan seçimde katılma oranı, 1969’daki gibi, yine düşüktü ve seçmenlerin sadece %66,8’i sandık başına gitti. Seçime yenilenmiş, dinamik bir parti görünümüyle giren ve kullandığı sloganlarla geniş kitleleri etkilemeyi başaran CHP, seçimlerden birinci parti olarak çıktı. AP
%29,8 ile 149 milletvekili çıkarırken, MSP %11,8 ile 48, DP % 11,9 ile 45 milletvekilliği kazandı. Öteki partilerin oy oranları daha da düşüktü. CGP %5,3 ile 13, MHP %3,4 ile 3, TBP %1,1 ile 1 milletvekili çıkardı.
1973 seçiminde hiç bir parti çoğunluğu sağlamadığından Türkiye yeniden 12 Eylül 1980 darbesine kadar sürecek olan koalisyonlar dönemine girdi. Cumhurbaşkanı Korutürk’ün birbiri ardına hükûmeti kurmakla görevlendirdiği Ecevit, Demirel ve Talu hükûmet kuramayarak görevi iade etti. Seçimden birinci parti olarak çıkan CHP’nin yönetimi ve tabanı, partilerini, her ne olursa olsun, hükûmette görmek istiyordu. Sonunda CHP, Millî Selamet Partisi (MSP) ile anlaştı ve bu iki partinin kurduğu hükûmet 7 şubat 1974’te güvenoyu aldı. Ama daha ilk günlerden başlayarak hükûmetin iki kanadı arasında derin görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Başlangıçta bürokrasinin üst kademelerinde yapılan atamalar iki parti arasında sorun yarattı. Koalisyonun MSP kanadına mensup bazı milletvekilleri, hükûmet programı ve koalisyon protokolünde yer almasına karşın, siyasal suçluların affedilmesine karşı oy kullanınca anlaşmazlık büyüdü. Yine de Kıbrıs sorunu nedeniyle hükûmet bir süre daha ayakta kaldı. Sonuçta, bir uzlaşma yolu kalmayınca, Ecevit 18 Eylül 1974’te cumhurbaşkanına istifasını sundu ve böylece CHP-MSP koalisyonu sona erdi. Yerine kurulan ve TBMM’de parti desteği bulunmayan Sadi Irmak hükûmeti, güvenoyu alamamasına karşın, yeni bir hükûmet de kurulamadığı için, aylarca işbaşında kaldı. Sonuçta Demirel’in temasları sonucunda AP, MSP, MHP ve CGP bir koalisyon hükûmeti oluşturma konusunda anlaştılar ve Birinci Milliyetçi Cephe Hükûmeti adıyla da anılan bu koalisyon hükûmeti 1977 seçimlerine kadar işbaşında kaldı.
1977 seçimleri 5 Haziran 1977’de gerçekleştirildi. Seçim 1969 ve 1973’te uygulanan barajsız d’Hondt sistemine göre yapıldı. Seçime koalisyonda yer alan dört partinin yanı sıra muhalefetteki CHP, DP, TBP ile yeniden kurulan TİP olmak üzere toplam sekiz parti katıldı. Siyasal, ekonomik ve sosyal sorunların ayrıntılı olarak tartışıldığı seçim kampanyası boyunca CHP, sürekli olarak, Ecevit simgesi altında “halkın tek umudu” olduğunu vurguladı. AP ise bir önceki seçimde çeşitli partilere dağılmış olan sağ oyları tekrar kendine toplamak için çaba gösterdi.
Demirel’in AP’si sağ seçmenlerin oylarını kendi bünyesinde toplama stratejisinde başarılı oldu ve oylarını bir önceki seçime göre önemli ölçüde artırdı. Geçerli oyların %36,9’unu alan bu parti 189 milletvekili çıkardı. İktidarın diğer ortaklarından MSP ve CGP’nin oyları 1973’e göre azalırken, MHP’nin oyları önemli ölçüde arttı. MSP %8,5 ile 24 milletvekili, MHP %6,4 ile 16 milletvekili ve CGP %1,9 ile 3 milletvekili çıkardı. Asıl büyük oy kaybını DP yaşadı. 1973-1977 arasında koalisyonlardan uzak duran DP’nin oyları % 1,9’a gerilerken, bu parti mecliste sadece bir milletvekili ile temsil edilme olanağı buldu. Seçimlerin ardından hiçbir partinin gerekli çoğunluğa ulaşamaması nedeniyle 1980 askerî darbesine kadar kısa ömürlü koalisyon ve azınlık hükûmetleri birbirini izledi. Önce Ecevit başbakanlığında bir CHP azınlık hükûmeti kuruldu. Bu hükûmet güvenoyu alamayınca yerini Demirel’in kurduğu AP, MSP ve MHP koalisyonu aldı. Altı ay geçmeden Ecevit CHP, CGP, DP ve AP’den istifa eden bağımsızları bir araya getirerek bir koalisyon oluşturdu. Bu hükûmet 1979 sonbaharında yerini MHP ve MSP’nin dışarıdan desteklediği Demirel’in kurduğu AP azınlık hükûmetine bıraktı. Siyasi çalkantıların ve ekonomik zorlukların yaşandığı bu dönemde toplumsal gerilim, kutuplaşma ve şiddet giderek arttı. Bu dönem 12 Eylül 1980’de ordunun yönetime doğrudan el koymasıyla kapandı.
1980’den Bugüne Türkiye
12 Eylül rejimi siyasal istikrar adına iki partili siyasal model yaratmayı hedefledi. Bunun siyasi ve hukuki çerçevesi büyük ölçüde tamamlanınca 1983 Mayısı’nda MGK siyasal partilerin oluşmasına izin verdi. Ancak bu süreçte MGK veto yoluyla parti kurucu üyeleri ve milletvekili adaylarını belirleme yetkisini elinde tuttu. MDP, HP ve ANAP’ın kurucuları veto engelini aştı ve sadece bu üç parti seçim için onay aldı. Yeni milletvekili seçimi yasası seçimlerde çifte barajlı nispi temsil yöntemi uygulanmasını öngördü. 6 Kasım1983 seçimlerinde seçime giren her üç parti de %10’luk barajı geçse de seçimlerin kesin galibi 400 milletvekilinden oluşan TBMM’de 212 sandalye kazanan ANAP oldu. ANAP genel başkanı Turgut Özal yeni hükûmeti kurdu. 1987 yılında yapılan referandumla 12 Eylül 1980 öncesinin siyasal parti lider ve yöneticileri üzerindeki siyasi yasaklar kaldırıldı. Bu gelişme üzerine ANAP’ın girişimiyle milletvekili genel seçimleri erkene alındı. Bu arada 1986 ve 1987’de milletvekili seçim yasasında önemli değişiklikler yapıldı. Milletvekili sayısı 400’den 450’ye çıkarıldı. 29 Kasım 1987’de yapılan seçimde ülke genelindeki %10’luk genel barajı sadece üç parti aştı ve milletvekillikleri bu partiler arasında dağıtıldı, öteki partiler meclis dışında kaldılar.
ANAP, 1983’e göre önemli bir oy kaybına uğramasına karşın, yine de seçimlerden birinci parti olarak çıkmayı başardı. Oyların %36,3’ünü alan ANAP milletvekilliklerinin %64,9’unu kazandı ve yeni hükûmeti kurdu. Bir sonraki seçim 20 Ekim 1991 tarihinde gerçekleşti. Seçime katılan altı partiden beşi ülke genelindeki %10’luk barajı aşarak milletvekili çıkarma hakkını kazanırken, hiçbir parti tek başına çoğunluğu sağlayamadı. Seçimden %27,0’lik oy oranıyla DYP birinci parti olarak çıktı. Seçim sonrasında DYP-SHP koalisyon hükûmeti kuruldu. 1995 yılı içinde yaşanan hükûmet çalkantılarından sonra seçimler erkene alındı. Bu sırada milletvekili sayısı 450’den 550’ye çıkartıldı. 24 Aralık 1995’te yapılan seçimlerden en kazançlı çıkan parti %21,4 oy alan RP oldu. ANAP %19,6, DYP %19,2, DSP %14,6, CHP ise %10,7oy aldı. Seçimlerden sonra ortaya çıkan bu bölünmüş meclis aritmetiği güçlü bir hükûmete izin vermediğinden, 1999’a kadar kısa ömürlü koalisyonlar birbirini izledi. 18 Nisan 1999’de yapılan seçimde DSP ve MHP oylarında büyük bir patlama gerçekleştirdiler. Seçimden sonra DSP, MHP ve ANAP bir araya gelerek yeni hükûmeti kurdular, başbakanlığı da DSP genel başkanı Bülent Ecevit üstlendi. Ecevit hükûmeti uzunca bir süre işbaşında kaldıktan sonra seçimler bir kez daha erkene alındı ve 2002’de yeniden seçime gidildi. 2002 seçimleriyle birlikte Türkiye’de yeniden iki partili sistem hâkim olmaya başlamıştır.
2000’de yapılması gereken seçimler erkene alınarak 18 Nisan 1999’da yeniden seçime gidildi. Seçime katılma oranı %87,1 olurken, seçime katılan parti sayısı 20 gibi rekor bir düzeye ulaştı. Seçimden oylarında büyük bir patlama gerçekleştiren DSP ve MHP galip çıktılar. DSP oyların %22,2’sini, MHP de %18,0’ini aldı, ANAP, DYP, FP ve CHP’nin oyları önceki yıllara göre bir hayli düştü. Seçimden sonra DSP, MHP ve ANAP bir araya gelerek yeni hükûmeti kurdular, başbakanlığı da DSP genel başkanı Bülent Ecevit üstlendi. Ecevit hükûmeti uzunca bir süre işbaşında kaldıktan sonra seçimler bir kez daha erkene alındı ve 2002’de yeniden seçime gidildi. 1995 ve 1999’de uygulanan seçim sisteminde herhangi bir değişikliğe gidilmeden yapılan 2002 seçimine 18 parti katıldı. DSP, MHP, ANAP, DYP, CHP, HADEP, BBP, MP, İP ve ÖDP önceki seçimlerden bilinen partilerdi. Seçimden önce FP kapatılmış ve bu partinin yerine iki parti kurulmuştu: Saadet Partisi (SP), RP ve FP’nin çizgisine sadık kalırken Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) merkeze kayarak, ciddi bir oy kaybına uğrayan merkez partilerin boşluğunu doldurmaya talip oldu. Genç Parti (GP), Bağımsız Türkiye Partisi (BTP), Yurt Partisi (YP), Yeni Türkiye Partisi (YTP) yeni kurulup seçime ilk kez katılan partilerdi. Önceki seçimlere katılan HADEP ve EMEP, DEHAP çatısı altında ittifak yaparak seçime girdi. DTP de DYP ile ittifak yaptı. Bu arada SİP adını Türkiye Komünist Partisi (TKP) şeklinde değiştirerek seçime girdi.
Seçim AKP’nin mutlak bir başarısıyla sonuçlandı. Oyların %34,3’ünü alan AKP tam 363 milletvekili çıkarırken, CHP %19,4 oyla 178 milletvekiliyle mecliste temsil edilme hakkını kazandı. Seçimden sonra, 18 Kasım 2002’de Abdullah Gül AKP’nin meclisteki çoğunluğuna dayanarak 1991’den o yana Türk siyasal hayatında süregelen koalisyon hükûmetlerine son vererek bir tek parti hükûmeti kurdu. Partinin genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan, üzerindeki siyasal yasak kalkınca, 18 Mart 2003’te başbakanlığı devraldı. Bu hükûmet 2007 seçimlerine kadar işbaşında kaldı. 2007’de yapılan seçimi oylarını %46,5’e yükselten AKP bir kez daha kazandı. CHP %20,9’la ana muhalefet partisi konumunu korudu, MHP de %14,3 ile ülke barajını aştı ve yeniden mecliste temsil edilme imkânı buldu. Bu üç parti dışındaki partiler %10’luk ülke barajını aşamayarak TBMM dışında kaldılar. Bir kez daha Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında kurulan yeni hükûmet 2011 seçimine kadar işbaşında kaldı. 2011 seçiminde AKP bu kez oyların yarısını (%49,8) aldı ve seçimden yine galip çıktı. CHP %26,0 ile ana muhalefetteki konumunu korudu, MHP de
%13,0 ile yeniden TBMM’ye temsilci gönderdi. Diğer partiler bu seçimde de baraj altında kaldılar.
1950’li yıllarda liste usulü çoğunluk sisteminin Türkiye’de uygulanması, 1960 sonrasındaki nispi temsil sistemine de değişik yıllarda ülke barajı, seçim çevresi barajı ve kontenjan sistemi gibi ek düzenlemelerin eklenmesi gibi nedenlerle partilerin aldıkları oy oranlarıyla TBMM’deki temsil oranları arasında büyük farklılıklar ortaya çıkmıştır. Bu farklılıkları ölçen Gallagher Endeksine göre bu orantısızlıklar en çok 1950’li yıllarda yaşanmıştır. En yüksek sapma %33,2 ile 1954 seçimlerinde yaşanmıştır. %33,2’lik endeks değeri her üç oydan birinin oy verilen partide değil başka bir parti tarafından TBMM’de temsil edildiği anlamına gelir ki bu çok yüksek bir sapmadır. Nitekim 1954 seçiminde oyların %56,6’sını alan DP’nin TBMM’de %93,2 düzeyinde temsil edilmesi; buna karşılık oyların %34,8’ini kazanan CHP’nin TBMM’de ancak % 5,7 düzeyinde temsil imkânı bulabilmesi, bu sapmanın ne kadar büyük bir boyutta olduğunun açık bir göstergesidir.
Nispi temsile geçilmesiyle birlikte endeks değeri 1960 ve 1970’li yıllarda normal düzeylerde seyretmiş ve % 2,1 ile
%9,1 arasında değişmiştir. 1980 darbesinden sonra
uygulamaya sokulan ülke ve seçim çevresi barajları ile 1987 seçimleriyle birlikte başlayan kontenjan uygulaması orantısızlığı yeniden yükseltmiştir. Bu değer 2002’de
%27,1 ve 1987’de %22,3 ile neredeyse 1950’li yıllardaki düzeyine ulaşmıştır. Liste usulü çoğunluk sistemi ile nispi temsil sistemine eşlik eden ek uygulamalar parti sistemini de doğrudan etkilemiştir. Etkin parti sayısı 1950’li yıllarda 2’nin altında kalmış, 1960 ve 1970’li yıllarda da genellikle iki buçuk partili bir sistem hüküm sürmüştür. Türkiye’deki siyasetin giderek parçalandığı 1991 seçimlerinden 2002’ye kadar olan dönemde bu parçalanmaya paralel olarak etkin parti sayıları giderek artmıştır.

TÜRK SIYASAL YAŞAMINDA ANAYASAL GEÇIŞLER
Türk Siyasal yaşamında Anayasal Geçişler
Anayasalar, temel hak ve özgürlükleri tanımlayarak devlet ile vatandaşlar arasındaki ilişkileri ve yasama, yürütme, yargı gibi devletin temel organlarının kuruluş ve işleyiş esaslarını düzenleyen kurallar bütünüdür. Bu kurallar dönemin uluslararası ortamı ve ülkenin siyasal, toplumsal ve iktisadi şartlarından etkilenir. Osmanlı imparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti tarihine bakıldığında da bu durum görülür.
İnsanlık tarihinde anayasal nitelikte düzenlemeler eski tarihlere gitmekle birlikte, liberal anayasacılık hareketi denildiğinde 18. yüzyılda, temel hak ve özgürlükler ile devletin temel düzenine ilişkin kuralları, bağlayıcı yazılı bir belgede toplama amacı güden hareketler anlaşılır. 1787 de Amerika Birleşik Devletleri Anayasası ilk yazılı anayasa olarak kabul edilmekle beraber bu tarihten itibaren Batı dünyasında anayasacılık faaliyetleri başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin de bu hareketlerden etkilendiği görülmektedir.
Osmanlı Devletinde Anayasacılık Hareketleri
İlk Anayasal Nitelikte Belgeler Sened-i İttifak
Osmanlı imparatorluğu tarihinde anayasal nitelikte ilk belge 1808 tarihli Sened-i İttifak olarak kabul edilir. Bir giriş, yedi şart (madde) ve bir zeylden (ek) oluşan bu belge, Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’nın âyanları davet ettiği bir toplantıda, bu toplantıya katılanların/temsilci gönderenlerin bazıları tarafından imzalandıktan sonra, padişah II. Mahmut tarafından da imzalanmıştır. Başka bir deyişle Sened-i İttifak, bir yanda merkezî gücü temsil eden aktörler, diğer yanda merkez dışı çevre güçleri temsil eden âyanlar arasında yapılan iki taraşı bir anlaşmadır ve bu özelliğiyle misak (sözleşme) niteliğindedir. Bu belgenin amacı giriş kısmında “Sarsılan devlet otoritesinin kuvvetlenmesinin sağlanması” şeklinde açıklanmıştır. Bunun için de yapılması gerekenler şu şekilde sıralanmıştır.

• Ayanların padişaha ve mutlak vekili olan sadrazama itaat etmeyi kabul etmeleri
• Ayanların kendi yönetimlerindeki asayişe ve vergilerin ezici olmamasına dikkat etmeleri
• Vergilerin adil toplanması
• Sadrazamın keyş eylemlerinin önlenmesi
• Suçu olmayan âyana merkez tarafından müdahale edilmesinin önüne geçilmesi

Sened-i İttifak, imzalayan taraşar ve içeriğindeki bazı özellikler bakımından İngilizlerin 1215 tarihli Magna Carta’sına benzetilebilecek olsa da Magna Carta İngiliz feodal beylerinin Kral’a kendi şartlarını dayattıkları bir belgeyken Sened-i İttifak çevre güçlere karşı merkezî devlet otoritesini güçlendirmeyi amaçlayan sadrazamın girişimiyle ortaya çıkmıştır. Diğer taraftan merkezî güç iktidarını kuvvetlendirmek için birtakım tavizler de vermiştir. Bu anlamda Sened-i İttifak, padişahın mutlak iktidarının sınırlanabileceği şkrini ortaya koyması bakımından önemli bir belge olarak kabul edilir.
Tanzimat Dönemi
Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı sorunlara çözüm getirmek amacıyla ve Batılı devletlerin etkileri ile 19. yüzyıl başlarında bazı reform girişimleri yapılır. Bu çerçevede iktidarın yetkilerini ve devlet toplum ilişkilerini düzenleyen metinler de ortaya çıkar. Bunlar arasında en önemlilerinden bir tanesi 1839 tarihli Gülhane Hattı Hümayunu (Tanzimat Fermanı)’dır.
Tanzimat Fermanı padişahın tek taraşı iradesinin sonucu olduğu için, Sened-i İttifak’tan farklı olarak ferman niteliğindedir. Kanunların üstünlüğüne vurgu yapılan metinde, can güvenliği, şeref, haysiyet ve ırzın korunması, aleni yargılanma hakkı, askerlik hizmetlerinde adalet ve eşitlik, mali güce göre vergi alınması ilkesi, devlet harcamalarının kanunla yapılması ve denetlenmesi, mülkiyet hakkı, müsadere yasası ve eşitlik ilkesi gibi konular yer almaktadır.

Islahat Fermanı ise 1856 yılında yapılan Paris Konferansı öncesinde bazı Avrupa devletlerinin baskısıyla ilan edilmiştir. Temel hükümleri Sadrazam Ali Paşa ile İstanbul’daki İngiliz ve Fransız elçileri arasında kararlaştırılan belgenin asıl amacı Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında tam bir eşitlik sağlanmasıdır. Adalet, vergi, askerlik, eğitim gibi birçok alanda gayrimüslimler aleyhine olan eşitsizliklere son verilmiştir. Her ne kadar, yapım sürecinde Avrupa devletleri ile pazarlıklar yapılmışsa da sonuç olarak padişahın tek taraşı iradesini yansıtan bir ferman ile ilan edilmiştir.
İlk Anayasa (1876 Kanun-i Esasi)
19. yüzyılın başından itibaren yaşanan bu gelişmeler Osmanlı İmparatorluğu’nda mutlak iktidarın sınırlandırılmasına yönelik girişimler olmakla birlikte söz konusu belgeler anayasa olarak kabul edilmemektedir. İlk anayasa olan Kanun-i Esasi, 23 Aralık 1876’da ilan edilmiştir. Kanun-i Esasi ilan edilmeden önce tahta geçmesinde etkili oldukları bilinen Genç Osmanlılar hareketinin destekçileri II. Abdülhamit’ten meşrutiyet sözü alınmıştır. Bu nedenle II. Abdülhamit 28 üyeden oluşan bir komisyon kurmuştur. Komisyon temelde Fransız anayasaları olmak üzere Belçika, Polonya ve Prusya vb. anayasalardan yararlanarak bir anayasa tasarısı hazırlamıştır. Bu tasarı 23 Aralık 1876 yılında padişah tarafından Kanun-i Esasi olarak ilan edilmekle beraber içeriği şu şekildedir:
a. Ülkesiyle bölünmez bütün olan Osmanlı Devleti’nin resmî dili Türkçe, başkenti İstanbul’dur. Saltanat ve hilafet hakkı Osmanoğulları soyuna aittir. Devletin dini İslam’dır.
b. Yürütme organı padişah ve Heyet-i Vükeladan (Bakanlar Kurulu) oluşur.
c. Meclis-i Umumi adı verilen yasama organı Heyet-i Âyan ve Heyet-i Mebusan adında ikili yapıdan oluşur. (Heyet-i Mebusan üyeleri 4 yılda bir seçimle gelirken, Heyet-i Âyan ömür boyu görevde kalacak şekilde padişah tarafından seçilir.)
d. Yasama ve yürütme yetkisi padişaha ait olmakla beraber Heyet-i Vükela ve Heyet-i Mebusan da bu süreçlerde kısmen görev almaktadır.
1876 Anayasası, padişahın zaten sahip olduğu yetkilerin bir anayasa ile meşrulaştırılması işlevini görmüştür. Ancak, özellikle yargı ve kısmen de olsa yasama işlevi açısından padişahı egemenliğin tek sahibi olmaktan çıkarması bakımından mutlakiyet rejiminden çıkıldığı da açıktır. Mutlakiyet, devletin temel organlarına (yasama- yürütme-yargı) ait yetkilerin tek bir kişide ya da grupta toplandığı yönetim biçimidir. Sonuç olarak, bu sistemin ılımlı, anayasalı ve parlamentolu olmakla birlikte, meşruti, anayasal ve parlamenter bir sistemin nitelikleri haiz olmadığı söylenebilir.
II. Abdülhamit’in uygulamaları kendi muhalefetini de doğurmuş ve özellikle Jön Türk hareketi gerek örgütlülüğü gerekse oluşturduğu kamuoyu ile 1908 yılında ikinci kez meşrutiyetin ilan edilmesinde etkili olmuştur. II. Meşrutiyet olarak adlandırılan bu dönemin başında II. Abdülhamit, otuz yıl aradan sonra önce Meclisi toplantıya çağırmış (23 Temmuz 1908) ve ardından Kanun-i Esasi’nin yürürlükte olduğuna dair bir Hatt-ı Hümayun yayınlamıştır (1 Ağustos 1908).
II. Meşrutiyet’in ilanından kısa bir süre sonra Kanun-i Esasi’de önemli değişiklikler yapılacaktır. Ancak, bu değişiklikler öncesinde uygulamaya yönelik de önemli farklılıklar göze çarpmaktadır. Meşrutiyet yeniden ilan edildikten sonra padişah karşısında güçlenen ilk organ hükûmettir. Heyet-i Vükela (Kamil Paşa Kabinesi), Osmanlı siyasal hayatında ilk defa bir “hükûmet programı” hazırlayarak kamuoyuna sunmuş ve yayınlamıştır.
1909 Değişiklikleri
1908 yılında II. Meşrutiyetin ilanı ile Kanun-i Esasi’nin uygulamasında bazı değişiklikler yapılmaya başlanmışsa da 31 Mart ayaklanmasının bastırılması ve padişah değişikliğinin ardından Meclis-i Umumi temel hukuki yapının değiştirilmesi yönünde adımlar atmaya başlamıştır.
1909 değişikliklerinde devletin monarşik ve teokratik yapısı korunurken padişahın yetkilerinin gerçekten sınırlanması yönünde adımlar atılmıştır. Artık en önemli kurum Meclis-i Mebusan’dır. Padişah Meclis-i Umumi önünde anayasaya bağlılık yemini etme yükümlülüğü altına girmiş ve ödenekleri yasaya bağlanmıştır.
Meclis-i Mebusanın birinci ve ikinci başkanları padişah tarafından değil, bizzat meclis tarafından seçilecektir. Gerek Âyan Meclisi, gerekse Mebusan Meclisi kasım ayı başında padişahın herhangi bir daveti olmaksızın kendiliğinden toplanabilecektir. Yasa yapım süreci de tamamen değişmiştir. Meclis-i Mebusan padişah izni olmaksızın her konuda teklif verebilir hâle gelmiştir. Teklif üzerine padişah oluru verilmesi ve teklifin Şuray-ı Devlette tasarı hâline gelmesi usulü tamamen kaldırılmıştır.
Padişahın yürütme alanına ilişkin yetkilerine bakıldığında, artık sadece sadrazam ve şeyhülislamı bizzat atayabildiği, diğer vekilleri ise sadrazamın seçimi doğrultusunda usulen atadığı görülmektedir. Sadrazamı belirlerken de herhangi birini değil meclisten güvenoyu alabilecek birini seçmesi gerekmektedir. Parlamenter hükûmet sisteminin bir gereği olarak, padişah yetkilerini sadrazam ve ilgili bakanın imzasıyla kullanabilecektir. Bakanlar kurulunun bir konuyu görüşmek için padişahtan izin alma zorunluluğu kaldırılmıştır.
Padişaha sürgün yetkisi veren 113. maddenin kaldırılması, sansür yasağı getirilmesi, postaya verilen evrakların mahkeme kararı olmadan açılamayacağının kabul edilmesi, kanun dışı tutuklamanın engellenmesi, toplanma ve dernek kurma haklarının anayasallaştırılması temel hak ve özgürlükler alanında önemli gelişmelerdir.
Bütün bu değişiklikler doğrultusunda, 1909’da Osmanlı Devleti’nin parlamenter, anayasal bir monarşiye geçtiği ileri sürülebilir.
1921Anayasası (Tekilat-ı Esasiye Kanunu)
Osmanlı İmparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı’ndan yenilgi ile çıkmasının ardından, İstanbul işgal edilmiş (16 Mart 1920) ve Meclis-i Mebusan feshedilmiştir (11 Nisan 1920). Bu durum üzerine, kurtuluş mücadelesinin bir parçası olarak 23 Nisan 1920’de Ankara’da olağanüstü yetkileri haiz bir meclis kurulmuştur.
20 Ocak 1921’de BMM tarafından kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu 23 madde ve bir de madde-i münferideden (ayrık maddeden) oluşan kısa çerçeve anayasa niteliğinde bir belgedir. (1921 Anayasası ile 1924 Anayasası’nın ilk başlığı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’dur. 1945 yılında yapılan dil değişikliğinden sonra anayasa adı kullanılmaya başlamıştır.)
1921 Anayasası’nın en dikkat çekici özelliklerinden biri, Osmanlı Devleti resmen son bulmadığı hâlde, onunla aynı topraklar üzerinde bir Türkiye Devleti’nden bahsetmesi ve bu devletin Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunduğunu bildirmesidir.
İkinci önemli özelliği ise egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğudur. Bunların yanı sıra uygulanmakta olan kuvvetler birliği ilkesi ve meclis hükümeti sistemi (yasama ve yürütme kuvvetlerinin aslen yasama organı olan mecliste toplandığı yönetim biçimi) ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.
Hukuki durum bu olmakla birlikte, uygulamada, meclis hükûmeti sistemine tam olarak sadık kalınmadığı göze çarpmaktadır. Yürütme işleri Meclis tarafından değil, İcra Vekilleri Heyeti tarafından yapılmış, hatta kabul edilen pek çok kanun tasarısı bu heyet tarafından hazırlanmıştır. Ayrıca, devlet başkanlığı makamı öngörülmediği hâlde, Meclis Başkanı olan Mustafa Kemal’in fiilen devlet başkanlığı görevi yürüttüğü görülmektedir.

Özellikleri:
• Yürütme organı üyelerinin tek tek meclis tarafından seçilmesi, gerektiğinde meclis tarafından görevden uzaklaştırılması,
• Hükûmetin meclisi feshetme yetkisinin olmaması,
• Meclisin yürütme tarafından alınan kararları değiştirebilmesi,
• Ayrı bir devlet başkanlığı makamı bulunmaması.
1921 Anayasası’nın en uzun bölümü 14 madde ile yerel yönetimlerin düzenlenmesine ilişkindir. Vilayet (İl), Kaza (İlçe) ve Nahiye (Bucak) biçiminde bir örgütlenmeyi öngören bu anayasa yerinden yönetim ilkesine ağırlık vermiş, illere ve bucaklara özerklik tanımasıyla dikkat çekmiştir. Ancak, Anayasa’nın öngördüğü yerinden yönetim kurumları ve mekanizmaları uygulamada işlerlik kazanmamıştır.
1924 Anayasası
Kanun-i Esasi’nin tam olarak yürürlükten kaldırılmamış olması nedeniyle ortaya çıkan iki anayasalı dönemi sonlandırmak üzere, kurucu meclis sıfatı taşımadığı hâlde, ikinci dönem meclisi kendisini yeni bir anayasa yapmaya yetkili görmüştür. Genel kurula sunulan maddelerin kabulü için ise salt çoğunluğun üçte ikisinin oyu yeterli sayılmıştır. 1924 anayasasının temel özellikleri şöyledir:

1. Türkiye Devleti cumhuriyet ile yönetilir ve bu maddenin değişmesi teklif dahi edilemez.
2. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.
3. Cumhurbaşkanı milletvekilleri arasından 4 yıl için seçilir. Bununla beraber tekrar seçim hakkı vardır.
4. Başbakan meclis üyelerinden seçilir ve başbakanın seçtiği bakanlar cumhurbaşkanın onayına sunularak hükümet kurulur.
1924 Anayasası temel hak ve özgürlükler alanında bireyci ve liberal bir anlayışa sahiptir. (kişi dokunulmazlığı, düşünce, ifade, vicdan, din, basın, seyahat, sözleşme, mülkiyet, toplantı yapma, dernek kurma hakları vb.)
1924 Anayasası ilk hâlinde devletin dini olarak İslam dinini belirtmişse de, 1928 yılında yapılan değişiklikle bu madde Anayasa metninden çıkartılmıştır. 1937 yılında yapılan değişiklikle de devletin laik yapısı anayasa hükmü hâline getirilmiştir.
1924 Anayasası döneminde tek partili rejimden çok partili hayata geçilirken Anayasa’da bir değişiklik yapılmamıştır.
Cumhurbaşkanının siyasi sorumluluğu bulunmadığı için yetkilerini ilgili bakan ve başbakanın imzası (karşı imza) ile kullanabilir. Bu çerçevede, kuvvetler birliği ve meclis hükûmeti sistemi benimsenmiş olduğu hâlde, yasama ve yürütme arasında işlevsel bir ayrım yapıldığı ve bu doğrultuda parlamenter sisteme doğru bir kayış başladığı görülmektedir.
1924 Anayasasının metni dikkate alındığında, cumhurbaşkanının konumunun zayıf, meclisin üstün olduğu düşünülebilirse de, uygulamada cumhurbaşkanı olan kişilerin kimliği ve dönemin özellikleri nedeniyle aksi yönde bir sonuç ortaya çıkmıştır. Bunun en önemli gerekçelerinden biri de tek parti rejimidir.
Özellikleri:
• Yürütme organı iki başlıdır: Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu.
• Devlet başkanı siyasi olarak sorumsuzdur.
• Bakanlar Kurulu sorumludur.
• Yürütme yasamayı feshedebilir.
1924 Anayasası temel hak ve özgürlükler alanında bireyci ve liberal bir anlayışa sahiptir. Özgürlüklerin sınırı, başkalarının özgürlükleridir (m.68). Kişi dokunulmazlığı, düşünce, ifade, vicdan, din, basın, seyahat, sözleşme, mülkiyet, toplantı yapma, dernek kurma gibi klasik hakların çoğu “Türklerin tabii hakkı” olarak kabul edilmiştir (m.70). Anayasa’ya göre buradaki Türk kelimesi, Türkiye’de din ve ırk ayırt etmeksizin vatandaşlık bakımından herkesi ifade etmektedir (m.88). Ancak, “herkes” yerine Türk ifadesinin tercih edilmesi anlamlıdır. Seçme hakkı 18, seçilme hakkı ise 30 yaşını bitiren erkek Türk vatandaşlarına tanınmıştır (m.10-11).
1934’de kadınlara da seçme ve seçilme hakkı tanınmasıyla birlikte, seçme yaşı 22’ye çıkarılmıştır. Parasız ilköğretim hakkına yönelik düzenleme (m.87) dışında, sosyal haklarla ilgili tek bir madde bulunmamaktadır. Temel hak ve özgürlüklerin yasama karşısında korunması için bir güvence olarak Anayasa Mahkemesinin kurulmadığı unutulmamalıdır. Nitekim uygulamada, Anayasa’da tanınan hakların büyük çoğunluğunun kâğıt üstünde kaldığı görülmüştür.
1924 Anayasası ilk hâlinde devletin dini olarak İslam dinini belirtmişse de, 1928 yılında yapılan değişiklikle bu madde Anayasa metninden çıkartılmıştır. 1937 yılında yapılan değişiklikle de devletin laik yapısı anayasa hükmü hâline getirilmiştir. Tek partinin altı ilkesinin (cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, inkılapçılık) devletin nitelikleri olarak anayasallaştırıldığı bu değişiklik, parti-devlet bütünlüğünün önemli bir göstergesidir.
1961 Anayasası
Bu anayasa 37 subaydan oluşan Milli Birlik Komitesi (MBK), 1 sayılı Kanun’la 1924 Anayasası’na göre TBMM ait olan tüm hakları kendi kullanacağını belirtmiştir. Altı ay kadar sonra ise Türkiye tarihinde ilk kurucu meclis oluşturulmuştur. Meclis, Milli Birlik Komitesi ve Temsilciler Meclisi olarak iki kanattan oluşturuldu. Bu meclis anayasa tasarısı hazırlanması için kendi arasından 20 kişilik bir Anayasa Komisyonu belirlemiştir. Anayasa görüşmelerinin önce Temsilciler Meclisinde, ardından MBK’de yapılacağı belirtilmiştir.
Anayasanın kabulünde son aşamanın halk oylaması olmasına karar verilmiştir. 9 Temmuz 1961 günü %80’nin üstünde bir katılımla gerçekleşen oylamada, oyların %61,5’i anayasanın kabul edilmesi yönünde olmuştur. Bu şekilde kabul edilen 1961 Anayasası 157 madde ve 22 geçici maddenin yanı sıra bir de başlangıç bölümü içeren oldukça kapsamlı ve ayrıntılı bir metindir. Bu metin özellikle dört alanda önceki anayasalardan ayrılmıştır.

1. Temel Hak ve Özgürlükler Alanı: 1961 Anayasası devlet karşısında bireyi ön planda tutmuştur. Sosyal devlet ve sosyal adalet ilkelerinin yanı sosyal haklara da yer verilmiştir. Temel hak ve özgürlükleri tanımanın yanı sıra, bunların etkin bir biçimde korunmasını sağlamaya yönelik olarak etkili bir idari yargı, etkili bir anayasa yargısı ve yargı bağımsızlığı konularına özel bir önem vermiştir.
2. İktidarın Paylaşımı ve İşleyişi: 1961 Anayasası’nın, önceki anayasalardan önemli bir farkı egemenliğin kullanımını tek bir organa değil, birden çok organa ait yetki ve görev olarak kabul etmesidir. Yürütme yine siyasi olarak sorumsuz cumhurbaşkanı ve sorumlu bakanlar kurulundan oluşmaktadır. Genel hatlarıyla bakıldığında demokratik bir sistemde doğal karşılanmaması gereken bir asker ağırlığı göze çarpmaktadır.
3. Anayasanın Üstünlüğünün Korunması: bu alandaki önemli gelişmelerden biri de kanunların anayasaya uygunluğunu denetlemekle görevli Anayasa Mahkemesinin kurulmasıdır. O güne kadar millet iradesinin tek temsilcisi olarak kabul edilen TBMM tarafından çıkarılan bir kanunun yargıçlar tarafından iptal edilebilmesi egemenlik anlayışında da önemli bir gelişmeye işaret eder.
4. Anayasa Değişiklikleri: Askerin siyasi hayata müdahale ettiği 12 Mart 1971 muhtırasının ardından elliye yakın maddede değişiklik yapılmıştır. Bu değişiklik, sadece nicelik bakımından değil nitelik bakımından da çok önemlidir. Anayasa’nın temel hak ve özgürlükler, özerk kuruluşlar, asker-sivil ilişkileri, yargı yapılanması ve yargı bağımsızlığı gibi temel alanlarında yapılan değişiklikler 1982 Anayasası’na giden yolda ilk adımlar olarak görülebilir.
1982 Anayasası
12 Eylül 1980’de Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir kez daha yönetime el koymasının ardından, en yüksek rütbeli beş komutanın oluşturduğu Millî Güvenlik Konseyi çıkardığı bir kanunla yasama ve tali kurucu iktidar yetkilerini kullanmaya başlamıştır. Darbeden on ay kadar sonra yeni bir anayasa yapımı için Kurucu Meclis oluşturulmasına yönelik kanun kabul edilmiş ve 1961 Anayasası’nın hazırlık dönemine benzer biçimde bu Kurucu Meclisin de asker ve sivil iki kanattan oluşturulması esası benimsenmiştir. Dolayısıyla kısmi de olsa seçimle değil, asker tarafından yapılan atama ile oluşmuş bir kuruldur ve Temsilciler Meclisi kadar geniş bir kitlenin temsili söz konusu değildir. Sivil toplumun anayasa hakkında görüş bildirmesine de ciddi sınırlamalar getirilmiştir. Siyasi partiler feshedilmiş, eski siyasi parti yöneticilerinin görüş bildirmesine izin verilmemiştir. Dernek, topluluk, tüzel kişilik olarak da beyan yasağı getirilirken, vatandaşların sadece kendileri adına görüş bildirmelerine izin verilmiştir. 1982 anayasasının temel özelliklerine bakıldığında:

a. Otorite-özgürlük dengesinde otoriteden yana olduğu,
b. Devlet organları arasında yürütmeyi, yürütme içinde de cumhurbaşkanını güçlendiren ve 1961 Anayasası’na göre daha az katılımcı bir demokrasi modelinin benimsenmiş olduğu görülür (Özbudun, 2005).
Hâlen yürürlükte bulunan 1982 Anayasası’nda bugüne kadar 18 kez değişiklik yapılmış, TBMM tarafından kabul edilen bir tanesi ise halk oylamasında reddedilmiştir. Bunlar arasında en kapsamlı değişiklikler 1995, 2001, 2007 ve 2010 yıllarında yapılanlardır.
Anayasa Değişiklikleri
1987–1993–1995–1999-2001 Değişiklikleri
• 1987 yılında yapılan ilk değişiklikte (RG.18.05.1987) seçmen yaşı indirilmiş, milletvekili sayısı dört yüzden dört yüz elliye çıkarılmış, anayasayı değiştirme usulü nispeten kolaylaştırılmış ve en önemlisi 1980 öncesi dönemde siyaset yapmış olan birçok kişiye siyaset yasağı getiren hüküm yürürlükten kaldırılmıştır.
• 1993 yılında halk oylamasına gerek duyulmadan yapılan ikinci değişiklik ile özel radyo ve televizyon kurulmasına engel olan hüküm değiştirilmiştir (RG.10.07.1993).
• 1995 yılında dernekler, vakıflar, sendikalar, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve kooperatiflerin siyasi partilerle ilişkileri ve siyasi faaliyetlerine ilişkin yasaklar kaldırılmış, idarenin dernek ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının faaliyetlerine son verebilmesi zorlaştırılmış ve bu kararın 24 saat içinde yargıç onayına sunulması koşulu getirilmiştir.
• 2001 yılında, Avrupa Birliği’ne uyum sağlama amacıyla kabul edilen 6. Değişiklik paketi bugüne kadar yapılan en kapsamlı değişikliktir. Bu paketin amacı Avrupa Birliği’ne uyum doğrultusunda Kopenhag kriterlerini sağlamaktır.
2002–2004–2007–2008–2010–2011 Değişiklikleri
• 2002 yılı Kasım ayında yapılan değişiklikle Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önce milletvekili ardından da başbakan olmasını önündeki yasal engel kaldırılmıştır.
• 2004 yılında Avrupa birliğine uyum sürecinde ölüm cezası tamamen kaldırılarak, kadın-erkek eşitliği, temel hak ve özgürlükler gibi konularda değişikliğe gidilmiştir.
• 2007 yılında milletvekili seçilme yaşının 25 yaşa indirilmesiyle beraber, cumhurbaşkanının ikinci kez seçilebilmesi yasalarındaki düzenlemeler en önemli değişikliklerdir.
Kurul üyeliği ve HSYK kararlarına karşı yargı yoluna başvurulamaması en çok eleştirilen konular olmuştur. 2010 değişikliği ile HSYK’nın yapısı ve işleyişi yeniden düzenlenmiştir. İktidar partisi yeni düzenlemenin daha demokratik olduğunu savunurken, muhalefet ise yargının siyasallaşmasının önünün açıldığını ileri sürerek değişikliklere itiraz etmiştir.
2010 değişikliğinin 12 Eylül rejimiyle hesaplaşma anlamında en simgesel değişikliği geçici 15. maddenin kaldırılmasıdır. Askerî müdahaleyi yapan generaller başta olmak üzere o dönem görev yapanlar için getirilen yargı bağışıklığını kaldıran bu hükmün 12 Eylül 2010 günü yapılan halk oylaması ile kaldırılmış olması anlamlı bir tesadüftür.
2011 yılında spor faaliyetlerinin yönetimine ve disiplinine ilişkin tahkim kurulu ve yargı sürecine dair değişikliğe gidilmiştir.

İDEOLOJIK ÇEŞITLENMELER VE TOPLUMSAL HAREKETLER
Giriş
Her biri bir dünya görüşünü yansıtan ideolojiler, toplumsal gerçekliği farklı boyutlarıyla açıklamak isterken bu gerçeklik her birine farklı görünür ve her ideoloji bir düşünce dizgesinden beslenerek bir yol haritası sunar.
Osmanlı mirası, Türkiye’deki ideolojik çeşitlenmelerin oluşumunu incelemek için iyi bir başlangıç noktası olabilir.
Osmanlı Mirası: 19. Yüzyıl İdeolojilerinin Ortaya Çıkışı
Tarihsel ve coğrafi koşulların ürünü olan Osmanlı’daki ideolojiler ve bunların fikir akımları yeni toplumsal gerçekliği açıklamaya çalışarak bir yol haritası çizmeyi amaçlamış, bu dönemde de Türkiye Cumhuriyeti’ndeki ideolojileri etkileyen akım ve ideolojiler oluşmuştur. Bunların amacı bir yol haritası sunarak Osmanlı birliğini koruma ve eski görkemli günlerine döndürme idealine sahipken yönetim vizyonlarındaki değişikliklerle birbirlerinden uzaklaşmış ve çatışmışlardır. Bu akımlar şunlardır:
Milliyetçilik: 19. yüzyılda dünyada yayılan, her milletin bir devleti olması fikrini temsil eden, Teba/Hükümdar ikiliğini sarsmış akımdır ve azınlıkların bağımsızlık faaliyetlerine tepki olarak “imparatorluk vatanseverliği” gelişmiştir.
Osmanlıcılık: Osmanlıcılık ideolojisi milliyetçilik ideolojisiyle baş etmek ve “imparatorluk vatanseverliği”nin sonucu olarak elde kalan toprakların bütünlüğünü korumak ve dağılmasını önlemek için doğmuştur. Bu ideolojinin amacı Osmanlı sınırları içinde yaşayan bütün milletleri dil, din, ırk farkı gözetmeksizin aynı hak ve yetkilere sahip kılarak birlik ve bütünlüğü sağlamaktır. I. Meşrutiyet döneminde etkili olmuştur. Meşrutiyetin ilanıyla dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemi açılmıştır. Özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde birçok düşünce yan yana durabilmiştir.
Panislamizm: Panislamist düşünce Osmanlı birliğini korumak için dini merkeze koyan bir ideoloji üretmiş, Panislamizm, Müslüman liderlerinin en çok tuttukları görüş olmuştur. II. Abdülhamit (1876-1909) Müslüman dünyasında birliği bütün Müslümanlara yaymak için girişimlerde bulunmuştur. Fakat II. Abdülhamid’in projesinin başarısız olması, bu hareketin içinde bulunanları yeni bir arayışa sevk etmiştir. “Irk ve dil”i temel alan başka bir ideolojik akım Türkçülük yaklaşımını üretmiştir. Ayrıca bu dönemde millet kavramının eski anlamından (Osmanlı millet sisteminden gelen dinî aidiyet anlamından) çıktığını, millet kavramının kültür ve dil fikri ile birlikte tanımlandığını söyleyebiliriz. Örneğin Genç Osmanlılar “Türk” kelimesini, Millet-i Osmaniye, Millet-i İslamiye ile birlikte kullanmaktaydılar.
Türkçülük: Türkçülük akımı millî birlik düşüncesini dil ve kültür bağlamında ele almıştır. 1904’te Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarına karşı Türkçülüğü savunan Yusuf Akçura’nı n, Üç Tarz-ı Siyaset adlı kitapçığı yayımlanmış, bu kitapta “Türklük” merkezli somut bir siyasi bütünlük projesi çizmiştir. 1908’de “Türk diye anılan bütün kavimlerin geçmişteki ve günümüzdeki durum, etkinlik ve eserlerini öğrenmek ve öğretmek” amacıyla İstanbul’da Türk Derneği kurulmuştur. Ziya Gökalp, Akçura’dan farklı olarak Turan fikrini -ideal veya ülkü anlamında- kültürel ve siyasi bir ifade olarak kullanır.
Turancılık: Turancılık ideolojisi İmparatorluğun parçalanmasına karşı gelişen bir refleks, Türklük bilincini açan bir anahtar olmuştur. 15 Mart 1912’de kurulan Türk Ocağı, Türkçü ve Turancı hareketin ağırlık noktasıdır. 1912 ile 1930 yılları arasında bu örgüt, Türkiye’nin en etkili siyasi/ideolojik düşünce merkezi olarak hizmet vermiştir. İttihat ve Terakki hareketinin ideoloğu olan Ziya Gökalp, Turancı düşüncenin sözcüsü olmuş, Gökalp’in yanı sıra, hikâyeci Ömer Seyfettin de Turan fikrinin popüler söylemde yer etmesine destek olmuştur. Millî Mücadele döneminde ise Turan ideolojisi geriye çekilmeye başlamış, daralan İmparatorluk topraklarında adım adım Anadolu merkezli bir Türk kimliği ifade bulmuştur. Türkçü ve Turancı kadrolar İttihat ve Terakki’nin siyasi gelişiminde önemli bir rol oynadığı hâlde, TBMM hükûmeti 1920’den itibaren Turancı akıma karşı tavır almıştır. Turancı düşüncenin tanınmış önderi Ziya Gökalp 1923’te Türkçülüğün Esasları adlı eserinde Turancılığı “uzak ideal/mefkûre” ilan ederek, Türkiye devletinin kuruluşunu esas alan yeni bir milliyetçilik tanımı getirmiştir. Hatta Mehmet Emin Yurdakul Turana Doğru adlı şiir kitabının yeni baskısında bazı şiirlerini değiştirerek Turan sözcüğünün yerine vatan sözcüğünü getirmiştir. Dönemin ünlü fikir insanları Ahmet Ağaoğlu, Halide Edip ve Yusuf Akçura, 1922 ve 1923’te çeşitli şekillerde Turancılık ideolojisini terk ettiklerini beyan etmişlerdir. Türkçü-Turancı ideoloji Cumhuriyet ile son bulmamıştır. 1930’larda yeniden canlanmıştır.
Cumhuriyet Dönemi: Resmi İdeolojinin İnşası
Kurtuluş Savaşı’nda kazanılan zaferler sonrası Mustafa Kemal liderliğini kabul ettirmiş ve cumhuriyetin kuruluş aşamasında işgale verilecek tepki, bağımsız devletin sınırlarının neler olacağı ve egemenliğin ne anlama geldiği gibi temel sorulara karşısında bu liderlik Türkçülüğü ideolojik anlamda dönüştürmüştür.
Kemalizm: Mustafa Kemal’in ortaya attığı, laik bir cumhuriyet kurmayı amaçlayan, saltanatın kaldırılmasına ve ulusal egemenliğe dayanan kültürel ve mekânsal bir milliyetçilik anlayışına sahip ideolojik bir yaklaşımdır. Bu ideoloji Cumhuriyet Halk Partisi ile özdeşleşen Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Milliyetçilik, İnkılapçılık/Devrimcilik ve Laiklik ilkeleriyle tanımlanmıştır. Ancak Batı’nın medeniyetine uyum sağlamaya inanan Kemalizm geleneksel ögelerle bağların koparılmasını esas almış ve bu yüzden devrimcilik ilkesinden ötürü İslam diniyle gerilim yaşamıştır. Dört teorik varsayım üzerinde durmuştur:
1. Hükümdar otoritesi yerine kanun ve yasalara bağlı meşruiyet anlayışı
2. Ümmet toplumundan bir ulus devletine geçiş
3. Teba/Hükümdar ikiliğinden oluşan siyaset yerine ulusun egemenlik kurduğu bir siyasal alan inşa etmek
4. Dünyayı analiz ederken dini yaklaşımdan, pozitif (olgusal) anlayışa geçmek
Anadoluculuk
İlimcilik, kalkınmacılık, maneviyatçılık ve felsefi anlamda Türk hümanizmasını gerçekleştirecek bir ideoloji ve toplumsal hareket olarak ortaya çıkmıştır. İlk Anadoluculuk hareketi 1923-1925 arasında Mükrimin Halil Yinanç ve onun çıkardığı Anadolu dergisi etrafında oluşmuştur. Üç çeşidi vardır:
Mavi Anadoluculuk: 1940 ve 1950’lerde ortaya çıkan, İslami ögeler yerine Anadolu sembollerine ağırlık veren batılılaşmanın aslında öze dönmek olmadığını ve Batı medeniyetinin kaynağının Anadolu’daki ve Orta Asya’daki kültür olduğunu savunan akımdır. Özellikle Sabahattin Eyüboğlu, Halikarnas Balıkçısı, Melih Cevdet Anday, Azra Erhat gibi isimlerden oluşan Mavi Anadolucular için başta Antik Felsefe’nin doğduğu İyonya olmak üzere Anadolu tüm medeniyetlerin beşiğidir ve tüm medeniyetler buradan doğmuş ve yükselmiştir
İslamcı Anadoluculuk: 1939 sonrası ortaya çıkan, vatanın sadece fiziksel olmadığı ahlaki değerler sisteminin de sınırlarını çizdiği, mekanın manevi gücüne vurgu yapılan akımdır. Özellikle Hareket dergisi (1939-49) etrafında gelişen fikirlere Hüseyin Avni Ulaş, Nurettin Topçu öncülük etmiştir.
Türkçü Anadoluculuk: Etnik Anadoluculuk olarak da adlandırılan, Anadolu’yu dünyaya değil öze ve yerel olana açılan bir kapı olarak gören ve vatan kavramının kabul edilmesini Türk kütlesi ve Türkmen kütlesinin oluşturduğu realite olarak kabul eden akımdır. Türkçü Anadoluculuğun fikir önderlerinden Remzi Oğuz Arık’a göre milliyetçilik idealinin ağırlık merkezi olarak vatan kavramının kabul edilmesi bir “realite”dir.
2000’li yıllarda ortaya çıkan “Ulusalcılık” akımı, Atatürk’ün öngördüğü ilkelerden sapılmış, milli çıkarların korunmadığını ve Avrupa Birliği üyeliği için milli davalardan ve kırmızı çizgilerden taviz verilmemesi gerektiğini, emperyalizmin ülkeyi bölmek için bir oyun olduğunu savunmaktadır.
Batıcılık, Çağdaşlaşma ve Modernizm
Batılılaşmak/Modernleşmek/Çağdaşlaşmak Türkiye’nin ideolojik haritasında geniş yer tutarken Batı Osmanlılar tarafından hem ileri kabul edilip hem de ahlak, sınıf çatışmaları ve emperyalist eğilimler nedeniyle eleştirilmesi nedeniyle hem model alınan hem de tehdit olarak görülen bir imge olmuş, bu nedenle Batılılaşma yerine modernleşmeyi sadece Batı’ya endekslememe adına çağdaşlaşma kavramı ortaya çıkmıştır. Ziya Gökalp’in kültür/hars ve medeniyet ayrımında hars ulusal kültürken medeniyet ise farklı toplumların birlikte geliştirdikleri bir bütünü olduğundan Batı’nın kültürü alınamaz çünkü her ulusun kültürü kendine özgüdür.
Yenilik ve değişim modernizmin iki temel kavramıdır ve geleneksel olan yerine yeni bir kültür inşa edilmesi esastır.
20.yüzyılın yenilikleri kalıcıdır ve yeni olduğu için iyi ve güzeldir. Türkiye’nin modernleşme modelinin Batı’dan alınması nedeniyle tüm iyiliğin Batıdan geldiği düşüncesi hakimdir. Modernleşmeyi sahiplenen kesimler ile geleneksel yaşam biçimini savunanlar arasında bir gerilim yaşanmış ve bu durumu modernleşmeyi savunanlar “çağ- çağ dışı” ayrımına indirgemiştir. Bu ayrım laik yaklaşımlar ile muhafazakarlık ve İslamcı yaklaşımlar arasında gerilime neden olmuştur.
Muhafazakarlık
Mevcut hukuki durumu (statüko) koruma, toplumdaki köklü değişimlere kuşkulu yaklaşma olarak tanımlanır. En önemli bileşeni gelenektir. Modernleşmeye Batı’nın teknolojisinden yararlanırken din ve kültürü koruma olarak bakıldığından bilim ve maneviyat dengesini vurgular. Türkiye muhafazakârlığının gelişimi, Türkiye modernleşme tarihinde ortaya çıkar. Türkiye modernleşme tarihinde modern olanın algılanışı, modern ve modern olmayan ikilemlerinin yaratılması, muhafazakâr düşüncenin gidişatını da etkilemiştir. Muhafazakâr düşüncede modernleşmek, Batı’nın teknolojisinden faydalanmaktır. Türk muhafazakârlığının teknolojiyle problemi yoktur. Modernleşmeye çalışırken korunmak istenen ögeler “din ve kültür” olmuştur. Muhafazakârlara göre modernleşmenin tek bir yolu yoktur; her ülke kendi kültürüne, tarihine, toplumsal yapı sına bağlı olarak değişebilir. Fakat dinî duygulardan yoksun bir toplumda muhafazakâr düşünce barınamaz. Bu ideolojide amaç bilim ve maneviyatı dengeli bir şekilde bir arada tutabilmektir. Türkiye’deki muhafazakarlık ideolojisini üçe ayırmak mümkündür:
1. Kültürel Muhafazakarlık: Kültürel muhafazakârları diğer muhafazakârlık türlerinden ayıran en büyük özellik, düşüncelerini siyasal değil kültürel düzlemde ifade etmeleridir. Kültürel muhafazakârlar olarak Mustafa Şekip Tunç, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Peyami Safa, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar önemli figürlerdir. Bu düşünürler “geçmiş kültürlerin yok oluşa terk edilmemesi, dinin ve kültürel kurumların toplumsal yaşam için işlevsel olduğunu” vurgular.
2.İslamcı Muhafazakarlık: İslamcı Muhafazakârlığı diğer muhafazakârlık türlerinden ayıran en büyük özellik, düşüncelerinde dinî duygu ve anlayışa daha çok yer vermeleridir. Sait Halim Paşa, Ahmet Cevdet Paşa gibi isimler İslamcı muhafazakâr olarak nitelenebilir. Özellikle Tanzimat düşünürleri arasında özgün bir yere sahip olan Ahmet Cevdet Paşa, entelektüel birikimi, olaylara yaklaşımı ve düşünceleriyle tipik bir İslamcı muhafazakâr olarak kabul edilebilir. Onun sistemleştirdiği bu düşünce Namık Kemal, Ali Suavî, Ahmet Mithat Efendi başta olmak üzere birçok milliyetçi düşünürü etkilemiştir. Cevdet Paşa gibi birçok İslamcı muhafazakâr olmakla birlikte, Mehmet Âkif Ersoy ve Necip Fazıl Kısakürek gibi isimler günümüze etki etmiştir. Özellikle M. Akif Ersoy’un temsil ettiği çizgi, ümmet kavramını kavim kavramının önüne almaktan yanadır; yani Müslümanlığı üst kimlik olarak tanımlama yoluyla, ulusal düzeyde ümmetçi, evrensel boyutta ise İslam olan milletlerin dayanışmasını savunur.
3.Milliyetçi Muhafazakârlık: Milliyetçi muhafazakârları diğer muhafazakârlık türlerinden ayıran en büyük özellik, düşüncelerini siyasal ve kültürel düzlemde ifade etme yolunu tercih ederek, millî duyguları daha çok önemsemeleridir. “Millî bünye”, “millî hissiyat” ve “millî öz” ve kavim anlamında Türklük bu akımın başlıca temelidir. Milliyetçi muhafazakârlar olarak, Nurettin Topçu, Mümtaz Turhan, Erol Güngör, Sâmiha Ayverdi, Ekrem Hakkı Ayverdi’yi örnek gösterebiliriz. Türkiye’de 1970’lerdeki milliyetçi siyasete 1969’da kurulan Milliyetçi Hareket Partisinin ideolojisi damgasını vurmuştur. MHP çizgisinin esasını İslam dininin şekillendirdiği Türk milliyetçiliğini temel alan gelenekçi- muhafazakârlığı simgeleyen Dokuz Işık temsil etmektedir. Ülkücüler, idealizmin (ülkücülük) doruk noktalarına ulaştığı antikapitalist, antikomünist bir siyaseti savunmuştur. Dokuz Işık arasında milliyetçilik en önemli yere sahiptir. Milliyetçi Muhafazakârlık söyleminde kendini “ideolojiler-üstü” tanımlama gibi bir tavır da karşımıza çıkar. MHP’nin kurucu lideri Alparslan Türkeş bir sözünde “Biz ne sağcıyız ne solcu biz milliyetçiyiz” diyerek politik pozisyonunun merkez olduğunu ifade etmiş, milliyetçiliği âdeta siyaset-dışı bir kategori olarak tanımlamıştır.
Siyasal İslam
Türkiye’de Siyasal İslam modern siyasal alanın kuruluşu ile ortaya çıkan ve söylemini konjonktüre göre güncelleyen, iktidarı toplumsal destek yoluyla sağlamaya çalışan modern bir ideolojidir. Siyasal İslamcı akımın birinci nesli, bağımsız seçimler yoluyla siyasal iktidarın meşruiyetini sağlayan ve genel çerçevesiyle modern siyasal alanı kuran 1908 devrimi/ II. Meşrutiyet ile başlamakta ve Cumhuriyet döneminde çok partili hayata geçiş ile sonlanmaktadır. İlk nesil İslamcı söylemin doğuşu, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki geleneksel idari yapının 19. yüzyıl başından itibaren dağılışı ve buna paralel mevcut olan İslam anlayışının dönüşüme uğramasını ifade etmektedir. Türkiye’de siyasal İslamcılığın ikinci nesli, Millî Nizam Partisinin faaliyete geçmesi ile başlamaktadır. Millî Nizam Partisi, Demokrat Parti dönemi ve sonraki on yıl içerisinde Türkiye’nin toplum yapısındaki dönüşümün ürünüdür. Millî Nizam Partisi, Türkiye’de siyasal İslamcı söylemi parti programı olarak benimseyen ve belirli bir sosyopolitik, ekonomik ve kültürel taban etrafında seçmen kitlesini örgütleyebilen ilk parti olma özelliği taşımaktadır. Millî Nizam Partisinin veya genel adıyla Millî Görüş’ün harekete addettiği ‘millî’ kimlik, İslam’ın öngördüğü millet kavramı içerisinde anlamlandırılması gereken bir durumdur. Siyasal İslamcı hareketin 1980 öncesi her iki siyasi oluşumunun adında ‘millî’ sözcüğünü kullanarak, “nizam ve selamet” kavramlarını siyasete sokarak, sol akımlara karşı kendi söylemini sloganlaştırmıştır. 1960-80 döneminde Türkiye’de sağ siyasetin ideolojisi aşırı milliyetçi ve İslami söylemlere kaymıştır. Bu bağlamda 12 Eylül 1980 askerî darbesi sonrasında siyasal ve toplumsal alanda belirli bir güç kazanan bir ideoloji vardır: Türk-İslam Sentezi. Bu sentezin başlıca amacı, Müslümanlığı üst kimlik olarak tanımlama yoluyla, ulusal düzeyde ümmetçi, evrensel boyutta ise İslam olan milletlerin dayanışmasını savunmaktır.
Türk-İslam sentezi, 1970 yılında kurulan Aydınlar Ocağı tarafından kavramsallaştırılmış ve programlaştırılmış bir hâlde Türkiye’nin siyasal gündemine girmiştir. Türk-İslam Sentezi, Turgut Özal iktidarı döneminde de gündemde kalmayı sürdürmüştür. Bu husustaki en önemli dönüm noktası, 12 Eylül yönetiminin kurduğu Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurulu’nun 1986 yılının Haziran ayında toplanarak bir rapor benimsemesidir. Toplantıya Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Başbakan Turgut Özal, Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ, YÖK Başkanı İhsan Doğramacı ve Yüksek Kurul üyeleri katılmış ve burada “kültür unsurlarının ve kültür politikasının tespitinde uygulanacak yöntem ve sorumluluklar” başlıklı rapor görüşülmüştür. Bu rapora göre Türklük ve İslam öğelerinin milli kültürün iki ana dayanağı olduğu milli kültür politikası belirlenmiştir. Bu çerçeve Kemalizm ile uyumlu hale getirilmeye çalışılmış ve “Atatürkçülük” yeniden tanımlanmıştır.
Sol ve Sosyalizm
Sosyalizm, iktidar ve üretim araçlarının halk tarafından kontrol edildiği bir toplum fikrine dayanır. “Sol siyaset” kavramının kökeni Fransız İhtilali dönemine dek geri gider. Solculuk, mevcut sosyal hiyerarşiyi, eşitsizliği kaldırmak isteyen ve zenginliğin ve imtiyazların adaletli dağılımını destekleyen bir politik harekettir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde sosyalist gruplar olmasına rağmen bunlar geniş kitle örgütlerine dönüşememişlerdi. Bu gruplar genelde küçük ve sosyalist düşüncenin taşıyıcıları oldular. Özellikle Selanik ve İstanbul merkezli idiler. Bir kısmı Türkiye Komünist Partisine (TKP) katılmıştır. Özellikle de Şefik Hüsnü’nün liderlik ettiği Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası (TİÇSF) bunlardan biridir. Türkiye’de sol ideoloji milliyetçi ve muhafazakâr ideolojiyle şu bakımlardan ters düşer: Evrenselcidir ve seküler bir toplumsal yapıyı savunur. Dolayısıyla sol yaklaşımın odağında din, ırk, milliyet, cinsiyet vb. kavramlar yerine insan, eşitlik ve emek kavramları vardır. 1950’de kurulan tek yasal sosyalist parti Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi’dir; bu parti adli kovuşturmaya uğratılarak kapatılmıştır. TKP ise 1950’lerin başında bir ayrışma yaşadıktan sonra yeniden canlanmış ve Sovyetler Birliği Komünist Partisinin takipçisi olma yoluna girmiştir. 1960’lı yıllarda sol ideoloji Devlet Planlama Teşkilatı programları doğrultusunda başlayan “ithal ikameci sanayileşme” politikasının neticesinde Türkiye’de ekonomik sınırların ortaya çıkması ve 1961 Anayasası’nın getirdiği ortamda örgütlenmeye başlamıştır. 1960’ların en önemli olaylarından biri bir sosyalist partinin, Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP), kuruluşu ve ülke genelinde yarattığı etkidir. 1960 ile 1970 arası, TKP’nin ülke içindeki kadroları TİP’i desteklemişlerdir. TİP, 13 sendikacı tarafından 14 Şubat 1961’de yapılan bir basın açıklamasıyla kurulmuştur. Aynı dönemde kendi başına bir sosyalist parti kurma girişimleri bulunan Mehmet Ali Aybar ve arkadaşları, partiye katılmışlardır. Millî Demokratik Devrim-Sosyalist Devrim tartışmalarının başlangıcı yine bu döneme denk düşer. Türkiye İşçi Partisi (TİP) 1965 seçimlerinde TBMM’ye 15 milletvekili sokabilmiş ve Türk siyasal hayatına kalıcı yenilikler getirmiş önemli bir siyasal oluşumdur.
1950’lerde kurulan ve tek sosyalist parti olan Vatan Partisi daha sonra kapatılmıştır. 1960’larda ise bir sosyalist parti olan Türkiye İşçi Partisi (TİP) kurulmuş ve en önemli vurgularından biri antiemperyalizm olurken daha barışçıl ve bağımsız bir dış politika benimsemiştir.
Sol ideoloji Türkiye’nin soğuk savaş yıllarında izlediği politikayı eleştirmiş ve izlenen çizgiyi Batılı güçlere hizmet etmek olarak görmüştür.
Liberalizm
Liberalizm, bireyciliği, bireysel hak ve özgürlükleri, özel mülkiyeti ve devlet müdahaleciliğinden uzak serbest piyasa sistemini merkeze alır. Odağında özgür birey olmasına karşın bu, Türk siyasal sisteminde olumsuz bir kategori olarak görülür. Liberalizm, Türkiye’de genel olarak sadece ekonomiye özgü bir siyaset olarak algılanmıştır.
İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde Ocak 1946’da Celal Bayar’ın önderliğinde kurulan ve 1950’de iktidara gelmesinden sonra Adnan Menderes’in önderliğini devraldığı Demokrat Parti ana hatları bakımından liberal bir program önermiş, özellikle din özgürlüğü ile iktisadi özgürlük vaad etmiştir. Bununla beraber, Demokrat Parti ilk yıllardaki özgürlükçü tutumunu zamanla terk ederek, baskıcı bir yönetim kurmuştur. Burada ilginç olan noktalardan biri, çok partili siyasete geçildikten sonraki dönemde “merkez”de veya “orta sağ”da sayılan partiler genellikle programlarında kimi liberal temalara yer vermekle beraber, uygulamada bunu gerçekleştirmemiştir. Cumhuriyet Türkiye’sinde 1994 yılına kadar kendisini doğrudan doğruya “liberal” olarak tanımlayan bir parti kurulmamıştır. “Liberal” sıfatını ilk (ve halen tek) kullanan parti 1994 yılında kurulan Liberal Partidir; parti daha sonra adını Liberal Demokrat Parti (LDP) olarak değiştirmiştir. Bununla beraber, liberalizmin bir entelektüel grubun genel siyasi doktrinini oluşturduğu ilk örnek Liberal Düşünce Topluluğu (LDT) bir grup akademisyen ve hukukçu tarafından 1992 yılında kurulmasıyla ortaya çıkmıştır.
Toplumsal Cinsiyet ve Feminizm
Toplumsal cinsiyet ve feminizm, siyasal alanın temel sorunlarından biri olarak cinsiyet eşitliğini görür ve ataerkil, yani erkek egemen, düzeni sorgular. Bu akımlar çerçevesinde ortaya konan çözümler, haksız muamele gören cinsiyet ve kesimlere pozitif ya da olumlu ayrımcılık uygulanmasını içermektedir.
Ataerkil toplumsal yapıları sorgulayan Feminist ideoloji Türkiye’de 1981 ile 1984 arasında, İstanbul Cağaloğlu’nda Yazko dergisi bünyesinde küçük bir grup kadının tartıştığı, öğrendiği, o zamanlar yayınlanan Somut gazetesinin bir sayfasında dile getirdiği bir kavram olarak popüler söyleme girmiştir. Birkaç yıl sonra (1983) o kadınların kurduğu Kadın Çevresi, dünyadan feminist yazarların kitaplarını Türkçe’ye kazandırmış, Türkiye’deki kadınlar, bu kitapları okuyarak hayatlarını başka bir gözle görmeye başlamıştır. 1986’da BM’nin “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi” Sözleşmesi’nin Türkiye tarafından imzalanması için kampanya başlatılmıştır.
Türkiye’de 2004 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile “devlet kadın erkek eşitliğini sağlamakla yükümlüdür” ifadesi 10. maddeye eklenmiş ve önceleri geçerli olan cinsiyet körü eşitlik anlayışı yerine kamuda cinsiyet eşitliği ilkesinin fiilen gerçekleştirilmesi gerekliliği fiilen kabul edilmiştir.
Türkiye, ayrıca, eğitimde toplumsal cinsiyet duyarlılığının sağlanmasını öngören iki uluslararası belgeye de imza atmıştır. Bu belgelerden biri Pekin Eylem Planı’dır ve bu plana göre eğitimin her düzeyi için toplumsal cinsiyete duyarlı öğretim programları oluşturulacaktır. Pekin Sonuç kararlarının ‘Kızlar ve Eğitim’ bölümünde, kalıplaşmış cinsiyet rollerinin ısrarla kullanılmasının kızların okula erişimini ve okula devamını engellediği vurgulanmaktadır. Ayrıca bu doküman, imzası olan ülkelere “erkek çocuklar ve yetişkin erkeklerin değişen toplumsal cinsiyet rolleri ve sorumlulukları çerçevesinde, eğitim materyallerini ısrarla muhafaza edilen kalıplaşmış cinsiyet rollerinden arındırmak için politikalar geliştirmekle sorumlu” tutmuştur.
DIN, DEVLET, LAIKLIK
Temel Kavramlar
İlgili tartışmalarda sürekli karşımıza çıkan kavramlar; laik, laiklik, laikleşme, seküler, sekülarizm ve sekülerleşmedir. Seküler kelimesi, “yüzyıl, çağ, dünya” gibi anlamları olan Latince saeculum’dan türemiştir. Seküler sözcüğünün bugün aldığı anlamları kavrayabilmek için öncelikle sekülerleşme ve sekülarizm kavramlarını tanı mlamalıyız. Sekülerleşme, toplumsal ve kültürel alanların, dinsel kurum ve sembollerin hâkimiyetinden uzaklaşması anlamına gelmektedir. Sekülerleşme, dinîn etkisinin azaldığı bir değişimi işaret eder. Sekülarizm ise eğitim ve devlet alanlarının dinî ilkelere dayandırılmamasını savunan siyasal doktrin olarak da tanımlanabilir. Seküler kavramı, kişilerin sekülarizm yanlısı olduklarını vurgulamak için kullanılabildiği gibi asıl olarak, sekülerleşmenin getirdiği süreç ve kurumları tanımlamak için kullanılır: “seküler eğitim” veya “seküler devlet” gibi.
Ülkemizde ise “laik” kelimesi ve ondan türetilen kavramlar çok daha sıklıkla kullanılmaktadır. Bunun nedeni, bu kavramların ve onları doğuran süreçlerin Fransız toplumuyla ilgili olması ve Osmanlı aydınlarının da Fransız modernleşme süreçlerinden etkilenmeleridir. Fransızca “laique,” sözcüğü, halka ait anlamına gelen ve kilise hiyerarşisi dışında kalan geniş kesimleri ifade eden bir anlama sahipti. Buradan türetilen “laicite” sözcüğünü Fransızlar, sekülarizm kavramına karşılık olarak kullanmaktadır. Burada altı çizilmesi gereken nokta laikliğin 1789 Fransız Devrimi’nden sonra, din ve devlet alanlarının ayrılmaları değil; dinîn devlet tarafından kontrolü olarak tecrübe edilmesidir. Türkiye Cumhuriyeti de Fransız laiklik tecrübesini model olarak aldığı için “seküler” sözcüğünden türeyen kavramlar değil, “laik” sözcüğü ve onun akrabası kavramlarla daha iyi anlaşılabilir.
Osmanlı’dan Devreden Miras
Din ve devlet işleri söz konusu olduğunda, Osmanlı Devletinde, Ulema ve şeyhülislam temel unsur olarak ortaya çıkıyordu. Ancak, Padişahlar halife unvanına sahip olduklarından, adı geçen iki unsura göre konumları daha güçlüydü ve şeyhülislamların padişahların taleplerini geri çevirdiği durumlar çok sınırlıydı.
Bununla beraber, Osmanlı devletinde, şeriat hukuku ile beraber devlete ait olan örfi hukuk ya da kanunnameler de vardı. Örfi hukukun gerekçesi ise din-u devlet (din ve devlet) denilen devlet yönetiminin kendine özgü zorluklarının olduğu inancıydı.
Devleti yönetenler, özellikle 19. yüzyılda, hukuk ve eğitim alanında modernleşmenin zorunlu olduğunu kabullenmiş görünüyorlardı. Tanzimat Fermanı, Osmanlı tebaasına yaşam, onur ve mülkiyet garantisi sunuyordu. Bununla beraber Ferman, kendi dinsel hukuklarına bağlı kesimlere daha evrensel haklar getiriyordu.
1856’da kabul edilen Islahat Fermanı ise, Müslüman ve gayrimüslim vatandaşlara kamu istihdamı, vergi ve askerlik konularında eşitliğe vurgu yapan bir başka önemli adımdır.
Bunlar yapılırken, devlet adamları ve Genç Osmanlılar modernleşmeyi İslami söylemlerle meşrulaştırma yoluna gittiler. Buna örnek olarak II. Abdülhamid’in devrinde (1876-1908) eğitim ve idare alanlarındaki adımlarını verebiliriz.
Modernleşme yanlısı Batıcıların, pozitivist bir anlayışa daha yatkın oldukları görülmekteydi. Onlara göre bilimsel yöntemler, sosyal bilimlere ve toplumsal alanlarda uygulanabilirdi; bu nedenle, dinîn alanının gerilemesi, bunun yerini modern bilimin alınması gerektiği yönündeki düşünceleriyle sekülarizme daha yakındılar. Söz konusu bu görüş, İttihat ve Terakki Cemiyetinin kuruluşunda büyük önemi olan Jön Türkler’de yaygındı. Bu isimler, “gerçek, saf, akla uygun, millî İslam” gibi vurgularla, dinîn bireysel alana çekilmesini ve ilerlemeye ve toplumsal istikrara destek sağlamasını savunuyorlardı.
Tek Parti Döneminden Demokrat Partiye Din Devlet İlişkileri (1923-1950)
Kurtuluş Savaşı için farklı toplum kesimlerini harekete geçirmede İslam’dan kaynaklanan din kardeşliği söyleminin kullanılması etkili olmuştu. Bu farklı grupları harekete geçirmek için, savaşın İslam’ı ve özellikle hilafeti kurtarmak için verildiği vurgusu sıkça yapılmıştı.
I. Mecliste (1920-23) iki grup vardı. Birinci Grup Mustafa Kemal etrafında toplananlardan oluşurken, onlara muhalif olanlar ise İkinci Grubu oluşturuyordu. İkinci grup, Hilafetin kaldırılmayacağı konusunda bir yasa maddesiyle güvence alınca, saltanatın kaldırılmasına destek oldular. Bu yasa maddesiyle padişah sultanlık unvanını kaybediyor, ancak halife olarak resmi konumunu koruyordu. Ancak bu düzenlemeyle getirilen diğer yenilik ise halifenin Meclis tarafından seçileceğiydi.
1921 Anayasası halk egemenliğine vurgu yapıyor ve Cumhuriyet rejimine geçişi kolay kılan maddeleri vardı.
29 Ekim 1923’de Cumhuriyet ilan edildiğinde hilafet makamı korunuyor olması muhalefet edebilecek kesimleri zayıf durumda bıraktı. Daha sonra, 3 Mart 1924’de çıkartılan yasa ile hilafet kaldırıldı ve Osmanlı Hanedanı ülke dışına çıkarıldı, böylece Cumhuriyet yönetiminin laiklik yönündeki adımlarına bir engel kalmıyordu.
Hilafetin kaldırıldığı gün Meclis iki önemli yasa daha kabul etti. Birincisi Şeriye ve Evkaf Vekaleti (Din ve Vakıf İşleri Bakanlığı) kaldırılması ve yerine Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) ile Vakıflar Umum Müdürlüğü kurulması ile ilgili kanun, diğeri ise Tevhid-i Tedrisat Kanunu idi. Tüm bu düzenlemeler, yeni cumhuriyet rejiminin 1924’te kabul edilen anayasasında hayata geçmişti. DİB’nin kurulması, dinin devlet tarafından denetlenmesinin yolunu açıyordu. Ancak laiklik ilkesinin anayasada yerini bulması 1937’yi bulacaktı. 1924 Anayasasının 2. maddesinde “Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır” ifadesi yer alıyordu.
Şu ana kadar ifade edilenler devletin yapısının laikleştirilmesi bağlamında ele alınabilir. Ancak toplumsal yapının da laikleştirilmesi gerekiyordu, çünkü İslam dininin toplumun gündelik yaşamında ağırlığı oldukça yüksekti. Bu alanda yapılan önemli değişiklik fesin yasaklanması ve memurlara şapka giyme zorunluluğunun getirilmesiydi. Bununla beraber, tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı. Şeyhlik, müritlik, dervişlik gibi unvanlar yasaklandı. Bu tür yasalara karşı direnmeler olduysa da, Gezici İstiklal Mahkemesi’nin aldığı sert tedbirler sonucu bastırıldılar.
17 Şubat 1926’da kabul edilen Medeni Kanun, hukuk alanında yapılan en önemli düzenlemelerden birisiydi. Bu kanunla beraber, kişiler, aile, miras ve eşya hukuku alanlarında geçerli olan dine dayalı hukuk kuralları yerini çağdaş hukuk kurallarına bırakıyordu. Bununla beraber, birbirini takip eden devrimlerle, toplumsal yaşamda da bir dizi değişiklikler yaşanıyordu; 26 Aralık 1925’te saat ve takvim, 20 Mayıs 1928’de rakamlar değiştirildi. 1 Kasım 1928’de Arap harflerinin yerini Latin harfleri aldı. 1 Aralık 1928’den başlayarak, gazete, dergi ve kitap dışındaki bütün yayınlar Latin harfleriyle yayımlandı. Latin alfabesine geçişin en önemli sonucu Osmanlı geçmişiyle olan tarihsel bağların ciddi bir biçimde zayıflamasıydı. 3 Aralık 1934’te bazı kisvelerin giyilemeyeceği dair kanunla dini giysilerin toplum içinde kullanımı yasaklandı. Din adamları dini giysilerini sadece görevleri sırasında ve ibadet yerlerine giyebileceklerdi.
27 Mayıs 1935’te Ulusal Bayram ve Genel Tatiller hakkındaki kanunla hafta sonu tatili cuma gününden, cumartesi öğleden sonra başlamak üzere pazar gününe alındı. 1932’den itibaren camilerde ezan ve Kuran Türkçe okundu. Ceza kanununda yapılan bir değişiklikle Arapça ezan ve kamet okumak yasaklandı.
Türkçe Kuran ilk olarak 23 Ocak 1932’de İstanbul’da Yerebatan Camii’nde okundu ve kısa sürede İstanbul’un başka camilerine de yayıldı. “Tanrı uludur” şeklinde başlayan Türkçe ezanı ilk kez 30 Ocak günü Fatih Camii’nde Hafız Rıfat Bey okudu. 3 Şubat 1932’deki Kadir Gecesi’nde Ayasofya Camii’nde Türkçe ezan ve Kuran okundu.
Yukarıda sözü edilen bu köklü değişimlerin toplumsal tepkiler yaratmaları kaçınılmazdı. 28 Ekim 1925 tarihli şapka devrimiyle ilgili olarak Rize, Erzurum, Kayseri, Maraş ve İzmir’de kalkışmalar oldu. Menemen Olayı ile Türkçe ezan uygulamasına tepki olarak patlak veren Bursa Ulucami ve İskilip Olayı da bu dönemdeki tepkilere örnek olarak gösterilebilir. Bu tepkiler patlak verince, Kemalist yönetici kadro irtica endişesiyle Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın 16 Kasım 1930’da kapatılması gibi sıkı tedbirler ile İstiklal Mahkemeleri’nde bazı idam kararları alarak muhalefeti etkisizleştirmeyi başardı.
1940’lı yılların başlarında İslam konusunda yumuşak bir tutuma ihtiyaç olduğu savunuluyor ve bazı hükümet üyeleri din eğitimi konusunda olumlu görüş bildiriyorlardı. 1947 CHP Kurultayında “laikliğin liberalleştirilmesi” kararı alındı. 1949’da ilkokul 4. ve 5. sınıflara isteğe bağlı din dersleri konuldu. Din adamı ihtiyacını karşılamak için Ankara Üniversitesi’ne bağlı bir İlahiyat Fakültesi kurulmasına karar verildi. Milli Eğitim Bakanlığı ise hızlandırılmış imam hatip kursları açmaya başladı. DP iktidarından kısa süre önce, 1 Mart 1950 tarihinde, “Türk büyüklerine ait olan” veya “sanat değeri olan türbelerin” yeniden açılmalarına karar verildi.
DP Dönemi ve 27 Mayıs Sürecinde Din Devlet İlişkileri (1950-1965)
CHP’ye kıyasla İslam dinine yaklaşımı daha ılımlı ve hürmetkâr olan DP, bu farkı dolayısıyla seçimlerden yüksek bir oy aldı. CHP’den farkını ise “millete mal olmuş ve olmamış devrimler” ayrımı üzerinden ortaya koymuştu. Bu düşünceden hareketle DP’nin ilk icraatı 16 Haziran 1950’de Türkçe ezan uygulamasını kaldırması oldu ve CHP de buna muhalefet etmedi.
DP, din adamına ihtiyaç çok olduğundan, 1951 yılında, Ankara, İstanbul, Adana, Isparta, Maraş, Konya ve Kayseri’de birer imam hatip okulu açılmasına karar verdi. 1959’da da ilahiyatçı yetiştirmek amacıyla Yüksek İslam Enstitüleri kurulması kararlaştırıldı.
1952 yılında Malatya’da, gazeteci Ahmet Emin Yalman’a başarısız bir suikast girişiminde bulunulması ve suikastı düzenleyen gencin Necip Fazıl Kısakürek’in liderliğinde çıkarılan Büyük Doğu dergisindeki yazılardan etkilendiğini söylemesi, gericilik tartışmalarını yeniden alevlendirdi.
Samsun milletvekili Hasan Fehmi Ustaoğlu, “Milletin Atatürk inkılabına medyun bulunduğu iddiası asla doğru değildir” türünden ifadeler taşıyan bir yazısı üzerine
DP’den ihraç edildi. Cevat Rıfat Atilhan liderliğindeki İslam Demokrat Partisi de laiklik karşıtı faaliyetleri gerekçesiyle 3 Mart 1952’de kapatıldı. Ayrıca 23 Ocak 1953’te Milliyetçiler Derneği kapatıldı ve derneğin önemli isimlerinden, aynı zamanda DP milletvekilleri olan Tahsin Tola ve Sait Bilgiç partilerinden ihraç edildiler.
Ticaniler adıyla bilinen bir gurubun Atatürk heykellerine yönelik saldırılar gerçekleştirmeleri nedeniyle DP, 1951 yılında “Atatürk Aleyhine işlenen Suçlar Hakkında Kanun” çıkararak Atatürk’e yönelik suçlara karşı ağır yaptırımlar tespit etti.
DP liderlerinin laikliğe bağlı isimler olmasına rağmen, parti tabanında dini hassasiyetleri yüksek insanların olması bazı gerilimleri kaçınılmaz kılıyordu. 27 Mayıs 1960’da DP’nin askeri darbeyle devrilmesinde bu irtica tehdidi algısının büyük payı vardır.
27 Mayıs 1960’da bir askerî darbe yoluyla DP’nin devrilmesinde “irtica tehdidi” algısının büyük payı vardı. Darbenin, ordu ve yargı bürokrasisi dışında, özellikle üniversiteler ve eğitimli çevrelerde de ciddi desteği vardı. Yeni anayasa tartışmalarında din ve laiklik önemli gündem maddeleri olmayı sürdürdü. Bu tartışmalarda başlıca iki rakip kanat söz konusuydu: Tek Parti döneminde oluşturulan ve dinîn denetimini esas alan laiklik anlayışının tavizsiz sürdürülmesini savunanlarla, özellikle ABD’de uygulanan, din ve devlet alanlarının ayrılmasını ve devletin dinî özgürlüklere müdahale etmemesini savunanlar, iki rakip kampa bölünmüşlerdi
Sonuçta tek parti döneminde ortaya çıkan laiklik anlayışının, yeni anayasaya da aynen geçirilmesini isteyenlerin talepleri kabul gördü. Milli Birlik Komitesi (MBK) darbeden sonra çok partili siyasi hayata geçiş sırasında partilerden İslam’ı siyasi amaçlarla kullanmamalarını istemişti. MBK’nin darbeden sonra çok partili siyasi hayatın yeniden başlatılmasıyla ilgili gizli açık kimi düzenlemeleri de olacaktı. Çankaya Köşkü’nde 5 Eylül 1961’de yapılan bir toplantıda siyasi partilerden İslam’ı siyasal amaçlarla kullanmamaları istenilmişti.
Darbeden sonra kurulan merkez sağ Adalet Partisinin (AP) ilk genel başkanı General Ragıp Gümüşpala olacaktı. Gümüşpala, AP içinde kimi “aşırı” unsurları “şeriat istemekle” suçlamış, bunların “ateşle oynadıklarını” söyleyerek gözdağı verme ihtiyacı hissetmişti. Yine dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, AP’nin 1964 Kongresi’nde Süleyman Demirel’in parti genel başkanlığına seçilmesi için ağırlığını koymuştu. Bunun nedeni de Gürsel’e göre, “Demirel’in laik ve Atatürkçü olmasıydı.”
İslami Oluşumlarla İlgili Bir Sınıflandırma Denemesi
Osmanlı döneminde söz konusu olan Halk İslam’ı ve Kent İslam’ı ile bu bölüme başlayabiliriz. Halk İslam’ında, dini anlayışı temsil eden seçkin kişilerin din yorumları belirleyicidir. Halk İslam’ı kapsamına, İslami tarikatın yerel motifler kazanarak serpilmiş yorumları sokulabileceği gibi, sözlü aktarımla ve dedelik kurumunun babadan oğula geçmesiyle kendisini var eden Alevilik de sokulabilir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk dönemlerinde Sünnilik veya Alevilik arasındaki sınırlar açık bir şekilde belirlenmemişti. Ancak Osmanlı İmparatorluğu Hanefi mezhebine dayalı Sünni İslam’ı daha çok benimsemiş ve medreseler yoluyla resmi din anlayışı haline getirmişti.
Osmanlı döneminden devreden bir başka akım ise liderliğini Mehmet Akif Ersoy gibi aydınların oluşturduğu dinde reform yapılması gereğini savunan İslamcılık anlayışıdır.
Nakşibendilik, Kadirilik, Süleymancılık, Nurculuk ve Kolları
Ulus-aşırı ağları sayesinde sömürgecilik karşıtı mücadelelerde yer alan Nakşibendi tarikatı ve onun farklı kolları, pasif dindarlıktan ziyade, aktif ve mücadeleci bir Müslümanlığı savunması ve modernleşme sürecinde de varlığını hissettirmesinden dolayı hem devlet adamları ve aydınlar arasında hem de toplumun geleneksel kesimleri arasında kabul görüyordu. Nakşibendilikten ilham alan ve farklı kesimlere hitap eden başka cemaatler de vardır. Bunlardan en etkilisi Erenköy Cemaati’dir.
Türkiye’de etkili olan bir başka tarikat da Kadiriliktir. 12. yüzyılda şeyh Abdülkadir Geylani tarafından kurulmuştur ve İslam dünyasındaki en köklü tarikatlardandır.
Bir diğer etkili tarikat ise Türkiye’ye özgü koşullarda ortaya çıkan ve Süleyman Hilmi Tunahan etrafında gelişen Süleymancılıktır. Süleyman Hilmi Tunahan (1888-1959) Balkanlar’da, Silistre’de dünyaya gelmiştir ve Cumhuriyet devrinde “imanı kurtarmaya” öncelik vererek, Kuran kursları yoluyla faaliyette bulunan benzer oluşumlar içerisinde en etkili olanlardan birisidir. Aşağı yukarı aynı dönemlerde Mehmet Zahit Kotku ve Said Nursi gibi “imanı kurtarmak” kaygısıyla yola çıkan Tunahan, modern Türkiye’de ayakta kalmayı başaran bir İslami cemaatin temellerini atmıştır.
Bunların dışında ayrıca Nurculuk şemsiyesi altında, irili ufaklı çok sayıda İslami oluşum bulunmaktadır. Bu grupların ortak yönü, Said Nursi’nin düşünsel mirasından ve hayat tecrübesinden ilham almalarıdır. Bitlis’in Hizan kasabasına bağlı Nurs köyünde doğan Kürt kökenli Said Nursi (1873-1960), 87 yıllık yaşamına, II. Meşrutiyeti, işgali, Kurtuluş Savaşı’nı, tek parti ve çok parti dönemlerini sığdırmıştı. Nursi, Kürtler arasında yaygın olan Nakşibendi tarikatı etkisiyle yetişmişti. 1925’ten sonra geliştirdiği İslam yorumu, Nur Risaleleri olarak bilinen külliyatta toplandı.
Said Nursi’den farklı biçimlerde etkilen gruplar oluşmuştur ve bunların kesin dökümünü vermek zordur. Ancak bilinen iki kol vardır. Bunlar Yazıcılar ve Yeni Asyacılardır.
1965-1980 Arası Dönemde Din Devlet İlişkileri
İslami talepleri olan kesimler, 1960-65 arası savunmada kaldılar. Bu kesimlerin verdikleri oy desteğiyle Adalet Partisi (AP) 1965 seçimlerinden büyük bir zaferle çıktı. AP iktidarı 1967 yılında liselere seçmeli din dersini koydu, ancak bu adım laik çevrelerin tepkisini çekti.
Milli görüş çizgisindeki ilk siyasal İslamcı parti olan Milli Nizam Partisi (MNP) 1970 yılında kuruldu, fakat 12 Mart 1971 muhtırasının ardından kapatıldı. Askerlerin davetiyle yeniden ülkeye dönen Erbakan 1972’de Milli Selamet Partisi’ni (MSP) kurdu. MSP 1973 seçimlerinde %11.8 oy alarak mecliste 48 sandalye kazandı ve dolayısıyla Erbakan, Türk siyasi hayatında herkesin tanıdığı siyasi bir aktör haline geldi. Ocak 1974’te büyük bir kesimin tepkisine rağmen CHP-MSP koalisyon hükümeti kuruldu. Bu koalisyon hükümetinden sonra “Birinci Milliyetçi Cephe” olarak bilinen AP, MSP, MHP ve CGP partisinden oluşan yeni koalisyon hükümeti Mart 1975’de kuruldu ve 1977 seçimlerine kadar devam etti. Seçimlerden sonra AP, MSP ve MHP “İkinci Milliyetçi Cephe” hükümetini kurdular.
Alevilerle ilgili tartışmalar
Aleviler büyük çoğunlukla Kurtuluş Savaşına destek vermişler ve laik cumhuriyet rejimini benimsemişlerdir. 1950 seçimlerinde DP’ye büyük destek vermişlerdir. Alevilerle ilgili tartışmalar bu dönemde başlamıştır. 27 Mayıs Darbesi’nden sonra Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Alevilerin DİB’te temsiline sıcak bakıyordu. Ancak DİB yöneticileri, “Aleviliğin bir inançtan çok siyasi bir yorum olduğunu ve Alevi-Sünni meselesinin kalmadığını” savunuyorlardı. 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren Aleviler ve Sosyalist hareket arasında sıcak bağlar oluştu. 1970’li yıllardan itibaren, Alevi ve Sünni grupların bir arada yaşadığı Orta ve Doğu Anadolu’daki illerde siyasi kavgalarla beraber mezhepsel çatışmalarda yaşanıyordu.
1980-1997 Arası Dönemde Din Devlet İlişkileri
12 Eylül 1980 Darbesini yapanların en önemli gerekçelerinden biri irtica idi. 12 Eylül Darbesini gerçekleştirenler özellikle gençlerin sol ideolojilere yönelmelerini önlemeye çalıştılar. 1983 seçimlerinde iktidara gelen Anavatan Partisi (ANAP) genel başkanı Özal, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) müsteşarlığını yaptığı dönemdeki teşkilattan dindar kimlikleriyle bilinen isimleri alarak kadrolaşmaya gitme yönündeki tutumu dolayısıyla, o dönem laik çevrelerde sıkça eleştiriliyordu. Özal, MSP’nin genç ve yetenekli kadrolarını ANAP’a transfer etmişti. Böylece partisinde “Mukaddesatçılar” olarak bilinen dindar bir grubun oluşmasına vesile olmuştu. Bu dönemde Özal, tarikat ve cemaatlerin devlet bürokrasisi ve iktisadi hayatta önlerini açmış ve zamanla bu kesim ciddi bir ekonomik ve siyasi güç oluşturmuşlardı.
Refah Partisinin Yükselişi
Refah Partisi (RP) 1991 seçimlerinden önce yürüttüğü seçim kampanyasıyla sosyal meseleleri gündeme getirdi. Bunun amacı da kent yoksullarına yönelmekti. Bu kampanya özellikle İstanbul’da başarılı oldu. En çarpıcı başarısı 1994 yerel seçimlerinde bazı büyükşehirlerin belediye başkanlıklarını kazanmalarıydı. Bu dönemde, Recep Tayip Erdoğan herkesin yakından tanıdığı siyasi bir isim haline geldi. Refah partisinin özellikle yerel yönetimlerdeki başarısı ve ardından gelen koalisyon ortaklığının ortaya çıkarttığı siyasal etki, partiyi kamuoyunun gündemine oturttu.
RP’nin yükselişinde 1980’lerin ikinci yarısından itibaren görünürlükleri giderek artan radikal İslamcılıkla ilişkisi de önemlidir.
Başörtüsü Meselesi
Başörtüsü meselesinin ilk örneği 1960’ların sonlarına kadar gitse de, esas sorun, 1984’te Ege Üniversitesinde bir öğretim üyesinin derse başörtüsüyle girmesi ve aynı yıl Uludağ Üniversitesi’nden bir öğrencinin başörtüsünden dolayı üniversiteden uzaklaştırılmasıyla başladı. ANAP’ın bu sorunu çözme yönündeki çabaları ve YÖK’ün başlangıçtaki tavrının net olmamasından dolayı çelişkili durumlar ortaya çıkmış ve durum Kenan Evren’in 1987’nin Ocak ayında “Kızların başörtüsüyle okula gidemeyeceklerini” açıklamasına kadar devam etti. 1989 başında Anayasa Mahkemesi, üniversitelerde türbanı Anayasa’ya aykırı bulmasıyla sorun daha karmaşık bir hale geldi. Türban sorunu 1990’dan itibaren “laik-İslamcı” çatışmasının ciddi bir sembolü haline geldi ve dokunulması zor bir tabu haline geldi. Özellikle 28 Şubat sürecinden sonra bazı üniversitelerin ve YÖK’ün sert tutumlarıyla sorun daha da alevlendi. Bütün bu sıkıntılara rağmen, özellikle 2008 yılından sonra, başörtüsü sorunu üniversitelerde fiilen ortadan kalktı.
1997 Sonrası Dönemde Din Devlet İlişkileri
28 Şubat 1997 tarihinde yapılan MGK toplantısında, Erbakan Hükümeti’nden bir dizi kararı uygulaması istendi. 28 Şubat Kararları olarak bilinen kararların çıkış noktası 1. maddede özetlenmişti: “Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni hedef alan rejim aleyhtarı faaliyetler karşısında ödün verilmemelidir. Anayasa’nın 174. maddesinde koruma altına alınan Devrim Kanunlarının ödün verilmeden uygulanması esastır. Hükûmet, icraatında Devrim Yasaları’na uygunluğu sağlamakla görevlidir.”
28 Şubat müdahalesinden sonra Refahyol Hükümeti devrildi. Ülke 2002’ye kadar koalisyon hükümetleriyle yönetildi. Bu koalisyon hükümetleri 28 Şubat’ı gerçekleştirenlerin taleplerinin büyük bir kısmını yerine getirdiler. 28 Şubat müdahalesi siyasal İslam’ın yükselişini durdurmak için yapılmıştı. RP 16 Ocak 1998’de “laik cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri nedeniyle” Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı ve Erbakan dahil bazı üyelerine siyaset yasağı konuldu.
Bu kapatmadan sonra, Milli Görüşçüler Fazilet Partisiyle (FP) yollarına devam kararı aldılar. 1999 Genel Seçimlerinde oyların %15’ini alan FP’yi TBMM’de başörtüsü krizi bekliyordu. FP’nin ömrü fazla uzun sürmedi. “Laikliğe karşı eylemlerin odağı haline geldiği” gerekçesiyle 22 Haziran 2001’de kapatıldı. FP’nin kapatılmasıyla bu hareket “Yenilikçiler” ve “Aksaçlılar” diye ayrıldı ve iki grup arasındaki rekabet ayrışmayla sonuçlandı. “Aksaçlılar” Saadet Partisini (SP), “Yenilikçiler” Adalet ve Kalkınma Partisini (AKP) kurdular.
AKP, laiklik tartışmalarında Anglo-Sakson modeli olarak bilinen, devletin dini alana müdahale etmediği ılımlı bir laiklik anlayışı savunuyordu. Bu anlayışa rağmen, AKP iktidara geldikten sonra DİB’te bu ilkeler doğrultusunda değişiklikler yapmadı. Tam tersine DİB’in toplumsal yaşamdaki etkisi daha da arttı.
AKP, I. Erdoğan hükümeti döneminde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’le, 28 Şubat sürecinde yapılan düzenlemeleri ortadan kaldırmasına direnç gösterdiği için ciddi gerilimler yaşadı. Sezer’in görev süresinin dolduğu 2007 yılında yeni cumhurbaşkanın kim olacağı yeni bir gerilim noktasıydı.
Eşi başörtülü bir cumhurbaşkanı görmek istemeyen çevreler harekete geçti ve 27 Nisan 2007’de Genelkurmay Başkanlığı web sitesinden sert bir bildiri yayımladı. AKP bu bildiriye taviz vermeyen bir duruş sergiledi ve beklenen baskı ortamı oluşmadı. Yeni Meclis 28 Ağustos 2007’de Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçerek bu süreci sonlandırdı. 2007’de Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi ve partinin kapatılmaktan kurtulmasıyla, AKP kendisini daha güvende hissetti. 2011 Genel Seçimlerinde oylarını
%50’ye çıkardı ve yeni anayasa yapımı sürecine hız verdi. Bu yeni süreçte daha rahat hareket eden AKP’nin, 28 Şubat süreci sonucu ortaya çıkan düzenlemeleri tek tek ortadan kaldırdığı görülecekti.
Türkiye’de Ordu-Siyaset Ilişkisi
Tarihsel Arka Plan
Osmanlı İmparatorluğundan modern cumhuriyete kadar ordunun devletle olan ilişkisi modernleşme zamanından beri çok sıkı halde olmuş ve bu ilişki sadece savunma ve savaşla ilgili değil iç ve dış siyasetin tüm alanlarında kendini göstermiştir. Bu durum kimi zaman kendini askeri darbeler ve yönetimi şekillendiren muhtıralar biçiminde göstermiştir. Tüm bu askeri müdahalelerin bir ortak yönüyse öncesinde gelen mali ve siyasi krizler ve keşmekeş ortamıdır.
27 Mayıs 1960 Darbesi: Darbeye Giden Süreç, Zemin Hazırlayan Nedenler ve Takiben Gelen Askeri Yönetim ve İcraatları Cumhuriyet döneminin ilk askeri darbesi 27 Mayıs 1960 günü Demokrat Parti (DP) hükümetine karşı gerçekleşmiş, ardında görülen davalarda dönemin Başbakanı Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edilmiştir. DP iktidar yolunda popülist bir söylem gütmüş, bir başka deyişle ünlü “Yeter! Söz Milletindir!” sloganıyla sandıklardan çıkacak çoğunluğu kendi iradelerine eşitlemişlerdir.
Bu popülist siyaset tarzı içerisinde DP’yi iktidara taşıyan bir de hegemonya projesi vardır. Hegemonya projeleri ulusal-popüler, ulus çapında tüm sınıfsal veya sınıfsal olmayan unsurları tek bir hâkim sınıfın önderliğinde toplayarak egemenlik kurma çalışmalarıdır. Hegemonya projesi dört sacayağı üzerine oturuyordu: Ekonomik kalkınma, patronaja dayalı yeniden dağıtım, muhafazakâr modernleşme ve millî iradenin gerçekleşmesi olarak demokrasi.
Popülizm ise siyasetin çatışma eksenini iktidar bloğu karşısında halk (veya millet) bloğu şeklinde kuran, bu bloklar altında farklı sınıfsal ve diğer toplumsal kesimleri dizen, bunu da ideolojik söylemler kadar patronaj ilişkilerine dayalı yeniden dağıtım mekanizmalarıyla gerçekleştiren bir siyaset tarzıdır. DP’nin hegemonya projesinin dört ana unsuru bulunmaktadır. Bunlardan ilki, CHP döneminde zaten uygulamaya konulmuş olan tarım ve ticaret odaklı ekonomik büyüme modelini benimsemektir. İkincisi, patronaja dayalı bir ekonomik paylaşım modeli uygulamak, üçüncüsü ise kültür modernleşmesi yerine daha yavaş ilerleyen ve muhafazakâr ve örfi unsurların da incitilmediği bir modernleşme anlayışı belirlemek ve son olarak da gerçek milli iradenin tecelli edeceği söylemini üretmek olmuştur.
Ancak bu plan ve projeler, ilk başta DP’yi iktidara taşıyacak ve iktidarda üst üste gelen seçim başarılarıyla tutacak kadar başarılı olsa da, özellikle 1950’li yılların ikinci yarısından sonra akamete uğramaya başladı. Bilhassa, ilk ciddi oy kaybının yaşandığı 1957 seçimleri sonrasında ülkedeki mali ve siyasi kriz derinleşti. Bundan daha ciddi bir sorun ise DP’nin giderek artan otoriter tutumu ve baskılarıydı. Bu baskıcı tutumlar arasında muhalefet partisi CHP üzerindeki ciddi tahakküm, mal varlığının hazineye devredilmesi, genel sekreterinin bir yurt gezisi esnasında tutuklanması ve tertipli ve silahlı bir ayaklanma tertip etmekle suçlanması hemen akla gelir. Basın, üniversite, sivil aydınlar ve ordunun yönetim kadrosunun iktidar odaklarınca bastırılıp, şekillendirilmeye çalışılması ve protestolara karşı ilan edilen sıkıyönetimler de otoriter yönetimin diğer baskı araçları halindeydi. Tüm bu şartlar ve devamlı ihmal edilen ordu modernleşmesi, subayların giderek kötüleşen maddi durumları ve ülkedeki sosyo-ekonomik yapıda geriye itilmeleri ordudaki hiyerarşi dışı bir örgütlenmeyi tetiklemiş, oluşan darbeci fraksiyonları birleştirmiş ve günü geldiğinde darbe gerçekleşerek başa o sıra izinde bulunan kara kuvvetleri komutanı Orgeneral Cemal Gürsel’i getirmiştir. Milli Birlik Komitesi (MBK) adı altında tüm egemenlik haklarını belirli bir süreyle üstünde toplayan bir askeri yönetim kurulu kurulmuştur. MBK, kendi içinde daha uzun süreli iktidarda kalmak isteyen kısmı tasfiye etmiş, böylece en kısa zamanda adil ve tarafsız seçim vaadinde bulunmuştur.
Halka 27 Mayıs’ı anlatmak üzere yapılacak konferanslarda kullanılmak üzere hazırlanan ESASLAR başlıklı yayımda “27 Mayıs inkılap hareketi niçin yapıldı?” bölümünde de nedenler şöyle sıralanmaktadır:
1. “Partizan bir idare kurulması ve hukuk devleti vasfının ortadan kalkması
2. Plansız bir yatırım politikası ve suistimaller
3. Enşasyonist bir mali politika ve hayat pahalılığı
4. Fikir hayatı üzerine baskı ve basın hürriyetini tehdit
5. Tek parti diktatoryasının kurulması ve Büyük Millet Meclisinin meşruluğunu kaybetmesi”
Daha 14’lerin tasfiyesinden önce “hükûmetin çalışma programına esas teşkil etmek üzere” MBK’nin oy birliğiyle kamuoyuna açıkladığı “Millî Birlik Komitesi’nin Direktifi” ve “Millî Birlik Komitesi’nin Memleket Meseleleri Hakkında Temel Görüşleri” adlı resmî yayınlar şunları öngörmektedir: Özel teşebbüse müdahale etmeyecek dengeli bir devletçilik yoluyla sanayileşme, toprak ve tarım reformu, adil vergi sistemi; işçilerin sosyal haklarının sağlanması, istihdamın artırılması, sosyal adalet ilkesine uygun bir sağlık politikası; demokratik hukuk nizamı, yeni anayasa ve seçim kanunu; ordunun yapısının modernleştirilmesi.
İktidarı ele alan askeri yönetim yeni bir hegemonya projesi başlatarak çeşitli icraatlar yürüttü ki bunların en önemli ikisi Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) kurulması ve 1961 Anayasası’nın yazılması oldu. DPT ile askeri yönetim, kapitalist ekonomik gelişmeleri daha adil planlayıp dağıtacağını ve böylece sınıf çatışmalarının önüne geçeceğini düşünüyordu. Bu, kurmaya çalıştığı sosyal-milli bir devlet yönetimi anlayışının sosyal ayağını oluştururken, askerlerin ağırlıklı söz sahibi oldukları ve anayasal bir organ olarak görev yapan Milli Güvenlik Kurumu’nu (MGK) da kurarak yeni yönetimin milli güvenlik ayağını da tesis etmişlerdi. Askeri yönetimin en önemli icraatıysa, yazdırdıkları 1961 Anayasası olmuştur. Bu anayasa, görece demokratik hakları korumuş, sendikal ve siyasi hakların kullanım alanını genişletmiş, yargı ve üniversite bağımsızlığını kurmuş, Anayasa Mahkemesi’ni ve yürütmeyi kontrol amaçlı, çift kanatlı meclis anlayışını getirmiştir. Fakat Türkiye’deki sağ kanat bu formüllerin işe yararlığına asla ikna olmayacak ve yeni anayasanın tanıdığı özgürlük alanlarına muhalefet edecektir.
Diğer yandan ise, Anayasa askerî vesayet rejimini ve devletin militarizasyonunu kurumsallaştırdı. 27 Mayıs 1960 sonrasında TSK’nin merkezîleşmesi ve özerkleşmesi yönünde önemli adımlar atıldı. Merkezîleşme adına bozulmuş olan rütbe piramidi ve emir komuta hiyerarşisi toplu emekliye sevklerle düzeltilmeye çalışıldı.
Özerkleşme yönünde ise birçok hamle yapıldı. Askerî bürokrasi yürütmenin üçüncü başı olarak sayıldı. Genelkurmay Başkanlığı Millî Savunma Bakanlığı (1949 sonrası böyleydi) yerine tekrar Başbakan’a karşı sorumlu kılındı. Millî Güvenlik Kurulu (MGK) anayasal bir organ olarak kuruldu. Bu dönemde kurul sivil üyelerin çoğunlukta olduğu sivil-asker karma bir kurul olup görevi de millî güvenliği ilgilendiren her türlü konuda Bakanlar Kuruluna tavsiyede bulunmaktı.
Tüm bu hal ve gidişat ise 1970’lerin başında görülecek ve tüm siyasi hayatı derinden şekillendirecek başka bir askeri müdahaleye, 12 Mart muhtırasına yol açacaktır.
12 Mart 1971 Muhtırası
Hem Anayasa’nın 1961-1965 arasındaki yıllar dört farklı zayıf koalisyon hükümetiyle geçmiştir. 1971 muhtırasına gelmeden önce yaşanan darbe girişimleri de bu zayıf devlet otoritesinden kaynaklansa da, darbecilerin iç anlaşmazlıkları, yüksek komuta heyetinin ve başbakan İnönü’nün karşı durmasıyla bertaraf edilebilmiştir. Bu girişimlere örnek 1963’deki albay Talat Aydemir’in başarısızlıkla sonuçlanan darbe girişimidir. 1965 seçimlerinde, bir çok şekilde DP’nin devamı niteliğinde politikalar güdecek olan Adalet Partisi (AP)’nin tek başına iktidar dönemi başlamıştır. AP iktidarı da tıpkı DP gibi yönetim bloğunu CHP, yüksek bürokratlar, aydınlar, üniversite ve yüksek yargıdan oluştuğunu iddia ediyor ve gerçek milli iradenin kendisinde tecelli ettiğini söylüyor, ve milliyetçi-dindar muhafazakar kesimleri de bu iradeye dâhil ettiğini söylüyordu.
1960’lı yılların özellikle ikinci yarısı toplumsal kutuplaşmaların çok sert görüldüğü, üniversite gençliğinin ve işçi kesiminin katı bir biçimde siyasallaştığı bir dönemdir. 1965 yılında Türkiye Komünist Partisi 15 milletvekiliyle meclise girmiş, 1967’de Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) kurulmuş ve 1979 yılındaysa Türkiye Devrimci Gençlik Dernekleri Konfederasyonu (Dev-Genç) kurularak sol siyasi hareket çok hızlı ve örgütlü bir ivme kazanmıştır. AP hükümetiyse bu sol odakların gücünü 1961 Anayasası’ndan aldıklarını, bunun yönetilemez bir anarşi ortamı doğurduğunu, ve bu gidişat engellenmezse sol bir devrimin ülke rejimini değiştireceğini savunarak devleti daha otoriter bir hale sokmaya çalıştı. Bu yönetilemezlik konusunda ordu da hemfikirdi. 1970’deki MGK’da Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur ordudaki rahatsızlığı dile getirmiş ve hatta gelecek olan bir olası darbeyi cumhurbaşkanına yazdığı bir mektupla haber de vermiştir. Sokaklar öğrenci ve işçi eylemleriyle çalkalanmakta, grevler, fabrika basmalar mali krizi derinleştirmektedir. Bazı eylemler ancak sıkıyönetim ilanlarıyla bastırılabilmiştir.
Ordu durumdan her ne kadar rahatsız olsa da gerçek bir darbe yapılamamıştır çünkü ordunun içinde şu üç farklı görüş birbiriyle uzlaşamamıştır: Orta Doğu’da yaşanmış olan Baas tarzı sert ve kapitalizm dışı bir yönetimden yana olan görüş, 27 Mayıs iyimserliğiyle kapitalizm ve özgürlüğün birleştirildiği görüş ve mutlak bir otoriterlik görüşü. Nihayet, 12 Mart 1971 tarihine gelindiğinde genelkurmay başkanı ve üç kuvvet komutanının imzasıyla hükümete bir muhtıra verilmiş, gidişatın yönetilemediği ve eğer bu böyle devam ederse ordunun tüm yönetimi doğrudan üzerine almakta kararlı olduğu açıkça belirtilmiştir. Bunu demokrasiye aykırı gören Demirel istifa etmiş, meclis açık kalmışsa da askerlerin kontrolüne girmiştir. Ordu içinde hiyerarşi dışı davrananlar tasfiye edilmiş, 11 ilde sıkıyönetim ilan edilmiş, TİP ve Milli Nizam Partileri kapatılmış ve devrimci gençlik örgütleri ve aydınlar tutuklamalara, işkencelere ve baskılara maruz kalmışlardır. İstifa eden Demirel hükümeti yerine 1973’te yinelenen seçimlere kadar Nihat Erim ve AP kontrolündeki Ferit Melen ve Naim Talu gibi isimlerin kurdukları hükümetler iş başı yapmıştır. Tam bir askeri yönetim kurulamasa da bu dönemde ordunun siyasetteki etkinliği had safhadadır. Devlet Güvenlik Mahkemeleri bu dönemde kurulmuş, 1961 Anayasası’nın sağladığı siyasal zemindeki özgürlükler kısıtlanmış, basın ve üniversitelerin özerkliği kısıtlanmış ve daha çok güvenlikçi bir yönetim anlayışı benimsenmiştir.
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi: Darbeye Giden Süreç ve Takibindeki Devlet, Toplum ve Ekonomi İnşası
12 Eylül askeri darbesi emir-komuta zinciri içerisinde son derece planlı şekilde ve şartların olgunlaşması beklenerek zamanı geldiğinde gerçekleştirilmiştir. Bu darbeye de zemin hazırlayan şartlar içinde 1970’lerin ortalarından itibaren derinleşmeye başlayan idari ve mali bir kriz ortamıyla birlikte artan anarşi ve halkın can ve mal güvenliğinin ciddi boyutlarda tehlikeye girmesi olmuştur. Bülent Ecevit önderliğindeki ılımlı sol parti halini alan CHP, ülkede ivme kazanıp sandıklardan birinci parti olarak çıksa da tek başına iktidar kuramamıştır. CHP burjuvazinin desteğini bir türlü sağlayamıyor, bir yandan özgürlükçü bir çizgiden ödün vermemeye çalışırken öte yandan da çıkan asayiş problemleriyle baş etmeye çalışıyordu. CHP etkisiz kalınca, ülke güçsüz ve uyumsuz koalisyonlar ve azınlık hükümetleriyle yönetilmeye çalışılmıştı. Ülkede tekrar aşırı uçlara varan bir siyasi çekişme, uzlaşmazlık ve çatışma ortamı hâkimdi. 1977 yılındaki 1 Mayıs katliamı, Kahramanmaraş, Çorum, Malatya, Sivas ve Bingöl’de meydana gelen etnik ve ırk temelli ayrışmaları körükleyen çatışmalar ve üzücü hadiseler ordunun beklediği uygun şartları hazırlamaktaydı. Nihayet 12 Eylül 1980 sabahı emir komuta zinciri içerisinde Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime Bayrak adı verilen operasyonla el koymuştu.
12 Eylül darbesi ve rejimi, hedefe sınıf temelli siyaseti oturtmuş ve gençlik hareketlerini, Kürtleri, Alevileri ve sol eğilimli tüm fraksiyonların üzerine gitmiş ve bunu yaparken sağ kesimden, anarşiden rahatsız orta kesimden ve büyük ölçüde medyadan da destek görmüştür. Milli Güvelik Kurulu her anlamda güçlendirilmiş, üyeleri yeni yazılan 1982 Anayasası’nda tek tek sayılmış, askeri üyelerin sayısı sivil üyelere eşitlenmiştir. Üniversiteler Yüksek Öğretim Kurulu’na bağlanmış ve özerklikleri kaldırılmıştır. Anayasada vatandaşın veya bireyin sorumlulukları topluma karşı değil ulu ve yüce devlete karşı olarak tanımlanmış. 1961 anayasasının getirdiği tüm özgürlükler kısıtlanmış ve tekrar güvenlikçi bir politika benimsenmiştir. Böylece neo-liberalizm ve militarizm tümüyle birbirine eklenmiştir.
1990’lar Neo-liberal Milli Güvenlik Devleti, Siyasal Hegemonya Krizi ve Kürt Sorunu
12 Eylül darbesi sonrası yapılan ilk serbest seçimlerde ANAP’ın kurmuş olduğu hegemonya 90’lı yıllara gelindiğinde çözülmüştür. 90’lı yıllar için baştan sona sık değişen, zayıf ve uyumsuz koalisyonların on yılı olmuş denebilir. Merkez sağ ve sol partilerin yanında biri İslamcı (Refah/Fazilet), diğeri milliyetçi (MHP) iki radikal partinin de etkin olduğu bu on yılda, hiçbir parti geniş tabanlı bir ulus desteğine vakıf olamamış ve böylece etnik kimlik konulu sorunları çözmekten uzak kalmıştır. Neo- liberal kriz yönetilememiş, Kürt sorunu askeri bir hal almış, siyasal İslamcılık yükselişe geçmiş ve milli güvenlik devleti olgusu güç kazanmıştır.
Kürt sorununun tamamen askeri bir hal alması ve yürütülen askeri mücadele, ordunun iç siyaset üzerindeki etkisinin bir başka çıkış yolunu oluşturmuştur. TSK’nın birincil tehdit algısı dıştan içe kaymıştır. Bölgede devam eden OHAL sürerken, TSK kendisini gerilla savaşında daha etkin kılacak bazı yapısal değişikliklere gitmiştir. Örneğin, tümene dayalı yapıdan, kolordu-tugay-tabur yapısına geçilmiş, Özel Kuvvetler Komutanlığı kurulmuş, koruculuk benimsenmiş ve özellikle PKK’ya lojistik sağlayan tüm köy ve mezralar boşaltılmış ve yerleşime kapatılmıştır. Bu süreç, milli güvenlikçi bir politikanın merkezi yönetime güçlü bir biçimde hâkim olmaya başlamasıyla 90’lı yılların sonuna kadar devam etmiştir.
Siyasal İslamcılık ve 28 Şubat 1997 Askeri Müdahalesi
Ordunun iç siyasete müdahale alanlarından birisi de yükselişe geçen siyasal İslam oldu. 1996 seçimlerinde Refah Partisi tek başına iktidar olamasa da sandıktan birinci parti olarak çıktı ve DYP ile koalisyon kurdu. RP’nin Türk siyasetinin sağ ve sol uçlu aşırı parçalı yapısında kullandığı İslami hegemonya dilinde AB ve ABD karşıtlığı, kapitalizm ve Kemalizm’in kültürel ve ahlaki eleştirisi bulunuyordu. Bu vizyon ve kamusal alanda İslami faaliyetler, sembol kullanımları ve Batı devletleri yerine İslami devletlerle sıkı ilişkileri tercih etmesi, şehirdeki orta kesimlerin, burjuvazinin merkezlerini (TÜSİAD; TOBB; TİSK) ve bazı sendikaların ve de ordunun tepkisini çekti. Bu toplumsal destekle birlikte 28 şubat 1997 tarihli MGK bildirisinde hükümete rahatsızlık doğuran uygulama ve eylemleri hakkında ağır eleştiriler ve bunların ortadan kaldırılması için sert dilli tavsiyelerde bulunulmuştur. Oluşan baskılar sonucu hükümet Mayıs 1997’de dağılmıştır. 1998’de ise RP kapatılmış ve 1999’da ise devamı niteliğindeki Fazilet Partisi kapatılmıştır. 1999 seçimlerinde meydana gelen üçlü DSP-ANAP-MHP koalisyonu da hegemonya boşluğunu dolduramamış ve 2001 yılında ülke tarihin en büyük mali krizini yaşamıştır.
AKP dönemi ve hegemonya projesi
AKP 2002 seçimlerinde %34 oy almış ve ikili mecliste milletvekillerinin %65’ini almıştır. Takip eden 2007 ve 2011 seçimlerinde de tek başına iktidar sağlayarak 90’lı yıllardaki hegemonya krizini çözmüş ve boşluğu doldurmuştur. AKP hegemonyası şu özellikler üzerine dayanmıştı; neo-liberal kapitalizmle yoksulluğun yönetilmesi, AB üyelik projesi, milli iradeyle çoğunluğu eşitleyen bir yönetim anlayışı, muhafazakâr kesimleri kamusal ve iktisadi alanda etkin kılma çabaları, bölgesel siyaseti ABD güdümünde sahiplenme ve yeni bölgesel roller devşirme.
AKP Döneminde Sivilleşme Reformları
Ordunun siyaset dışına itilmesi hamleleri, AKP’nin güçlü ve iradeli siyasi varlığı, Kürt sorununun seyir şekli ve uluslararası dinamikler, özellikle AB üyeliğindeki irade sayesinde olmuştur. İktidara geldiği ilk dört yıl içerisinde AKP orduyu AB sürecindeki gereklilikler üzerinden ve yasal değişikliklerle sivilleştirmiştir. Yapılan düzenlemelerde MGK sekreteri sivilleşmiş ve başbakan tarafından atanmış, toplantı sayıları iki ayda bir olmuş ve kuruldaki asker ve sivil üyelerin sayıları birbirine eşitlenmiştir. Tüm bunlar AB uyum paketleri vasıtasıyla gerçekleşmiş böylece AKP, devlet elitistlerine karşı mevzi kazanmıştır.
12 Nisan 2007 tarihinde cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde TSK web sitesinde yer alan e-muhtıra olarak nitelenen ibarelerden sonra AKP, genel seçimleri erkene çekti, sine-i millete gitti ve oylarını artırarak tekrar tek başına iktidar oldu. Bu tarihten sonraysa ordunun üzerine açıkça giderek siyaseten dilsizleştirme projesini başlattı. Hükümeti devirme iddiasıyla başlatılan Ergenekon isimli uzun soluklu davalarda üst düzey generaller, akademisyenler, gazeteciler, tutuklandı ve yargılanmaya başlandı. 2010 YAŞ toplantılarında başbakan ismi darbe planlarına karışmış 11 generalin terfilerini veto etti. 2012 senesine gelindiğindeyse, ordu iç siyasetten neredeyse tamamen dışlanmış bir hal aldı.
AKP 2007 seçimlerinden açık bir zaferle çıktı ve 28 Ağustos 2008’de Gül cumhurbaşkanı seçildi. 2008 başında polis operasyonlarıyla başlayan süreç sonrasında 20 Ekim 2008’de de Ergenekon davaları olarak bilinen davalar başladı. Şubat 2010’da ise 2003’teki bir darbe girişiminin ismine atışa Balyoz davası başladı. AKP 2007 seçimlerine kadar ordu karşısında mevzi kazanmak üzerinden yürüttüğü stratejinin yerine, 2007 seçimlerinin verdiği güvenle orduyla açıktan mücadele stratejisine geçti. Ergenekon soruşturması kapsamında içlerinde eski kuvvet komutanları dahil olmak üzere çeşitli rütbelerde çok sayıda subay, gazeteci, siyasetçi, hukukçu, iş adamı, akademisyen tutuklandı ve yargılanmaya başlandılar.
Bu kişiler Ergenekon isimli terör örgütünün üyesi olmakla ve Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini devirmeye çalışmakla suçlandılar. AKP, ordu karşısında başlattığı hamlede geri adım atmayacağını, Ağustos 2010 YAŞ atamalarına yasal hakkına dayanarak müdahale ederek gösterdi. Başbakan darbe girişimlerine karıştığı iddia edilen 11 generalin terfisini veto etti. Ağustos 2011 YAŞ toplantılarında da genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının istifa tehditlerine kulak asmayarak AKP iktidarı atamalar üzerinde yine yetkisini kullandı ve orduyu siyasal alandan uzak tutacak bir komuta heyeti atadı. Devam eden Ergenekon ve Balyoz davalarının yasal düzlemde nasıl sonuçlanacağından bağımsız olarak 2012’ye gelindiğinde AKP fiili güç ilişkileri içinde orduyu siyaseten dilsizleştirmiş, diğer bir ifadeyle sivilleşme konusunda önemli adımlar atmış görünüyor.
II. Meşrutiyet’ten 2000’li Yıllara Türkiye’de Ekonomi Politiğin Evrimi
II. Meşrutiyet Dönemi
1908’de Jön Türk hareketinin öncülüğünde ikinci kez ilan edilen Meşrutiyet ile Osmanlı İmparatorluğu’nda ülke ekonomisi, iktisat anlayışı ve siyaset liberal ortamdan etkilenir. Osmanlı devlet geleneğine karşı olan Jön Türk hareketi Meşrutiyetin ilanından sonra iki farklı yol izler. Biri teşebbüsüşahsi ve âdemimerkeziyet görüşünde olanlar ve diğeri de klasik iktisattan esinlenen Mehmet Cavit Bey ve arkadaşlarının izlediği yoldur. İktisadi girişimler özendirilerek uzun vadede vergi gelirlerinin artması öngörülmüştür. İttihat terakki cemiyeti ile benzer görüşleri savunan Mehmet Cavit Bey Osmanlı sermayesinin bilimsel yöntemler kullanılarak ve gerekli altyapı sağlanarak tarımda kullanılması gerektiğini savunmuştur. Kapitalistleşmeyi tek amaç edinen Mehmet Cavit Bey ve bazı yazarlar için bu, özel mülkiyete saygılı ve serbest ticareti kabul eden bir sistemde mümkündür. II. Meşrutiyet döneminde liberal iktisadi düşüncenin yegâne savunucusu ve taraftarı Mehmet Cavit Bey değildir. Onun yanı sıra başyazarlığını kendisinin yaptığı Ulum-u İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası (1908-1911)’nın diğer yazarları arasında serbest ticaret doktirinine sarsılmaz bir şekilde bağlı olan başkaları da vardır.
Meşrutiyet Liberalizminin Sonu
Osmanlı İmparatorluğunun hızla kalkınmasını isteyen İttihatçılar yabancı sermayeyi özendirme politikasında başarılı olurken Müslüman esnaf liberalizmin getirdiği serbest rekabetten olumsuz etkilenir ve zanaatkârlar mesleklerini yitirirler. İkinci Meşrutiyet liberalizmine karşıt odaklardan birine göre liberal dış ticaret politikası sadece gelişmiş ekonomilerde mümkündür. Başka bir eleştiriye göre de serbest ticaret ancak eşit durumdaki ülkeler arasında gerçekleşebilir. Birinci dünya savaşının Meşrutiyet liberalizmini kötü etkilemesi ile bazı aydınlar “milli iktisat” düşüncesi ile ılımlı bir gümrük politikasını savunurlar.
Mehmet Cavit Bey’in liberal iktisat politikaları birçok eleştiri alır çünkü İstanbul ticaretinin %60-70’i yabancıların elindedir ve ılımlı bir himayecilik gerçekleşmedikçe iktisadi bağımsızlığın olamayacağı belirtilmektedir. Batılı devletler artık iktisadi olarak göz diktikleri ülkeleri işgal etmektedirler. Eleştirilere göre, liberalizmden vazgeçilmez ve ılımlı himayecilik sağlanmazsa Osmanlı Devleti bundan kötü etkilenecektir.
Milli İktisadın Kapsamı ve Kavramsal Çerçevesi
Balkan savaşlarının, isyan ve milliyetçi hareketlerin etkisiyle liberalizm ağır darbe alır ve girişimler Müslüman-Türk unsurunu hakim kılmaya yöneliktir. Ziya Gökalp’e göre milli iktisat etnik homojenlikle sağlanabilir ve bu Müslüman-Türk unsuru askerlik ve memurlukla birlikte iktisadi teşebbüslerde de yer alarak milli iktisadı kuracaktır. II. Meşrutiyetin başlarında sermaye birikimi için başvurulan “tasarruf” yolu sonuç vermez ve bir Müslüman-Türk girişimci sınıf oluşturulamaz. Ancak I.Savaşın neden olduğu olağanüstü koşullar altında büyük kentlerin iaşesini örgütlemeyi amaçlayan İttihatçı hükûmet bu işi önce belediyelere verir.
Ancak belediyelerin layıkıyla yerine getiremedikleri bu işi bir süre sonra doğrudan doğruya üstlenir. Sonradan iaşe bakanı olacak olan Kara Kemal’in denetiminde kurulan “Heyet-i Mahsusa-i Ticariye” İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerin iaşesini üstlenir. Ekmek, şeker ve gaz yağı gibi temel tüketim maddelerinin temini ve dağıtımını örgütleyen Heyet-i Mahsusa-i Ticariye bünyesinde oluşan fonlar da İttihatçıların özlemini duydukları “millî” anonim şirketlerin kuruluşunda kullanılır. Temel tüketim mallarının yokluğu ve kıtlığı karşısında hükûmet, önce karne uygulamasına başvurur. Ardından karaborsa ve stokçuluğun artması karşısında hükümet, narh uygulamasına geçer. Buna karşın iaşe sorunu Birinci Dünya Savaşı süresince çözümlenemez, aksine karaborsa ve istifçilikten yüksek gelirler elde eden bir sınıf yani harp zenginleri sınıfı türer. İttihatçıların Müslüman-Türk unsuru ekonomide etkin ve egemen kılmaya yönelik girişimleri ile eş zamanlı olarak yine Birinci Dünya Savaşı sırasında yabancı sermayeyi denetim altına almaya yönelik, ancak yabancı çevrelerce yabancı düşmanlığı olarak nitelendirilen bir dizi girişim gündeme gelir. Bu düzenlemelere örnek olarak; İmtiyazat-ı Ecnebiye’nin İlgası Hakkında İrade-i Seniye ile 1 Ekim 1914 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere kapitülasyonların kaldırılması, 15 Ekim 1914 tarihli Kavanin-i Mevcudede Uhud-i Atikaya Müstenid Ahkamın Lağvı Hakkı nda Kanun-ı Muvakkat ile Osmanlı mevzuatında kapitülasyonlardan kaynaklanan bütün hükümlerin geçerliliğini yitirmesinin ilanı, 13 Aralık 1914 tarihli Ecnebi Anonim ve Sermayesi Eshama Münkasım Şirketler ile Ecnebi Sigorta Şirketleri Hakkında Kanun-ı Muvakkat ile gerçek ve ticari nitelikteki tüzel kişilerin Osmanlı mevzuatı kapsamına alınması gösterilebilir. Ayrıca yine millî iktisat politikaları doğrultusunda, yabancı şirketlerin ayrıcalıklarına son verilir ve aynı tarihi taşıyan Temettü Vergisi Hakkında Kanun-ı Muvakkat ile o güne kadar gelir vergisi ödemekten muaf olan yabancı şirketler de vergi mükellefi hâline getirilir
8 Mart 1915 te çıkarılan bir yasa ile yabancı uyruklular Osmanlı uyruklular ile aynı vergi ve ödentilere tabii olurlar ve yabancı şirketlerin ayrıcalıklarına son verilir. Bazı demiryolları ve tersanelerin satın alınarak millileştirilmesi, kabotaj hakkının Osmanlı gemilerine verilmesi bu yasal düzenlemelerin somutlaşmasına örnek olarak gösterilebilir.
Erken Cumhuriyet Dönemi
İmparatorluktan Cumhuriyete “Millî İktisat”ta Süreklilik
İttihatçılar ve tek partili dönem boyunca Türkiye’yi yönetenler arasında bazı ilkelerde, ideolojik, kadrolar, politika üretme ve uygulamalarda benzerlikler vardır. Bu siyasi benzerlikler iktisat politikaları alanında da görülmektedir. Bu sürekliliğe vurgu yapan birçok araştırmacı bulunmaktadır. Kemalistlerin İttihatçılardan alıp devam ettirdikleri milli iktisat politikaları yenilik hareketlerinin hız kazanıp özel mülkiyete, girişimciliğe ve piyasa ekonomisine dayalı bir kapitalist iktisadi gelişme sürecini amaçlamaktaydı.
1923 İzmir Milli İktisat Kongresi
Cumhuriyetin başlangıcında yerli girişimci sınıf yaratmak ekonomik ve toplumsal alandaki en önemli hedeflerden biridir. Bu bağlamda İzmir İktisat Kongresi’nin simgesel bir önemi vardır. Ankara Hükümeti İktisat Vekâleti tarafından düzenlenen Kongre İstanbul ticaret kesiminin bir dış ticaret kongresi düzenleme düşüncesinden ve girişimlerinden doğmuştur.
17 Şubat 1923’te, Lozan görüşmelerinin kesintiye uğradığı bir sırada, İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi 4 Mart 1923’te sona erer. Kongre’nin Lozan Barış görüşmelerinin kesintiye uğradığı sırada düzenlenmesi toplumun tüm tabakalarının birliğini gösterme amacını taşımaktadır. Toplam 1135 kişinin katıldığı kongrede her ilçeyi, kooperatizmin bir yansıması olan mesleki temsil anlayışına göre bir tüccar, sanayici, zanaatkâr, amele, şirket, banka ve üç çiftçi temsilcisi olmak üzere toplam sekiz kişiden oluşan heyetler temsil eder. Bazı dernek ve meslek örgütleri de kongreye temsilci gönderirler. Bunların başında MTTB’nin, İstanbul Esnaf Cemiyetleri, İstanbul Hamallar Cemiyeti, Umum Terziler Cemiyeti, Darülfünun Hukuk Mektebi, İstanbul Ticaret Mekteb-i Alisi, Çiftçiler Derneği, Fransa Darülfünun Mezunları Cemiyeti ile Macaristan Türk Mezunları Cemiyeti yer alır. Meslek grupları ve kurumlar adına görüş ve beklentilerin dile getirildiği kongrenin sonunda on iki maddeden oluşan, üzerinde bütün kesimlerin mutabık kaldığı ve “Misak-ı İktisadi” başlığı altında yayınlanan bir bildiri kamuoyuna duyurulur.
İzmir İktisat Kongresi’nde alınmış ve tavsiye niteliğindeki kararlar harfi harfine hayata geçmemiş ise de 1920’ler boyunca izlenen iktisat politikalarının kongre kararları ile paralellik gösterdiği söylenebilir. Bunların başlıcaları 1924’te özel girişimleri finanse etmek için Türkiye İş Bankası’nın kurulması, 1925’te Aşar Vergisi’nin kaldırılması, 1927’de sanayi alanında özel girişim ve yatırımlarını teşvik için 1913 tarihli Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun yeniden düzenlenerek yürürlüğe girmesidir. İzmir İktisat Kongresi’nde devletin ekonomiye müdahalesine ihtiyatla yaklaşılır. 1920’ler boyunca özellikle dış ticaret rejiminde bu ihtiyat sürer. Bunda Lozan Antlaşması hükümlerince hükûmetin 1929’a kadar gümrük duvarlarını yükseltme imkânından yoksun olması da etkili olur. Netice olarak 1920’ler boyunca Türkiye’de devletin ekonomiye sınırlı müdahalesinin söz konusu olduğu, buna bağlı olarak 1930’lu yıllarla karşılaştırıldığında ekonominin görece liberal bir eğilim çizdiği söylenebilir.
Millî iktisat politikasının temeli, sermaye birikiminin yetersiz olduğu ülkede devlet eli ile sermaye birikimini artırmak ve böylece iktisadi gelişmeyi sağlamaya yönelik girişim ve oluşumları gerçekleştirmektir. Bu politika, 1920’lerde devletin doğrudan değil dolaylı etki ve müdahalesi ile gerçekleşir. Müslüman-Türk unsurun ekonomide egemen konuma gelmesi temel hedeftir. Yabancı sermayenin Millî Mücadelenin ardından elini eteğini çekmediği ülkede, yabancı sermaye ile olan ilişkilerde yerli gayrimüslimlerin yerine Müslüman-Türk asker-bürokratların veya tüccarların geçmeye başladığı görülür.
1930’larda Devletçilik Tartışmaları
1920’lerde izlenen milli iktisat politikası ihtiyaç duyulan iktisadi kalkış için yeterli olmaz ve bu durum devletin önce himaye ve müdahalesi ile sonrasında doğrudan işletmeci veya üretici olarak ekonomide rol oynaması düşünülür. 1930’larda devletçilik ve liberalizm tartışmaları basında yer almaktadır. Planlı sanayileşme devletçiliğin en belirgin özelliğidir. Koşullar ve etraftaki örnekler gereği Türkiye’nin kapitalist sistemi göz ardı etmeden planlama ile sanayileşme girişimi etkili olur. 1925 ve 30’larda bazı muhalefet hareketleri görülse de 1930’lar Türkiye’nin tek parti tarafından yönetildiği bir dönem olarak görülür. Devletçilik-liberalizm alanında yapılan tartışmalar uzun sürmemekle birlikte 1930’larda bu kavramlara yüklenen anlamlar açısından önemlidir. “Kadro” dergisi etrafında toplandıkları için Kadrocular adı verilen bir grup 1930’larda Türk devrimine görece “sol” bakışını yansıtırlar.
Basın aracılığıyla gerçekleşen ve devletçilik-liberalizm ekseninde gelişen bu tartışmalar uzun sürmez. Ancak bu tartışmalar 1930’larda aydınların ve siyaset adamlarının devletçilik-liberalizm kavramlarına yükledikleri anlamı yansıtması açısından önem taşımaktadır. Politik yönü yanında entelektüel yönü de bulunan bu tartışmaların taraflarından biri, Kadro dergisi etrafında toplandıkları için Kadrocular olarak adlandırılan Burhan Asaf Belge, Şevket Süreyya Aydemir, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vedat Nedim Tör, İsmail Hüsrev Tökin ve Mehmet Şevki Yazman’ın oluşturduğu harekettir. Kadrocular, Türk devrimine 1930’larda görece “sol” bakışı yansıtırlar. Kadroculardan Şevket Süreyya Aydemir İnkılâb ve Kadro adlı kitabında devletçilik ile ilgili olarak “Türkiye ve Türkiye’ye benzer memleketler için devlet müdahalesinin mevzuu yüksek tekniğin doğurduğu bir takım tezatları bir takım menfaatler için kontrol ve disiplin altına almak için değil esasen mevcut olmayan bu yüksek tekniği bizzat devlet teşkilatçılığı altında ve birtakım menfaat tezatlarına yol açmadan meydana getirmektir” tanımını yapar.
Devletçiliği bir amaç olarak gören kadrocuların yanı sıra, devletçiliğe muhalif olmayan ancak devletçiliği amaç olarak değil araç olarak gören kişi ise Ahmet Hamdi Başar’dır. Başar iki kavram ileri sürer. Bunlardan biri klasik liberalizmin devlet türü olan “idari devletçilik” diğeri ise “iktisadi devletçilik”tir.
Kadrocular ve Ahmet Hamdi’ye nispetle devletçi olarak nitelendirilemeyen hatta liberal olduğu belirtilen Ahmet Ağaoğlu Batı’daki toplumsal ve ekonomik gelişmeyi devletin birey üstündeki baskının kaldırmasına bağlamış ve böylece Batı gelişme göstermiştir.
1930’ların ortalarına gelindiğinde devletçilik-liberalizm tartışmaları yoğunluğunu kaybeder ve 1934’te Kadro hareketi tasfiye edilir. Bundan önce SCF’nın kapatılması ile Ağaoğlu ve benzer düşünceleri taşıyanların muhalefet etme etkinlikleri ve alanları daha da daralır. Ahmet Hamdi ise 1930’da üç ay süren yakınlaşma dışında Atatürk’ün çevresinde yer edinemez ve dolayısıyla düşüncelerini gerçekleştirme şansı da bulamaz.
Atatürk Devletçiliği liberalizmden farklı, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş ve Türkiye’ye has bir sistem olarak tanımlar. Atatürk Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bireysel ve özel girişimlerle başarılamayan şeyleri kısa zamanda gerçekleştirdiğini ifade etmiştir.
Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı
Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı (BBYSP) 1934’te uygulamaya konmuş, temel gereksinim maddelerinin yurt içinde üretilmesini, sınai üretim birimlerinin kurulmasını ve bu tesislerin kuruluş yerlerinin hammadde ve iş gücü kaynaklarına yakın olmasını hedeflemiştir. Büyük ölçüde iç kaynaklar kullanılarak Türkiye’de dokuma, maden, selüloz, kimya ve seramik sanayi kurulmasına çalışılır ve bu plan öngörülen süreden önce gerçekleştirilir. İş Bankası ve Sümerbank tarafından yürütülen yatırımlarla birçok fabrika işletmeye açılır.
BBYSP ile Türkiye’de dokuma, maden, selüloz, kimya ve seramik sanayinin kurulması amaçlanır. Planın finansmanı büyük ölçüde iç kaynaklarla gerçekleştirilir. Bir miktar İngiliz ve Sovyet kredisi de kullanılır. Planda yer alan dokuma, maden, selüloz ve kimya sanayine ilişkin yatırımlar Sümerbank tarafından, sömikok, Şişecam ve kükürt sanayine ilişkin yatırımlar İş Bankası tarafından yürütülür. BBYSP öngörülen süreden önce hayata geçirilir. 1934 yılında Bakırköy Bez Fabrikası, Keçiborlu Kükürt Fabrikası ve Isparta’da Gülyağı Fabrikası işletmeye açılır. 1935 yılında ise Kayseri Bez Fabrikası, Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası, Zonguldak’ta Anstrasit Fabrikası işletmeye açılır. 1936 yılında İzmit Kağıt Fabrikası üretime geçer. 1937’de Ereğli ve Nazilli Bez Fabrikaları işletmeye açılır.
1936’da gündeme gelen İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı (İBYSP) enerji ve madencilik alanlarına önem verir. Bu planda temel hedef tarım ve özel sektörün gelişmesini göz ardı etmeden ülkenin yeraltı kaynaklarını değerlendirmektir.
Çok Partili Sistem
İkinci Dünya Savaşı Ertesi Devletçiliğin Tasfiyesi
Türkiye İkinci Dünya Savaşının dışında kalırken yüksek savunma harcamaları yüzünden sanayileşme yavaşlar ve sonrasında Türkiye’nin Batı’ya yönelmesi çok partili siyasal yaşamı beraberinde getirir. Böylece 21 Temmuz 1946’da çok partinin katıldığı bir genel seçim yapılır. Yetersiz sermaye yüzünden savaşın aksattığı kalkınma sürecini yeniden başlatmak için Türkiye’nin dış ekonomik desteğe ihtiyacı vardır. ABD İkinci Dünya Savaşı sonrasında yıkıma uğramış Avrupa’nın lideri haline gelmiştir. SSCB Avrupa’ya bir tehdit oluşturmaktadır. Bu şartlar altında yeni bir uluslararası para sisteminin kurulması konu olur. Böylece Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ve bugünkü adıyla Dünya Bankası’nın (DB) temelleri atılmış olur. Türkiye bu yeni uluslararası ekonomik sisteme dahil olmak ister. Türk parası 1946’da devalüe edilir ve Türkiye 1947’de IMF’nin ve Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası’nın bir üyesi olur. Kendisine yeni ekonomik düzende yer arayan Türkiye’ye bazı kalkınma projeleri tavsiye edilir. Bunların arasında Hilts Heyeti raporu, Thomburg Raporu ve Barker Misyonu Raporu sayılabilir. Bütün bunlardan çıkan sonuç planlı sanayi sürecinin devamı için yeterli iç ve dış desteğin olmadığıdır. Artık Türkiye adımlarını atarken değişen Dünyanın etkisi ve rolünü hesaba katarak atmalıdır ve Devletçilik yine tartışılmaktadır.
1948 Türkiye İktisat Kongresi
22 Kasım 1948’de İstanbul’da toplanan Kongre’de bireyin iktisadi özgürlüklerinin devletçe korunması gerektiği, özel girişimin temel alınması ve devletin ekonomide rehberlik etmesi ve sosyal adaleti sağlaması gerektiği ileri sürülür. Kongre’de Devletin işletmeci olarak ekonomide bir rol üstlenmesi istenir. Devlet sınai ve tarımsal üretim işlerinden elini çekmelidir. O günün şartlarında devlet özel girişimin yatırım yapma gücüne sahip olmadığı alanlarda varlık gösterebilir. Bu Kongre Türkiye’nin 30’lardaki iktisadi devletçiliği daha fazla sürdüremeyeceğini göstermesi açısından önemlidir.
Devletçiliğin DP Liberalizmine Evrimi
DP, CHP’nin içinden doğan ve 14 Mayıs 1950’de seçimle iktidara gelmiş bir partidir. CHP’ye göre daha liberal olan bu parti iktisadi devletçiliği kabul etmemekle birlikte devletin ekonomideki rolü ve önemini de göz ardı etmez. DP’ye göre liberalizmde devlet önemli bir yere sahip olup özel sektörün yetemediği yerlere devlet el atmalıdır. Yabancı sermaye aktarımı 1950’lerde izlenen ekonomik politikaların en önemli unsurudur. Bu nedenle 1951’de Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu ve 1954’te Yabancı Sermaye Teşvik Kanunu ve Petrol Kanunu gündemdedir. 1950’de köylünün desteğiyle iktidara gelen DP, tarıma dayalı sanayileşmeyi destekler ancak traktör sayısı artarken diğer tarım aletlerindeki sayının artmaması verimde azalmayı beraberinde getirir ve ekonomide bir sorun haline gelir. 1954’te Türk ekonomisi bir tıkanma sürecine girer ve ithal ikameci sanayileşmeye yönelir. Bu politikanın en önemli özelliklerinden biri sanayi içinde özel sektörün ağırlık kazanmasıdır. Bu modelde “karma ekonomi” ortaya çıkar. Bu yapıda devlet özel girişimi sınırlamak ve denetlemekten çok teşvik rolünü üstlenir.
Keynesyen Düşüncenin İlk İzleri
Çok partili döneme geçişte ve DP iktidarı zamanında sürdürülen iktisat politikalarında Keynesyen İktisat düşüncesi etkilidir. Buna göre ihtiyaç duyulduğunda devletin ekonomiye müdahalesi söz konusudur. Yani devlet üretimin gerilememesi, işsizliğin ortadan kalkması ve talep azlığının ortadan kalkması için yatırımlar yapar.
Adını İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes’ten alan Keynesyen iktisat, tam istihdam sorunu ve tasarruf ile yatırım arasındaki ilişki üzerine öneriler getirmektedir. Buna göre tam istihdamın sağlanması için gerektiğinde devletin ekonomiye müdahalesi söz konusu olabilir. Devlet üretimin gerilememesi, işsizliğin ortadan kalkması ve talep azlığını sona erdirmek için yatırımlar gerçekleştirmelidir. Sadun Aren, Sabri Ülgener ve Osman Okyar gibi akademisyen iktisatçılar Keynesyen düşüncenin Türkiye’de tanınmasında rol oynarlar. Aynı dönemde Forum dergisi etrafında Keynesyen bir büyüme modelini savunan akademisyen ve aydınlardan oluşan bir grup ve öte yanda ise planlı kalkınmayı savunan ve bunun için devletçilik deneyimlerinden yararlanılmasını talep eden ve Cemil Sait Barlas’ın Pazar Postası adlı dergisinde yayınlanan yazıları anmak gerekir.
Planlama Dönemi
DP Liberalizminin Sonuçları, DPT’nin Kuruluşu ve Planlamanın Yeniden Yükselişi
Türkiye Ekonomisi 1950’den 55’lere kadar dalgalı ve yüksek bir seyir izlerken 1955-59 yıllarındaki % 15’lik fiyat artışları ihracatı zorlaştırırken ithalatı cazip kılar. Bu nedenle de dış ticaret açığı artar. Bu durumda döviz kurlarında ayarlama yapmak zorunluğu doğar. 1958’de istikrar tedbirlerinin alınmasının yanı sıra IMF 250 milyon dolar kredi sağlarken 600 milyon dolar dış borç ertelenir. DP Hükümeti ekonomide yeni arayışlar içindeyken yeni bir planlama gündeme gelir. Bu planlama sosyalist ekonomi çağrışımı yapmaktadır. Bu eğilim Batılı çevrelerde kabul gördüğü için etkili olmuştur. 27 Mayıs 1960’ta DP iktidarını devralan Milli Birlik Komitesi planlamanın beyni sayılan Devlet Planlama Teşkilatını kurar. DPT’nin birçok amaç ve görevi vardır. Bazıları arasında ülkenin tüm kaynaklarını saptayıp, toplumsal ve ekonomik politikaları belirlemek, planlar hazırlayıp uygulanışlarını izlemek, gerektiğinde değişiklik yapmak sayılabilir.
Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı
BBYKP 1963-1967 yılları arasını kapsamakta ve kararlı ve dengeli bir yaklaşım benimsemiştir. İBBKP’da ise sanayi sektörü üzerinde durulur ve esas olan iktisadi istikrardır. Yatırım malları üretimi de plandaki bir diğer önemli sektördür. Planın içerdiği konular arasında vergi reformu, kalkınma bankacılığının kurulması, kooperatifçiliğin geliştirilmesi ve iç pazarın yeniden örgütlenmesi vardır.
Toplumsal muhalefetin Yükselişi TİP ve Yön Hareketi
1960’larda Türkiye’ de ekonomide devlet ve devletçilik tartışmaları yoğundur. Bu tartışmalarda iki yeni oluşum olan Türkiye İşçi Partisi ile Yön Hareketi dikkati çekmektedir. TİP bankacılık ve dış ticaret sektörlerinin devletleştirilmesini ve toprak reformunu savunurken Yön hareketi de ekonominin devletleştirilmesini ve toprak reformunu savunur.
Neoliberalizmin Yükselişi Keynes’ten Freidman Cizgisine Geçiş
1970’lerin başında Türkiye’de ciddi bir kriz yaşanır. Diğer kapitalist ekonomilerde de görülen krizler Keynesyen İktisat politikalarından vazgeçilip etkin para politikasının uygulanmasını öngören Freidman görüşünün benimsenmesini getirir. Bu görüşe göre devlet ekonomiye müdahale etmemelidir. Freidman’ın görüşleri Batı’da benimsenirken 1980’lerde Türkiye de bu doğrultudaki politikalarla tanışır. 24 Ocak’ta bu görüş çizgisinde istikrar tedbirleri alınır. 12 Eylül 1980’de bir askeri darbe olur ve Freidman çözümleri uygulanmaya başlar. Bu darbe sonucunda muhalefet sindirilir ve ekonomide “politikasızlaşma” süreci hız kazanır.
24 Ocak Liberalizmi ve Sonuçları
24 Ocak kararları Türk ekonomisinde önemli yer tutar. Bu kararlar korumacı-müdahaleci iktisat politikalarının yerine daha liberal bir yapının kurulması üzerinedir. 1983’te Turgut Özal liderliğinde iktidara gelen ANAP ve bundan sonra iktidara gelen tüm partiler ciddi krizler yaşarlar. 2002’de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) seçimle iktidara gelir ve diğerleriyle benzer bir liberal ekonomi çizgisi belirler.
Derviş Programı ve Sonrası
AKP iktidarı Kemal Derviş’in başlatmış olduğu iktisat politikalarını devam ettirir. Enflasyon düşmesine karşın dış borç yükü ve bölüşümde yaşanan olumsuzluklar artar. İzlenen politikalar sonucu işsizlik, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve yoksullaşma yaygınlaşır. Tüm bunlar neoliberalizmin bir sonucu olarak yaşanmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.