Home » Z_Ders Notları » Uluslar_arası_İlişkiler » 1.Dönem » Davranış Bilimleri 1 » Kültür ve Kültürel Değişme – 3.Ünite

Kültür ve Kültürel Değişme – 3.Ünite

Kültür ve Kültürel Değişme – 3.Ünite

KÜLTÜR NEDİR?

İnsanlar dünyaya belirli kalıplarla gelmez. Zamanla içinde yaşadığı ortamla bütünleşir. Diğer bir deyişle yaşadığı farklı kültürel ortamlara uyum sağlar. Dolayısıyla içinde yaşadığı kültürü kendi gelişmiş beyin potansiyeli ile öğrenir. Bu öğrenilen yaşam biçimi bir nesilden bir nesile aktarılarak sürer. Dünyaya geldiğinde ilkel ve gelişmemiş olan insan, zamanla diğer canlıların başaramadığı kendine özgü bir kültür yaratır. Diğer bir deyişle yaşadığı toplumsal çevrede çeşitli ortak kurallar prensipler ve davranış kalıpları geliştirip öğrendiği bilgi yapısıyla da doğal çevreyi kendine özgü bir şekilde değiştirir. Böylece paylaşılan kültür sayesinde ortak bir yaşam biçimi veya toplumsal yaşam ortaya çıkar. Kültür her toplumda güzel ve çirkini, doğruyu ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü tanımlar. Böylece toplum içinde yaşayan insanları bir arada tutmada önemli bir görev üstlenir. Kültür, insanlara bir yere ait olma duygusu verir, onlara belirli ortamlarda nasıl davranması ve düşünmesi gerektiğini öğretir. Böylece toplumsal yaşama bir anlam kazandırır (Andersen ve Taylor, 2006: 54).

Kültür kavramı belki dünyada tanımlanması en zor kavramlardan biridir. Çünkü, kullanım alanı belki de en geniş kavramlardandır. Örneğin Amerikan kültürü, İslam kültürü, kent kültürü, demokrasi kültürü, yemek kültürü, hamam kültürü, kırsal kültür, giyim kuşam kültürü gibi. Görüldüğü gibi kültür kavramının hem günlük yaşamda hem de akademik literatürde kullanım alanı çok geniştir. Bu açıdan kültür, açıklanması tanımlanmasından daha kolay bir kavramdır. Örneğin Japonya’dan yeni gelmiş bir kişi ile tanıştığınızı düşünün. Eğer bu bir kadın ise onun kültürümüzden farklı olan yönlerini hemen fark ederiz. İlk dikkatimizi çeken dış görünüşüdür. Yani, giysileri, takıları, saç biçimi, yaptığı makyaj gibi. İkinci olarak konuştuğu dilin farklılığını keşfederiz. Daha sonra tavırları, etrafındakilere davranış biçimi, selam verişi, teşekkür edişindeki farklılık gözlenir. Ortak bir dili paylaşıp konuştuğunuz zaman iç dünyasının farklı yönlerini keşfedersiniz. Yani, dünyaya bakış açısının, dini inançlarının, değerlerinin farklı olduğunu görürsünüz. İşte bütün bu karakteristikler kültürün parçalarıdır. Böylece kültür, dil, inanç, değer, norm ve davranışları ile nesilden nesile aktarılan maddi manevi ögelerden oluşan bir bütün olarak açıklanabilir. İnsanlar bu farklı kültürlerini sanat, edebiyat, video kayıtları ve diğer yollarla korurlar. Bunun içinde idealler, fikirler, değerler ve insan eliyle yapılan objeler (DVD’ler, komik kitaplar, fermuar, doğum kontrol cihazları) yer alır (Schaefer, 2010: 53). Örneğin Türk bayrağına olan milli duygularımız bizim kültürümüzün bir yönü olduğu gibi, Arjantin’in meşhur tango müziği de kendi kültürlerinin ulusal bir göstergesidir. Sosyologlar bu kavramı daha da genişleterek kültürü, bir toplumun genel yaşam biçimi olarak ifade ederler. Dünyaya gelen her canlı zamanla kültürleşmektedir. Kültür bu nedenle, bir toplumda yaşayanların öğrendikleri ve paylaştıkları her şeyi kapsar. Davranış bilimlerinde incelenen hemen her şey kültür tarafından etkilenmektedir. Dünyaya gelen her canlı dilini, dinini, yemeyi ve içmeyi, sosyal yaşantısını, çocuk yetiştirmesini, bilgi kurallarını, manevi değerlerini, sevmeyi ve sevilmeyi bir kültür içerisinde yaşayarak öğrenir. İnsanlar bütün bu öğrendiklerini o kadar çok benimser ve içselleştirir ki kendi kültürünün dışında olan şeyleri doğru olarak benimsemezler bile. Böylece kültürün koyduğu kurallar bizim bir parçamız haline gelir. Bir toplumun kültürel ögeleri maddi ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır. Maddi ögeler toplumun ya da grubun herhangi bir gelişim aşamasındaki teknolojik ilerlemesini, üretim, teknik, hüner ve becerilerini ifade eder. Örneğin tekerlek, elbiseler, okullar, fabrikalar, kitaplar, uzay araçları gibi. Manevi ögeler ise soyut olan ancak toplum yaşamını düzenleyen değer, inanç, gelenek, görenek ve ahlâk kurallarından oluşur. Örneğin, “Amerikan kültürünü oluşturan maddi ögeler nedir?” diye baktığımız zaman, gökdelenleri, Mc Donalds restoranlar zincirini, uzay mekiğini ve kalabalık bir araba trafiğini görürüz. Manevi ögelerini ise inançları, kuralları, gelenekleri, aile yapıları ve ekonomik sistemleri oluşturur. Manevi kültür ögeleri maddi ögelere kıyasla daha az elle tutulur, gözle görülür bir nitelik taşır. Ancak, toplumsal davranışları korumada ve devam ettirmede manevi kültür daha güçlüdür. Maddi ögeler ise çok çeşitli olup günlük yaşamda en çok karşılaştığımız şeylerdir. Örneğin bazı kültürlerde yemek yeme biçimleri bile farklılık taşır; bazıları gümüş çatal kaşık-larla yemek yerken bazıları çubuklarla, bazıları da elleriyle yerler. Bunların hepsi manevi kültür ögelerini ifade ederken kullanılan araç gereçleri ise maddi kültürün bir göstergesidir. Görüldüğü gibi kültür insan yaşamını anlamanın ve düzenlemenin bir yoludur. Kültür bizim yaşamımıza anlam veren, dünyayı anlamamız için kaynaklar sağlayan, değer ve idealler yaratarak bize rehberlik eden bir kavramdır (Gökalp, 2009: 100).

Kültür, Ulus ve Toplum

Kültürün ne olduğunu gördükten sonra, şimdi kısaca kültür ile ilişkili bazı benzer kavramları tanımlayıp açıklığa kavuşturmakta büyük yarar vardır. Bunlar kültür, ulus ve toplum kavramlarıdır. Kültür yukarıda da belirtildiği gibi paylaşılan ortak bir yaşam biçimidir. Ulus ise politik bir içeriğe sahiptir. Yani belirli sınırlarla çizilmiş bir bölgede yaşayan ve otoritesini bu sınırlar içinde belirgin kılan insanlardan oluşmuş bir bütündür (örneğin, Kanada, Arjantin, Hollanda gibi). Toplum ise organize olmuş toplumsal ilişkileri paylaşan ve belirli ulusal bir sınır içinde yaşayan insanlardan meydana gelir (örneğin, İsveç, Belçika, Norveç gibi). Bunlar bir ulus olduğu gibi aynı zamanda da birer toplumdurlar. Ancak, birçok toplum da çok kültürlüdür. Yani yaşamın birçok yönünü paylaşan ancak farklı değer ve inançlara sahip insanlardan meydana gelir (Macionis ve Plummer, 1997: 102-103).

Kavram olarak belki kültür ve toplum birbirinden farklı tanımlanabilir. Ancak aralarında değişmez bir ilişki vardır. Kültür bir toplumdaki paylaşılan ortak üründen oluşur; toplum ise ortak kültürü paylaşan ve birbirleriyle etkileşimde bulunan insanlardan meydana gelir. Toplum kültür olmadan varolamayacağı gibi, kültür de kendisini koruyan ve geliştiren bir toplum olmadan varlığını sürdüremez. Bu nedenle her ikisi de birbirine bağlı olarak yer alır. Bunun nedeni her ikisini de kapsayan bir kelimenin olmamasıdır. Sosyoloji bir toplumun yapısının anlatılmasına yardımcı olan bir bilim olarak tanımlandığı zaman, kültürün insan davranışlarının anlaşılmasına yardımcı olan bir faktör olduğunu görürüz. İnsanların ne yaptıkları, sevdikleri, sevmedikleri, yasakladıkları, inançları, inanmadıkları, değerleri hepsi bir kültürün parçası olarak ortaya çıkarlar. Kültür aynı zamanda bir toplumda yaşayan insanlara rehberlik eder. İnsanlar arasındaki mevcut ilişkileri yönlendirir (Özkalp, 2008: 60).

Kültürün Özellikleri

Toplumları karşılaştırdığımızda sosyologlar kültüre ilişkin belirgin özellikler saptamışlardır. fiimdi bunları kısaca açıklayalım:

  • Kültür paylaşılır: Kültürün en önemli özelliği insanların onu paylaşmalarıdır. Kültürün bu paylaşılabilir özelliği insan toplumunu olası kılar. Ancak, bu paylaşımı karmaşık toplumlarda, farklı grup, gelenek ve bakış açılarının yer aldığı toplumlarda kolay göremeyiz. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde, farklı ırk ve etnik grupların kendilerine has dil, tarih ve inançları vardır. Örneğin Latino kültürü İspanyolca konuşur, kendilerine has değer ve geleneklere sahiptir.

Dünyanın birçok ülkesinde kültür, yaş, bölge, etnik hareketler, din sınıf ve diğer sosyal faktörler tarafından çeşitlilik gösterir. Kendi ülkemizde de Güney illerimizde yaşayan insanların özellikleriyle Batı bölgelerinde yaşayan insanların damak tatları, yemek tercihleri, konuşma tonlamaları, ilgileri arasında farklar vardır. Bu kültürel farklılıklara rağmen bu insanlar belirli sembolleri, dil kalıplarını, inanç sistemlerini paylaşarak ortak bir kültür oluştururlar.

  • Kültür kalıtsal değildir, öğrenilir: Kültürel inanç ve pratikler gayet iyi bir biçimde öğrenilmişlerdir ve doğaldırlar. İnsanlar nasıl oluyor da bir yiyeceği bir diğerine tercih ediyorlar? Neden at eti veya dana eti hiç yemiyor da, domuz eti yiyor? Müzik zevkleri nasıl kazanılıyor? Kültür, genelde doğrudan bir iletişimle, ebeveynler veya öğretmenler tarafından gençlere okullarda kazandırılır veya aile içinde öğretilir. Çatal kaşık kullanmayı, hangi elle neyi tutacağımızı, hangi yemek takımı ile ne tür yemekler yeneceğini öğreniyoruz ve eğitiliyoruz. Kültürü bazen de doğrudan olmayan bir biçimde gözleyerek veya taklit ederek öğreniyoruz. Kadın veya erkek olmanın ne anlama geldiğini nasıl öğrendiğimizi bir düşünelim! Genelde bu rolleri etrafımızda yer alan kişilerin davranışlarını gözlemleyerek öğreniyoruz. Anne ve babalar, kardeşler, aile büyükleri, örnek aldığımız, gözlemlediğimiz objelerdir. Kültür böylece bir nesilden bir nesile formel ve informel yollarla aktarılır. Kültür öğrenilinceye kadar, birey kendini dışlanmış hisseder.
  • Kültür olduğu gibi kabul edilir: Kültür öğrenilmiş bir kavram olması nedeniyle, bir toplumun üyeleri onu nadir olarak sorgularlar. Hepimiz bir kültürün üyesi olarak yüzlerce kültürel pratiği hiç düşünmeden uyguluyor, benimsiyor ve bunları normal olarak görüyoruz. Ne zaman bu pratikleri sorgulamaya başlasak ve bunların nedenlerini araştırsak kendimizi soyutlanmış veya oryantasyon bozukluğu olan biri gibi hissediyoruz. Grup içinde fonksiyonlarımız yapamaz hale gelebiliyoruz. Örneğin turist olarak bir ülkeye gittiğinizde her ne kadar bilgilendirilmiş olsanız bile bu ülkede maymunların beyinlerinin gözünüzün önünde bıçakla kesilerek tabağa konduğunu gördüğünüz zaman, kendi kültürümüzden kazandığımız alışkanlıkla buna karşı çıkıyoruz. Bu durumu vahşet veya iğrenç olarak ifade edebiliyoruz. Kültür sonuçta insanları iyi veya kötü yönleriyle birleştiren bir unsurdur. Ancak kültürler arası iletişimin olmayışı olumsuz sonuçlara yol açabilir (Andersen ve Taylor, 2006: 56).
  • Kültür semboliktir, dil aracılığıyla aktarılır: Kültürü belirgin kılan şey insanların objelere veya davranışlara atfettikleri anlamlardır veya sembollerdir. Örneğin herhangi bir ülkenin bayrağı, baktığınız zaman renkli veya desenli bir kumaş parçasıdır. Ancak o kültürün insanları için taşıdığı anlam kumaşın ötesindedir. İfade ettiği şey; hürriyet, demokrasi ve ulus anlamını taşır. Türk bayrağı ülkemiz için en önemli sembollerden biridir. İnsanlar onun renkleri altında birleşmekte ve vatan savunması için kanlarını dökmektedirler. Ancak bir başka ülkede yaşayan bir grup insan için aynı anlamı değil, aksine olumsuz bir anlamı ifade edip yakılması gereken bir obje olarak görülebilmektedir. Tıpkı Amerikan bayrağının Irak’ta yaşayan bir grup insan tarafından emperyalizmin sembolü olarak görülüp yakılması gibi. Bu nedenle kültürel anlamlar belirli bir sosyal içerik taşır ve belirgin bir sosyal ortamda anlam kazanır. Kültürün bu özelliği hiçbir zaman gözden kaçırılmaması gereken bir niteliktir. Bir kültürü öğrenmek sadece belirli davranışta bulunmayı değil, aynı zamanda onun kültür içinde taşıdığı anlamı öğrenmek ve anlamak demektir (Andersen ve Taylor, 2006: 57).

Unutulmaması gereken bir diğer önemli olgu kültürün dil aracılığıyla aktarılmasıdır. İnsanoğlu dil sayesinde kültürü açıklayabilir ve gelecek nesillere aktarabilir. Dil, semboller aracılığıyla insanların birbirleriyle iletişim kurmasını sağlayan bir araçtır. Semboller veya simgeler yolu ile dilini bilmediğimiz bir kimseye bir şeyler anlatıp onu anlayabiliriz. Bir dile sahip olmamız nedeniyle yaşadığımız dünyadaki olayları açıklayabilir, yorumlayabilir ve olaylara bir anlam verebiliriz (Özkalp, 2011: 86).

  • Kültür yer ve zamana göre değişir: Nasıl fiziksel ve sosyal çevre bir toplumdan diğerine farklılık taşıyorsa, insanların yaratıcılığı ve uyum yeteneği karşılaştıkları sorunlara adapte olmalarını sağlıyorsa, kültür de bir yerden bir başka yere göre değişir. Sabit veya değişmez değildir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde insan sorunlarına, bilimsel çözümlere kuvvetli bir inanç vardır. İnsanların sahip oldukları yiyecek arzı veya sağlıkla ilgili problemlerin bilimsel olarak gen ilavesi ve kök hücre araştırmaları ile çözülebileceğine veya tedavi edilebileceğine inanılmaktadır. Buna karşın bazı katı dinî kültürlerde bunun yanlış olduğuna bu şekilde bilinmeyen bir sahaya girildiğine, bunun zararlı sonuçları olabileceğine, bazı kültürlerde ise bilimin, sorunları çözmekten çok yeni sorunlar yarattığına inanılmaktadır (Harding, 1998). Genetik mühendisliği ve kök hücre araştırmalarındaki bu tartışmalar kültür çalışmalarının, içinde yaşanılan topluma veya değişen toplum koşullarına göre oluştuğunun en güzel örnekleridir (Andersen ve Taylor,2006: 57).

Kültür bir toplumdan bir topluma farklılık taşıdığı gibi, zamanla da farklılaşır. İnsanlar yeni durumlarla karşılaştıklarında kültür, geçmiş ve günümüzün bir karışımı olarak ortaya çıkar. Örneğin bugün Almanya ve Avrupa’da yaşayan iki milyondan fazla bir Türk nüfusunun var olduğunu biliyoruz. Yeni gelen kuşaklar da kültür çatışmasını yaşamaktadır. Bu gençlerin anne ve babaları onları kendi orijinal kültürünün değerleriyle yetiştirmeye çalışırken bu nesil aynı zamanda içinde doğduğu ve yetiştiği bu yeni kültürün beklentileriyle de uyuşmak zorundadır. Bu yeni topluma uyum, nesiller arasında çatışmalara neden olmaktadır. Özellikle eski kuşak kendi kültürünün baskın değerlerini bu nesle aktarmaya çalıştıkça çatışma daha da güçlenmektedir. Çünkü, yeni nesil o kültürün gençlerinden etkilenip onlar gibi giyinmek, saç stillerini onlara benzetmek, onlar gibi yaşamak isteyince, yani içinde yaşadığı yeni toplumun değerlerini benimsedikçe bu, kendi aileleri için kabul edilemez bir hale gelmekte ve çocuklar ile ailelerinin arası açılmaktadır. Hatta bazı aileler çözümü çocukları kendi doğdukları ülkelere göndererek, orada yetiştirmekte bulmaktadırlar.

Kısaca özetleyecek olursak, kültürün bir anlamda katı ve değişmez insan deneyimlerinden oluştuğunu, bir anlamda da başkaları tarafından kolay anlaşılmayan düşünce, duygu, inanç ve davranışlardan oluştuğunu söyleyebiliriz. Böylece kültürün geçmişi ve şimdiki zamanı birleştirerek toplumun bilgi yapısını oluşturduğunu ve insanların tecrübelerini, deneyimlerini şekillendirdiğini ifade edebiliriz (Andersen ve Taylor, 2006: 58).

KÜLTÜRÜ OLUfiTURAN PARÇALAR: DİL, NORM VE DEĞERLER

Dil

Dil, kültürün en önemli parçalarından birisidir. Kültürel farklılıkları oluşturan özelliklerden biri de dil becerimizdir. Toplumun üyeleri genelde ortak bir dili paylaşırlar. Bu insanların günlük iletişimlerinde önemli bir kolaylık yaratır. Örneğin, herhangi bir nalburiye dükkânına gidip bir pense istediğinizde bunun resmini çizmenize gerek kalmaz. Eğer İngiltere’de yaşıyorsanız pensenin ismi kendi dillerinde farklıdır (Pliers). Hatta kendi toplumumuzda bile bazen pense istediğimizde elimize karga burun veya kerpeten verilebilir, yani farklı isimler alabilir.

Kültür insanların toplumsal mirasıdır. Bu miras topluma yeni katılanlar tarafından öğrenilir ve her nesil bunu az çok değiştirerek gelecek nesillere taşır. Dil ise sembollere dayanır. Sembol ise insanların iletişimde kullandıkları anlam ifade eden her şeydir. Semboller maddi objelerden tutun, sese, kokuya hatta tat almaya kadar uzanır. İnsanların iletişiminin kaynağı sembollerdir. Günümüzde 7000 den fazla dil konuşulmaktadır. Ulusların politik sınırları içinde bazen bir tek, bazen de birden fazla dil kullanılır. Örneğin Kuzey Kore’de tek bir dil varken, Papua Yeni Gine’de 820 farklı dil kullanılmaktadır. Ulusların nüfusları ne olursa olsun dil paylaşılan kültürün en önemli parçasıdır (Gordon, 2005). Dil böylece kültürün temelini oluşturur. Dil’in içinde konuşma, yazılı karakterler, sayılar, semboller ve sözel olmayan jest ve mimikler yer alır. Dil kültürün en önemli parçası olduğu için, başka dilleri konuşmak kültürler arası ilişkileri anlamak açısından kritik bir önem taşır.

Soğuk savaş döneminde yani 1950’lerden 1970’lere hatta günümüze değin ülkeler özellikle dış ilişkiler açısından yabancı dil bilmenin önemi üzerinde durmuşlar ve diplomatlar için özellikle Rusça üzerinde durarak çeşitli lisan okullarının açılmasına önem vermişlerdir. Hatta Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bile yeni ortaya çıkan ülkelerin dillerini öğrenmek bu ülkelerle ilişki kurmak açısından önem taşıdığı için yabancı dil bilmek büyük bir saygınlık ifadesi olmuştur. Amerika’da 11 Eylül 2001’de ikiz kulelere yapılan saldırı sonucu ülkede Arapça bilen insan potansiyelinin azlığı büyük bir sorun oluşturmuş, böylece Arapça hem teröristleri takip etmek hem de İslam ülkeleriyle bir köprü oluşturmak için anahtar bir rol oynamıştır (Schaefer, 2010: 61). Sözel iletişim kadar sözel olmayan iletişim de kültürler arasında önem taşır. Örneğin bir toplantının iyi gitmediğini hissettiğinizde hemen oturduğunuz iskemlede geriye yaslanır, kollarınızı kavuşturur ve dudaklarınızı büzersiniz. Bir arkadaşınızın ağladığını gördüğünüzde ise onu hemen teselli edersiniz. Tuttuğunuz takım maç kazanırsa havalara sıçrar, takımın önemli oyuncularının resimlerini duvarınıza asarsınız. Bunların hepsi sözel olmayan iletişime örnek oluşturur.

İnsanların temel iletişim biçimlerinden olan işaret ve mimiklerden oluşan vücut dili bile sembollerden oluşur. Dünyanın her kültüründe insanlar bazen birbirlerine bir şey ifade etmek isterlerken sözlü dil yerine bu işareti veya vücut dilini kullanırlar. Ancak, her kültürde bunlar farklılık taşır. Kendi kültürümüzde yaygın olarak kullandığımız bir işaret bir başka dilde çok kötü anlama gelebilir ve bu durumda çok mahçup durumlara düşebiliriz. Bu nedenle vücut dili insanların iletişimini kolaylaştı rırken bazen insanların başına umulmadık dertler de açabilir. Bunlara en ilginç bir örnek kendi kültürümüzden verilebilir. Kendi kültürümüzde biz hayır anlamı nda başımızı yukarı doğru kaldırırken, Batı kültüründe başı aşağı yukarı sallamak evet demeyi ifade etmektedir. Batı kültüründe başını sağa sola çevirmek hayır anlamını ifade eder. Bu nedenle her kültürde işaret dilini anlamak ve ona göre kullanmak zorundayız. Örneğin Avusturalya’da baş parmağın yukarı kaldırılması, son derece kaba bir davranış olarak nitelenirken, bir başka kültürde iyiyim anlamı na gelir. Bu nedenle son derece basit olmakla beraber, sembollerin taşıdığı anlam derin bir içerik taşıyabilir.

Dil, böylece insanların deneyimlerini, fikirlerini ve bilgilerini aktarmalarına yardımcı olan bir araçtır. Kültür ancak dil yardımıyla varlığını sürdürür. Edward Sapir (1929) ve Benjamin Whorf (1956) dilin gerçekliği anlamamızda bize rehberlik eden bir faktör olduğunu savunurlar. “Dünya hakkında görüşlerimizi etkileyen şey, öğrenmiş olduğumuz dile bağlıdır” tezini savunan Sapir ve Whorf’a göre gerçeklik hakkındaki algılamalarımızı tayin eden “şey” de kullandığımız dilin gramer ve kelime yapısıdır. Algılamalarımız farklı olduğu için, dünyalarımız da farklı olmaktadır. Örneğin insanlar için bir şey önemli ise, bu insanların kullanmış oldukları dilde bu şey birçok kelimeyle açıklanmakta veya bu anlamı veren çeşitli kelimeler kullanılmaktadır. Örneğin bir dilde zaman önemli ise zaman ifade eden birçok kelime vardır.

Bildiğimiz kadarı ile her bireyin dili öğrenmede genetik bir kapasitesi mevcuttur. Ancak insanlar kullandıkları dilin mahkûmu da değillerdir. Öğrendikleri her yeni dil onların dünya görüşlerini değiştirecektir. Böylece öğrendiğimiz her yeni dil, başka kültürleri anlamamızda bizlere yardımcı olacak ve böylece kültürler arası anlayış da yaygınlaşacaktır.

Normlar

“Yemek yemeden önce ellerini yıka,” “Büyüklerini say, küçüklerini sev,” “Akşam yemeğe davetliysen üstüne temiz elbise ve gömlek giy.” Bütün toplumlarda uygun olan ve olmayanı belirleyen, uygun olanı pekiştiren, uygun olmayanı ise cezalandıran çeşitli kurallar yer alır.

Toplumca benimsenen standartlar toplumca korunur ve desteklenirler. Bir normun önemliliği, onun toplumca kabul görüp anlaşılmasına bağlıdır. Örneğin bir sinemada film seyrederken herkesin susup sessiz kalmasını bekleriz. Ancak bu da seyrettiğimiz filmin türüne ve seyirciye bağlıdır. Eğer ciddi artistik bir film izliyorsak seyircinin ciddi ve sessiz olmasını ve sessizlik normuna uymasını bekleriz. Ancak bir korku veya komedi filmi izliyorsak bu normu uygulamak zor olabilir.

Her toplumda bireylerin tutum ve davranışlarını belirleyen, nasıl giyineceğimizden, nasıl yemek yiyeceğimize, nasıl oturacağımıza ve tuvaletleri nasıl kullanacağımıza kadar çeşitli normlar yer alır. Normları olmayan bir toplum kaos içerindedir. Yerleşik normlar yardımıyla insanlar nasıl hareket edeceklerini öğrenir, sosyal etkileşimlerinde tutarlılık gösterir ve başarılı olurlar. Sosyologlar normları formal ve informal normlar şeklinde ikiye ayırırlar. Formal veya resmi normlar yazılı kurallar olup karşı gelindiği takdirde şiddetle cezalandırılırlar. Bu normlar genelde kanun veya yasa biçiminde karşımıza çıkarlar, doğru ve yanlış davranışı kesin bir biçimde ayırırlar. Yasalar yoluyla hükümetin sosyal kontrol imkânı doğar ve devlet bu yasaların uygulanmasında sorumlu olan politik organizasyondur. Yasalar resmi normların sadece bir türüdür. Bir iskambil oyununda ve üniversite yapısı içinde de yönetmeliklerle uygulanan çeşitli normlar yer alır. Kopya çekme, hocaya hakaret ciddi bir biçimde normlarla cezalandırılan davranışlardır. İnformal veya gayri resmi normlar ise genellikle anlaşılır fakat kesin bir biçimde kayıtlı veya yazılı değildirler. Örneğin uygun bir giyim tarzının standartları informal normlardır. Her okulun kendine özgü bazı giyim kuşam alışkanlıkları vardır; kravat takmak, gömlek veya tişört giymek, pantolon veya etek giymek gibi. Bazen öğrenciler bu kuralları kendilerince ihlâl edebilmektedirler. Bunlara verilen ceza genelde yaptırım biçiminde değil, ihtar veya bazen de arkadaşları tarafından dalga geçilmek şeklinde olabilir. Yemek yemeyi bilmeyen birisiyle yemek yendiği zaman, bu insanla bir daha yemek yememek informal bir norm olabilir.

Normlar bir başka şekilde toplum içinde taşıdıkları öneme göre de sınışandırılabilir. Sosyolojinin başlangıç dönemlerinde William Graham Sumner (1906) normları âdetler (folkways) ve örşer (mores) şeklinde sınışandırmıştır. Örneğin erkeklerin pantolon kadınların ise etek giymeleri bir âdettir. Bir başka biçimde insanların evlerini dekore ediş biçimleri (yatak odası, misafir odası gibi), selamlaşma biçimleri, yemek hazırlayış ve sunum biçimleri hep birer âdet şeklindedir. Âdetler daha gevşek bir biçimde tanımlanır ve daha gevşek olarak uygulanır. Ama yine de sosyal davranışları kontrol etmede, grup geleneklerini uygulamada önemli bir fonksiyon görürler (Andersen ve Taylor, 2006: 62).

Örşer ise âdetlerden daha katıdırlar. Genelde etik ve ahlaka ilişkin davranışları kontrol ederler. Örneğin yasal ve dini emirler, başkalarını öldürmenin, eşlerin birbirlerini aldatmalarının yasaklanışı gibi. Esasında yasalar, örşerin formalleştirilmiş, yazılı hale getirilmiş biçimleridir. Örşere karşı gelinmesi ciddi bir cezalandırmayı gerektirir. Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de cinayet, vatan hainliği, çocuğa şiddet uygulamaya karşı güçlü örşer yer alır. Bu örşer resmi normlar şeklinde kurumsallaştırılmışlardır (Schaefer, 2010: 63). Normlar toplumda ödül ve ceza ile güvence altına alınırlar. Yani norma uygun olan bir davranış ödüllenirken uygun olmayanlar cezalandırılır. Ödül ve cezalar resmî veya gayri resmi biçimde de olabilir. Örneğin hırsızlık yapan bir kişinin mahkemelerce, ceza hukukuna göre cezalandırılması resmi bir cezalandırmayken aynı bireyin toplum tarafından dışlanması, ona iş verilmemesi ise informal bir cezalandı rmadır. Bazen kızdığımız bir insana tebessüm etmemek, konuşmamak bile gayri resmî bir cezalandırmadır. Bazı normlar toplumun her bireyi için geçerliyken bazıları bazı bireyler için geçerli, diğerleri için değildir. Hemen hemen bütün toplumlarda geçerli olan ve yasak olan bir norm, bir insanı öldürmedir. Ancak bu norm bazı gruplar, örneğin polisler için geçerli değildir. Polisler veya güvenlik güçleri belirli durumlarda, girdikleri silahlı çatışmalarda bir kimseyi öldürebilir veya kendini koruma amacıyla silah kullanabilir.

Normlar, toplumsallaşma süreci içerisinde öğrenilir ve birer alışkanlık halini alırlar. Birey çoğunlukla bir norma uyduğunun farkına dahi varmaz, otomatik olarak onu uygular. Toplumun birer üyesi olarak çocuklarımıza kendi toplumumuzun standartlarına göre doğru olanı öğretir ve onlardan bunlara uymalarını bekleriz. Her toplumun sahip olduğu normların önem dereceleri de farklılık gösterir. Bazı normlar bir toplumun devamlılığı için daha önemliyken bazıları bu kadar önemli olmayabilir. Örneğin yemek yerken ağzını şapırdatan veya arkadaşlarına kaba davranan bir kişinin çiğnediği norm önemli bir norm ihlali değildir. Ancak vatanına ihanet eden bir kimsenin çiğnediği norm daha büyük bir ceza ile karşılaşır. Böylece normlar yoluyla toplumun kontrolü bir ölçüde gerçekleşmektedir. Çünkü, normları geçerli kılan cezalandırma ve ödünlendirmedir. Ceza yoluyla istenmedik davranışlar ortadan kaldırılırken, ödüllendirme ile istendik davranışlar pekiştirilir ve bu davranışların gelecekte tekrarlanma olasılıkları artar. Normlar gündelik faaliyetlerimizi düzenler ve bize rehberlik ederler. Hatta normlar ihlal edilmeden biz onların norm olduklarının farkına bile varmayız. Örneğin konser bileti alırken insanların kuyrukta beklemesinin bir norm olduğunu, ancak birisi bir başkasının önüne geçip bilet almaya kalkınca anlarız. Çünkü, burada kuyrukta bekleme normu ihlal edilmiştir. Normlar toplumdan topluma farklı olduğu gibi, aynı toplum içinde de zaman zaman değişebilirler. Örneğin 1950’lerden önce evlilik öncesi cinsel ilişkiler gençler arasında çok yaygın değilken bu tarihlerden sonra Batı toplumlarında bu tür ilişkilerde büyük patlama olmuştur. Normların kabulü de zamanla, ekonomik, sosyal ve politik koşulların değişimiyle farklılaşabilmektedir. Yine Amerika Birleşik Devletleri’nden örnek verecek olursak, 1960’lara kadar resmi normlar beyazların başka ırktan insanlarla evlenmelerini yasaklamaktaydı. Her ırk kendi ırkından bir kişiyle evlenebilmekteydi. Ancak, son 50 yıl içinde bu tür normlar tamamen kaldırılmış bir durumdadır. Değişme süreci içinde tek ebeveynli ailelere sıklıkla rastlanıldığı gibi, aynı cinsiyetten insanların evliliğine de hoşgörü ile bakılmakta ve müsaade edilmektedir (Schaefer, 2010: 64).

Değerler

Bir toplumun kültürünü öğrenmek demek o toplumu bir arada tutan, ideal olan prensiplerini, ahlak standartlarını ve arzu edileni belirleyen değerlerini bilmek demektir. Bir başka deyişle, toplumun arzuladığı yaşamın ne olduğuna ilişkin fikirleri öğrenmek o toplumun değerlerini oluşturur. Bazı değerler çok belirgin iken, bazı değerler daha geneldirler. Örneğin sağlık, sevgi, demokrasi ve eşitlik bu tür genel değerler arasındadır. Elbette bir toplumun üyelerinin hepsi bu değerleri paylaşmayabilir. Parlamento tartışmalarında veya seçim zamanlarında bu tür paylaşılmayan değerleri fazlasıyla görebiliyoruz. Değerler, o kültürün insanlarının davranışlarını etkileyerek başkalarının davranışlarını değerlendirmede bir kriter veya standart görevi görürler. Bu açıdan değerler, normlar ve yaptırımlar birbirleriyle yakından ilişkilidir. Örneğin bir kültür, evlilik kurumunu önemli bir değer olarak algılıyorsa, eşlerin birbirlerini aldatmalarını yasaklayan normlar koyabilir veya  boşanmayı zorlaştıran kararlar alabilir (Schaefer, 2010: 65). Aynı şekilde eğitime özel ağırlık veren bir toplum, eğitimi kolaylaştıran ve yaygınlaştıran normlara ağırlık verebilir. Bir kültürün değerleri değişebilir ancak bunların çoğu bir insanın yaşamı boyunca nispeten düzenli ve kolay değişmeyen bir biçimde yer alır. Toplumsal anlamda toplumun büyük çoğunluğunca paylaşılan değerler yaşamımızın en önemli parçalarıdır. Sosyolog Robin Williams, (1970) yaptığı araştırmada Amerika’da yaygın bir biçimde paylaşılan değerleri araştırmıştır. Bunlar arasında en öne çıkanlar;

  • Başarı
  • Yeterlilik
  • Zenginlik
  • Vatanseverlik
  • Eşitlik
  • Bilimin üstünlüğü
  • Dine bağlılık

gibi değerler olmuştur. Ancak, hemen ifade edelim ki bu değerler bütün Amerikan toplumunca, 307 milyon insan tarafından, aynı ölçüde paylaşılan değerler değildir. Bu tür bir liste toplumun millî karakterini ortaya koyması açısından önem taşır (Schaefer, 2010: 65).

Zamanla bazı değerlerin önemi artarken bazılarının azalabilir veya yerine yeni değerler ortaya çıkabilir. Ancak unutulmaması gereken olgu her toplumun değerlerinin kendine has olmasıdır. Bireyler zamanla bu değerlere ters düşebilir veya değer çatışmaları ortaya çıkabilir. Toplumsal ve ekonomik koşulların değişmesiyle toplumsal yapıda meydana gelen değişmeler o yapıya uygun değerleri ortaya çıkarmakta ve bu değerlerin benimsenmeleri artmaktadır. Örneğin 1960 ve 1970’li yıllarda dünyada tasarruf değeri önemli olurken, ekonominin değişmesi ile artık tüketim toplumu olmamız nedeniyle tasarrufun yanında halkı tüketime yönlendirmek önemli bir değer olarak paylaşılmaktadır. Bugün çevremizde yer alan büyük alışveriş merkezlerinin böyle bir değeri pekiştirdiğini ve halkı tüketmeye yönlendirdiğini söyleyebiliriz. Aynı şekilde çevre, vücut sağlığı, mahremiyet (privacy) gibi değerler de giderek ön plana çıkmakta ve medyada paylaşılmaktadır. Son yıllarda özellikle kişilerin özel hayatının gizliliğine önem veren mahremiyet (privacy) değeri de giderek önem kazanmakta, en çok da ihlal edilen değerler arasında gözükmektedir. Özellikle, ülkemizde bankacılık sektörünün gelişmesi ve terörün yaygınlaşması insanın özel hayatına olan müdahaleyi giderek artırmıştır. Amerikada da özellikle 11 Eylül 2001 tarihli terörist saldırıdan sonra Amerikan hükümeti aldığı bazı kararlarla, mahkeme iznine gerek kalmadan insanların hayatlarını gözlem altına almaya başlamış ve Federal Araştırma Bürosu (FBI) hükümetçe  desteklenerek insanların sağlık, kütüphane, öğrencilik ve telefon kayıtlarına girerek bilgi toplamıştır (Schaefer, 2010: 66).

KÜLTÜREL FARKLILIKLAR

İnsanoğlu kültür sayesinde içinde yaşadığı çevreye uyum sağlar. Her toplumun kültürü kendine özgü birtakım niteliklerden oluşur. Sahip olduğumuz norm ve değerler bütünü, herhangi bir kültürde aynı ya da benzer bir biçimde olmayabilir. Örneğin Amerikalılar istridyeyi severek yerler ama salyangoz yemezler. Fransızlar salyangoz yer ama çekirge yemezler. Zulular çekirge yer ama balık yemezler. Museviler ise balık yer ama domuz eti yemezler. Hintliler domuz yer ama dana eti yemezler. Ruslar ise dana eti yerler ama yılan yemezler. Çinliler yılan yer ama insan yemezler. Buna karşılık Yeni Gine’de yaşayan Yale Kabilesi üyeleri ise insan etini çok lezzetli bulurlar. Görüldüğü gibi kültürel farklılıklar o kadar geniş bir biçimde yer alırlar ki her toplumda aynı biçimde ortaya çıkan bir norm bulmak imkansız ölçüde zordur.

Bugün dünya yüzünde yaşayan yaklaşık 6 milyar insan belirli bir biyolojik tür olan “Homosapiens”e aittir. Buna rağmen insanlar arasındaki farklılıklar bizleri bazen şaşırtmakta, üzmekte, rahatsız etmekte bazen de hayran bırakmaktadır. Bu farklılıklara şöyle bir göz attığımızda bunun yaşam biçimi ile ilgili olduğunu görüyoruz. Örneğin Çinliler cenaze törenlerinde beyaz elbise giyerlerken Avrupalı insanlar siyah giymektedirler. Çinliler 4 rakamını uğursuz bulurken, İngiltere’de yaşayanlar 13 rakamını uğursuz kabul ederler. İnsanların birbirleriyle karşılaştıkları zaman öpüşme âdetleri vardır. Bu da kültürler arasında büyük farklılık gösterir. Avrupa’da birçok insan halk arasında birbirlerini öpebilir, buna karşın Çinliler gizlice öpüşürler, Fransızlar halk arasında iki kere öpüşürler (yani iki yanağından bir kere öperler) Belçikalılar ise üç kere yanaklarından öperler, buna karşın Nijeryalılar hiç öpüşmezler, Ruslar ise erkek erkeğe dudaklarından öperler. Ülkemizde de erkek erkeği iki yanağından öper, ancak kadınlar çok yakın olmadıkça öpülmezler. Evlenme törenlerine baktığımızda da farklılıklara rastlarız. Kuzey Amerika’da çiftler düğün sonrası birbirlerini öper, Koreliler karşı karşıya gelerek dizlerinin üzerine eğilirler, Kamboçya’da ise damat gelinin yanağına burnu ile dokunur. Dünya yüzünde ne kadar çok seyahat edilirse bu tür farklılıklara o kadar çok rastlıyoruz (Macionis ve Plummer, 1997: 98). Kısaca hepimiz aynı biyolojik türden olmakla birlikte, insanoğlu bu dünyada birbirinden son derece farklı düşünce, fikir, yaşam biçimlerine, farklı nezaket, kabalık, güzellik, çirkinlik, doğru ve yanlış standartlarına sahip olmaktadır. Bu tür farklılıklar kültür kavramı içinde dile getirilmektedir. Bu farklılıklar bazı toplumlar için doğru ve değerli, bazıları için ise aptalca fikirlermiş gibi görülür. Ancak toplumları yakından tanıdığımız zaman kültürün de kalıplaşmış olduğunu görürüz. Örneğin gelenekler birbirlerini destekleyerek birbirlerine uyumlu olurlar. Bir gelenekteki değişiklik, diğer gelenekleri de etkiler ve değişmeye neden olur. Toplumbilimciler bu olaya, yani kültürün bütün parçalarının herhangi bir biçimde birbirlerine bağlanmasına kültürel birleşme (entegrasyon) adını vermektedir. Kültürlerarası farklılıklar kadar kültür içinde olan çeşitlilikler de kültür açısından önem taşır. Bunlar çok çeşitli olmakla beraber temel farklılık, içindeki norm ve değerlerde yatar. Kültür içindeki farklılıklar geleneksel, endüstrileşmemiş toplumlarda daha az; endüstrileşmiş, gelişmiş toplumlarda daha çoktur. Geleneksel toplumlar bilindiği gibi küçük, üyelerinin benzer işler yaptığı, benzer biçimde yaşadığı, benzer değerlere sahip olduğu toplumlardır. Bu nedenle de kültür değişmeleri yavaştır. Modern toplumlar ise büyük, farklı nüfusların yaşadığı, bireylerin farklı meslekleri yaptığı toplumlar olmaları nedeniyle değişmeye daha açıklardır ve kültür farklılıkları daha yoğundur. Ancak, ne kadar farklılık olursa olsun yine de her kültür tesadüfi elementlerin oluşturduğu bir bütün değildir. Kültür bir birleşmedir, her parçası birbiriyle anlamlı bütünler oluşturur ve birbirini tamamlar bir nitelik taşır. fiimdi bu temel farklılıklara değinelim.

Baskın Kültür

Sosyolojide iki temel kavram kültürlerarası farklılıkları anlamada bizlere yardımcı olur: baskın kültür ve alt kültür. Baskın kültür formu (dominant culture), o toplum içindeki temel kurumlardan en çok desteği alan ve temel inanç sistemlerini oluşturan kültürdür. Baskın kültür bir toplum içindeki tek kültür olmamakla beraber, toplum içindeki insanlar tarafından o toplumun kültürü olarak inanılan ve çoğunluğun paylaştığı kültürdür. Sıklıkla baskın kültür o toplum içindeki diğer kültürlerin standart olarak saptadığı ve yargıladığı kültürdür (Andersen ve Taylor, 2010: 64). Özellikle gelişmiş ve kompleks toplumlarda tek bir baskın kültürü belirlemek veya izole etmek çok zordur. Genelde orta sınıfın paylaştığı değerler, çeşitli alışkanlıklar ekonomik kaynaklar baskın kültürü oluşturur. Bu kültür, o toplumun televizyon kanalları, moda endüstrisi, modern Avrupai gelenekler, örneğin fast food zincirleri, profesyonel spor takımları tarafından desteklenen ve aynı zamanda da bunlardan etkilenen kültürdür. Ancak, bu kültürün değerlerini paylaşmayan, birçok alt kültürlerin olduğunu gözden uzak tutmamak lazımdır.

Alt Kültür

Amerika’daki rodeo kovboyları, emekliler, açık denizlerde petrol platformlarında çalışanlar, çeteler, uyuşturucu bağımlıları sosyologların deyimiyle birer alt kültürdür. Alt kültürler, içinde bulunduğu toplumun bir parçası olup kendilerini diğer gruplardan ayıran özgün değer farklılıkları olan gruplardır. Diğer bir deyişle, baskın kültür içinde yaşayan, kendine özgü niteliklere sahip kültürlerdir. Alt kültür üyeleri toplumdaki ortak kültürü önemli ölçüde paylaşmasına rağmen gündelik yaşam içinde farklı inanç, pratik ve tarzları kabul ederler (Gökalp, 2009: 103). Toplumlar büyüyüp karmaşıklaştıkça alt kültürlerin sayısı da artmaktadır. Alt kültürleri oluşturan çeşitli biçim ve yollar mevcuttur. Genelde alt kültürler ya o kültürün bir parçasının karşılaştığı bir sorundan dolayı veya sahip olduğu bir imtiyaz nedeniyle oluşurlar. Bazen ortak bir yaş (gençlik, yaşlılık), bölge (Alpler), etnik bir köken (Boşnaklar, Ermeniler, İspanyol kökenli Amerikalılar), meslek (itfaiyeciler, AKUT üyeleri), özür (işitme ve görme engelliler) gibi nedenlere dayalı olarak da alt kültürler oluşabilir. Bazı alt kültürler ortak bir hobiyi paylaştıkları (hackerlar), bazıları da toplum dışına itilmelerinden dolayı (uyuşturucu bağımlıları, hükümlüler) alt kültürü oluştururlar (Schaefer, 2003: 72). Alt kültür üyelerinin diğer alt kültürlere etnosentrik tutumları vardır. Yani kendi alt kültürlerini yüceltip diğer kültürleri aşağılarlar. Alt kültürler arasındaki farklılıklar arttıkça bu gruplar arasındaki çatışmaların derecesi de artar.

Karşıt Kültür

Karşıt kültür bir alt kültür olup değer, norm ve yaşam biçimleri açısından içinde yaşanılan kültüre ters düşen tutum ve davranışları içerir. Bu gruplar toplumun sahip olduğu, hatta gurur duyduğu norm ve değerleri reddederek karşıt tutum ve davranışlara sahiptirler. Örneğin bugün Amerika’da yaygın olarak görülen Hare Krishna Hareketi bu tür bir karşıt kültürdür. Çünkü hem din hem değer hem de yaşam biçimleri ve giyinişleri açısından içinde yaşadıkları kültürün değerlerine zıt bir tutum içindedirler. Karşıt kültürler özellikle gençler arasında yaygın olarak görülür. Çünkü yirmi yaşında bir gencin yeni kültürel standartlara uyumu daha kolayken altmış yaşında bir insanın yeniliklere uyumu kolay değildir. Yaşlılar, içinde yaşadığı baskın kültüre artık etnosentrik duygularla bağlanmışlardır. Aynı şekilde karşıt kültüre bir örnek de 1960’lı yıllarda görülen hippiler verilebilir. Bu gruplarda o yıllarda yaygın olan bazı kültürel değer ve normlara karşı çıkarak hümanizm, barış, aşk, romantizm gibi temel değerlere ağırlık vermişler, yeni slogan, giyim, kuşam biçimleriyle toplumun benimsenen tutum ve davranışlarına ters düşmüşlerdir.

Eğer bir alt kültür bilinçli ve belirgin bir biçimde yaşadığı baskın kültürün norm ve değerlerine karşı çıkıyorsa bu karşıt kültür olarak adlandırılır. Aynı şekilde, 11 Eylül 2001 tarihindeki saldırıda Amerikalılar kendi kültürleri içerisinde yaşayan bir terör örgütünün varlığını karşıt bir kültür olarak nitelendirmişlerdir (Schaefer, 2010: 60). Terörist hücreler dünyanın her tarafında sadece o ülkenin dışında yaşayan gruplardan değil, o ülkenin içinde yaşayan ancak politikalarını paylaşmayan karşıt kültürlerinde desteğini alarak acımasızca tahmin edilemeyecek bölge ve yerlerde eylemlere girişebilmektedirler. Tıpkı İspanya ve 2005 Temmuz ayında Londra’da üç metro istasyonuna ve bir çift katlı otobüse konulan bombaların patlatılması örneğinde olduğu gibi. Bu patlamalarda 49 kişi yaşamını kaybetmiştir.

Yüksek Kültür ve Popüler Kültür

Kültür içindeki birçok farklılığın temeli toplumsal sınıflara veya sınıfsal farklılıklara dayanır (Macionis ve Plummer, 1997: 111). Gerçekten günlük konuşmalarda kültür kavramı sofistike sanat biçimlerini öreğin, klasik edebiyatı, müzik, dans ve resmi ifade eder. Üniversite hocalarını, film yönetmenlerini, koreograşarı “kültürlü” insan biçiminde ifade ederiz. Çünkü, bunlar yaşamlarında sanata düşkün, sanatla iç içe olan insanlar olarak düşünülür. Bir toplumun ya da kültürün estetik olan, en güzel ya da parlak ürünlerini yüksek kültür olarak nitelendiriyoruz. Bunun karşıtı olan, büyük halk kitlelerinin benimsediği yaşam biçimi, zevkler ve eğlence türlerini daha aşağı veya daha değersiz bulabiliriz. Örneğin ve Mozart’ın müziğini daha kültürlü, buna karşın, herhangi bir rock müziğini ise daha aşağı, kültürsüz olarak niteleyebiliriz. Veya iyi restoranda pişirilen yemeği, sokak köftecisinden; bir polo oyununu, pinpon oynamaktan daha iyi görebiliriz. Böylece, bazı kültürel kalıpları bazı insanlara uygun görürken bir gruba ise uygun göremiyoruz. Veya bu kalıplar, bu insanlar tarafından kabul görmemekte ve benimsenmemektedir; örneğin televizyon seyretmek, maça gitmek, aile aktivitelerine katılmak, pikniğe gitmek, ızgara köfte pişirmek, macera filmleri seyretmek, arabesk müzik dinlemek. İşte bu tür halk kitlelerinin benimsediği, toplumun büyük çoğunluğunca kabul gören kültür kalıplarına popüler kültür diyoruz. Ancak hemen ifade edelim ki bu ayrımı yapmak her zaman kolay değildir. Çünkü bazı gruplar iki grup içerisinde yer alıp iki türlü yaşam biçimini ve kültür kalıplarını paylaşabilirler. Her iki kategorideki insanların da birbirlerinden çok farklı yönleri olabilir. İkinci olarak yüksek kültürü yaygın veya popüler kültürden sırf elit bir grubun, paraya, güce ve prestije sahip olan bir sınıfın kültürüdür diye üstün görebilir miyiz? Örneğin kemanı, halk müziği enstrümanı olan sazdan daha üstün bir alet olarak değerlendirmek mümkün müdür? Hayır, çünkü her enstrümanın çalındığı yer ve müzik türüne göre üstün olan nitelikleri vardır. Popüler kültür büyük ölçüde kültür endüstrisi ürünlerinden oluşur. Bu anlamda geniş halk kesimlerinin tüketimi için üretilen ve yaygın olarak tüketilen bir kültürdür. Kısaca, toplumda büyük çoğunlukla tarafından beğenilen ve tercih edilen kültürdür (Gökalp, 2009: 106). Bir toplumda yaşarken gördüğümüz, duyduğumuz, sevdiğimiz ve benimsediğimiz şeyler toplumun popüler kültürü ile ilgilidir. Popüler kültür, yaşadığımız günlük hayattır. Bu kültür; sporu, müziği, hobilerimizi, televizyonu, sinemayı, kitapları, dergileri kapsar. Çünkü günlük yaşantımızı anlamlandıran gerçekte bu saydıklarımızdır. Popüler kültür aynı zamanda bizi geçmişe bağlayan bir araçtır. Bizi birbirimize bağlayan, bizim için önemli olan insanları, yerleri, tarihimizi anlamlı kılan ve yaşama bağlayan bir araçtır. Örneğin Türk kültürü için Zeki Müren, Batı kültürü için Elvis Presley çok önemli müzisyendirler. Bu popüler kültürün iki şöhretli insanı bizleri eğlendirmede önemli işler başarmışlar ve şarkıları yıllarca dudaklarımızdan düşmemiş, kulaklarımızdan çıkmamıştır. 1996’da Zeki Müren’in, 1977’de ise Elvis’in ölümünden beri sanatçıların kasetleri ve cd’leri artarak satılmakta ve insanlar onları dinlemeye devam etmektedirler. Hatta bu kişilerin hayatları birer sinema ve tiyatro eseri olarak sergilenip halka tanıtılmaktadır. Her toplumun popüler kültürü kendine özgüdür. Örneğin, Japonların popüler kültürünü “Manga” denilen komik el kitapları oluştururken, Rusya’da vatandaşların en sevdiği şey televizyon dizileridir. Ülkemizde de “Muhteşem Yüzyıl”, “Öyle Bir Geçer Zaman ki”, “Fatmagül’ün Suçu Ne?”, “Adını Feriha Koydum” gibi diziler farklı toplumsal kesimlerin yaşam tarzlarını, mücadelelerini, aşklarını anlatarak izleyicileri televizyon bağımlısı yapmaktadır. İnsanların bu dizleri izlemelerinin temel nedeni ise dizi kahramanları ile benzer bir yaşam biçimi paylaşmaları, kendinden bir şeyler bulmaları veya yaşadıkları hayattan kaçmaları olabilir. İnsanlar bu dizlerle sıkıcı, stresli korkutucu olan sosyo-politik yaşamdan bir türlü kaçış yolu bulmaktadır.

KÜLTÜRÜN DİĞER PARAMETRELERİ: KÜLTÜR ŞOKU VE KÜLTÜR BOŞLUĞU KAVRAMLARI

Kültür Şoku

Bize aşina olmayan bir kültürel çevreye girdiğimizde kendimizi yolunu şaşırmış, belirsizlik ve korku içinde hissederiz. Bu durumdaki bir birey kültür şoku yaşıyor demektir. Örneğin bir Türk’ü Çin’deki bir restorana gittiğinde aşina olduğu yemekler yerine, özel yemeklerin veya mönülerin köpek veya domuz etinden yapılması onu şaşkınlık içerisinde bırakabilir. Aynı şekilde 1961’de Almanya ile Türkiye arasında yapılan iş gücü anlaşması ile çalışmak üzere bu ülkeye giden işçilerin yaşadıkları durumlar, kültür şoku kavramıyla açıklanabilir. Çünkü bu insanlar hiç alışık olmadıkları bir çevre, din ve dil kalıpları, davranış ve yemek tarzlarıyla karşılaşmış ve buraya uyum sağlamakta ciddi güçlükler yaşamışlardır. 2011 yılında 50. Yıldönümünü yaşadığımız bu olay Sirkeci’den Almanya’ya kalkan bir trenle tekrar hatırlanmış ve o yıllarda Almanya’ya gidenler yaşadıklarını tekrar anımsamışlardır.

Hemen hepimiz bir dereceye kadar yaşadığımız kültürü olduğu gibi kabul edip içselleştirdiğimiz için, başka kültürlerin bu kalıplara uymadığını gördüğümüzde bundan rahatsız oluruz (Schaefer, 2010: 60). Ancak gerçek olan şey, bize göre uygunsuz olanların o kültür açısından son derece normal olan gerçekler ve yaşam biçimi olarak kabul görmesidir. Fakat bizim kültürümüze ait bazı kalıpların da o kültürde şok yarattığını unutmamak gerekir.

Kültür Boşluğu veya Kültürel Gecikme

Kültürün değişen toplumsal koşullara uyum sağlamasında yaşanan boşluk veya gecikmeleri William Ogburn (1886- 1959) kültür boşluğu veya kültürel gecikme (cultural lag) şeklinde adlandırmıştır. Ogburn, burada değişme sürecinde ortaya çıkan uyumsuzluk durumlarına dikkat çekmeye çalışmıştır. Ona göre maddi kültürde meydana gelen değişiklikler belirli bir gecikmeyle manevi kültür tarafından (hukuk, töre, gelenek, görenek vs.) takip edilirken arada bir boşluk doğmaktadır (Gökalp, 2009: 112). Örneğin çağımızda klonlamanın başarılı bir biçimde yapıldığını hatta insanların bile klonlanabileceğini bilmemize rağmen, insan yaşamına ilişkin kültürel değerlerin buna karşı çıkması ve direnç göstermesi kültür boşluğu ile açıklanmaktadır (Andersen ve Taylor, 2006: 75). Özellikle maddi kültürün teknoloji boyutundaki değişiklikler kültürel gecikmenin çarpıcı bir biçimde görülmesini sağlar. Buna bir başka örnek bilgisayar suçlarından da verebiliriz. Türk Ceza Kanunu’nda bilgisayar suçlarına ilişkin özel maddelerin zamanında çıkarılmaması bu suçtan mahkûm olanların çok az bir ceza ile kurtulmalarını sağlamış olabilir.

ETNOSANTRİZM VE KÜLTÜREL RÖLATİVİZM

Etnosantrizm

Etnosantrizm, kişinin kendi kültürünü temel alması ve diğer kültürleri kendi kültürü açısından değerlendirmesi veya yargılamasıdır. Kültür taassubu veya ben-merkeziyetçilik şeklinde de bilinen bu kavram, sıklıkla kendi kültürünü yüceltme veya başka kültürleri küçümseme, ötekileştirme ya da aşağılama şeklinde kendini gösterir. İnsanoğlu belirli bir kültürde doğar ve yaşamını sürdürür. Başkalarının kültürünü tanımadığı için kendi norm ve değerlerini üstün görür. Her kültürde insanlar kendi ahlak anlayışlarını, evlilik biçimlerini, giyim kuşamlarını, güzellik anlayışlarını, diğerlerine göre daha doğru ve kesin olarak yargılarlar. Örneğin boks ve güreşi en iyi spor, boğa güreşini ise vahşet olarak nitelendiren görüş etnosantrik bir düşüncedir. Kendi kültürümüzde kedi ve solucan eti yenmez. Bu bize göre hem bir vahşet hem de iğrenç bir durumdur. Başka bir toplumda ise süt içilmez ve dana eti yenmez. Bu ise bize göre bir akılsızlık örneğidir. İşte bu da bir etnosantrik görüştür. Bu tür görüşler özellikle diğer toplumlarla sıkı bir ilişki içinde yaşamayan, yani onlardan izole olan geleneksel toplumlarda yaygın olarak görülür. Ancak, modern toplumlarda da bu tür yaklaşımlara rastlanmaktadır. Bunun en büyük nedeni insanın kendi kültürünü yansız olarak değerlendirememesinden gelmektedir. Bu görüş karşılıklı anlayış ve hoşgörüyü reddeder. Hemen hepimiz içinde yaşadığımız grubun doğru, uygun hatta diğer gruplara üstün olan niteliklere sahip olduğunu öğretilerek yetiştiriliriz. Sosyolog William Sumner (1906) içinde yaşadığımız grubun her şeyin merkezi olduğunu, diğer grupların ise kendimizi değerlendirdiğimiz referans gruplarını oluşturduğunu söyler. Etnosantrizm’in hem olumlu hem de olumsuz yönleri vardır. Olumlu yönü grup üyeleri arasındaki grup bağlılığını arttırmasıdır. Olumsuz yönünde ise zararlı ayrımcılıklara neden olup başkalarını küçümsemeye ve dışlamaya iten davranışlara yol açmasıdır (Özkalp, 2011: 97). Bu nedenle kendi kültürümüz bizler için ne kadar anlamlı ve değerliyse başka kültürlerin de onlara üyeleri için o kadar değerli ve anlamlı olduğunu düşünerek hareket etmek ve onlara empati ile yaklaşmak ben merkeziyetçiliğin bir çözümü olarak görülebilir. Günümüzde bir tür etnosantrik görüş olan ise Avrupa merkezcilik yani “eurosantrizm” olarak ortaya çıkmaktadır. Bu kavram ise Avrupalı olmayan tarih ve kültürleri ve Avrupa dışındaki toplumları Avrupa ülkelerinin (Batı’nın) standartları açısından değerlendirmek veya yargılamaktır. Elbette bu görüşün de kendi içinde sakıncaları bulunmaktadır. Bunlar arasında: • Avrupa dışındaki toplumları aşağı olarak görmek, dışlamak veya değersiz olarak nitelemek,

  • Asya ve Afrika toplumlarının kendi içinde göstermiş olduğu tarihi ve sosyal gelişimleri görmemezlikten gelmek; aşağılamak ve onların gelişimlerini Avrupalı akademisyenlerin bakış açısı ile yargılayıp Avrupa’daki gelişimlerin yayılması biçiminde değerlendirmek, sayılabilir (http: rac.sagepub.com/content/31/4/1.extract).

Kültürel Rölativizm

Her kültürün kendi içinde önemli ve değerli olduğu düşüncesi bizi kültürel rölativist ya da kültürel görecelilik olgusuna getirir (Gökalp, 2009: 115). Her değer ve norm, o kültür için anlamlıdır veya anlamlı parçalardan oluşur. Bu görüş her şeyin içinde yaşanılan kültüre göre anlaşılıp yargılanması gerektiğini ileri sürer. Aynı şekilde her kültürel uygulamanın ahlaki açıdan kabul edilemeyeceğini ancak insanların neden bu şekilde davrandıklarının yaşadıkları kültür incelendikten sonra anlam kazanacağını ifade eder. Örneğin bazı Orta Doğu ülkelerinde ve Güney Doğu Afrika’da her yıl 2 milyon genç kız, bayan sünneti veya klitoral sünnet denilen bir geleneğin etkisiyle büyük acılar çekmektedir. Herhangi bir anestezi uygulanmadan ve bazı kalifiye olmayan insanlar tarafından yapılan bu uygulamaya insan hakları derneği ve feminist örgütler büyük tepki göstermelerine rağmen, bu uygulama özellikle bekâretin çok önemli bir değer teşkil ettiği bu ülkelerde kıza çeyiz verilebilmesi için gerekli bir uygulama olarak görülmektedir (Toubia and Izett, 1998; Amnesty International, 2004). Batı’nın kültürel bakış açısından ise bu tür bir uygulama kadına karşı şiddet uygulamadan başka bir şey değildir. Birçok feminist örgüt bunu durdurmak için uluslararası  çalışmalar yapmaktadır. Öte yandan bunun durdurulması pratiği Batı kültürünün bir başka kültür üzerinde baskı kurması biçiminde görülerek eleştiri de almaktadır. Bu zıtlıklar henüz çözümlenmiş değildir. Her ne kadar bu uygulama bizim kültürümüz açısından vahşet biçiminde görülse de, o kültürde bir anlam taşımaktadır. O kültüre göre geçerlidir. Bu nedenle bunu vahşet olarak nitelemek acaba o kültür açısından ne kadar doğrudur? Bu nedenle bu uygulamanın dayanmış olduğu kültürel değerleri anlamadan bunu vahşet olarak değerlendirmek yanlış olabilir. Elbette böyle bir düşünce bu uygulamayı haklı çıkarmaz ancak, en azından neden uygulandığını anlamamıza ve aydınlanmamıza yardımcı olur (Andersen ve Taylor, 2006: 58). Kültürel rölativist görüş böylelikle kültürü oluşturan parçaların nasıl uyumlu hâle geldiğini, o parçaları aşağı veya yüksek olarak görmeden yani değer yargılarımızı kullanmadan anlamak demektir. Ancak çoğumuz bu tür bir anlayışı tam olarak uygulayamıyoruz. Çünkü kültürü anlamak için taktığımız gözlük bize hep kendi doğrularımızın haklılığını göstermektedir. Bu şekilde kültürel rölativizm bu gözlüğü değiştirmemizi, her zaman haklı olmadığımızı, başkalarının kültürlerine de saygılı olmamızı işaret etmektedir.

KÜLTÜREL DEĞİŞME VE DEĞİŞME KAYNAKLARI

İnsanoğlu için en önemli gerçek, “Her şeyin geçici olduğu, her şeyin değiştiğidir.” Dinozorlar bile bundan milyonlarca yıl önce bu dünyada var olmuşlar, günümüzde ise ancak fosilleri kalmıştır. Acaba insanlık bir milyon yıl daha varlığını sürdürebilecek midir? Hiç kimse bilemez. Kesinlikle söyleyebileceğimiz şey kültüre olan bağlılığımızın sürdüğü ve yaşadığımız sürece insanoğlunun sürekli bir değişim içinde olacağıdır (Macionis ve Plummer, 1997: 112). Eski kültür kalıplarının bir boyutundaki değişme, kültürün diğer parçalarının dönüşümünü ve başkalaşımını gerektirir. Örneğin, kadının iş gücüne katılıp çalışma hayatına girmesi aile yaşamında ciddi paralel dönüşümlere neden olmuştur. Kadının ekonomik özgürlüğüne kavuşması aile içindeki statüsünü etkilemiş, aile içinde saygınlığı artmış, eşleri ile anlaşamayan kadınlar böylece boşanma imkânına kavuşmuş ve dünyada boşanma oranları artmıştır. Boşanma oranlarının artması dünya üzerindeki tek ebeveynli ailelerin oranlarının artmasını etkilemiş, çocuklar sadece anne ve babalarıyla yaşamak zorunda kalmışlardır. Kadının özgürlüğe kavuşması ve gelir sahibi olması aynı zamanda ileri yaştaki evlilik oranlarını da yükseltmiştir. Aynı şekilde çalışma yaşamına giren kadın, istediği insanla tanışarak severek evlenme olasılığına kavuşmuş ve dünya üzerindeki ayarlanmış, anne baba tarafından düzenlenmiş evlilikler giderek azalmıştır. Görüldüğü gibi, bir değişme beraberinde birtakım dönüşümleri de birlikte getirmiştir. Esasında kültür, toplum içinde tutucu bir güce sahiptir. Bir nesil sahip olduğu gelenek ve görenekleri mümkün olduğunca muhafaza ederek bazı değerleri yeniden düzenleyerek gelecek nesillere aktarır. Sıklıkla insanlar kültürel değişime karşı çıkarlar çünkü alışmış oldukları yaşam biçimlerinden, yerleşik kalıplarından kolay vazgeçmek istemezler. Ancak, yukarıda da belirttiğimiz gibi her şey değiştiği gibi kültür de değişir. Kültürel değişimi etkileyen üç önemli kaynak vardır. Bunlar:

  • Toplumsal koşullar
  • Keşif ve icatlar (discovery and invention)
  • Yayılma (diffusion) dır.

Değişmenin önemli bir nedeni toplumsal koşulların değişmesidir. Ekonomik faktörler, nüfus artışı veya azalışında gözlemlenen değişmeler ve diğer dönüşümler değişimi etkilemektedir. Örneğin bir ülkeye dışarıdan gelen göçmen nüfusun artması farklı kültürlerin yaşama biçimleri, dil ve inanç farklılıkları mevcut kültürel yapıyı etkiler. Bu, radyo ve TV yayınlarından, alışveriş merkezlerinde satılan malların çeşitlerine kadar farklılıklar yaratır. Beğenmeyip burun kıvırdığımız şeylere zamanla alışır ve benimseriz. İcatlar ve keşifler yaşamamızı kolaylaştırarak bizleri bilmediğimiz şeylerden haberli kılar. Telefonun 1876’da G. Bell tarafından icadı, uçağın 1903 yılında bulunuşu, İkinci Dünya Savaşı’nda radarın keşfi insanların yaşamında inanılmaz kolaylıklar getirmiştir. Bugün modern bir mutfakta kullandığımız bulaşık makinaları, mikrodalga fırınlar, meyve sıkma, hamur karıştırma makinaları özellikle çalışma hayatındaki kadının işini kolaylaştırarak iş yükünü hafifletmektedir. Son yıllardaki belki de en büyük buluşlardan biri bilgisayarlardır. Bilgisayarlar ve internet teknolojisi bilgiye ulaşmamızı kolaylaştırarak istediğimiz bilgileri saniyeler içerisinde ekranı mıza taşımaktadır. Özellikle, bundan yirmi yıl önce geniş yer turtan, ilk bulundukları zaman büyük bir salonu kapsayacak kadar büyük olan bu aletler dizüstü ve tablet bilgisayarlar haline dönüşmüş giderek ağırlıkları azalmış ve yaşamımıza büyük kolaylıklar getirmiştir. Teknolojik keşiflerin hızına yetişmek çok hızlı ve dinamik olması nedeniyle  zorlaşmış, bu nesiller arasında büyük farklar ortaya çıkarmış, bir nesil bir önceki neslin dünyasını anlayamaz hâle gelmiştir. Birçok keşfin altında yatan şey, bilimsel araştırmalardır. İşletmelerin araştırma ve geliştirmeye ayırdıkları zaman ve paranın artması, beraberinde yeni keşifleri de ortaya çıkarmaktadır. Dünyada özellikle tıp konusunda yapılan buluşlar, cerrahi yöntemleri, önleyici tıp hizmetleri ve insan vücudunun bilinmeyen yönlerinin keşfedilmesi, hastalıklarla daha etkili bir mücadeleyi ve tedaviyi beraberinde getirmektedir. Kültürel değişmeye neden olan üçüncü faktör, yayılmadır. Yani ortaya çıkan yeniliklerin çok kısa sürede bir toplumdan bir topluma geçerek kullanım alanı bulması ve yaygınlaşması, değişimde önemli bir nedendir. Çağımızda iletişim teknolojilerinin büyük bir hızla gelişimi bir buluşun veya bir olayın saniyeler içerisinde dünyada duyulmasını hızlandırmaktadır. Bu nedenle her yeni buluş geniş bir bölgeyi ve kullanım alanını kapsayacak bir biçimde hızla yayılmaktadır. Hatta dünyada global bir kültür oluşmaktadır, diyebiliriz. Bugün Batıda gördüğümüz, yediğimiz, içtiğimiz seyrettiğimiz her şey dünyanın her yerinde olmaya başlamıştır. Bir anlamda dünya küçülmekte ve bir küresel köye dönüşmektedir. Bugün internet ve televizyon olmak üzere medyanın kürsel düzeyde kapsama alanı tahminlerin ötesindedir. Reklamlarını izlediğimiz, Coca Cola, Nike, Levis’s, Burger King, Mc Donalds, Hotpoint gibi örnekler bile bu hızlı yayılım için yeterlidir. Küresel markaların bu hızlı yayılımı ve başarısı genel olarak Batı, özel olarak da Amerika’nın egemenliğindeki bir kültürün küreselleşmesine işaret etmektedir. Küresel kültürün gelişmesi ekonomi ve tüketim temelli bir kültürün yaygınlaşmasını hızlandırmaktadır. Dünyada bazı gruplar ve kültürler böyle bir ayrıma karşı çıkarak direnmekte ve kendi etnik ve kültürel kimliklerini korumak için mücadele vermektedirler.

Özet

Kültür ve kültürün özelliklerini, kültürel farklılıkları ve kültürel birleşme kavramlarını tanımlamak.

İnsanoğlu gelişmiş beyin yapısı sayesinde yaşamda canlı kalıp bir kültür yaratabilir. Kültür, bir toplumda yaşayan insanların bütün öğrendikleri ve paylaştıklarını kapsayan bir kavramdır. Davranış bilimlerinin incelediği hemen her şey bir kültür tarafından biçimlendirilir. Zamanla kültürün koyduğu kurallar bizim bir parçamız hâline gelir.

Kültürün beş temel özelliği vardır. Bunlar:

  • Paylaşılır.
  • Kalıtsal değildir, öğrenilir.
  • Olduğu gibi kabul edilir.
  • Semboliktir, dil aracılığıyla taşınır.
  • Yer ve zamana göre değişir.

Günümüzde her toplumun kültürü kendine özgü niteliklerden oluşur. Günümüzde yaklaşık 6 milyar insan farklı yaşam biçimleri ile farklı kültürlerin üyesidirler. Her bir kültürü bir arada tutan norm, değer ve diller birbirinden farklılıklar taşır. Bu farklılıklar bazı toplumlar için doğru ve değerli bazıları için ise aptalca fikir ve düşünceler olarak görülür. Ancak toplumları yakından tanıdığımızda kültürün de kalıplaşmış olduğunu görürüz. Kültürün bütün parçalarının herhangi bir biçimde birbirlerine bağlanmasına kültürel birleşme denir. Kültür bir birleşmedir ve her parçası birbiriyle anlamlı bütünler oluşturur.

Kültürü oluşturan değer ve norm kavramlarını açıklamak.

Kültür, norm ve değerlerle bir anlam kazanır. Norm, yaptırımı olan yerleşik davranış kurallarıdır. Değer ise hangi toplumsal davranışların iyi, doğru ve istendik olduğunu belirten paylaşılan ölçüt veya fikirlerdir. Değerler böylece kültürel yaşantımıza rehberlik ederler.

Alt kültür, karşıt kültür, baskın kültür, popüler kültür, yüksek kültür ve kültür şoku kavramlarını açıklamak.

Alt kültür bir çeşit kültür grupları olup değer ve normları farklı olan kültürlerdir. Yani baskın kültür içinde yaşayan kendine özgü niteliklere sahip kültürlerdir. Örneğin gençlik, yaşlılık ve etnik köken gibi. Karşıt kültür de bir alt kültür olup değer, norm ve yaşam biçimleri açısından içinde yaşanılan kültüre ters düşen, benimsenmeyen davranışları içerir (Hippiler gibi). Baskın kültür ise toplum içerisindeki en güçlü grupların sahip olduğu kültür demektir. Baskın kültür toplumun çoğunluğunca paylaşılan kültürdür. Toplumda büyük halk kitlelerinin benimsediği, toplumun büyük çoğunluğunca kabul gören kültür kalıplarına ise popüler kültür diyoruz. Popüler kültür, kültür endüstrisi ürünlerinden oluşur ve bir ölçüde halk tarafından tüketilen kültürdür. Spor, müzik, televizyon ve sinema gibi. Toplum içinde özel bir yaşam biçimi, zevkleri ve alışkanlıkları olan küçük bir elit grubun sahip olduğu kültüre yüksek kültür denilir. Kültür şoku ise bize yabancı olan, aşina olmayan bir kültüre girdiğimiz zaman hissettiğimiz duygular ve şaşkınlıktır.

Etnosantrizm ve kültürel rölativizm kavramlarını tanımlamak.

Bunlar kültürün kendi içindeki farklılıklardır. Etnosantrik görüş başkalarının kültürünü bireyin kendi kültürü açısından değerlendirmesi demektir. Kültürel rölativist görüş ise kültürü kendi kalıpları içinde anlamak, önyargılı olmamak demektir.

Kültürel değişme ve değişmeyi etkileyen faktörleri açıklamak.

Dünyada her şey değiştiği gibi kültür de dinamik bir kavram olması nedeniyle sürekli değişmektedir. Eski kültür kalıplarının bir boyutundaki değişme, kültürün diğer parçalarında da dönüşüm ve başkalaşım sağlar. Kültür insanın fiziksel ve toplumsal çevredeki değişmelere gösterdiği tepkiler sonucu gelişir ve farklılaşır. Kültür değişimini etkileyen üç önemli kaynak:

  • Toplumsal koşullar,
  • Keşif ve icatlar ve
  • Yayılma’dır.

Yaşamın İçinden

Kültür Şoku: Yanomamö Kabilesi

Alüminyumdan yapılan motorlu bir tekne çamurlu Orinoca nehrinin sularını yararak Güney Amerika’nın yoğun tropikal yağmur ormanlarına doğru düzenli bir biçimde ilerlemektedir. Bu botun içinde olan antropolog Napoleon Chagnon üç gün süren bir yolculuğun ardından, dünyanın teknolojik olarak en ilkel kabilelerinden biri olan Yanomamö’lerin yaşadığı bu bölgeye varmak üzeredir. Aşağı yukarı 12. 000 Yanomamö dağınık bir yerleşim içinde Brezilya ile Venezuella arasındaki sınır bölgesinde yaşamaktadır. Bu kabilelerin yaşamı bizim yaşantımızla karşılaştırılamayacak ölçüde farklıdır. Bu kabilelerin insanları üzerlerine neredeyse hiçbir şey giymez, elektriği olmayan, herhangi bir ulaşım aracının bulunmadığı, modern hayatın ürünlerinden uzak bir yaşam sürmektedirler. Geleneksel silahları ise sadece avlanmada kullandıkları ok ve yaydır. Bu kabilenin dış dünya ile ilişkileri hemen hiç yoktur. Bu nedenle Chagnon onlara ne kadar yabancıysa, onlar da Chagnon’a o kadar uzak ve yabancıdır. Öğleden sonra saat 2:00’ye doğru Chagnon neredeyse ulaşmak istediği yere ulaşır. Son derece yakıcı güneş ve nemli hava neredeyse dayanılmaz bir haldedir. Antropologun elbiseleri terden sırılsıklamdır. Yüzü ve elleri ise etraftaki çeşitli böceklerin ısırması nedeniyle şişmiş durumdadır. Ancak, nadiren bir insanın yaşayacağı bir tecrübeyi yaşayıp hiç kimseye benzemeyen bu insanlarla yüzyüze geleceği için heyecan içindedir. Chagnon’un kayığı Yanomamö köyünün kıyısına yanaşırken kalbi hızlı biçimde çarpmaktaydı. Yakınlardan birtakım sesler ve faaliyetlerin varlığı hissedilmekteydi. Chagnon ve rehberi tekneden inip köyün içlerine doğru ilerlemeye başladılar. Köye doğru ağaçların altındaki çalılardan zorlukla yürümeye çalışırken durduruldular. Chagnon bundan sonra neler olduğunu şu şekilde dile getirir: “Kafamı kaldırıp etrafıma baktığımda nefesim kesildi. Aşağı yukarı 12 neredeyse çıplak, ter içinde garip adamlar okları yaylarına takılmış bir vaziyette bize bakıyorlardı. Büyük miktarda yeşil tütünden yapılmış bir yapışkan alt dişlerinin ve dudaklarının arasında yerleştirilmişti. Bu onları daha korkunç gösteriyor, burun deliklerinden akan yeşilimsi sümüksü madde yere damlıyor, göğüslerine yanaklarına yapışıyordu. Aynı anda aşağı yukarı bir düzine aç köpek bacaklarıma saldırıyor etrafımda dairler çiziyor ve beni yiyecekleri yemek olarak görüyorlardı. Elimdeki deftere sarılarak, çaresiz ve acıklı bir biçimde öylece dondum kaldım. Daha sonra çürüyen bitkilerin kokusuna benzer iğrenç bir koku ve pislik nedeniyle neredeyse kusacak hale geldim. Gerçekten çok korkmuştum. Bu onları ziyarete gelen, dost olmaya çalışan, birlikte yaşamaya çabalayan bir kimseye karşı nasıl bir karşılamaydı?” (Chagnon, 1997: 11-12). Çok şükür kabile üyeleri rehberi tanıdılar ve silahlarını indirdiler. En azından o gün öğleden sonrayı onlarla birlikte geçirebilecekti. Chagnon çaresizliği nedeniyle şaşkınlık içindeydi. Bu yer yaklaşık bir buçuk yıl boyunca onun evi olacaktı. Kendine insan kültürü yerine niye fiziği seçmediğini düşündü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.