Home » Dünya Gündemi » Kitap Özeti : Chrystia Freeland – Plutokratlar Bölüm III

Kitap Özeti : Chrystia Freeland – Plutokratlar Bölüm III

Kitap Özeti : Chrystia Freeland – Plutokratlar Bölüm III

WALL STREET VE LONDRA/CITY’DE RANTÇILIK
2008 mali krizinin başlamasından kısa süre önce McKinsey tarafından hazırlanan bir rapor, Londra, Hong Kong veya Dubai’nin yakın bir gelecekte, finans merkezi olan New York’un önemini gölgeleme tehlikesine dikkat çekiyordu. New York Senatörü C. Schumer ve New York Belediye Başkanı M. Bloomberg, böyle bir felaketin önlenmesi için yapılacak ilk işin, Wall Street üzerine uygulanan katı denetim kurallarının esnetilmesi olduğunu söylediler. Onlara göre Londra para piyasalarının kuralları iş dünyası ile çok daha barışıktı ve çözüm odaklı çalışıyordu. Rapora göre ise, Amerika’nın katı finansal kuralları, gelişmesine fazlasıyla önem verilen türev ürünler piyasasının yurt dışına kaçmasına neden oluyordu. Üstelik piyasa düzenleyici otoriteler, ABD bankaları için sermaye yeterliliği rasyosunu daha da yükseltmenin peşinde idiler. Bu durum, ABD bankacılığının küresel piyasalardaki rekabet gücünü fena halde örseleyecekti Geriye dönüp bakıldığında, kuralların gevşekliği yüzünden patlayan krizden bu kadar kısa bir süre önce, böylesi bir raporun yayınlanması gerçekten absürt gözükmekte. Daha da şaşırtıcı olanı, birçok partiler üstü ve uluslararası çevrenin bu görüşlere destek vermesi olmuştu. İngiliz bankacıları, bu görüşlerin yoğunlaşması üzerine, Amerikalıların kendi katı kurallarını Londra’ya dayatmalarından endişe etmeye başladılar.
8 Zhou gayri mankul işinde, Guangyu perakendecilik alanında büyük servet yapmış kişilerdir. Öngörüden bu denli yoksun bir raporun ortaya çıkmasında McKinsey’in uyguladığı metodoloji çok etkin olmuştu. Rapordaki sonuçlara, bankacılık sektörüyle yapılan görüşmeler sonucu ulaşılmıştı. Bu yöntem, bir çocuğa günlük dondurma kotasını yeterli bulup bulmadığını sormakla eş anlamlıydı. Sürü psikolojisi içinde kendi çıkarlarını düşünerek, kuralların gevşetilmesi gerektiğini söyleyenler, ABD ile birlikte birçok ülkede mevzuatın yeniden şekillendirilmesine yol açarak kendi ayaklarına kurşun sıkmış oldular. Bir istisna Kanada idi. Onlar, sermaye yeterliliği ve benzeri kurallarını gevşetmediler. Neticede banka kurtarmak zorunda kalmadıkları gibi, krizi, ABD’ye göre çok daha hafif sıyrıklarla atlatmayı başardılar. Kanadalı kanun koyucular “Bizim işimiz büyümenize yardımcı olmak değil, size ne yapmanız gerektiğini söylemek,” demesini bilmişlerdi. Londra ile New York arasındaki mevzuat çekişmeleri ve plütokratların piyasa düzenleyicisi otoriteleri yanlış yönlendirmeleri, 2008 mali krizinin önemli nedenlerindendir ama aynı zamanda bir başka öykünün de ana unsurlarını teşkil ederler: Süper seçkinlerin yükselişi! Gelir piramidini zirvesindeki % 1’in, özellikle de % 0,1’in yükseliş öyküsü, finans sektörünün öneminin artışına paralel bir seyir izler. Daha gevşek mevzuat, daha karmaşık işlemler, daha fazla risk, başta ABD olmak üzere diğer gelişmiş ekonomilerde mali sektörü öne çıkarmış ve finansçıların gelirlerini de neredeyse diğer tüm sektörlerin çalışanlarının çok üzerinde bir seviyeye taşımıştır. Bu aynı zamanda rant avcılığı öyküsünün de bir parçasıdır. Ünlü ABD Merkez Bankası Başkanlarından Paul Volcker, Harvard’daki öğrenciliği sırasında ana hedeflerinin, yüksek saygınlığı nedeniyle akademik alanda kariyer yapmak olduğunu, bu olmazsa kamu hizmetlerine yönelmeyi amaçladıklarını söyler. O günlerde finans sektörü, ancak en zayıf olanların seçtiği bir alandır. Bu görüşler, çok derin kültürel bir değişime işaret ediyor. Bugünün Harvard adayları açık ara finans alanında eğitim almayı tercih ediyor. Zaten süper seçkinler arasında da finansçılar çoğunlukta.
Bu insanların gelirleri diğer sektör mensuplarınınkilere kıyasla o denli yüksek ki, geride kalan 40 yıl içinde, gelir seviyesi tepe % 10’un içinde olanlarla diğerleri arasındaki farkın açılmasına % 26 oranında katkı yapmış. Finans sektörü iyi eğitimli Amerikalıları mıknatıs gibi çekiyor. Bu bireyler, aynı seviyede eğitim almış ancak farklı sektörlerde çalışan arkadaşlarından % 40 daha fazla kazanıyor. İşte bu farka, “maaşın finans primi” deniyor. Bu ortamın yaratılmasında tek ve en önemli etken de deregülasyon, yani yasal düzenlemelerin gevşetilmesi ya da kaldırılması.
Deregülasyonun ana amacı devletin ekonomiye müdahalesini en aza indirmek ve piyasa güçlerine yol açmak olsa da uygulamanın sonuçlarından biri, devletin, kazananlar ile kaybedenlerin kimler olacağına karar verme yetkisini kendinde toplaması olmuştur. Devlet de bu yetkisini finans mühendisleri lehine kullanmıştır. Bir araştırmacı, dünya rant avcılığı şampiyonluğunu en çok hangi ülkenin iş adamları hak ediyor sorusunu, “Finans sektöründeki Amerikalılar” diye cevaplamıştır. Aynı araştırmacı işin bu hale nasıl geldiğini de şöyle izah eder: “Başka hiçbir ülkede, mevzuatı bu kadar kendi lehine manipüle eden bir işleyiş yok!” Deniz İgan’ın (Ankara / Bilkent) aralarında bulunduğu bir grup IMF ekonomisti, Wall Street’in Washington’un kararları üzerindeki etkisini incelemiş. Araştırmaya göre, 2000 ile 2006 yılları arasında finans ve gayrimenkul piyasalarının kurallarını sıkılaştıran yasaların Kongre’den geçme oranı sadece % 5 olmuş, buna karşın yumuşatma yönündeki kararların hemen hepsi kabul edilmiş. Aynı çalışmada, lobi faaliyetleri için Washington’da harcanan para konusu da incelenmiş. Buna göre, 1999 ile 2006 yılları arasında bu faaliyetler için 2,2 milyar $ harcanmış. Paranın en büyük bölümü ise (720 milyon $) 2005 ve 2006 yıllarında sarf edilmiş. Bu çalışmanın en önemli yanı, 2008 mali krizi ve onu takip eden kurtarma operasyonları öncesindeki Wall Street / Washington ilişkilerini belgelemesi olmuştur. Benzeri bir durum da 1990 özelleştirmeleri sırasında Rusya’da görülmüştür. Rüşvet konusundaki bir soruyu cevaplandıran K. Kagalovski adlı oligark, “Süreç içinde fazla rüşvet dağıtmadım doğrusu. Çünkü yasaları zaten kendimiz yaptığımız için, onları eğip bükmek zorunda kalmıyorduk” demiştir.
Rant avcılığı, rüşvet ve bu tip olumsuzlukların topluma maliyetini inceleyen Dünya Bankası ekonomisti D. Kaufmann’ın bulgularına göre ABD, yolsuzluk sıralamasındaki en temizler arasında 25. sırada, Kanada’nın bir seviye altında. İspanya, İtalya, Güney Kore gibi ülkelerin ise hayli üzerinde. Ancak iş, “Legal Corruption9 = Yasal Yolsuzluk” konusuna gelince ABD ortalarda (53) ve Rusya (74), Hindistan (70) gibi ülkelere endişe verecek derecede yakın yerlerde. Tahmin edilebileceği gibi, gelir dağılımı adaletinin bozuk, piramidin tepesindeki % 1 ile “diğerleri” arasındaki makasın fazlaca açık olduğu ülkelerde daha fazla yolsuzluk oluyor. Dünyanın her yerinde liberalleşme, ekonomilerin daha adil, etkin ve şeffaf bir biçimde işlemesi için, iyi niyetlerle yapılıyor ama uygulamada ortaya çıkan büyük fırsatlar, özellikle yönetişimim zayıf olduğu ülkelerde muazzam yolsuzluklar yapılmasına zemin hazırlıyor. O kadar ki, Rusya örneğinde görüldüğü gibi, liberal reformları hayata geçirme mevkiindeki yetkililer, yapılan reformlar sonucu zenginleşenleri gördükçe, kendileri de o kervana katılıp oligark olmaya özeniyorlar. Bunun nedenini anlamak kolay; 1980’de Amerikan bürokratları, zabıtalığını yaptıkları şirketlerin yöneticilerine göre on kat daha düşük maaş alıyorlardı, bu oran 2005 yılında daha da kötüleşti ve 1/16’ya geriledi. Global rant avcılığının dalgalanma etkisi günümüzde iyice yayıldı. Rant avcılarının bir ülkede yakaladığı fırsatlar, o ülkenin binlerce kilometre uzağındaki ülkeleri etkileyebiliyor. Örneğin, İngiltere’nin futbol kulüpleri, yayın organları, başka ülkelerin oligarkları tarafından satın alınabiliyor. Carlos Slim, 2008 -2011 yılları arasında New York Times’ın ikinci en büyük ortağı idi. Dünya, rant peşindeki küresel oligarşinin daha da yükselmesi tehlikesiyle karşı karşıya.


VI
PLÜTOKRATLAR VE BİZ DİĞERLERİ
MUTLULUK DAĞITMAK
Zappos, başta ayakkabı olmak üzere on-line perakendecilik yapan bir kuruluştur. Hem çalışanını hem müşteriyi mutlu etmek üzerine kurulu şirket kültürü o denli başarılı olmuştur ki, kurucu ortaklardan Tony Hsieh’in yazdığı “Delivering Happiness = Mutluluk Dağıtmak” adlı kitap, alanında en çok satanlar listesinin başına oturmuştur. Zappos’un başarı öyküsü başka on-line perakendecileri de etkilemiş ve artan istek üzerine Zappos bir yan şirket kurarak diğer perakendecilere danışmanlık hizmetleri vermeye başlamıştır. 9 “Legal Corruption9 = Yasal Yolsuzluk”: Yasaların, ilgililerine menfaat sağlayacak şekilde düzenlenmesi için bürokratlara ve politikacılara verilen rüşvet.
Çağrı merkezi gibi sıkıcı olduğu var sayılan bir iş yerinde, 7/24 telefonlara cevap verme durumunda olan çalışanlar, sanılanın aksine işlerinden son derece memnundurlar. Zappos’da bir iş edinme amacında olanlar ise, buraya girmenin Harvard’a girmekten daha zor olduğunu söylerler. Eğlenceli, biraz uçuk, yaratıcı ve hiyerarşi kurallarına hiç mi hiç kulak asılmayan bir ortamda çalışan elemanların amacı, müşterilerine verdikleri hizmet karşılığında mümkün olduğu kadar çok “wow!” almaktır. Genel eğilimi bir an önce işini görüp telefonu kapatmak olan müşteriler ise, karşılarında alışık olmadıkları türden bilgili, hoş sohbet ve anlayışlı servis elemanlarını bulunca, bazen tatlı bir sohbete dalıyor ve saatlerce konuşabiliyorlar. Hsieh ve ekibi, hizmet sektörü içinde tasavvur edilebilecek en itici işlerden birini insanileştirerek müthiş bir başarıya imza atmışlar. Zappos, 2009 yılında 1,2 milyar $’a Amazon’a satıldı. Tayvan kökenli göçmen olan kurucu ortaklar Hsieh ve Lin, sıfırdan başlamışlardı. Şimdi yeni fırsatları değerlendiren süper seçkinler sınıfındalar. Zappos gibi herkesin kot pantolon giydiği, kimsenin özel ofisinin olmadığı bir ortamda bile, tepe yöneticilerin maaşları ile diğerlerininkiler arasında uçurum var. Süper seçkinler ile “diğerleri” arasındaki ilişkileri incelerken gözden kaçan husus, şirket kültürü ne denli eşitlikçi olursa olsun tepedekiler ile diğerleri arasında aşırı oranda ekonomik ve sosyal bir adaletsizliğin olduğudur. Aşağıda plütokratların, biz “diğerleri” hakkında neler düşündüğünü araştıracağız.
KOT PANTOLONLU MİLYARDER
Amerikan yaldızlı yıllarının demir/çelik merkezi Pittsburgh idi. O yılların Soyguncu Baronlarından Andrew Carnegie, dışına pek çıkmadığı milyonerlerin yaşam ortamından başını şöyle bir uzatıp işçilerin yaşadığı ortama baktığında gözlemlerini şaşkınlıkla şöyle dile getirmişti: “Burada karşılıklı olarak müthiş bir güvensizlik ve birbirini tanımama hali var. Tam anlamıyla katı bir kast sistemi…”
Durumun bugün de fazla farklı olduğu söylenemez. Ancak günümüz Amerikan plütokratlarının yazılı olmayan davranış kurallarına göre, şahsi servetlerin bir gösteri malzemesi olarak kullanılması hiç hoş karşılanmıyor. Örneğin Silikon Vadisi avenesi arasında özel uçak sahibi olmak mubah ama şoförlü bir Rolls Royce’un arka koltuğunda işe gidip gelmek racona uygun değil. Kot pantolonlu milyarderlerin bu eşitlikçi tutumu, vadideki aşırı gelir kutuplaşması ile çelişki halinde. Teknoloji şirketlerinden birçoğu imaj bozan bu soruna, en düşük gelir seviyesi gurubundaki işçileri kadrolarından çıkarıp, bu tip işleri taşerona havale ederek çare bulmaya çalışmış. Adeta, “Onlar bizim elemanlarımız değil, bizimkilerin durumu iyidir” algısı oluşturulmaya çalışılıyor. Plütokratlar genellikle özgüveni çok yüksek insanlar. Örneğin Rusya’nın en zengin adamı olan Khodorovsky “Eğer bir adam oligark değilse, yanlışı kendinde arasın, hepimiz aynı yerden başladık” demişti. (Şimdilerde şirketlerine devlet tarafından el konmuş vaziyette, kendi de hapiste o başka…).
Dostlukları hep kendi aralarında, farklı sınıfların mensuplarına pek itimat etmiyorlar. Occupy Wall Street (Borsa İşgal Hareketi) eylemlerine olsun, kendi dışlarındaki % 99’un sorunlarına olsun fazla kafayı takmıyorlar. Bu biraz da başkalarının kendilerini konumlandırdıkları mertebe ile de ilgili; tehlikeli bir biçimde, ulaştıkları mertebe itibariyle her şeye hakları olduğu görüşündeler (Bu yorum, IMF başkanının bir otel görevlisine sarkıntılık ettikten sonra tutuklanması üzerine yakın çevresindeki bir arkadaşından geldi). Garsonun yemeği geç getirmesi, ya da servis yaparken çatalı düşürmesi gibi ufak tefek aksiliklere verdikleri tepkiler, sıradan insanlarınkine oranla çok daha hırçın ve yakışıksız olabiliyor. Maddi güçleri sayesinde “diğerlerinden” ayrışmış olmaları onlara ayrıcalıklı oldukları hissini veriyor. Yapılan bazı psikolojik deneyler gösteriyor ki, aslında zengin olmadıkları halde kendilerine imkân verilip bir süreliğine zenginmiş gibi davranmaları istenen sıradan insanlarda da bu ruh hali görülebiliyor. Örneğin altına Ferrari verilen bir denek, trafikte son derece saygısız davranışlar sergileyebiliyor.
AMERİKAN ORTA SINIFININ MAAŞLARI DÜŞÜRÜLMELİ
Şimdi de önemli bir Amerikan şirketinin CEO’sunun sözlerine kulak verelim: “Düşük vasıflı bir Amerikan işçisi, yeteneklerine oranla dünyanın en yüksek maaş alan işçisidir. Eğer dünya ekonomisindeki değişimler Çin ve Hindistan’da 4 insanı fakirliğin pençesinden kurtarıp, bunun karşılığında 1 Amerikalının orta sınıftan bir alt sınıfa düşmesine neden oluyorsa, bu hiç de fena bir oran sayılmaz”. Bu da önemli bir fon yöneticisinin sözleri: “ Amerikan üniversitelerinden lisans diploması almış araştırma elemanlarına geleceği olmayan türden işler için yıllık 120 bin $ maaş ödüyordum, burun kıvırıyorlardı. Şimdi bu tip işleri Hintli bir taşeron firmanın lisansüstü dereceli elemanlarına yaptırıyor ve yılda 60 bin $ ödüyorum, bizim için çalışmaya can atıyorlar. Amerikan orta sınıf çalışanları, maaşlarında indirime gitme önerisini ciddi ciddi düşünmeliler. Hak edilenin on katı para istiyorlarsa, on kat daha verimli çalışmak zorundalar”.
ABD’de yaygın olan bu düşünceleri, gelişmekte olan ülkelerin plütokratlarından da duymak mümkün. Batı dünyasının orta sınıf gelirleri, kalkınmış ve kalkınmakta olan ülke orta sınıf gelirleri ile ortalarda bir yerde buluşuncaya kadar düşmek zorunda diye düşünenlerin sayısı giderek artıyor.
MALİ KRİZİ YARATAN SUÇLU: GOLF SOPALARINI TAŞIYAN ÇOCUK!
Yatırım / girişim sermayesi, hedge fon gibi türev ürün piyasalarının yöneticileri kendilerini mali krizin sorumluları olarak görmüyorlar. Onlara göre balonu şişirenler, Florida’da villa satın alan golf sopası taşıyıcıları, gelirleri el vermediği halde altlarına Porsche çekenler ve benzerleri. Obama dönemi plütokratları “Benim suçum değil” zihniyeti ile esas zarar görenlerin kendileri olduğu iddiasında. Bunun nedeni kazançlarına uygulanan vergilerin yükseltilmesine ilişkin yasa tasarısı. Aralarında Obama’yı iş yaşamının düşmanı hatta sosyalist olmakla suçlayanlar bile var.
“Yarattığınız dipsiz kamu borcu kuyusuna atacak tek kuruşum dahi yok. Yasayı çıkartırsanız, tüm servetimi kendi kuracağım vakfa aktarır, doğru bildiğim alanlarda harcar, ya da pılıyı pırtıyı toplayıp yurt dışına çıkarım”. Bu düşünce tarzı, finans dünyası elitlerine ait. New York gelir piramidinin tepesindeki %1’in mensupları, eyaletteki tüm gelir vergisi hasılatının % 40’ından fazlasını karşılamakla topluma yeteri kadar katkıda bulundukları görüşündeler.
Ödedikleri vergi ve yaptıkları bağışlarla, dünyayı daha yaşanası bir yer haline getirmek anlamında, % 99’a kıyasla çok daha yararlı olduklarını belirten % 1’likler, Occupy Wall Street benzeri eylemlerin konusu olmayı, ağır biçimde eleştirilmeyi içlerine sindiremiyor, toplumdan daha fazla saygı görmeyi bekliyorlar.
Günümüz plütokratlarının bir kısmı devletin üstlerine üstlerine gelmesine o denli kızgın ki, her hangi bir devletin yasalarının ulaşamayacağı açık denizlerde, “Seastead” adını verecekleri yapay bir ada oluşturup burada gönüllerince yaşamayı tasarlıyorlar. Projenin fikir babası, monetarizmin oluşumunda ve tanıtımındaki en önemli isimlerden biri olan Milton Friedman’ın torunu Patri Friedman. Bu fikri hayata geçirmek için 2008 yılında kurulan The Seasteading Institute, bir kısım Silikon Vadisi milyarderinin desteğinde faaliyetlerini sürdürüyor.
Bu fikre hiç de sıcak bakmayan, Occupy Wall Street hareketinin anlayışla karşılanması gereken bir orta sınıf eylemi olduğunu düşünen, hatta bunun “Occupy G20” olarak genişlemesini savunan plütokratlar da var. Onların endişesi, adaletsizliğin egemen olduğu toplumlarda sıklıkla görüldüğü gibi, kamulaştırmaların siyasi bir mekanizma olarak devreye girmesi.
KAMU YARARI – ŞİRKET ÇIKARLARI
Plütokratlarla devlet arasındaki ilişkilerin de tartışıldığı Basel III10 toplantıları sırasında öne çıkan konulardan biri şu idi: Devletin çıkarları ile büyük şirketlerin çıkarları birbiriyle uyumlu mudur? Eğer değilse kararları kim verecektir? Çıkarların zıtlık göstermesi durumunda kamu yararı adına devletin büyük özel şirketlere bazı sınırlamalar getirmesine yetkisi – veya kudreti – var mıdır?
GM eski CEO’su Charlie Wilson (1890-1961) “GM’in çıkarına olan Amerika’nın çıkarınadır” diyerek tartışmayı başlatmıştı. 1990’larda Rus oligarkları Kremlin’i yönettiklerini söyleyerek övünüyorlardı (Bu tavır Putin’e devlet gücünü yeniden tesis etme fırsatını vermiş ve halkın sempatisi kazanılmıştı). Çinli plütokratlar ise devletle çatışmıyorlardı, zaten kendileri devletti. Bunu unuttukları anda da fena halde şiddet görüyorlardı. 2003 – 2011 yılları arasında en az 14 milyarder Çinli iş adamı idam edilmiştir. “Ticari faaliyetlerin yolunda gitmesi, ekonominin bir bütün olarak doğru istikamette olduğunun ifadesidir” anlayışının öne çıkması, Batı dünyasında ve özellikle ABD’de, süper seçkinlerin yükselmesiyle aynı döneme denk geldi. Bundan da “Neyin işe yarayıp neyin yaramadığı konusundaki en doğru kararı piyasa verir” sonucu çıkartıldı. Ama 2008 krizinde yaşananlardan sonra, aralarında A. Greenpan’ın da bulunduğu birçok önemli şahsiyet tarafından ifade edildiği gibi, “Serbest piyasa aktörlerinin kendi kendilerine polislik yapabileceklerine yeterinden fazla inandık galiba” noktasına gelindi.
ZİHİNSEL TUTSAKLIK
İngiltere Merkez Bankasında para politikaları komisyonunda danışmanlık yapmış, Citigroup’un baş ekonomisti, kendi de süper elitler sınıfından olan Hollanda asıllı ABD’li Prof. 10 Basel III = 3. Basel Anlaşması: Bankaların sermaye yeterlilikleri, stres testleri ve likidite risklerini konu alan ve gönüllülük esasıyla bazı küresel standartların empoze edilmesini ön gören mutabakat. Willem Buiter, ABD Merkez Bankasının (FED) Wall Street’in taleplerine boyun eğmesine “Cognitive state capture = Devletin zihinsel tutsaklığı” adını takmış. “Çoğu durumda hak etmiş olmalarına rağmen, kriz sırasında Wall Street gerçekten büyük acı içerisindeydi” diyor ve ekliyor “Ama taleplerini FED’e veya diğer yasa yapıcılara rüşvet vererek veya şantaj yaparak kabul ettirmiş değillerdi. O kurumlar, kamu çıkarları ile mali sektör çıkarlarının paralel olduğu inancını öylesine içselleştirmişlerdi ki, zihinsel bir tutsaklık içinde kurtarılmaya dönük sektör taleplerini11 kendiliklerinden yerine getirdiler”. O yetkililer şimdi nedamet getirip hatalarını kabul etmiş olsalar da sözü edilen tutsaklık yüzünden, gerek yaşanan kriz sırasında ve gerekse sonrasında çok canlar yandı. Bankacılık lobisinin bazı sözcüleri, finans ve hukuk sektörü çalışanları ile bürokratların maaş seviyeleri arasındaki farka, bu iki kesimin zihinsel yeteneklerine vurgu yaparak yaklaşırlar (JP Morgan CEO’su ile FED Başkanı Bernanke’nin yıllık gelirleri arasındaki fark 1 e 100’den fazladır, tabi JP Morgan CEO’su lehine). Onlara göre, bürokratlar zekâ parlaklığı açısından, finansçılara ve hukukçulara asla yetişemezler. Bu nedenle yasa yapıcıların koyacağı kurallar, bir biçimde finansçılar ve hukukçular tarafından delinecek veya etrafından dolanılınarak atlatılacaktır.
Bankacılara ait bu teorilerinin, Mark Carney’in başkanlığındaki Kanada Merkez Bankasına karşı işlemediğine ve bu sayede Kanada’nın mali krizi nispeten hafif yaralarla atlattığına yukarıda değinmiştik. 1 Temmuz 2013 itibariyle İngiltere Merkez Bankası guvernörlüğünü üstlenecek olan Carney, (yıllık 500 bin $ tutarındaki maaşıyla 2011 yılında, Kanada’nın en yüksek maaşlı özel sektör bankacısının yirmide biri kadar gelir elde etmişti) özel sektör bankacılarının zekâ seviyelerinin daha ileri olduğuna ilişkin kibirli görüşlere şu cevabı veriyordu: “Gerçek veya değil, bu algı, kuralların önemini daha da arttırıyor. Yeni ve daha iyi işleyen yasalar elbette gereklidir ama yeterli değildir. Regülasyonlar ancak onları uygulayıp denetleyecek organların başarısı ölçüsünde işe yararlar. Denetçilerin görevi, işin lafzına değil, ruhuna bakmak olmalıdır.”
Piyasa ekonomisinin güçlü savunucularından bir akademisyen, sanayi ve ticaret erbabının lobicilik faaliyetleri için Kongre nezdinde harcadığı milyarlara rağmen, kapitalizmin ABD’de güçlü bir lobisi olmadığını söyler. Ona göre, harcanan paralar, bir kavram olarak “piyasa”nın değil, mevcut şirketlerin çıkarlarını koruyup yüceltmek içindir. Güçlü şirketlerin yaptığı iş, rekabeti kısıtlayıp kendi konumlarını güçlendirmekten ibarettir. Bu yüzden ticaret yanlıları ile gerçek anlamda serbest piyasa yanlıları arasında gerilim yaşanır.
YENİ SINIFI KİMLER OLUŞTURUYOR?
Amerika’nın iş çevrelerinde, ülkenin entelektüel ve ideolojik iklimini oluşturan kurumların (üniversiteler, vakıflar, basın, STK’lar) kendilerine ve kapitalizme karşı düşmanca bir tutum içine girdiklerine ilişkin bazı endişeler bulunuyor. Bu iklimi yaratan, eğitimciler, entelektüeller ve yayımcılara kısaca “Yeni Sınıf” deniliyor. İş çevreleri, bu Yeni Sınıf içindeki özel sektör yanlılarının desteklenmesini, aksi halde kamuoyu nezdindeki itibarlarının daha da örseleneceğini söylüyor. Bu çevreler, eğer entelektüel savaş alanlarına kendi görüşlerini 11 Wall Street kurtarması: 2008 – 2009 mali krizi sırasında Wall Street bankalarının kurtarılma operasyonu, harcanan 700 milyar $ ile Lenin kamulaştırmalarından bu yana, harcamanın GSMH’ye oranı itibariyle tarihte görülmüş en büyük devlet müdahalesiydi. paylaşan aydınları ve akademisyenleri çekemezlerse, önce siyasi savaşları, sonra da ekonomik savaşları kaybedeceklerinden korkuyorlar. Bir fikrin, ancak yeni bir fikirle mağlup edilebileceğini, fikrî ve ideolojik savaşların da ancak Yeni Sınıf’ın kendi içinde kazanılıp kaybedilebileceğini belirtiyorlar.
Ancak gençler arasında, Beşeri Bilimlere ilgi duyan yok, yani arkadan yeni fikir savaşçıları gelmiyor. Mezuniyet sonrası potansiyel kazanç kapıları itibariyle, varsa yoksa finans ve hukuk! Profesörler için altı sıfırlı maaş kazandırma potansiyeli olan dört alan mevcut; hukuk, mühendislik, iş idaresi ve bilgisayar bilimleri. İş hayatının görüşlerini akademik düzeyde savunacak yeni düşünce insanları gerekli ama bunların arasında iyi para kazanabilenler sadece süper seçkin sınıf ile dirsek temasında olabilenler. Bu yakınlık, plütokratlara danışmanlık yaparak veya süper elit çevrelerde konuşmacı olmak suretiyle sağlanabiliyor (özellikle Türkiye gibi ekonomisi yükselen ülkelerde). Bir başka yöntem de, plütokratlar için, Atlantik aşırı uçuşlar sırasında okuyabilecekleri türden kitap yazmak.
Bahsedilen niteliklere sahip akademisyenlerin, ekonomi hakkındaki düşüncelerimizi şekillendirdikleri bir gerçektir. Bunlar ayrıca, bilirkişi olarak yasal tartışmalara da yön verebiliyor. Ne var ki, Reuters’in yaptığı bir araştırmaya göre, mali krizin en sıcak dönemi olan 2008 – 2010 yılları arasında Senato Bankacılık Komisyonu ile Kongre Mali Hizmetler Komisyonuna uzman görüşü bildiren akademisyenlerden üçte biri, özel mali kuruluşlarla olan ilişkilerini gizlemiş.
KAZANAN HERŞEYİ ALIR POLİTİKALARI
Politikacılar da bazen bu Yeni Sınıf’ın bir bileşeni olarak kabul ediliyor. Üstelik bunlar, seçim için siyasi bağış toplama faaliyetleri nedeniyle akademisyenlere oranla süper seçkinler tabakasına daha fazla yaslanmak zorundalar. Aslında kendileri de süper seçkin sınıfına giren politikacıların sayısı giderek artıyor. 2010 yılında Kongre üyelerinin 250’si milyoner sınıfındandı. Varlıklarının ortalaması, ortalama bir Amerikalının dokuz kat üzerinde, tam 913 bin $ olarak saptanmıştı. Yasa yapıcıların en az on tanesi, 100 milyon $’ın üzerindeki servetleri ile tam anlamıyla birer plütokrat. Washington’da çalışmak onları zenginleştiriyor. Yapılan araştırmalara göre, Kongre üyelerinin şahsi portföylerindeki hisse senetleri, ortalamanın % 6, Senatörlerininki ise % 12 daha yüksek prim yapmış. Ekonomistler bu farklılığı, siyasilerin bilgiye olan yakınlığına bağlıyor (Kanun yapıcılar, 4 Nisan 2012’ye kadar, “Insider Trading = İçeriden öğrenenlerin ticareti” yasalarına tabi değildi. Obama yönetiminin bu tarihte yürürlüğe koyduğu kararname ile onlar da yasa kapsamına girdiler). Siyasilerin kötü yatırımcılar olduğunu savunan araştırmalar da mevcut ama gerçek şu ki, milletin temsilcileri ile millet arasındaki gelir makası açılıyor. Politikacılar aktif siyasi yaşamın içindeyken işin nemasından tam olarak yararlanamıyorlar ama siyasi kariyerleri bittikten sonra deneyimlerini paraya tahvil etmekte büyük ustalık gösteriyorlar; örnek: Clinton’lar. 2000 – 2007 yılları arasında, 111 milyon $ kazandılar, bu paranın yarısına yakını Bill Clinton’un konuşma ücretleriydi.
HAZİNE BAKANI H. PAULSON İLE ÖĞLE YEMEĞİ
Tartışmalı işler her zaman kişisel yolsuzluklardan kaynaklanmıyor, sorun sistemik. Temmuz 2008’de, eski bir Goldman Sachs mensubu ve o günlerin Eton Park hedge fonunun yöneticisi tarafından düzenlenen yemekli bir toplantıyı ele alalım. 2006 yılında Hazine Bakanlığına getirildiği güne kadar Goldma Sachs’ın CEO’luğunu yapan Paulson’da davetliler arasında. Bakan, Fannie Mae ve Freddie Mac’ı devletin kontrolüne alacağını arkadaşlarına söylüyor. Yedi hafta sonra da dediğini yapıyor. Gayrimenkul ipotekleriyle ilişkili kredi işlemleri yapan bu dev kuruluşların hisse fiyatları bir anda eski değerlerine kıyasla esamisi bile okunmayacak bir seviyeye, 1 $’ın altına düşüyor. Şimdi toplantıda olup da karar yürürlüğe girmeden ellerindeki hisseleri satanların kazancını bir düşünün. Olay gazetecilerin amansız takibi sonucu ortaya çıkıyor ama kimse Paulson’un bu bilgiyi kişisel menfaat sağlamak amacıyla verdiğini düşünmüyor. Çünkü toplantı herkesin gözü önünde cereyan ediyor, gizli saklı bir yanı yok. Olsa olsa deniliyor, Paulson plânlarını, olacakları gayrı resmi bir biçimde önceden sızdırarak piyasaların yıkıcı bir tepki vermesini önlemeye çalışmıştır. Dolaylı veya değil, bu bilgiden yaralanan birileri olmuştur mutlaka. Plütokratlar ağının bir mensubu olmanın nimetleri işte…
O Paulson, 700 milyar $’lık kurtarma paketinin devreye girmemesi halinde dünyanın sonunun geleceğini söyleyen kişidir. Bakan artık meşhur bir klişe haline gelmiş bu sözleri söylerken ciddi ve iyi niyetliydi ama Paulson’un dünyası ile sıradan Amerikalıların dünyası çok farklı yerlerdi. Nedense finansmancılar, kendi dünyalarının çıkarları ile ülke çıkarlarının bir olduğuna inanırlar. Politikacıların bilgi kaynakları genellikle çok güvendikleri bu finansal plütokratların arasından çıkar, böylece siyasi ufukları kısıtlı ve yanlı kalır. Üniversite hocası olan Cumhuriyetçi Profesör Zingales, benzeri bir durumun Fransa için de geçerli olduğunu söyler ve örnek verir; Ecole Polytechnique, yetiştirdiği teknokratlarla Fransız siyasi ve sınai elitini besleyen bir eğitim kurumudur. Ülkenin birçok siyasi lideri de bu nedenle mühendislik (özellikle nükleer mühendislik) eğitimi almıştır. Bu liderler nükleer sektörünün zihinsel tutsağıdırlar. Fransa’nın kullandığı elektrik enerjisinin yarıdan fazlasının (dünyadaki en yüksek oran) nükleer santrallardan sağlanmasının altında yatan nedenlerden biri de bu olmalıdır. Gerçekleri belli bir bakış açısıyla görmenizde maddi bir yararınız varsa, gördüğünüzün gerçeğin ta kendisi olduğuna inanırsınız. Kötülüğünüzden ve çıkarcı oluşunuzdan değildir bu, insan olduğunuzdandır. Biz insanlar, çok sosyal yaratıklarızdır. Olayları yabancıların bakış açılarıyla değil, kendimize yakın bildiklerimizin açısından değerlendirir, onların duygu ve duyarlılıklarından etkileniriz.
SONUÇ
Adı sonradan Venedik olacak Kuzey Adriyatik’in bataklık bölgelerine ilk yerleşenler, verimli topraklarını bırakarak Hun ve barbar Germen kavimlerinin zulmünden kaçan insanlardı. Kışın sisten, yazın sivrisinekten gözün gözü görmediği bu berbat bölge kendileri açısından çok güvenliydi zira üzerinde yağmalanmaya değecek hiçbir şey bulunmadığından istilacıların ilgisini hiç çekmiyordu.
14.YY başlarında Venedik, Londra’nın üç misline varan büyüklüğü ile Avrupa’nın en zengin şehri ve emperyal bir güç haline geldi. Bunu deniz aşırı ticaret sayesinde başardılar. La Serenissima12, kudretini ve zenginliğini dönemin süper seçkinlerine ve onları besleyen siyasi ve ekonomik sisteme borçludur. Venedik ekonomisini odağında, bir çeşit anonim şirket benzeri Commenda adlı ticari bir yapılanma vardı. Bu yapılanmanın en akıllıca yanı, yeni girişimcilere açık olmasıydı. Commenda’lar tek bir ticari misyon seferi süreci boyunca faal kalır, misyon tamamlanınca tasfiye edilirdi. Ortaklarından biri Merkez’de sabit konumda kalır ve seferi finanse ederdi. Diğeri ise, işin güç ve riskli bölümünü yüklenir, gemi konvoyu ile birlikte sefere katılırdı. Eğer merkezdeki sabit ortak, misyon masraflarının tümünü karşılamışsa, kârın % 75’ini, 2/3’ünü finanse etmişse, % 50’sini alırdı. Bu tür şirketler, hem ekonomik büyümenin hem sosyal akışkanlığın motoruydu. Resmi belgeler üzerinde araştırma yapan tarihçiler, kayıtlarda ismi geçen elit yurttaşlardan yarısından fazlasının sektöre yeni giren isimlerden oluştuğunu saptamıştır.
La Serenissima’nın yükselişinden en büyük faydayı elit tabaka elde etmişse de bir süre sonra bu kesim, sektöre yeni girenlerin rekabetinden rahatsız olmaya başladı. Cumhuriyetin yöneticilerini baskı altına alarak, o güne kadar oldukça demokratik bir zeminde yönetilen ülkede bir asiller kastı oluşturmayı başardılar (1315). Asillerin adı, yayınlanan Libro D’oro’ya (Altın Kitap) kaydedildi ve burada adı geçmeyenlerin oligarşiye katılması engellendi. Böylece deniz ticareti sektörüne yeni girenlerin önü kesilmiş, sosyal akışkanlık bitirilmiş oldu. Görece temsili bir demokratik sistemden oligarşiye dönüşümün etkileri o kadar büyük olmuştu ki, Venedikliler bu dönüşüme “La Serrata : Kapanış” adını vermişlerdi. İşte bu siyasi “kapanış”, çok geçmeden ekonomik kapanışa doğru evrildi. Venedik’in ve diğer İtalyan şehir devletlerinin zenginleşmesini sağlayan Commenda sistemi yasaklandı, ticaret yollarının bereketi sadece hâkim sınıfın üzerine yağar oldu. 1500 yılına gelindiğinde şehir, 1330 yılında olduğundan daha küçüktü, yıllar geçtikçe daha da küçüldü. Venedik’in yükseliş ve düşüşünün öyküsü, Prof. Daren Acemoğlu (MIT) ile Prof. James Robinson’un (Harvard) ortak bir tezini doğruluyor. Teze göre, başarılı ve başarısız ülkeleri birbirinden ayıran faktör, yönetimlerinin katılımcı veya dışlayıcı olmasıyla ilgilidir. Dışlayıcılığı teşvik eden yönetimlere seçkinler hükmeder ve ana amaçları toplumsal refahtan mümkün olduğu kadar fazla pay almak ve bu sayede iktidarlarını güçlendirmektir. Katılımcılığı destekleyen yönetimler ise toplumun yönetiminde herkesin söz sahibi olmasını gözetir ve ekonomik fırsatlardan hakça yararlanmasını amaçlar. Katılımcılık arttıkça refah, refah arttıkça katılımcılık artar. Bunun adı verimlilik döngüsüdür. Ancak Acemoğlu, La Serrata’nın hikâyesini, sözü edilen döngünün bozulabileceğine delil olarak gösterir. Katılımcı sistemler sayesinde zenginleşenler, kendi tırmanışlarına yaramış olan merdivenleri bir gün diğerlerinin altından çekiverirler.
12 La Serenissima: 7.Yy’ın sonlarından 1797 yılına kadar, bin yılı aşkın bir süre hüküm süren Venedik Cumhuriyetinin resmi adı bu idi. Açılımı şöyledir: “Most Serene Republic of Venice” ( Serrenissima Rapubblicca di Venezia) = Çok Huzurlu Venedik Cumhuriyeti. La Serenissima gücünün zirvesindeyken, 36 bin gemici ve 3300 gemi ile o zamanların petrolü addedilebilecek tuz işinin olduğu kadar, Bizans ve Yakın Doğu ile ticaretin de hâkimiydi. Kendi de bir Tüccar olan Marco Polo, Cumhuriyetin ufkunu Çin’e kadar genişletmiştir.
Plütokratların yükselişlerinden endişe etmemiz için birçok neden bulunur. Gelir adaletsizliğinin artışı, sosyal değerlerin erozyona uğramasından, suç oranlarının yükselmesine ve ahlaki değerlerin yıkılmasına kadar birçok olumsuzluğun kaynağıdır. En büyük tehlike ise, refahı arttıkça artan seçkin sınıfın güç dengelerini kendi lehine bozmasıdır. Sınıf konusunda hassas olan Amerika benzeri ülkelerde böylesi bir gelişmeye karşı toplumun tepkisi plütokratları beyaz ve siyah şapkalılar olarak ikiye ayırmak oluyor. Steve Jobs bir kahramandır, Lloyd Blankfein (Goldman Sachs’ın CEO’su) bir haydut, büyük şirketler kötüdür, küçük şirketler iyi, Wall Street bankacıları kurtarılmayı hak etmemişlerdi, kurtarılmak Detroit otomotiv üreticilerinin hakkıydı, biçiminde algılamalar oluşuyor. Bu algılamaların haklı olduğu bir yan da var. Plütokratları, rant avcıları ve değer yaratanlar olarak ikiye ayırarak, ekonominin katılımcı mı yoksa dışlayıcı mı olduğuna karar verebilirsiniz. Verirsiniz de, olaya hangi açıdan baktığınıza bağlı olarak vereceğiniz kararın sübjektif olması kuvvetle muhtemeldir.
Kuralları kendi lehinize eğip bükmekte anormal bir yan yok, bütün ticaret erbabı bunu yapıyor. Mesele iş insanlarının erdemli mi erdemsiz mi olmaları da değil. Mesele, toplumun doğru kurallara sahip olup olmadığı ve yönetimin bu kuralları uygulatmaya gücü olup olmadığıdır.
La Serrata’yı oluşturanların amaçlarından biri de sahip oldukları oligarşik ayrıcalıkları kendi soylarından gelecek yeni nesillere aktarmaktı. Bugünün plütokratlarının yaptığı benzeri uygulamalar da yeni seçkinlerin değer yaratıcı insanlar değil, rant yiyiciler olarak yetişmelerine yol açabilir. Bunların yaptığına karşı çıkmak da pek kolay değildir; çünkü netice itibariyle yapmaya çalıştıkları şey, ne bankaların yaptığı gibi mevzuatı kendi lehlerine çevirmek için lobi yapmak, ne de Microsoft’un yaptığı gibi rekabeti yok etmek amacıyla tekel oluşturmaktır. Bu % 1 mensupları, tıpkı biz % 99 mensupları gibi çocuklarına daha iyi bir gelecek sağlamanın peşindeler.
Marx, kapitalist Serrata’nın tehlikelerini görmüş ve “kapitalist sistem, kendisini yok edecek nifak tohumlarını kendi içinde barındırır” demişti. Şaşırtıcıdır ki, geride kalan iki asır boyunca bu öngörü gerçekleşmemiş aksine, rekabete açık, siyasi ve ekonomik açıdan daha katılımcı düzen sayesinde, insanlık tarihinde yaşanan en yüksek büyüme oranlarına bu dönemde ulaşılmıştır.
20. YY bir bakıma katılımcılığın yüzyılıdır. Bunun nedenlerinden biri de seçkinlerin (özellikle de, tartışmasız biçimde dünya şampiyonluğunu elinde bulunduran Amerikan seçkinlerinin) orta sınıf olmadan servetlerini arttıramayacaklarını idrak etmiş olmalarıdır. Büyük kitlesel üretim, bunu tüketecek kitlelere muhtaçtır. Ancak unutulmamalıdır ki, Batı iş dünyasının kendi coğrafyasındaki orta sınıfın tüketim gücüne olan ihtiyacı, küreselleşme sayesinde giderek azalmakta, boşluğu gelişmekte olan ülkelerin orta sınıfları almaktadır. Batılı plütokratlar, kendi toplumlarını daha katılımcı hale getirmek ve bunu sürdürülebilir kılmak anlamında üzerlerinde bir baskı hissediyorlardı. Bu baskı, teknoloji ve küreselleşme yüzünden hafifliyor. Buna, plütokratları “diğerleri”nden ayıran kültürel Serrata diyebilirsiniz. Bu iki kesim arasındaki uçurum genişledikçe seçkin kesim kendi içine kapanmakta ve siyasi miyopluğu artmaktadır. Belki de “Venediklilerin düştüğü hataya acaba yeniden düşme yolunda mıyız?” sorusunu kendimize sormamızın zamanıdır.
Seçkinler, kendilerini yaratan sistemi bilinçli olarak sabote etmiyor. Kendi kısa vadeli çıkarlarını toplumsal çıkarların önüne koyma biçiminde yansıyan içgüdüleri ve sınıfsal çıkarların toplumsal çıkarlar ile paralel olduğunu varsaymaları böyle bir eğilime yol açıyor. Yine Venedik’ten bir örnek vererek sözlerimizi bitirelim. 1343 yılında La Serenissima’nın tacirleri, Papa’ya başvurarak Müslüman dünya ile ticaret yapma izni istemişlerdi. Yeni coğrafyalara açılmalarının şart olduğuna ilişkin gerekçelerini de şöyle ortaya koyuyorlardı: “Allah’ın yardımıyla bizler ve oğullarımız, dünyanın dört bir yanında ticaret yaparak şehrimizi büyüttük ve zenginleştirdik. Bizler başka bir iş bilmeyiz. Servetimizin ve refahımızın yok olmaması için her türlü düşünceye, inanışa ve girişime açık olmamız gerekir”. Gariptir ki, bu başvurudan birkaç yıl önce, aynı seçkinler, Serrata uygulamasıyla ekonomik dışlamayı benimsemiş, La Serenissima’yı görkemli bir dünya gücü olmaktan çıkarıp, turistlerin pek hoşlandıkları bir müze olmaya dönüştürecek süreci başlatmışlardı.
SON

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.