Home » Felsefe » Rönesans Felsefesine Giriş

Rönesans Felsefesine Giriş


Image

Rönesans felsefesi bir geçit döneminin, yani Avrupa uygarlığının yaklaşık bin yıl süren Ortaçağı ile Yeniçağ arasındaki dönemin felsefesidir. Tarihsel olarak 1400 ile 1600 yılları arasında kalan dönemi ifade eder. İşte bu dönemde geliştirilen ve Ortaçağ ile modern Yeniçağ felsefesi arasında bir tür köprü görevi üstlenen felsefeye Rönesans felsefesi adı verilmektedir. Bu felsefenin bir geçiş dönemi felsefesi olmasının en temel nedeni, onun hem Ortaçağ felsefesiyle süreklilik arz etmesi hem de felsefede bir“yeniden doğuşu” temsil etmesidir.

Ortaçağ felsefesiyle süreklilik arz etmesi, Aristotelesçiliğin Rönesans felsefesine, antikiteden miras kalan diğer düşünce akımlarıyla birlikte hâkim olmasından kaynaklanır. Aristotelesçiliğin, diğer antik felsefe anlayışlarıyla birlikte hâkim olması ise Ortaçağın Hıristiyan teolojisiyle Aristotelesçilik arasında gerçekleştirmiş olduğu sentezin özellikle Hıristiyan ayağının 14. yüzyıldan başlayarak, Roger Bacon ve Ockhamlı William’ın da etkisiyle bir süre boyunca aşındırıldıktan sonra en nihayetinde çökmesinin ardından hâkim felsefe formu olarak bir başına kalmasının bir sonucuydu.

Ortaçağ felsefesinin ruhu, ilk başlangıcından itibaren gündemin Hıristiyan teolojisinin öğretileri tarafından belirlenmiş olması anlamında, gerek İlkçağ ve gerekse modern felsefenin ruhundan tamamen farklıydı. Dahası, Ortaçağda kültürel atmosfer, ahlaklılığın, siyasal öğretinin ve sosyal kurumların teolojinin damgasını taşımasına yol açacak şekilde, Kilisenin ağır hâkimiyetinden çok yoğun bir biçimde etkilenmişti. Ortaçağda söz konusu Hıristiyan teolojisi, İslam dünyasından yapılan tercümeler sayesinde öğrenilmiş olan Aristoteles felsefesiyle evlendirilmişti. Zira zamanında Pythagorasçıların hayli cüretkâr kozmolojisi, Demokritos’un atomculuğu ve Platon’un aşkın İdealar dünyasıyla ilgili spekülasyonların da bulunduğu Aristoteles, en azından Hıristiyan Ortaçağ felsefesine eleştirel bakanların gözünde felsefi tahayyül eksikliği ve güçlü sağduyusuyla tezahür etmiş biri olarak, bütün bu cesur karşı çıkışları bir kayıp diye değerlendirmiş veya onları parça parça eriterek, içinde hemen her şeyin kendi yerini bulacağı, iyi organize edilmiş ansiklopedik bir düzenleme tesis etme işi üzerinde yoğunlaşmıştı.

Bu, pek çoklarına göre fiziği ilkel ve çoktan itibardan düşmüş bir seviyede tutma ve saçma sapan bir mekanik kurma adına, matematikten ve onun sağladığı imkânlardan uzak durma pahasına gerçekleştirilmişti. Bu şemanın güçlü noktaları Aristoteles’in önemsediği, insana ve beşeri faaliyetlere uygun bir yer vermek ve aklın deneyimlerini tatmin edici bir biçimde betimlemek türünden ihtiyaç veya gerekliliklere göre seçilmişti. Şema, dahası Hıristiyan teolojisiyle sentezlendiğinde, lafzi veya sözel çözümleme aracılığıyla ele alınan, özde hukukçunun dünyasına benzemekle birlikte, gerçeklikten oldukça uzak bir evrene dönüşmüştü. Çünkü hukukçu gibi Skolastik âlim de problemleri, onların ihtiyaçlarını ve kendi iç diyalektiğini gözeterek ele almaya kalkışmaktan, hatta farkına vardığı yeni problemlerle yüzleşmektense, onları toplumun gerek duyduğu şekilde manipüle veya idare etmek üzere, öğrenmiş olduğu tekniği kullandı. Bu teknik, tartışmacılık diye bilinen ve büyük ölçüde tez-antitez yöntemine dayanan bir teknikti; bu, pek çok kültür veya felsefe tarihçisine göre, insanı bilgi için duyulan istekten korumakla meşgul manevi bir otoritenin geliştirmiş olduğu bir yöntemdi.İnsanların Aristoteles’in söz konusu idare etme tekniğini seleflerinin fikirlerini gündemden çıkarıp ortadan kaldırmak için kullanan bir filozof olduğunu öne sürmeleri için 17. yüzyılı beklemek gerekiyordu. Bunun için Aristoteles’i kardeşlerini öldürerek tahta çıktıklarına inandığı Osmanlı padişahlarına benzeten Francis Bacon’ın tarih sahnesine çıkmasını bekleme zorunluluğu vardı.

Aristoteles’in felsefesiyle Hıristiyan teolojisinin, Ortaçağda Aquinalı Thomas eliyle gerçekleştirilen sentezin önce Hıristiyan ayağı çökmüştü. Çünkü Hıristiyan düşünce yapısıyla insanın hayat, sanat ve düşüncenin çeşitli imkânlarıyla karşı karşıya gelme isteği ve talebi arasındaki ayrılık, 14. yüzyılın başlarından itibaren giderek büyümeye ve yüzyıllık bir süreç içinde, bir yarık görünümü almaya başlamıştı. Daha Kilisenin kendi içinde bile, felsefeyi din veya teolojinin hizmetkârı olarak kullanmanın uygunluğuyla ilgili tartışmalar, en nihayetinde bir disiplin olarak felsefenin din ve teolojiden tamamen ayrı bir disiplin olduğu sonucuna götürmüştü.

Ockhamlı William her ne kadar Hıristiyan Ortaçağı’nın sentezini, “çifte hakikat öğretisi” olarak bilinen ve bazı hakikatlerin iman, diğer bazılarının ise akıl yoluyla bilindiğini ifade eden öğretisini kullanarak bir şekilde koruma çabası verdiyse de aynı öğreti insan zihninin deneyim alanının üstüne hiçbir zaman çıkamayacağını ve dolayısıyla felsefenin bir doğal teoloji sağlayamayacağını göstermek suretiyle, hayli narin bir görünüm marz eden sentezin yıkılmasında kesin sonuçlu bir etki yaptı. Gerçekten de Ockhamlı William, “bizde bir formun veya ruhun var olduğunu, bunun bedenin formu olduğunu akıl ve deneyime dayanarak tam bir kesinlikle bilmenin bir yolu olmadığını”, insanların bu türden hakikatleri ancak iman yoluyla bilebileceklerini söylemişti. İşte açılan bu yolun hazırladığı sonraki duraklardan biri olan Reformasyon durağında doruk noktasına ulaşacak şekilde din, artık öncelikle imanla ilgili bir konu olarak anlaşılmaya başlanırken, felsefe de Rönesans’tan ama özellikle de Descartes’tan itibaren özerk hale gelecektir.

Rönesansın Tarihsel ve Sosyal Kaynakları


Rönesans’ın ve dolayısıyla Rönesans felsefesinin doğuşu ve gelişiminde söz konusu içsel faktöre ek olarak birtakım dışsal faktörler de önemli bir rol oynamıştır. Bu sosyal ve tarihsel faktörler arasında, en azından Batılı felsefe tarihçileri tarafından, ilk sıraya İstanbul’un 1453 yılında Türkler tarafından fethedilmesi yerleştirilir. Osmanlıların Batı’ya doğru yayılması, pek çoklarına göre, sözgelimi Trabzonlu George benzeri Antik Yunan kültürü âlim ve uzmanlarının özellikle İtalya’ya göçmelerine ve doğallıkla da Batı’da o zamana kadar bilinmeyen birtakım Grekçe felsefe metinlerinin Batı’ya geçişine yol açmıştır.


Yine aynı bağlamda, kaynağında Doğuluların bulunduğu birtakım icatların Batı’ya girişinin de Rönesans üzerinde yoğun bir etki yaptığı kabul edilir. Bunlardan birincisi hiç kuşku yok ki barut olup, o bir yandan yeni bir iktisadi sistemin yavaş yavaş doğuşuna, diğer yandan da feodal düzenin devasa sur ve duvarlarının yıkılışına işaret eder. İkinci büyük icat olan pusula, bu yeni yeni filizlenen iktisadi sistemin temel aktörleri olan kentsoyluların, yeni ticaret yollarının keşfine dayanan duyulan ihtiyacı yansıtacak şekilde 15. yüzyılda gerçekleşen keşif seyahatlerine gönderme yapar. Gerçekten de Avrupalıların 15. yüzyılda Amerika’yı keşfetmeleri ve Çin ile Japonya’ya yaptıkları ilk seyahatler yeni dillerin, kültürlerin ve dinlerin farkına varılması suretiyle ufukların genişlemesine yol açarken, aynı anda sömürgecilik, kölelik ve Hıristiyan olmayanların hakları benzeri konuların siyaset felsefesinin konuları arasına dahil edilmesiyle sonuçlanmıştır. Yine denizcilik, ticaret ve bankacılık alanında kaydedilen gelişmelerin matematik çalışmalarıyla bilimsel çalışmaları önemli ölçüde etkilediği söylenebilir. Söz konusu bilimsel çalışmalar, Rönesans döneminde doğallıkla teleskop benzeri aletlerin icadından ve bu arada Yunan matematiğinin kendisiyle Platon’un matematiğe özel bir önem atfeden yaklaşımının farkına varılmasından da yoğun bir biçimde etkilenmiştir.
Yine, 15. yüzyılda kâğıdın Batı uygarlığına girişiyle birlikte matbaanın bulunmasının Rönesans’ın ortaya çıkışında önemli bir etki yaptığı kabul edilir. Bu gelişmelerin bilgi ve kültür ile öğrenim faaliyetinin üniversite dışına yayılımında, daha önce üzerlerinde âlimlerin çalışmış olduğu elyazması metinlerin geniş kitlelere erişmesinde ve bu arada eğitim ve kültür dili olmayan ulusal dillerin gelişmesinde doğrudan etkili olduğu söylenebilir. Öte yandan 15. yüzyılın ortalarında yaşanan Protestan reformasyonu da Rönesans’ın gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Protestanların kutsal kitabın, Latince değil de ulusal dillerde okunması gerektiği üzerindeki ısrarı sadece ulusal dillerin gelişimine değil fakat okuryazarlığın gelişimiyle bilginin geniş kitlelere yayılmasına da azımsanmayacak derecede katkıda bulunmuştur.

Reformasyonun eğitim üzerinde de etkili olduğu söylenebilir. Sadece Protestan Reformasyonu değil fakat Katoliklerin karşı Reformasyonu da eğitim kurumlarının yeni baştan şekillenmesinde öncü bir rol üstlenmiştir. Bunu Avrupa’daki eğitim kurumlarını baştan aşağı değiştiren Jesuit tarikatının faaliyetlerinde açıkça görmek mümkündür. Sadece Protestanların değil Katoliklerin de eğitimde Lombard’ın Hükümler’ini terk etmeleri, eğitim müfredatlarının, özellikle mantık araştırmalarıyla olan ilgisi bağlamında, daha az teknik hale gelmesinde azımsanmayacak bir rol oynamıştır.Rönesans felsefesinin, bütün bu faktörlerin de etkisiyle çok sayıda çığırının olduğu söylenebilir.Bununla birlikte, bütün bu çığır ya da akımlardan en önde geleni, kesinlikle hümanizm olmuştur

Modern Felsefenin Başlangıcı Olarak Rönesans


Image

Bu nasıl olanaklı olabilirdi? İnsanın, tüm Ortaçağ boyunca düşünceye egemen olan Tanrısal ve dinsel nitelikli kavram ve nosyonları bir tarafa bırakıp özgür aklının yol göstericiliğinde dünyayı yeniden keşfetmesiyle, inanç yerine duyulara ve akla da yalı yepyeni bir bilim doğa bilimi kurmasıyla olanaklı olabilirdi. Bu yeni düşünme, araştırma ve eyleme biçimi  Rönesans ta belirginleşti. Sonunda tanrısal özne bir tarafa bırakıldı ve bireysel insan, düşünen ve eyleyen özne olarak tarih sahnesinde yerini aldı. Bunlar modern çağı ve felsefeyi ayrımlaştıran niteliklerdir. Rönesans döneminde ilk kez kendini gösteren bu modernleşme atılımı Yeniçağda iyice olgunlaştı ve 20. yüzyılın ortalarına dek süregeldi. Bu giriş tümcelerinden modern çağı Rönesans ile başlatmanın neden anlamlı olduğu anlaşılabilmektedir. Modern çağda ortaya çıkan tüm ürünlerin ‘modern’ olarak nitelenmeleri doğal olacağından ‘modern felsefe’ ve ‘modern bilim’ terimleri Rönesanstan günümüze dek gelen felsefe ve bilim dönemlerini niteleyen terimlerdir.

Modern felsefe yeni tarzda yapılan felsefe olduğuna göre, bu yeni tarzın ne olduğu üzerinde durulmalıdır. Burada felsefeyi kotaranlar Tanrı adına konuşan din adamları değil, özgürce düşünüp eyleyen bireylerdir: Birey kendi eleştirel aklına güvenerek dünyayı, toplumu, bilimi kurma eylemine girişmiştir; düşünen ve eyleyen özne artık kendisidir; Tanrı ya da Tanrı’nın temsilcileri değil. İnsan bireyi artık özgüvenine kavuşmuştur. Kendisi adına düşünüp eyleyecek aşkın bir varlığa ya da kaynağa gereksinimi yoktur. Rönesans döneminin düşünsel ve eylemsel girişimleri tümüyle bu ruhu yansıtır. Özellikle 17. yüzyıla gelindiğinde, gerçek anlamda modern felsefe başlamış olur. Çünkü felsefe yapıtları bireyin kendi özel düşüncelerini, inanç ve yaklaşımlarını içeren ve hatta birinci şahıs anlatımla kaleme alınan yapıtlar olma özelliğini taşımaktadırlar. Bu bağlamda ‘modern felsefe’ deyimi her şeyden önce Ortaçağ felsefesinden bir kopuşu anlatır. Çünkü 14.15. yüzyıllara gelindiğinde, insanların kiliseden duydukları hoşnutsuzluk iyice artmıştı.

Ortaçağ dinsel yönetimi insanlar üzerinde dinsel yaşam biçiminin dışına çıkılmaması bakımından yoğun bir baskı uygulamış, insanların her alandaki özgürce yenilik arayışına, yaratma istemine ket vurma yoluna gitmiştir. Oysa Hıristiyanlığın içyapısındaki çelişkiler ve kilise yönetiminin din adına uyguladığı mantıksız ve anlamsız uygulamalar, insanları yavaş yavaş dinden koparma noktasına getirdi. İnsan otoriteye mutlak olarak boyun eğmek zorunda olmadığını keşfetti. İnsan bireyi artık kendi aklına ve duygularına güvenerek doğruluğu kendisi arama yoluna girmiş oldu. Bundan böyle düşünebilen ve eyleyen varlık, yani özne insan bireyinin kendisinden başkası değildi. İnsanın her konuda kendisine duyduğu bu güven, gerçek bir ‘insancılık (hümanizm)’  düşüncesiyle geliştirilip pekiştirilebilirdi. Yazın, sanat ve felsefe alanında bu şekilde başlayan bir insancılık akımıyla ortaçağ skolastik dönemi son bularak yepyeni bir döneme geçilmiş oldu. Bu yeni dönemin adı Rönesanstır ve genelde 15. ve 16. Yüzyılları kapsayan bir dönem olarak düşünülür.

Rönesans ve Yeniçağ Avrupasında Bilgi ve Tarih


Image

Bu yazımızda, Ortaçağ’ın Hıristiyan odaklı Avrupa medeniyetinin bu din boyunduruğundan kurtularak yeni düşünsel ufuklara yelken açtığı, bunun sonucu olarak da yepyeni bir medeniyet ve değerler sistemi oluşturmaya doğru yola çıktığı büyük dönüşüm sürecinin bir kısmını, tarih felsefesine ve Antikçağ’da temelleri atılıp yerleşen theoria-historia ayrımına daha doğrusu karşıtlığına karşı takınılan tutumları esas alarak tanımaya ve yorumlamaya çalışacağız. Böyle bir çalışma için, öncelikle Rönesans dönemindeki kültürün ve genel düşünce yapısının özellikleriyle ilgili bir hatırlatıcı özet sunarak işe başlayacağız. Bu bağlamda, Yeniçağ Avrupa medeniyetinde Ortaçağ’dan farklılaşan bilgi anlayışını ve Rönesans ile sonrasında tarihe yönelik yaklaşımları da ele alacağız. İkinci ve son adımda, günümüzde “Modern” olarak nitelenen dönemin başlangıcı olarak 17.yüzyıla, yani us çağını ve bu çağı karakterize eden başat düşünür Descartes ve izleyicilerini mercek altına alarak, 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa kültürünün ve düşünürlerin genel olarak tarih bilgisine karşı tutumlarını değerlendireceğiz.

Rönesans’ın aralarında köprü kurduğu çağlardan biri Ortaçağ, diğeri de Yeniçağdır. Her iki çağda da kendine özgü bir değerler sistemine, bir dünya görüşüne ve bu dün ya görüşü ekseninde oluşturulmuş kurumlara rastlamak olanaklıdır. Rönesans, Ortaçağ düzeninin çözülerek Yeniçağ’ı oluşturacak ilkelerin ve düşünce yapısının kendini belli etmeye başladığı bir dönemin adıdır. Kökleri 14. yüzyıla kadar geri götürülebilecek olan Rönesans hareketi, Ortaçağ’ın tek boyutlu dünya anlayışından ve bu anlayış karşısında insanın edilgenliğinden kurtulma arayışı içerisinde pek çok düşünce akımını barındıran birkaç yüzyıllık bir süreçtir. Bu sürecin en dikkate değer akımıysa hümanizmdir. Hümanizm, insanın, gitgide de ulusların, birey olma, bireysellik kazanma çabalarını içeren, temel sloganı “daha çok insan, daha az tanrı” olan bir akımdır.Hümanizm ile öne çıkan bu çabaların etkileri, dinde de Reform isteklerinin artmasına, hatta bu sürecin sonunda Protestanlık adı verilen yeni bir Hıristiyan mezhebinin doğmasına kadar uzanır.

Rönesans’ta karşılaşılan düşünce sistemleri ve öğretiler, İlkçağ’ın ve Ortaçağ’ın evren ve hayat görüşlerindeki tüm renkleri taşısalar da, artık Ortaçağ’daki gibi tekseslilik değil, İlkçağ’daki gibi çok seslilik söz konusu olur. Ayrıca, düşünürler de yapıtlarında kişiliklerini, kendisini özgün kılan unsurları açıkça belirtmeye ve yavaş yavaş yazı dili olarak Latince yerine kendi ulusal dillerini kullanmaya başlamışlardır. Ayrıca Rönesans’ta felsefeyi yapanlar ve işleyenler Ortaçağ’daki gibi din adamı değil, yazarlar, araştırmacılar, üniversitelerin öğrencileri olmuştur.
Rönesans’ta, kültürün hemen hemen tamamında görüldüğü gibi, felsefenin de temel yönelişi kendini her türlü otoriteye bağlılıktan kurtarmak, yalnızca kendine ve kendi yetilerine dayanmak, kısacası, kendini arayıp bulmak olmuştur. Bunun için de dünya ve hayat üzerindeki görüşleri yalnız deneyimin ve aklın sağladığı doğrulara dayanarak biçimlendirmeye çalışılmıştır. Ortaçağ’ın “bulunmuş, hazır bilgi paketi” muamelesi yaptığı doğruluklar, Rönesans’ta insan için “aranması ve bulunması için uğruna mücadele verilmesi gereken, sonsuz bir görev” olarak görülmeye başlanmıştır.

Rönesans’ın temel parolası olan otoritelerden bağımsızlaşma isteği, insanın tekrar evrenin merkezine, hem de bir “küçük evren” (mikrokosmos) olarak yerleşmesine, ulusların da birer birey gibi kendine özgülükleri olan yapıya kavuşma yoluna girmelerine yol açmıştır. Bu tavır, felsefeye de yansımış, felsefe de artık tek yolla tek amaca yönelmiş bir bilgi türü olmaktan çıkarak, insan düşüncesini meşgul eden her türlü sorunu ele almaya, bu sorunları çözmek üzere o zamana kadar bilinen bilinmeyen yöntemleri kullanmaya girişmiştir.

Rönesans, ayrıca, Aydınlanma ile zirveye ulaşan evrimin sağlamlaştırdığı bir anlayışın, yani Tanrı yerine doğanın belirleyici ilke kabul edilmesi zihniyetinin oluşmaya başladığı dönem olarak da önemlidir. Bu zihniyet, insanın denetimini yönetimini Tanrı’dan alarak doğaya vermeye dayalıdır. Yeniçağ Avrupa Medeniyeti, Ortaçağ Hıristiyan Medeniyeti’nin dönüştürülmesiyle ortaya çıkmıştır. Din temelli medeniyetin sunduğu kavramsal çerçeve, felsefe tarafından sorgulanmış ve eleştirilmiştir. Ortaçağ Hıristiyan Medeniyeti’nin ekonomik ve siyasi yönlerinde, tarihsel süreçte ortaya çıkan şartlarla bağlantılı olarak, kökten bir değişim ve dönüşüm gerçekleşmiştir. Değişme sürecinde ortaya yeni değerlerin çıkması, yeni bir evren kavrayışının oluşumuna, dolayısıyla yeni bir medeniyetin doğuşuna yol açmıştır: Bu evren kavrayışında Tanrı ve Kilise’nin yerini, insan ve onun yapıntısı olan kültür dünyası alırken, tüm diğer değerler de insanın yetenekleri ve gereksinimleri doğrultusunda betimlenmiş ve belirlenmiştir.İnsan anlayışında bireyin temel unsur olması, bireyciliğin gelişmesine yol açmıştır. Buna bağlı olarak, Yeniçağ Avrupa Medeniyeti’nin temel kavramlarından biri de özgürlük olmuştur. Özgürlük, yalnızca dînî ve ahlâkî denetimlerin niceliğini ve şiddetini azaltmakla kalmamış, bilimdeki devrimler dönemi boyunca bilimsel özerklik arayışlarında, siyasi devrimler sürecinde kendi kaderini belirleme taleplerinde, ekonomik etkinliklerde de mutlakıyetçi bir devletin denetim ve düzenlemelerinden bağımsız olma isteğinde kendisini gösteren bir tür “temel kategori” olmuştur.“Daha az tanrı, daha fazla insan” parolasıyla özetlenebilecek olan Rönesans ve 16. yüzyıl düşünce yapısı, böyle bir güveni ve tanrısal otoritelerden bağımsızlaşma isteğini nasıl elde etmiştir? şimdi bu temel sorunun yanıtını arayacağız. Bu sorunun yanıt bulması, Rönesans’tan başlayarak 17. yüzyılın sonlarına dek tarih çalışmalarına nasıl yaklaşıldığı konusunda da fikir sahibi olmamızı kolaylaştıracaktır.

Rönesans Döneminin Genel Özellikleri


Rönesans’ terimi, ‘yeniden doğuş’ anlamına gelmektedir. Burada yeniden doğan yada doğması istenen nedir? Daha önce bir kez doğmuş olduğuna inanılan özgür düşünce ve bu düşüncenin ürünlerinin yeniden doğması, yeniden insan yaşamını anlamlandırması istenmektedir. Bu özgür düşünceyi ve bunun ürünlerini ise antik kültür  eski Grek ve Roma kültürü temsil etmektedir. Şu halde somut anlamda yeniden doğması gereken eski Grek ve Roma kültürüdür. Her şeyden önce bu antik kültüre geri dönmek, bu kültürün ürünlerini yeniden gün ışığına çıkarmak gerekmektedir.

Bu ülküyü gerçekleştirmek adına atılan ilk adımlar, gerçekleştirilen kültürel çalışmalar hümanizm (insancılık) adı altında dile getirilmiştir. Rönesans tam bir keşif ve özgürleşme dönemidir. Her alanda yeni keşifler yeni buluşlar yapılmıştır. Kolomb ve onu takip eden başlıca denizciler okyanuslarda yeni ulaşım yolları aramış ve sonunda Amerika kıtasını keşfetmişlerdir. Teknik alanda matbaanın icadı yazın, bilim ve felsefe alanındaki gelişmelere ivme kazandırmış, pusulanın icadı deniz yollarındaki başarılı keşiflerin yolunu açmıştır. Sanat ve yazın dünyasında yeni duyguları, duyarlılıkları, algıları yansıtan sanatçı ve yazarlar dikkat çekmeye başlamışlardır.  Giotto, Michelangelo, da Vinci gibi büyük sanatçılar döneme damgalarını vurmuş, Dante, Petrarca, Boccaccio gibi yazarlar Rönesans ruhunu temsil eden hümanizmin öncüleri olmuşlardır. Bilim alanında da önemli buluşlar gerçekleşmiş, örneğin William Harvey kan dolaşımını bulmuş, Copernicus, Kepler, Galileo Galilei bilimde önemli gelişmelere imza atmışlardır. Bu keşifler çağının merkezi İtalya ve Fransa olmuşsa da öncelikle İtalya kent devletleri bu meşaleyi yakmışlardır.

İnsancılık(Hümanizm) ve Başlıca Rönesans Hümanistleri


İnsancılığın (Hümanizm) Anlamı
‘İnsancılık’ (hümanizm) terimi en genel anlamıyla insan aklını, etik ve adalet kavramlarını temele alan, batıl inanışları ve doğaüstü olan her şeyi yadsıyan bir dünya görüşüdür. Bu yaklaşım hümanizmin dünyevi (seküler) yorumudur. Bu seküler biçimiyle “hümanizm, çalışmalarda, felsefede ve pratikte insansal değerlere ve ilgilere odaklanan bir yaklaşımdır.” Bu yaklaşım antihümanist (insancı olmayan) her türlü kavram, düşünce ve uygulamayı dışlama yoluna gider. Yukarıdaki iki tanımı bütünleyen bir tanım da şudur: hümanizm, tüm insanların değerli ve onurlu olduğunu öngören ahlak felsefelerinin genel bir kategorisini anlatan bir terimdir.

Rönesans döneminde “hümanizm genelde kültür ve eğitim alanında akademisyenler, yazarlar ve kamusal liderler tarafından gerçekleştirilen her türlü yenileştirme reform etkinliklerini anlatan bir terimdir.” Özel anlamıyla hümanizm, Grek ve Latin dillerinin, kültürlerinin ve sanatlarının araştırılması esasına dayanan ve sonraları insan araştırmalarına odaklanan devrimsel Rönesans devinimi ya da yönelimidir.

Yaratıcılıkta en üst sınırlara ulaşmış bu zengin kaynağı özümseyip ardından yeni ufuklara yelken açmak amacı güdülmüştür. Araştırma ve keşif özellikle yazın ve felsefe örnekleri üzerinde yoğunlaşmıştır. Grekçeyi iyi bilmek gerektiği için Grek dili üzerindeki çalışmalara öncelik verilmiştir. Bu coşkulu ve dinamik arayışlar dönemi günümüze dek süregelen modern çağın şafağını oluşturmuştur. Rönesans gibi hümanizmin vatanı da İtalya’dır ve erken dönem hümanistler hep Dante, Petrarca ve Boccaccio gibi İtalyanlar olmuştur.

Erken Dönem İtalyan Hümanistleri
Erken dönem İtalyan hümanistlerinin başlıcaları Dante, Petrarca ve Boccacio’dur. Bunlardan Dante (1265-1321), Rönesansın başlarında yaşamış büyük bir şairdir. Şiirlerini Latincede değil İtalyancada yazarak erken Rönesansın bir temsilcisi olmuştur. Çünkü Rönesansın bir özelliği de Latin dilinden ana dillere dönüşte kendini gösterir. Dante dönemin önemli kent devletlerinden Floransa’da doğmuş, Ravenna’da sürgündeyken ölmüştür. En önemli yapıtı Divina Commedia (Kutsal Komedi) İtalyancanın en önemli eseri ve dünya yazınının başyapıtlarındandır. Dante buyapıtla İtalya’da “en büyük şair” olarak bilinir ve “İtalyan dilinin babası” olarak anılır. Kutsal Komedi üç bölümden oluşur: Cehennem (Inferno), Araf (Purgatorio) ve Cennet (Paradiso). Yapıt, Dante’nin Cehennemden başlayıp Cennette son bulan yolculuğunu betimlemektedir. Bu yolculukta hayranlık duyduğu Latin şair Vergilius ve sevdiği kadın olan Beatrice ona yol göstericilik yaparlar. Dante’nin cehenneme yönelik betimlemeleri çok canlıdır ve modern okuyucuyu da etkilemektedir. Araf lirik bir anlatımla kotarılmıştır. Cennet en teolojik içerikli bölüm olduğu için dili oldukça ağırdır. Dante en güzel, mistik ve ekstatik pasajlarda günah çıkarır ve yolculuğun sonunda Tanrı ile yüz yüze gelmeyi başarır. “Bu en yüce aşamada betimleme kapasitemi kaybettim,” diye yazar. Yapıttaki Rönesans ruhu eserin içeriği kadar, İtalyanca yazılmış olmasından da kaynaklanır. Eski klasik yazarlarla rekabet edebilecek yerli yazın yaratma çabalarıyla O, Rönesans’ın bir öncüsü olmuştur.

Böylesine ciddi içerikli bir yapıta neden komedi denildiği merak edilebilir: Dante’nin zamanında tüm ciddi, öğretici yapıtlar Latince yazılmaktaydı. Latince dışındaki dillerde kaleme alınan yapıtlar önemsiz ve sıradan görülüyordu. Ayrıca “komedi” sözcüğü, klasik anlamında, düzenli bir evrene duyulan inancı yansıtan yapıtlara göndermede bulunuyordu. Buna göre evrendeki tüm olaylar mutlu ya da “eğlenceli” bir sona doğru yönelmekle kalmıyor, ama aynı zamanda, her şeyi sonul bir iyiye doğru düzenleyen bir kutsal istenç tarafından etkilenmiş olan bir son söz konusu oluyordu. Buna göre Dante için yapıtta cehennemden cennete doğru ilerleyiş, terimin paradigmatik ifadesini yansıtmaktaydı. Etik yönden bir ruhsal bulanıklıktan, sonunda Tanrının bir görülüşüne ulaşabilmek de söz konusu anlamla uyumludur.

Dante’nin siyasi görüşleri ise Monarchia isimli bir başka eserinde ortaya konur. Burada evrensel barışı oluşturabilmek için evrensel bir monarşinin zorunluluğuna değinmekte, bu bağlamda Katolik Kilisesinin üstlenebileceği rolün evrensel bir barış için yol göstericilik olduğunu söylemektedir. Bu görüşlerinden dolayı yapıt  Dante’nin ölümünden sonra dönemin Papası tarafından toplatılıp yakılmıştır. Dante bu eserde Thomas Aquinas’tan beri süregelen Papa mı, imparator mu tartışmasında imparatordan yana olmuş, Ortaçağ imparatorunun konumunu idealize etme yolunu tutmuş, Batı Roma imparatoru olan Alman kökenli bir yöneticiyi halen tüm insanlığın dünyevi yöneticisi olarak göstermiştir. Bu imparator tüm gücünü papadan değil Tanrıdan almıştı. Dante’nin yöneticinin gücünü papalıktan bağımsız ve onun üstünde düşünmesi Ortaçağ geleneksel ruhuna ters düşen bir yeniliktir. Bir diğer öncü İtalyan hümanisti ise hümanizmin babası olarak anılan Petrarca’dır (1304-1374). Dönemin büyük şairlerinden biri olarak Dante ve Boccaccio gibi modern İtalyan dilinin oluşumuna katkıda bulunmuştur. Ortaçağ için “Karanlık Çağlar” deyimini ilk kullanan kişi olduğu söylenir. Aynı zamanda bir akademisyen ve verimli bir mektup yazarıdır. En önemli yapıtları Canzoniere (fiarkılar), ve Trionfidir (Zaferler).

Bir başka önemli eseri olan Secretum’u (Benim Gizli Kitabım) olabildiğince kişisel, suçluluk duygusu içeren, Augustinus ile imgesel ilişki içinde olan bir diyalog şeklinde yazmıştır. De Vita Solitaria (Yalnız Yaşam Üzerine), yalnızlığı seçerek, derin düşünmeye adanmış bir yaşam biçimini över. Dış dünyaya ve doğaya büyük hayranlık duyan Petrarca, Avrupa’yı dolaşmış ve ilk turist unvanını almıştır. Akademisyenler, Dionigi’ye yazdığı mektupta bir doğa parçasının güzelliğini betimleyişinde estetik beğeninin modern bir tutumunun güçlü biçimde sergilendiğini belirtirlerse de onun bu modern tutumu onda bulunan Ortaçağ ruhunu asla tam olarak bastıramamıştır. Bir Augustinus hayranı olarak onun ruhun üstünlüğü fikrine inanmış, dışsal güzelliklerle sürekli vakit geçirmek yerine ruhun derinliklerine dalmaya yönelmiştir. Kendi beninden hareket etmek düşünmelerinin kaynağını oluşturmuştur. Ruhun dışında kalan hiçbir şey ondan daha büyük değildir çünkü dış dünyadaki hiçbir doğa güzelliği kendisinin ne olduğunu bilememekte, sadece ruh kendi kendisinin bilincinde olmaktadır. Bu esas üzere ruhun edimlerini, özellikle katı mantıksallığa karşıt olarak ruhun derinliklerindeki doğal duyguları, sevinç ve üzüntüleri betimleme yoluna gitmiştir. İnsanın kendisini geliştirebilmek için sessizliğe ve yalnızlığa gereksinimi olduğunu, yalnızlığın sanıldığı gibi olumsuz bir şey olmadığını, yaratıcılık ve üretkenlik için gerekli olduğunu savunmuştur. Ortaçağ tutumu olan içe dönüklük ile Rönesans tutumu olan dışa dönüklüğü harmanlayan bir düşünür olarak gerçek bir hümanist tutumu yansıtmaktadır. Felsefi görüşleri bakımından daha çok insanın etik yaşamı üzerinde durmuş, ideal bir yaşam biçiminin temel ilkelerini belirlemeye çalışmıştır. Bu açıdan kendisine Stoa felsefesini örnek almıştır. İnsan yaşamının sonul ereği olan mutluluk, ruhu dış etkilerden ve iç dürtülerden bağımsız kılmakla sağlanır. Ruhun özgürlük ve dirliği mutluluk demektir.

Bunun için dışsal kaygılardan ve isteklerden sıyrılarak, ruhun derinliklerine dalabilmek gerekir. Bu ise bir tür yalnızlığı seçmek demektir. Yalnız yaşam başkalarından kaçmak için değil salt böyle bir etik görev için gereklidir. Yalnız Yaşam Üzerine adlı yapıtında bu etik yaşam koşullarını enine boyuna irdelemiştir.

Rönesans dönemi hümanistlerinin bir diğeri olan İtalyan şair ve yazar Boccaccio (1313- 1371) Dante ve Petrarca’dan etkilenmiş, özellikle Petrarca ile sık sık buluşarak onun telkinleriyle Latince ve Grekçeye yönelmiştir. Özellikle Grekçeye büyük bir sevgiyle bağlanarak bu dili öğrenmiş, Homeros, Euripides ve Aristoteles’ten çeviriler yapmıştır. İlkçağ dinlerini değer olarak Hıristiyanlıkla bir tutması, böylece dinlerin göreli bir doğruluklarının bulunduğunu öne sürmesi Rönesans dönemine özgü yeni bir anlayışı yansıtır. Başlıca yapıtı dönemin günlük yaşamından çeşitli kesitleri öyküleştirdiği Decameron’dur. 1349 tarihli yapıtta yer alan profan nitelikli öyküler çok ilgi çekmiştir. Genealogia Deorum Gentilium Libri isimli bir başka yapıtı klasik mitoloji üzerine çalışanlar için dört yüzyıl boyunca temel başvuru kaynağı olmuştur. Bir hümanist olarak insan doğasını, insanın duyusal kapasitesini ve duygulanımlarını açık bir üslupla, tüm doğallığı içinde betimleme yoluna gitmiş, bu şekilde insan yaşamını kilise ve törelerin baskı ve sınırlamalarının ötesinde yalın bir gerçeklik olarak ele alma cesaretini göstermiştir. Bu üç erken Rönesans hümanistinin eski Grek ve Latin yapıtlarını keşfetmek için bu dillerde inceleme ve araştırma yapma sürecinde çok büyük katkıları ve etkileri olmuştur. Ayrıca yerel İtalyan dilinde eserler vermeleri İtalyan dilinin ve yazınının gelişmesinde de çok büyük bir başlangıç sağlamıştır. Bu üç büyük İtalyan düşünürün başlattığı rüzgar İtalya’nın on beşinci ve on altıncı yüzyıllarda da Rönesansın beşiği olma özelliğini sürdürmesini sağlamıştır.

İleri ve Geç Dönem Hümanistler
Başlıca geç dönem hümanistlerden biri olan Mirandola (1463-1494) İtalya’da Modena yakınındaki Mirandola’da doğdu. Bologna’da hukuk, Ferrara’da felsefe eğitimi aldı ve öğrenimine o dönemde Aristotelesçiliğin merkezi olan Padua’da devam etti. Latince, Grekçe, İbranice ve Arapça öğrendi. 22 yaşında skolastik felsefe ve teolojinin Batıdaki en önemli merkezi olan Paris Üniversitesine gitti. Burada henüz 23 yaşındayken din, felsefe, doğa bilimi ve sihir üzerine bilinenlere karşıt olarak, 900 tez hazırladı ve tezleri Papalık tarafından Hıristiyanlığa aykırı bulunduğu için yasaklandı. Bu tezlere önsöz oluşturan De Hominis Dignitate (İnsanın Değeri Üzerine Kehanet) adlı yazısı felsefi yaklaşımını tanımak bakımından önemlidir. Rönesansın Manifestosu olarak anılan bu yazı Rönesans hümanizminin temel metinlerinden biridir. Bu eserde Pico, Yeni Platoncu bir anlayış içinde insanın bilgiye ulaşmak için sürekli araştırma yapmasının önemini vurgulamıştır. İnsan soyu varlığa gelince, Tanrı her şeyi kolayca görsün ve kolayca bilgi elde edebilsin diye onu evrenin merkezine koymuş, kendisini bildiği gibi gerçekleştirsin diye ona özgür düşünce vermiştir. Böylece insan rastgele bir varlık değil, kendi yerini kendisi yapan,

Tanrının bu dünyadaki benzeri olan bir varlıktır. Bir tür makrokosmos yanında mikrokosmosdur. Bu nedenle Tanrı katında değeri ve onuru en yüksek varlıktır. Görüldüğü gibi Mirandola, Ortaçağın temel nosyonunun dışına çıkamamış olmakla birlikte, bu fikirle uyumlu olarak insanın değerini ve onurunu ön plana çıkarmayı başararak Rönesans ruhuna uygun davranmıştır. Mirandola, bu 900 tezde Platonculuğu, Yeniplatonculuğu, Aristotelesçiliği, Hermetisizmi ve Kabala öğretisini bir araya getirmiş ve Rönesans eklektisizminin ideal bir örneği olmuştur. Bu tezlerden 72 tanesindeyse doğanın komple bir sistemini betimlemeye çalışmıştır. Evrensel uzlaşmadan yana olduğunu vurgulamakla birlikte tezlerinde Yeniplatonculuğun ağır bastığı görülür. Pico, bu tezlerinden birinde “sınırlı bir varlığa sahip olan bir ölümlünün günahı, sonsuz olarak belirlenmemeli, ama sadece süreli bir cezaya karşılık olmalıdır” demiştir. Ona göre “İnsansal görev şu üç aşamayı izleyen mistik bir görevdir: öncelikle zorunlu olan ahlaksal gelişim gerçekleştirilecektir; ardından ussal bilgilenmeyi başarmak gerekir ve nihayet mutlak gerçeklik ile özdeşleşme sağlanarak sonul yetkinlik yakalanmış olur.” Bu söylemde Yeniplatonculuk açıkça kendini ortaya koymaktadır. Bu mistik süreç resmi Hıristiyanlığın hoş göremeyeceği bir açıklama biçimidir. Bu ve buna benzer yaklaşımları yapıtının neden aforoz edildiğinin açık bir kanıtı olmaktadır. Pico bu ünlü yapıtında genelde Platon’un etkisinde olmuşsa da Aristotelesçi Marsilio Ficino’nun etkisiyle Aristoteles’e de derin bir saygı duymuştur. Pico’nun amacı Platoncu ve Aristotelesçi okulları uzlaştırmaktı. Çünkü bunların farklı terimlerle aynı kavramları ifade ettiklerine inanıyordu. Eğitimli bir kişinin ayrıca İbrani ve Talmudçu kaynakları, Hermetik kaynakları da bilmesi gerektiğine inanıyordu. Bunların Eski Ahitte görülen Tanrı kavramını farklı sözcüklerle sunduklarına inanıyordu. Kısa yaşamında en fazla etkilendiği kişilerden biri de şiddetli bir anti hümanist olan dominiken Girolamo Savonarola idi. Floransa’da Rönesansın hamisi olan Lorenzo de Medici’nin 1492’deki ölümünden sonra beliren politik istikrarsızlık, şiddetli bir Rönesans düşmanı olan Savonarola’nın güçlenmesine yol açtı. Bu kişi Medici ailesiyle çatıştığı için aile Floransa’yı terk etmek zorunda kaldı. Buna karşın Pico, Savonarola’nın sadık bir takipçisi oldu.

Keşiş olmaya karar verip tüm şiirlerini imha ettiyse de 1494’de 31 yaşındayken gizemli şekilde öldü. Savonarola ile yakın ilişkileri nedeniyle sekreteri tarafından zehirlendiği söylenir.

Bir diğer geç dönem hümanist düşünür olan Erasmus (1466-1536) Hollanda’nın Rotterdam kentinde doğmuş, İsviçre’nin Basel kentinde ölmüştür. Rönesansın en ünlü hümanistlerinden birisidir. “Hümanistlerin Prensi” unvanına sahiptir. Aynı zamanda bir Katolik rahibi ve teologdur. Tam bir akademisyen olarak yetişmiş, Grekçe ve Latinceyi küçük yaşlarda öğrenmiş, 1499’da İngiltere’de hümanist John Colet ve Thomas More ile tanışması entelektüel yaşamında dönüm noktası olmuştur. Yapıtları arasında, “Deliliğe Övgü,” bugün de okumaya devam edilen en ünlü yapıtıdır. Hıristiyan fiövalyenin El Kitabı, Çocukların Terbiye Edilmesi Üzerine, Julius Exclusus, Özgür İstenç Üzerine Deneme başlıca yapıtlarıdır. John Colet’in Grekçe bilmeden İncil üzerine vaazlar verdiğini görünce Grekçeyi öğrenip Yeni Ahit’in Latince çevirisini yapmıştır. Ayrıca pek çok klasik eserin basım işinin gerçekleşmesine önayak olmuş ve bu yolla hümanizmin gelişimine katkı sağlamıştır. Rönesans ruhuna yaptığı bir diğer önemli katkıysa, yazınsal anlatıda yeni bir biçem oluşturma yoluna gitmiş olmasıdır. Ona göre gerek felsefede gerek teolojide dilsel kesinlik, sözdizimsel doğruluk ve retorik parlaklık öncelikle ele alınmalı ve gerçekleştirilmeydi. Bu açıdan skolastik eğitim dilini ölü ve yavan buluyordu.

Ona göre büyük klasik yazarların düşünceleri İncillerle uyum içindeydi. Özellikle, Platon’un felsefesi ve İsa’nın öğretileri arasında büyük benzerlikler vardı. İsa’nın yalın öğretisi ile Papalığın dogmatik ve kibirli tutumu arasında derin bir uyuşmazlık bulunduğunu fark etmişti. Erasmus, ilk modern entelektüel nitelemesini de kilisenin ve siyasi yöneticilerin gölgesinde düşünen ve eyleyen toplumun zihinsel çerçevesini ve dünya görüşünü etkilemeye ve yenileştirmeye çalışması nedeniyle kazanmıştır. Deliliğe Övgü adlı ünlü kitabında ruhban sınıfının delilik denebilecek uygulamalarını, papalıktaki memuriyet düzenini, akla ve mantığa sığmaz skolastik uygulamaları eleştirmiştir. Günah çıkarma, üçleme, Tanrının İsa olarak insan kılığına girmesi, tözün dönüşümü gibi dinin temel dogmaları üzerine yapılan sonu gelmez tartışmaları gülünç bulmuş, manastırlardaki yaşamı, dinin özünden uzak olan garip ayrıntılar ve uygulamalar nedeniyle yadsımıştır. Erasmus’un bu konudaki temel eleştirisi dinin asıl doğasından uzaklaşıldığı, din insanlarının ipesapa gelmez ayrıntılar içinde yollarını kaybettikleri yolundadır. Bu nedenle skolastik eğitim programının tümüyle elden geçirilmesi ve yenileştirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Erasmus’un rahiplerin deliliğine övgüsü gerçek anlamda ironik, yani alaycıdır. Ama bir başka deliliği ciddi anlamda övmektedir: Bu, imanın yalınlığı ile özdeşleştirilen deliliktir. O gerçek dinin bir kafa sorunu değil, yürek sorunu olduğunu hissetmiştir. Bu nedenle Erasmus, skolastik konuları hicvetmesine karşın dinin özüne ilişkin konularda gerçek bir kuşkucu değildi. Sadece kilise ile tartışmayı seviyordu: biricik isteği, kilisenin öğretilerini yeni hümanistik öğretimle uyumlu kılmaktı. Bu yüzden Katolik kilisesinin kendi içinde ciddi bir reforma gereksinimi olduğunu sürekli olarak vurgulama yoluna gitti. Bu eleştirel bakışa uygun olarak Erasmus, başlangıçta Martin Luther’in kiliseye karşı yönelttiği eleştirilerin temel noktalarını içtenlikle paylaşmıştır. Luther de Erasmus’un bilgisinin derinliğine ve genişliğine daima hayranlığını belirtmiştir. Onun Hıristiyanlığı akla uygun hale getirebilmek için yaptığı çalışmaları övmüş ve kısa süre içinde Lutherci partiye katılacağı umudunu dile getirmiştir. Ancak Erasmus yaşamının ereği olarak gördüğü katıksız bilgin olma girişimindeki lider durumunun tehlikeye gireceğini düşünerek, Luther’den uzak durmaya karar vermiştir; inancına göre, salt bağımsız bir bilim adamı dindeki reformu etkilemeyi umut edebilirdi. Luther, Erasmus’u ya amaç yokluğu ya da korkaklık nedeniyle sorumluluktan kaçmakla suçlamıştır. Oysa Erasmus, Hıristiyan öğretideki kökenden bir değişikliği uygun bulmuyordu; ona göre varolan formüller içinde kalarak yapılacak olan bir reform daha anlamlı ve değerli olabilirdi. Luther bir eylem adamı olarak davranırken, Erasmus bir düşünür, eleştirmen olarak kalmıştır. Hümanizmin ahlaksal ilerleme için büyük bir kapasiteye sahip olduğu şeklindeki Rönesans düşüncesine bağlılığını Özgür İstenç Üzerine Deneme başlıklı kitabında da dile getirmiştir. Burada eğitimin aptallığı ve cehaleti önünde sonunda ortadan kaldıracağına olan inancını vurguluyordu. Erasmus dar anlamda dini hümanist olarak nitelense de Rönesans hümanizminin tüm değerlerini savunan biri olarak katıksız bir hümanist olduğu söylenebilir. Bir diğer geç dönem hümanist, genelde Hıristiyancı hümanizmin temsilcisi olarak görülen Alman rahip ve teolog Luther’dir (1483-1546). Köylü bir Alman ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Hukuk okumuş ama bazı olaylar nedeniyle rahip olmayı seçmiştir. Hıristiyan dininin kökenden bir reforma gereksinimi olduğu düşüncesi, Luther’in devrimsel nitelikli girişiminde yaşama geçmiş, böylece, Hıristiyan dini içinde yeni bir mezhep ortaya çıkmıştır: Protestanlık. Protestanlığın Fransa’daki uzantısı Calvin’in öncülüğündeki Kalvencilik (Calvinism) olmuştur. Felsefi bakımdan Ockhamlı William’dan çok etkilenmiştir. Ockham bilgi konusunda sıkı biçimde empirik, bir anlamda kuşkucu bir görüş ortaya koymuştur. O, şunu öne sürer: “Bir şeyin varolduğunun bilinmesi olgusundan, bir başka şeyin varolduğu çıkarımlanamaz. Bazı şeylere, başka şeylerin neden olduğunu söylemek, doğal düzenin nedeninin Tanrı olduğunu söylemek için hiçbir kanıt oluşturmaz” Ockham bundan Tanrı hakkında hiçbir şey bilmiyoruz sonucunu değil, desteksiz bir akıl Tanrıyı keşfedemez sonucunu çıkardı. fiu halde Tanrı bilgisi inayetin bir armağanıdır ve bir iman edimi tarafından garantiye alınabilir. Luther St.Augustinus’un yazılarında da bu görüşe etkili bir destek bularak, bu temel üzerinde teolojik yaklaşımını inşa etme yoluna gitti. Augustinus’un yazılarında imanın önemine ilişkin bir başka önemli destek daha buldu: İnsanın özünden günahkârlığına yol açan kötü hali onun cehaletinden ya da gelişmemiş aklından değil, istencinin zayıflığından gelmiştir; bundan dolayı bu kötü halin üstesinden akıl değil, iman gelebilir. Akıl için olanaksız olan bir şey imana uygun olabilir. Ona göre aklın taşıdığı güçlük, onun her şeyi kendi sınırlı perspektifine indirgeme eğiliminde olan sınırlı insanlığın bir yetisi olmasıdır. Bu özellikle, doğal aklın, doğayı ve Tanrı’nın kapasitelerini anlamak istediğinde doğrudur. Burada insan aklı Tanrının ne olduğunu ve ne yapabileceğini hesaplamaya kalkışınca, Tanrıyı sınırlama yönelimi gösterir. Böylece Luther Tanrıyı anlama yolunda ussal güçlüklere dikkat çekti ve Tanrıya giden yolda imanın zorunluluğuna yer verdi. Dinsel reform girişiminde akla karşı iman tezinden güç alarak savaşımını sürdürdü. Şu halde Hıristiyan yaşamın Lutherci versiyonu hem skolastik teolojinin Ortaçağ sistemine meydan okumak, hem de din adamlarının söylediklerini yaparak bireysel ve toplumsal yetkinliğin kazanılabileceği yolundaki iyimser görüşe prim vermemek anlamına geliyordu. Luther’e göre, doğruluk, özgürlük ve Hıristiyan yaşam için tek şey zorunludur; o da İsa’nın İncilidir. Bunun dışında kilisenin istediği ya da zorladığı öteki kalıplaşmış uygulamaların hiçbirinin değeri yoktur: Bu açıdan, özgürce Tanrıya yönelmek, salt Tanrı’ya iman ederek yaşamak yeterli olacaktır. İnsanın Katolik kilisesinin bir sürü dinsel törenleri yerine, kurtuluş yolunda öncelikle, kişinin kurtulacağına inanması ve bu inancını sürdürerek Tanrıya iman etmesi yeterli olacaktır. Bu görüşleriyle Luther, Tanrı ile kul arasında aracılık yapan din adamları sınıfını, bir başka deyişle kilise örgütünü etkisiz duruma getirmiş oluyordu. Politik düşünceleri de bu teolojik görüşlerine paralellik göstermiştir.

Luther’e göre, devlet yönetimi, Tanrı’nın takdiridir; bu nedenle devletin işlevleri barışın korunması amacına yönelik olarak düşünülebilir: İnsanın günahkâr doğasının sebep olduğu isyankârlığı, güçlü bir yöneticiyi zorunlu kılmıştır. Tanrı insanları doğaları gereği otoriteye tabi kılmıştır. Politik yaşamda imana karşılık gelen şey bundan dolayı yetkeye boyun eğme, yani itaat davranışıdır. Birey ne tür bir emir verilirse verilsin yöneticiye itaat eğmelidir: çünkü onun emirleri, barışın ve düzenin korunmasına yöneliktir. Yöneticinin gücü yetersiz ise, halkın merkezileşmesi anarşiye yol açabilir ve böylece dünya kaosa sürüklenebilir. Aslında bu dünyadaki yaşam en önemli olan şey değildir. Önemli olan, ruhun kurtuluşudur. Yani öbür dünyada esenliğe ve mutluluğa kavuşmaktır. Bir yönetici ne yaparsa yapsın ruha zarar veremez, sadece bedene ve mala zarar verebilir. Acı çekmek ruhu yıpratmaz, tersine onu geliştirir. Ama eğer bir yönetici bedene ve mala zarar verirse, elbette ona karşı koymalı ve onunla mücadele edilmelidir. Luther görüldüğü gibi, dünyevi yönetici ve onun yasalarını doğrulayabilmek için, politik görüşlerinde teolojik temele yer vermiştir. Bu açıdan St. Thomas ise şöyle bir saptama yapmış idi. “Bir yönetici eliyle yapılan pozitif bir yasa eğer doğal yasalara aykırı düşüyorsa, o zaman bu yasa yürürlükten kaldırılmalıdır. Çünkü ona itaat edilmesi gerekmez.” Burada doğal yasadan kasıt temellerinin Tanrıda olduğu düşünülen temel hak ve özgürlüklerdir. Görülüyor ki her iki düşünür de teolojik temellerden hareket etmekle birlikte, her birinin toplum düzeni bakımından inananlardan beklentileri çok farklı olmuştur. Bu dönemde ilk kez Machiavelli, hukuk yasalarını laik temellerden hareketle açıklama yolu tutmuştur.

Rönesans hümanizmi dendiğinde akla gelen ilk isimlerden biri de kuşkucu hümanizmin temsilcisi olarak kabul edilen Montaigne’dir (1533-1592). Fransa’nın Bordeaux kenti yakınlarındaki Montaigne şatosunda doğmuş, aynı yerde ölmüştür. O da tüm Rönesans hümanistleri gibi küçük yaşta Latince ve Grekçe öğrenmiştir. Hukuk eğitimi almış, Parlamentoda konsil olarak çalışmıştır. Asıl kalıcılığını başyapıtı kabul edilen Denemeler isimli eserde ortaya koyduğu hümanist düşüncelere borçludur. Bu yapıtla deneme türünü popüler hale getirmiş ve dünya edebiyatında saygın bir yer edinmiştir. Düşüncelerinin niteliği bakımından “modern kuşkuculuğun babası” olarak anılır. Descartes, Pascal, Rousseau, Nietzsche, Stefan Zweig, Asimov ve Shakespeare gibi birçok ismi etkilemiştir. Denemelerine şu ünlü kuşkucu soruyu sorarak başlar: “Ne biliyorum?” Bu sorunun ışığında kendi yargılama gücü aracılığıyla dünyayı sorgulamaya başlar. Bu arada ussal bilgi ile kişisel öykü anlatma arasındaki ustaca dengeyi iyi kurmuştur. Bu iki özellik onun modern okuyucuyla kolayca iletişim kurmasını sağlamıştır. Entelektüel gelişimi açısından Montaigne, ilk çağın ilk kuşkucu düşünürü olan Pyrrhon’dan ve Helenistik çağın büyük kuşkucusu Sextos Empeirikos’dan etkilenmiştir.

Antikitenin bu düşünürleri, ‘kuşkuculuk’ terimini modern anlamından farklı bir anlamda kullanıyorlardı. Bu terim Montaigne’in zamanında kuşkucu bir ruhsal durum içinde olmak biçiminde anlaşılıyordu; buna göre herhangi bir şeyin kesin biçimde bilinebileceğinden kuşku duymak, kuşkucu ruhsal durum içinde olmayı anlatır. Oysa Montaigne’e göre, İlkçağda kuşkuculuğun kurucusu Pyrrhon insanların neyi bilip neyi bilemeyeceği konusunda ya da neyin var olduğu neyin var olmadığı konusunda katı bir öğreti formüle etmemişti. Bu nedenle Montaigne, klasik kuşkucuların tutumunda günlük yaşamın özgürleştirilebilecek bir tarzı için bir reçete bulmuştur: Klasik kuşkuculuğun merkezi noktası, tümüyle örnek bir yaşam yaşamaya duyulan arzunun eşlik ettiği bir araştırmacı ruhsal durumda bulunmaktı. Bu, Montaigne’nin de birincil ilgisini oluşturmuştur. Özellikle ilgilendiği şey, sürekli yeni anlamlar keşfedebileceği ve aynı zamanda insan olarak sahip olduğu tüm güçleri kullanabileceği bir yaşam tarzı idi. Bu arada Montaigne kendisi de katı düşünceler ileri sürmemiş, istediği yaşama biçiminin, akla yatkın itirazlar doğurabilecek bazı öğretilere kendisini bağlarsa olanaklı olamayacağını düşünmüştür. Çünkü pek çok sorunun açık, net bir çözümü olmadığını hissetmiştir. Örneğ in Sokrates öncesi filozoşarı sürekli uğraştıran “nesnelerin gerçek doğası nedir?” sorusu gibi sorular yanıtsız kalmaya mahkûm gibi görünmektedirler. Montaigne, kuşkucuların bu açıklamalarında özgürleştirici bir güç bulunduğunu keşfetti. Buna göre hiç kimse herhangi bir öğretiye ilişkin kesin karar veremez ama sürekli bir araştırma tutumu içinde olduğunu söyleyebilir. Kesin ve değişmez doğruluğu yakaladığını öne süren tutumlar fanatizmi ve dogmatizmi ortaya koyar sadece. Montaigne dönemindeki ürkütücü fanatizm örneklerinden yakınmaktadır: Uzun süredir devam eden din savaşları, dini kovuşturma ve işkenceler bu fanatizmin açık örneğidir. Yine, dönemin toplumda genel davranışı, insaniyetsizlik ve ihanet noktasında belirginleşmektedir. Dehşet ve korku salmaya yönelik tüm bu davranış sapkınlıkları fanatizmin ürünüdür. Bu dönemde insan ruhunun iç barışının kaybolmuşluğu kendini toplumsal kargaşada yansıtmaktadır. Montaigne, yapıcı bir kuşkucu tutumun, zalimliğin bu tür patlamalarını önleyebileceğine içtenlikle inanmış olarak kuşkuculuğa sarılmıştır. Ona göre doğru kuşkucu tutumda insan enerjisi kontrol edilebilen konulara ve amaçlara yönlendirilebilir. Montaigne, bu açıdan evren ve onun kaderine ilişkin bilinmezliklerle uğraşmak yerine, insanların kendilerine en yakın konular üzerine düşünmek suretiyle kendi yaşam felsefeleriyle işe başlamalarını öğütlemiştir. Bunun için en iyi başlangıç noktasının ise kişinin kendi deneyimlerinden yola çıkmak olduğunu belirtir. Çünkü “her insan kendisinde bütün bir insanlık koşulunu taşımaktadır.” Bu açıdan şuna ikna olmuştur: Birisinin kendisine yararlı olduğu kanıtlanan her hangi bir şey bir başkası için de yararlı olarak görülebilir. Rönesans ruhuna uygun olarak Montaigne, teknik jargonun bulanı klık ve belirsizliğini yadsıyarak, insanların doğal ve normal eylemleri üzerine açık ve net bir söylem ortaya koymaya çalışmıştır. Oysa bu açıdan Ficino ve Hebraeus gibi Aristotelesçileri eleştirir: “Benim gündelik yapıp etmelerim Aristoteles tarafından ele alındığı zaman onların çoğunu anlayamıyorum” demekten kendini alamaz. Onlar akademisyene paye çıkarmak için ya çok süslenerek anlatılmakta, ya da üzerlerine perde çekilerek anlatılmaktadırlar. Oysa gereksinim duyulan şey, bu kişilerin doğayı yapay hale getirdikleri kadar sanatı da olabildiğince doğal hale getirmeleridir.

Montaigne için kuşkuculuk, ne tutum olarak bir kötümserlik, ne de davranış kuralı olarak bir reçete idi; tersine o, kuşkuculukta insan yaşamının tüm görünümleri için olumlayıcı bir tutumun kaynağını keşfedebilmişti. Ona göre en derin anlamında insan olmak tam anlamıyla bilinçli deneyimlere sahip olmak demekti. Yani bir kişi, karşısına çıkan almaşıkları bilinçli bir biçimde tartabiliyorsa ve bunun sonunda bir yargıya varma edimi aracılığıyla davranışını kontrol edebiliyorsa, şu halde tümüyle bilinçli deneyimlere sahip olabiliyor diyebiliriz; insan için yargılamak, bir yargıya ulaşabilmek çok önemli bir edimdir; bu yargı gücü insanı insan yapmaktadır. Ama önemli olan bilinçli bir karara varmak ve bir yargıda bulunabilmektir. Karar verme mekanizması insanın tüm yetilerinin tam bir ifadesine izin verir, buna duygulanımlar ve heyecanlar da dâhildir ve ruhumuz şu anki ya da rastlantısal ya da yabancı koşullar tarafından uyarılabilir ve ikaz edilebilir ve bunun sonucunda insan bir karar verebilir, bir hüküm verebilir ya da bir yargıda bulunabilir.

Montaigne klasik kuşkuculuğun merkezsel bir bakış açısına kendisini adapte etmiştir: “Dururum, gözden geçiririm ve sonra duyularımın sağladığı deneyimi ve toplumsal uygulamaları kendim için kılavuz edinirim,” demektedir. Duyular insanlara hem kendileri hem de gerçek haz ve fiziksel devamlılık kaynağı olan fiziksel dünya hakkında yeteri kadar güvenilir bilgi verir. Toplumsal uygulamalar ise hemen hemen onların nesnel doğruluklarını hesaba katmadan ve yine bizlere bir değer alanı sunarlar. Örneğin din ve yasalar dünyaya ilişkin pozitif olgulardır; bunları yadsımak demek, bir uçurumun kenarında duran birisinin hiçbir tehlike içinde olmadığını söylemesi ile hemen hemen aynı şeydir. Pratik hüküm bir kişinin yurttaşı bulunduğu ülkenin formel koşullarını ve düzenini kabul etmesini gerektirir. Yine pratik yargı, bir kişinin yaşamındaki uygun ve uygun olmayan sınırları ayırt etmesini sağlayabilir. Bu durum, Montaigne’in kuşkuculuğunun devrimsel eylemlere yol açan bir kuşkuculuk olmadığını gösterir. Kendisi de toplumsal değişimin birdenbire olmaması gerektiğine inanan muhafazakâr bir duruşa sergilemişti. Çünkü toplumların kendilerine doğru devinmek zorunda oldukları mutlak doğruluklar ve özel hedefler yoktur. Bu nedenle insanlara yaşamı olduğu gibi kabul etmelerinin, bir şeyi kesinlikle bilmenin ne denli güç olduğunu anlamalarının erdemlilik olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Rönesans hümanizmi onunla doruk noktasına ulaşmıştır.

Thomas More ve Ütopya


Rönesans döneminde insanların nasıl bir toplum düzeninde yaşamaları gerektiği konusunda yoğun bir arayış dikkati çeker. Ortaçağın bireysel özgürlükleri kısıtlayan teolojik yapısı insanları nefes alamaz duruma getirmişti. Dünyevi zenginliklerin bir avuç feodal aristokratın elinde toplanmış olması, birçok insanın onların topraklarına bağımlı yarı köle biçiminde yaşamaları ve emeklerinin karşılığını alamamaları, toplumsal huzursuzlukları her geçen gün artırmaktaydı. Böyle bir ortamda insanların hak arayışları, bireysel özgürlük, toplumsal adalet ve eşitlik istemleri gün yüzüne çıktı. Bu dönem aynı zamanda toplumsal savaşımların da yoğun biçimde yaşandığı bir dönemdi. Özgür ve adil bir toplum düzeni arayışına bazı aydın yazarlar ve iyi niyetli aristokratlar da kuramsal destek sağlamaktaydı. Sonuçta ortaya öncelikle ütopik toplum düzenleri öneren çalışmalar çıktı. Bu bölümde, bunlardan en bilinenleri ele alınacaktır.

Thomas More (1478-1535) hümanist bir İngiliz düşünürü ve bakanlığa kadar yükselmiş bir devlet adamıdır. Katolik olması nedeniyle, VIII. Henri’nin eşinden boşanıp ikinci bir evlilik yapmasına adalet bakanı olarak izin vermemiş, bunun üzerine vatana ihanet suçuyla 1535 yılında idam edilmiştir. 1516 yılında yayınladığı Ütopia adlı yapıtıyla kalıcı bir ün sağlamış, adı bu yapıtla adeta özdeşleşmiştir. Ütopya teriminin etimolojik anlamı; Grekçe ‘ou,’ yani ‘olmayan,’ ve ‘topos’ yani ‘yer’ sözcüklerinden gelir. Bu ikisi birleşince ‘olmayan yer’ anlamı çıkar. More’un yapıtına göre bu isimde bir imgesel ülke olsa da bu ülkenin toplum ve devlet modeli gerçekten olamayan, yani ütopik bir modeldir. Yapıtta tümüyle kamumalcı, sosyalizm benzeri bir toplum yapısı betimlenmeye çalışılmıştır. Ütopik devlet modelinin ilk örneklerinden biri, hatırlanacağı üzere, Platon’un Devlet adlı yapıtında verilmekteydi. Bu yapıtta üç sınıfı bir toplum yapısı önerilmekte, bunlardan yönetici ve asker sınıf için sosyalizm benzeri bir düzenleme düşünülmekteydi. Halk tabakası ise kendi haline bırakılmaktaydı. Yönetici ve koruyucu sınıfların mülk edinmeleri yasaklanmakla birlikte emekçi sınıfı mülk edinebilmekteydi.

Yönetici sınıfın aile kurması yasaktı ama halka aile kurma izni de tanınmıştı. Asker sınıfın evlilikleri ise denetime tabiydi ve çocukları ellerinden alınmakta, devletin belirlediği bakıcılar tarafından büyütülmekteydi. Platon’a göre, özel mülkiyet ve aile düzeni insanların genel ahlakını bozduğu için yönetici sınıftakilerin bunlardan uzak durması gerekmekteydi. Ancak bu şekilde kendilerini devlet işlerine verebilir, devletin güvenliği, gelişimi ve mutluluğu ancak bu şekilde sağlanabilirdi. Görüldüğü gibi, Platon’un belirlediği toplum ve yönetim biçimi toplumun iki üst sınıfını içine alan bir sosyalizm ütopyasıydı.

Thomas More ise tümüyle sınıfsız bir toplum düşünerek sosyalist yapıyı toplumun tüm katmanlarına yaymıştır. Toplumda eşitlik ilkesi egemendir. Çünkü toplumun mutluluğunu gerçekleştirmenin tek yolu eşitlik ilkesinin uygulanmasıdır; mal mülkün tek tek kişilerde toplandığı, mülkiyetin tek kişi için hak sayıldığı yerlerde eşitlikten söz edilemediği gibi gerçek bir toplumsal huzur ve refah da bulunmaz. Bunun için ülkenin zenginliklerinin insanlar arasında adilce bölüştürülmesi ve özel mülkiyetin ortadan kaldırılması gerekir. Ütopia’daki toplum betimlemesi bu esasa dayanır. Bu devlette sosyal adalet ve eşitlik ilkesi adına özel mülkiyet yasaklanır.

Eşitlik ilkesi her alanda eşit bir biçimde uygulanır. Buna göre her şey kamunundur; kamu adına devlet tarafından yönetilir ve denetlenir. Toplum yapısının temel ünitesi ailedir ve aileler her bakımdan birbirlerine eşit düzeydedirler. Oturdukları evler tümüyle birbirine benzer, bu evleri on yılda bir değiştirmek zorundadırlar. Evlerin kapıları kilitlenmez çünkü hırsızlık yapmayı gerektiren bir durum yoktur. Bu toplumda para ve altın kullanımı yasaktır. Lazımlıklar ve kölelerin zincirleri altından yapılır; bu şekilde herkesin altından nefret etmesi sağlanır. İnci ve elmas ise küçük çocuklar için süsleme gereci görevini görür, büyükler için hiçbir anlam ifade etmezler.

Ütopia’da tarım birincil ekonomik etkinliktir. Her aile iki yıl boyunca kırsal kesimde kalarak yoğun bir biçimde çiftçilik yapar. Kırsal kesimde aileler sayıları kırk kişiyi bulan çiftlik evlerine dönüşürler, bu ailelerde iki köle bulunur. Aileyi yaşlı ve bilge bir kadın ve erkek yönetir. Bu görev bir tür askerlik görevidir. İki yılı tamamlayan aileler yaşadıkları kente ve eski işlerine dönerler. Ağır ve pis işleri köleler yapar. Köleler ya savaş esirleri ya da ağır suç işleyip cezasını çeken kişilerdir. Ütopya’da kölelerin bulunması mutlak eşitlik ilkesini zedeler gibi görünmektedir. Thomas More bile, bu insanlık ayıbını zihinsel düzeyde bile olsa aşmayı başaramamıştır. Ütopya’da lüks üretim yasaktır. Sadece evli kadın, evlenmemiş kadın ve evli erkek, evlenmemiş erkek kategorileri vardır. Aile düzeni ataerkildir. Evlenen erkekler baba evinde kalıp baba tarafından yönetilirler. Çok genişleyen ailelerin çocukları başka ailelere aktarılır. Evlenmelerde erkeğin de kadının da bakir olması aranır. Eğer bu koşul gerçekleşmezse ilgili kişi cezalandırılır. Eş adayları evlenmeden önce birbirlerini yakından görür ve tanırlar. Eşlerden birisinin ötekini aldatması ve şiddetli geçimsizlik boşanma nedenidir. Boşanmada suçlu görülen taraf yeniden evlenemez. Yasal çalışma süresi altı saat olarak belirlenmiş, çalışma süresi dışındaki saatler kültürel ve estetik gelişime yönelik etkinliklere ayrılmıştır. Akşam yemeğinden sonra bir saat oyun oynanır. Gece sekizde yatılır, uyku saati sekiz saattir.

Sabahın erken saatlerinde konferanslar verilir. Ancak bunları dinlemek zorunlu değildir. Önemli olan boş gezmemek, yararsız iş yapmamaktır. Devlet yöneticileri bilge kişiler arasından seçimle iş başına gelirler. Bunların başındaki yönetici yaşam boyu görevinde kalır, sadece despotluğa doğru gittiği anlaşılırsa görevinden alınabilir. Hükumet temsili bir demokrasidir. Doğrudan seçim sistemiyle kurulur. Ülkede özel bilimsel bilgiye sahip kişiler bilim insanı olarak seçilirler ve bilgileri yeterli bulunduğu sürece sadece bu işi yaparlar. Kentler çok büyüdüğünde belli bir nüfus başka kente gönderilir. Tüm kentler kalabalıklaştığındaysa yeni kentler kurulur. Hâlihazırda 54 kent olduğundan söz edilmektedir. Bu kentlerdeki hastanelerde hastalar tedavi edilir, amansız hastalıklarda hastaya intihar önerilir, kabul etmezse bakımı özenle sürdürülür.

Ütopya’da farklı dinlere inanan kişilere hoşgörüyle yaklaşılır. Hoşgörü yasasını çiğneyenler sürgün cezasıyla cezalandırılır. Bir yaratıcının varlığına inanmak bakımından tüm dinler eşittir ve herkes Tanrıya ve ölümsüzlüğe inanır. Ütopya’da ateist insanlara da yer vardır. Bunlar yurttaşlıktan ve siyasete katılma hakkından mahrum olsalar da rahatsız edilmezler. Ortaçağın dinsel hoşgörüsüzlüğünden sonra, bu tutum Rönesans ruhunun verdiği başlıca mesajlardan olsa gerektir. Bugün çeşitli dinlerin birbirine karşı gösterdiği hoşgörüsüzlük düşünüldüğünde, More’un hoşgörü ilkesi gerçek anlamda bir ütopya gibi görünmektedir. Ütopyalılar savaştan da kaçınırlar; savaşmak zorunda kaldıklarındaysa paralı askerler kullanırlar. Bunların da mümkün olduğunca sağ kalmaları istenir. Aslında kendileri savaşa neden olmadıkları için savaşa yol açan toplumu içten zayıflatarak savaşa girişmekten caydırma yolunu tutarlar. Onlar için savaşma nedeni, ya kendi ülkelerinin saldırıya uğramasıdır, ya müttefik oldukları ülkenin saldırıya uğramasıdır ya da saldırıya uğrayan güçsüz devletlerin kendilerinden yardım istemeleri durumunda bu isteği kesinlikle geri çevirmemeleridir. Tüm bu durumlarda yöntemle içten zayıflatma taktiğini uygulamak saldırganın savaşı başlatmasını önlemek açısından temel yöntemdir. Savaşmak zorunda kalırlarsa paralı askerlerin ücretini karşılayabilmek için altın ve gümüş biriktirmek yararlı görülür. Ütopyalılar kadın erkek ayırt etmeksizin kendileri savaşacakmış gibi savaşçı olarak yetiştirilirler ama insan yaşamı değerli olduğu için ilk ilke, öteki ülkelerin insanlarından paralı askerler devşirmektir. Ütopyalılar savaşçı ruhlarını olağanüstü stratejiler geliştirme yolunda kullanırlar ve karşı tarafı içten çökerterek savaşı kazanmaya çalışırlar. Burada bir çifte standart var gibi görünebilir çünkü evrensel insanlık sevgisi adına Ütopyalılar, çabalarını müzakere yoluyla savaşı önlemeye yöneltebilirlerdi. Daha doğrusu More bu yöne doğru bir düşünme çizgisi geliştirebilirdi. More bu noktada gerçekçi ve natüralist davranmış görünüyor. İstilacı niyetlerle savaş başlatan bir ülke mutlaka olacağına göre, savunma amaçlı stratejiler bir bakıma haklı görülebilir. Ama bu stratejiler büyük kurnazlık örnekleri olarak karşımıza çıkmakta, bu da Ütopyalıların ahlaksal duyarlılıklarına ters görünmektedir. Thomas More’un Ütopyasında pek çok uygulama insan doğasına aykırı görünmektedir. Bu türden toplum önerilerini ütopya kılan da zaten bu yönleridir. Ütopyalar aracılığıyla dönemin toplumlarına yasal eşitliğin sağlanması, haksız kazancın önlenmesi, tembelliğin ortadan kaldırılması gibi noktalarda mesaj verildiği düşünülebilir. More’un eserin 1. kitabında dönemin İngiltere’sindeki toplumsal ve siyasal düzensizlikleri betimlemesinin sebebi de budur. Yapıtın 2. kitabında betimlenen ütopik düzenin, söz konusu düzensizliklerin giderilmesi adına bir çözüm olarak önerildiği düşünülebilir.

Tommaso Campanella – Güneş Ülkesi


Tommaso Campanella (1568-1639) Güney İtalya’da doğdu ve küçük yaşlarda Dominiken mezhebine girdi. Erken yaşlardan itibaren Aristoteles muhalifi oldu. Bernardino Telesius’un empirizmine bağlandı ve bilginin temelde duyum olduğunu ve her şeyin doğası bakımından duyuma sahip olduğunu öne sürdü. Ona göre, felsefi bilgi ve her türden bilim, yalnızca duyumun farklı biçimleridir. Doğa aynı zamanda Tanrının bir görünümüdür. İnanç ise bir bilgi biçimidir. Aristotelesçiliğe ve resmi kilise öğretilerine karşı aldığı düşmanca tavır ve devlet yapısının değiştirilmesi konusundaki görüşleri nedeniyle yargılanmış, 27 yılını hapislerde geçirmiş, yine de düşünce ve inançlarından ödün vermemiştir. 

Biz burada, toplum düşüncesi bakımından onun Güneş Ülkesi adlı yapıtı üzerinde duracağız. Bu yapıtta şiddetten, baskıdan, düzensizlik ve akıl dışılıklardan arınmış, eşitlik ve sosyal adalet ilkelerini gerçekleştirmiş, doğa ile uyum içinde olan ideal bir toplum düzeni betimlenir. Bu toplum düzeni, Tanrının içkin sanatçılığı ve bilgeliğini yansıtmaktadır. Yapıt, Colomb’un keşif gezilerine katılmış Cenovalı bir kaptanla Ospitalario adlı kişi arasında geçen şiirsel bir konuşmadır. Campanella kendi döneminin toplumlarını, doğal yaşamdan tümüyle uzaklaşarak, adaletsizliğin ve mutsuzluğun labirentine dönüşmüş gördüğü için bir ütopya yazmak gereğini duymuştur. Onun düşündüğü, politik olarak düzenlenmiş bir toplumdur; tüm bireysel parçaları, toplumsal bütünlük ile uyumlu olan, parçanın bütünde, bütünün parçada birbirini tamamladığı ve tanımladığı bir ideal siyasal birlik olarak bir devlet her şeyden önemli görünmektedir.  Bu devlet ve toplum idealini Güneş Ülkesi adı verilen yerde gerçekleşmiş olarak düşünür. Burası Seylan’a bağlı Topraban adasındadır. Güneş Ülkesi iklim bakımından insan sağlığına uygun olan bir coğrafyada kurulmuştur ve iç içe sıralanmış daire biçiminde duvarlarla korunmaktadır. Sayıca yedi olan dairesel duvarlar arasında çeşitli yerleşim alanları oluşturulmuştur. Bu ütopik devlet, komünizm benzeri bir yapı sergiler: Özel mülkiyet yani mal mülk ve kazanç ayrımı yoktur. Tüm kazanımlar herkesindir ve bu bağlamda devletindir. Tüm yapılanlar devlet ve toplum adına yapılır. Bu ülkenin dünya görüşünde bilim ve felsefe egemendir; yaşama biçiminin ve devlet yönetiminin temelinde bilgi ve bilimsel aydınlanma yatar; doğayla uyumlu bir bilimsel gelişme öngörülür. Oysa çağımızda bilim ve teknoloji doğa için bir tehdit haline gelmiştir. İnsanlar arasındaki biricik ayrım bilgi bakımındandır; bilgi üstünlüğüne göre çeşitli görevlere getirilirler. Görevlerini en iyi yapanlar toplum katında daha itibarlı duruma gelirler. Devleti yönetenler kuramsal bilgileri bakımından da pratik bakımdan da iyi yetişmiş kimselerdir.

Güneş Devletinin başında hem filozof hem de rahip kimliği olan bir hükümdar bulunmaktadır. Ülkenin en bilge insanıdır ve görevini ölünceye dek sürdürebilir ama kendisinden daha bilge biri çıkarsa yerini ona bırakmak zorundadır. Felsefeci ve din adamı kimliğine uygun olarak Metafizikçi ya da Başrahip adlarıyla anılan bu en üst yönetici, güç, bilgelik ve sevgi edimlerini kişiliğinde birleştirmiştir. Üç yardımcısı da Güç, Akıl ve Sevgi adlarını taşırlar. Güç, savaş barış ve askerlik ile ilişkili işleri yönetir. Bilim dalları, bu bilim dallarında çalışan araştırmacılar, tüm meslekler ve mesleki işler, Aklın görev alanı içinde yer alırlar. Bilimlerin başındaki uzmanlar onun buyruğu altındadır. Bütün bilimler Bilgi adı verilen tek bir kitapta şaşırtıcı bir açıklıkla özetlenmiştir. Sevgi ise ülkede sağlıklı kuşaklar yetiştirilmesi görevini üstlenmiştir. Eğitim öğretim işlerinin düzenlenmesi de onun sorumluluğundadır. Bu ülkede More’un yaklaşımına karşıt olarak aile ve evlilik kurumları yoktur. Sağlıklı ve birbirine uygun bireyler devlet izniyle birlikte olup sağlıklı çocuklar dünyaya getirirler. Sevgi, tüm sağlık konularını titizlikle izler ve düzenler. Yaşam da dâhil her şey ortaklaşadır. Tüm çocuklar devletindir ve devlet tarafından büyütüp eğitilirler. Kamuya ait evlerde yaşarlar, kadınlara ve erkeklere ayrılmış kısımlarda hemcinsler olarak yatarlar. Söz konusu evlerde uzun masaların çevresine oturarak hep birlikte karınlarını doyururlar. Ülkede tümüyle komünal toplulukçu bir yaşam söz konusudur. Hiçbir kimsenin hiçbir şeyi olmaması temel ilkedir. Çünkü bir şeylere sahip olmak bencilliği körükleyecek insanda her şeyden önce bulunması gereken yurt sevgisini azaltacaktır.  Matematik ve doğal bilimler temeli üzerine oturtulmuş olan eğitim öğretim her aşamada zorunlu tutulmuştur. Öğrenciler yeteneklerine bağlı olarak farklı meslekler için özel eğitim alırlar ve herkes yeteneklerine göre bir işe yerleştirilir. Hiçbir konu rastlantıya bırakılmaz. Spor eğitimi açık havada gerçekleştirilir. Çocukların ve yetişkinlerin eğitim almasının en ilginç yolu, kent duvarlarına çizilmiş olan resim ve şekillerin sürekli önlerinden geçildikçe izlenmeleri ve algılanmaları yoluyla olur.

Duvarlarda sanatsal resimlerin yanı sıra, temel ansiklopedilerin içerdiği tüm bilgilerin resmedilmiş biçimleri bulunur. En iç duvardan en dış duvara doğru ve küçükten büyüğe doğru her bir duvara bir gezegen resmi çizilerek, bunların tanınmaları ve öğrenilmeleri sağlanmaktadır. Duvarlar ayrıca bir tiyatro sahnesi görevi de görmektedir. Küçük çocuklar alfabeyi, okuma yazmayı ve daha başka pek çok bilgiyi bu duvarlar üzerindeki çizimlerden salt bir oyun oynar gibi öğrenirler. Eğitim süreçlerinde çeşitli aletlerden de yararlanılır ve oldukça ileri eğitim yöntem ve teknikleri önerilir. Ülkede çarşı pazar alışverişi ve para bulunmaz. Lüks tüketim de dâhil her şey devlet tarafından karşılanır ve kişilere doğal bir hak olarak dağıtılır. Yine de yabancılardan bazı şeyler almak için ülkenin belli bir parası vardır. Günlük çalışma 4 saatle sınırlıdır. Bu süre Platon’da 8, More’da 6 saatti. Ülkede insanlar çok çalışkan ve verimli oldukları için 4 saatlik bir çalışma yeterlidir. Tembellik en büyük etik değersizliktir ve cezalandırılır. Çalışma dışındaki vakitler bireysel gelişimi amaçlayan etkinliklere ayrılmıştır. Ülkede herkes gereksediğini ve hak ettiğini elde eder. Kimse başkasının durumuna ya da konumuna göz dikmez. Her konuda temel ölçüt toplumun iyiliğidir. Bu şekilde hem birey hem de toplum mutlu olur. Campanella’nın bu görüşleri geliştirirken dönemin koşullarından etkilendiği anlaşılmaktadır.

O dönemin İtalyan Kent devletlerinde kalabalık kitleler ağır işlerde ezilirken bir avuç aristokrat aylaklık içinde soysuz bir hayat sürmekte, sonuçta her iki kesim de mutsuz olmaktaydı. Oysa Güneş Ülkesinde herkesin işi vardır, iş yükü ağır değildir ve kalan süreler bedeni ve ruhu geliştiren uğraşlara ayrılmıştır. Campanella yasal eşitlik ilkesi üzerine sınıfsız bir toplum modeli önerse de devletin başında görev ve yetkileri mutlak bir monark bulunur. Bu, bir tür evrensel papalık monarşisi olarak yorumlanmıştır. Çünkü bu ideal toplumun dinsel tercihi
Hıristiyanlıktır ve bireylerin içtenlikli ve saf bir dinsel eğitim almaları önemsenmektedir. Yurttaşlar, her şeyin ortaklığını savunan havarilerin yaşamlarını örnek alırlar. Yine de bu toplumda bilimsel aydınlanma ve bilgiye verilen yüksek değer, More’un Ütopyasına göre daha dikkat çekicidir. Adeta bir bilgi toplumu yaratılmak istenmiştir. Campanella’nın More’dan bir yüzyıl sonra yazmış olması ileri Rönesans yüzyıllarında bilgiye ve bilimsel ilerlemeye verilen değerin bir yansımasıdır. More, Ütopya’sında daha çok toplumsal koşulların iyileştirilmesiyle ilgilenmekteydi. Campanella ise adı gibi aydınlık olan ülkeyi bilgi ve bilimin aydınlatmasını istemiştir. Bu istem Francis Bacon’un Yeni Atlantis’inde doruk noktasına ulaşacaktır.