Home » Dünya Gündemi » İNSAN HAKLARI VE DEMOKRATİKLEŞME SÜRECİ

İNSAN HAKLARI VE DEMOKRATİKLEŞME SÜRECİ

İNSAN HAKLARI VE DEMOKRATİKLEŞME SÜRECİ
İnsan Hakları: Kaynağı, Felsefi Temelleri ve Gelişimi
İnsan Hakları Kavramı

Bir kişinin sırf insan olduğu için sahip olduğu haklara insan hakları denmektedir. Bu haklar vazgeçilmez, devredilmez, zaman aşımına uğramaz. İnsan hakları doktrininin siyasi açıdan iki önemli işlevi vardır:

• İnsan hakları siyasal iktidarı sınırlar, devletin alanını kısıtlarken insanlara özgürlük alanları sağlamayı amaçlar.
• İnsan hakları insanların pozitif hak taleplerini temin etmek için devletin etkinlik alanını genişletmeye yönelik talep ve iddiaların temelini oluşturur.

Özgürlük; en geniş manada, bir kimsenin dilediği gibi düşünebilmesini, davranabilmesini ve hayatını kendi tercihlerine göre kurma çabasının başkaları tarafından keyfi olarak engellenememesini ifade eder.

Bir kişi, kurum veya şey üzerinde gerekçelendirilmiş iddia veya talebe hak denir. Negatif haklar herkese tanınan, bireyin devlet tarafından dokunulamayacak haklarıdır. Pozitif haklar ise bireylere devletten olumlu bir davranış, hizmet veya yardım isteme hakkı tanıyan haklardır. İnsan haklarının muhatabı olan devlet insan haklarına müdahale etmemekle ve bazı hakların kullanılması için uygun koşulları sağlamakla yükümlüdür. Bu haklar devleti sınırlandırır, özgürlük alanlarını genişletir.

Bir siyasi düzenin tanınma ve kabul görme ehliyetine meşruiyet denilmektedir. Jürgen Habermas’a göre modern demokrasilerde meşruiyetinin iki kaynağı vardır; biri ulusal irade, diğeri ise insan haklarıdır. Bugün devletler hem iç yapılarında hem de dış politikalarında insan haklarını gözetmek zorundadır.

İnsan Haklarının Kaynakları

İnsan haklarının nereden kaynaklandığını ve en üstün ahlaki iddialar olarak kabul edilmesini açıklamak için doğal hukuk, insan doğası ve insan değeri kavramlarına göz atılması gerekir.

Doğal hukuk

Doğal hukuk ideal hukuktur. Toplumsal ve siyasal kurumlara egemen olması gereken evrensel ilkelerin bulunduğunu ve bu ilkelere akıl yolu ile ulaşabileceğimizi savunur.

Doğal hukuk; hukuku ahlakın bir parçası olarak gördüğü için, hem hukuki hem de ahlakidir. Doğal hukukun kaynağı ise insan/bireydir. Yani doğal hukuk için de diğer şeyler için de tek ölçü insandır. Doğal hukuk normatiftir. Diğer bir deyişle bütün insanlara diğer bütün insanlara karşı birtakım ödevler yükler.

Norm; kural, ilke, kanun, model anlamlarına gelir. Hukuk normu, belirli bir insan davranışını emreden, ya belli bir davranışı yasaklayan ya da belirli bir davranışa yetki veren ve insan iradesinin ürünü olan önermedir.

Doğal hakların genel olarak özellikleri şunlardır:

• İnsanların doğuştan sahip oldukları haklardır, devredilemez, vazgeçilemez.
• Toplum öncesidir ve toplumun varlığından bağımsızdır. Hiçbir toplumsal, siyasal yapının eseri değildir.
• Mutlaktır; hiçbir düşünceyle geçersiz kılınamaz, uygulamadan alıkonulamaz, kapsamları daraltılamaz ve pazarlık konusu yapılamaz.
• Evrenseldir, zamana ve mekana bağlı değillerdir.

İnsan doğası

Bazı düşünürlere göre insan haklarının kökeninde insan doğası bulunmaktadır. İnsan doğası bilimsel bir gerçek veya objektif bir olmaktan ziyade ahlaki anlayışla ilgilidir. Yani insan haklarının kökeni olarak kast edilen insanın ahlaki doğasıdır. Buna göre bütün insanlar temelde eşit derecede ahlaki erdemlere sahiptir. İnsan hakları ise bu ahlaki görüşü gerçekleştirmek için belli kurum ve uygulamaların gerekliliğini göstermektedir.

İnsan haklarının kökeninde insanlık veya insan doğasının yattığını söyleyen Jack Donnely ise insanın ahlaki doğasını ahlaki bir postüla olarak kabul eder. Postüla; ispat edilmeye gerek duyulmadan doğru kabul edilen önermedir.

İnsanın değeri

Taşıdıkları özelliklerden ve farklılıklardan bağımsız olarak bütün insanlar -sırf insan oldukları için- bir değere sahiptir. Değer insanlara eşit olarak atfedilir ve bu yüzden de insan bireylerine eşit haklar atfetmenin temelini de oluşturur.

İnsan Haklarının Kapsamı

İnsan hakları sözleşmeden veya hukuktan farklı olarak bütün insanları kapsamaktadır. Bu hakların varlığı devletlerin tanımasına bağlı değildir. Bir devletin bu haklardan birini tanımaması o hakkı insan hakkı olmaktan çıkarmaz. İnsan haklarının mutlak ve değişmez bir kapsamı yoktur. Bu hakların kapsamı sürekli değişir ve genişler. İnsan ve içinde yaşadığı ortamın değişip dönüşmesine bağlı olarak insanın talep ettiği hakların ve insan haklarının kapsamının da değişmesi kaçınılmazdır.

İnsan haklarının öznesi

İnsan haklarının öznesi bireylerdir. Yani bu haklara sahip olmak belli bir topluma veya kolektif gruba mensubiyet şartına bağlı değildir.

İnsan Haklarının Nitelikleri

İnsan hakları, hakların özel bir grubudur; bu nedenle onu diğer haklardan ayırt edebilmek için belli başlı niteliklerinin üzerinde durulmalıdır.

• En üstün ahlaki talepleri ifade eder.
• Doğuştandır.
• Mutlaktır.
• Vazgeçilmez ve devredilmezdir.
• Devlete karşıdır.

Devletin insan haklarına ilişkin görevleri ise şunlardır: Tanıma, Karışmama, Koruma, Temin-Tedarik.

İnsan Haklarının Düşünsel Öncülleri

İnsan hakları düşüncesinin kökenleri Antik Yunan’a kadar götürülebilir. Her ne kadar birey, hak ve özgürlük gibi değerler hakim konumda değillerdiyse de özgür düşünüşün ve hümanizmanın temellerinin bu dönemde olduğu söylenebilir.

MÖ 5. yüzyılda Atina’da Sofizm denen bir düşünce akımı ortaya çıkmış ve düşüncesinin odağına insanı yerleştirerek insan ve toplum sorunlarını incelemiştir. Yunanca “bilgi” anlamına gelen “sophos (sophia)” sözcüğünden türemiş olan sofizm, “bilen, bilgili” kişi demektir. Sofistlere göre insanın dışında ve ötesinde gerçek, doğru ve iyi yoktur; tüm değer ve yargılar insan bağlıdır ve “insan her şeyin ölçüsüdür”. Sofist düşüncenin iki temel vurgusu vardır:

• İnsan en önemli amaçtır; insanın amaçları doğrultusunda devlet sınırlandırılabilir.
• Tüm insanlar eşit ve özgürdürler; insanların arasında bir ayrım yapmak doğru değildir.

İnsan hakları açısından bu düşünceler oldukça önemli bir noktayı ifade etmektedir. Fakat bu düşünceler kurulu düzeni tehdit ettiği için, Sofistlerin sarstığı devlet otoritesini tesis etmek için Sokrates, Platon (eflatun) ve Aristo gibi düşünürler çeşitli görüşler ileri sürmüştür.

Sokrates’in düşüncesinde insan haklarına yer yoktur. Sokrates, yaptıkları haksız da olsa polisin (Antik Yunan şehir devleti) kararlarına uyulması gerektiğini, önemli olanın polisin zarar görmemesi olduğunu ileri sürmüştü. Polis; çoğunlukla “kent-devleti” kavramının karşılığı olarak kullanılan “polis”, Antik Yunan’ın toplumsal ve siyasal örgütleniş biçimini ifade eder. Ancak Yunan düşüncesinde polis, bundan daha öte bir anlama da sahiptir. Buna göre polis, sadece toplumsal ve siyasal örgütlenme biçimi değil, aynı zamanda dinsel, ekonomik ve askerî bir bütündü.

Platon ise toplumu temel olarak üç sınıfa ayırmıştır: Çalışanlar, savaşanlar ve yöneticiler. Her sınıfın kendi görev, yetki ve hakları vardır. Platon’a göre en iyi yönetim ise bilgelerin, filozofların yönettiği bir sistemle mümkün olabilir. Demokrasi ise dayanaklı ve sürekli olmayan bir rejimdir. Bu rejimde demagoglar türemekte ve bu demagoglar halkın kolaya kaçma isteğini sömürmektedirler. Demagog; yunanca “demos(halk)” ve “agogos (liderlik yapmak)” kelimelerinin birleşiminden türemiştir. “Bir halkın lideri” anlamına gelir. Güçlü bir hitabet ve propaganda yeteneğiyle halkın hislerini (korkularını, ön yargılarını, isteklerini) okşayan ve halkı olmaması gerektiği hâlde eyleme iterek siyasal iktidarı ele geçirmeye çalışan kişiyi belirtmek için kullanılır.

Demokrasinin sonu ise tiranlıktır. Tiranlık; hiçbir yasa tanımayan, aşırı şiddette cezalandırmaya başvuran, zorba ve keyfi bir yönetim biçimidir.

Platon’a göre adil olan ise “devletin çıkarına en uygun olandır”. Adaleti devlete göre tanımlayan Platon’a göre örneğin sınıf ayrıcalığı adildir.

Aristo’nun düşüncesinde de devlet öncelik ve üstün bir konumdadır. İnsanı politik hayvan olarak tanımlayan Aristo, onu ayıran özelliğinin polise bağlı bulunması olduğunu söyler. Öyleyse devletin doğal ve bireyden önce olduğu açıktır. Platon toplumdaki köleliğe, kadın-erkek eşitsizliğine ve ırk ayrımına karşı çıkmamış, tersine bunları doğal ve normal karşılayarak savunmuştur.

Stoisizm ise devleti her şeyden üstün tutan bu görüşlerden ayrılarak, insan hakları düşüncesine katkıda bulunmuştur. Bu düşünce akımı devletin kanunları üzerinde evrensel bir kanun olduğunu ve buna göre bütün insanların eşit ve kardeş olarak belli bir devletin değil, tek bir dünya devletinin (kozmopolis) yurttaşları (kozmopolites) olduğunu savunmaktadır. Sınıf ve ırk ayrımlarına karşı çıkan, insan bağımsızlığını ve yetkinliğini amaçlayan Stoa Okulu, bireycilik ile evrenselciliği uzlaştırmaya çalışmaktadır. Stoacılık modern insan hakları teorisinin temelini oluşturmuştur.

Stoisizm; Kıbrıslı Zenon tarafından kurulan ve dönemim Atina’sının en önemli felsefe okullarından biri olan Stoa Okulu, insan bağımsızlığını ve yetkinliğini amaçlar. Bireysel mutluluğu büyük ölçüde toplumsal yaşamanın içine yerleştiren Stoacılık, bireycilik ve evrenselciliği uzlaştırmaya çalışır. Stoacılık, polis ulusçuluğunu aşar ve insanlar arasında hiçbir fark gözetmeksizin onları tek bir devlet altında birleştirmeye yönelir.

Orta Çağ’da insan hakları düşüncesi

Orta Çağ’da ise bireyin devlet karşısında güçlü kılınmasını ve devletin sınırlandırılmasını sağlayan iki önemli gelişme vardır. Bunlar Hristiyanlık ve feodalizmdir. Hristiyanlık, her insanın Tanrı’nın bir benzeri olduğu görüşünden yola çıkarak, her bir insanın yüksek bir haysiyet taşıdığını belirtmiştir. Böylelikle devlet karşısında bireyi önemsizleştiren Eski Çağ düşüncesinden uzaklaşmıştır.

Feodalizm; insanlar arasında katı bir hiyerarşik yapılanma öngören ve tarımsal üretime dayanan bir sistemdir. Feodalizmde, merkezi olarak örgütlenmiş bir devlet yoktur; büyük toprak sahipleri yerel düzeyde bir çeşit hükûmet görevini yerine getirirler.

Feodalizm güçlü bir merkezi devletin olmadığı, yerel örgütlenmelerin hakim olduğu bir toplumsal ve siyasal örgütlenmedir. Böyle bir yapı içerisinde ise mutlak ve sınırsız iktidar mümkün değildir. Kimsenin tam egemen olmadığı, herkesin birbirine sözleşmelerle bağlı olduğu bu sistem daha sonraki dönemlerde “anayasal hükümet” anlayışına zemin hazırlamıştır.
Orta Çağ’ın en önemli düşünürlerinden biri St. Thomas Aquinas’tır. “Orta Çağ’ın Aristosu” olarak da adlandırılmaktadır. St. Acquinas’ın köleliği doğal kabul etmek, Kilise’nin otoritesini her şeyin üstünde tutmak gibi insan haklarıyla bağdaşmayacak düşünceleri bulunmakla birlikte St. Aquinas iktidarın kaynağının halkta olması gerektiğini belirterek ve direnme hakkının teorisini yaparak modern demokratik fikirlere kapı aralamıştır. Ona göre bir yönetimin meşruluğu iki şeye dayanmaktadır; yönetimin adalete uygun olarak ele geçirilmiş olması ve adalete uygun olarak ele geçirilen iktidarın toplumsal çıkarlara uygun olarak kullanılması.

Bir diğer Orta Çağ düşünürü olan Padovalı Marsilius Barışın Koruyucusu adlı eserini 1324 yılında yazmıştır. Marsilius’a göre devletin amacı insanların iyi yaşayabilmelerini sağlamaktır. Bir yönetimin “iyi” veya “hasta” olduğunu belirleyecek iki kıstas vardır; bir yönetimin yönetilenlerin rızasına dayanıp dayanmadığı ve bir yönetimin ortak çıkarlar için oluşturulmuş yasaya uygun davranıp davranmadığı. Buna göre rızaya ve yasaya dayanan yönetim “iyi-uyumlu”, rızaya ve yasaya dayanmayan bir yönetim ise “kötü-uyumsuz-hastalıklı”dır. Marsilius’un fikirlerinden bazılarına St. Aquinas’ta rastlanmaktadır. Aralarındaki en önemli fark Marsilius’un Kilise’nin otoritesini sert bir şekilde eleştirmesi ve vicdan hürriyetini savunmasıdır.

Yeni Çağ’da insan hakları düşüncesi

Çağdaş insan hakları düşüncesi modern bir olgudur ve en önemli katkı John Locke’undur. Locke doğal haklarla donatılmış birey ve bu hakları korumakla yükümlü bir devlet düşüncesinin teorisini yapmıştır. İnsanların devletten önce eşit ve özgür şekilde doğa durumunda yaşadıklarını belirten Locke’a göre, doğa durumunda insanlar karşılaştıkları suçların cezasını kendileri vermekte idi ve bu da adil değildi ve kaosa yol açmaktaydı. Bunun üzerine eşit haklara ve değere sahip olan insanlar bir araya gelerek bir toplumsal sözleşme yaptılar. Böylece siyasal topluma geçerek, yargılama ve cezalandırma hakkını topluma devrettiler. Toplum yasaları belirleyerek, yasaları uygulayacak iktidarı ortaya koyar ve bu iktidar insanlar arasındaki anlaşmazlıkları yasaya uygun şekilde çözer.

Toplumsal sözleşme; bilinmeyen bir tarihte bireyler arasında yapılan ve örgütlenmiş toplumu ya da devleti ortaya çıkaran gönüllü anlaşmayı ifade eder. Bu kavram, genellikle siyasi toplumun oluşumunu açıklamak üzere teorik bir araç olarak kullanılır. Sosyal sözleşme teorisinin asıl değeri ve önemi, geçmişi açıklamaktan ziyade, geleceğe yön vermeyi amaçlamasıdır.

Locke’un düşüncesi insan ve özgürlük merkezlidir. Devlet insanların eşit ve özgür bireyler olarak yaşamalarını sağlamak için vardır. Locke’a göre devletin amacı, kapsamı ve sınırları insan hakları ile belirlenmiştir. Bu yüzden de oldukça sınırlı bir devlet öngörülmüştür. Locke’un düşünceleri, 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ne, 1787 tarihli Amerikan Anayasası’na, 1789

tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne temel oluşturmuştur. Ayrıca 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ve 1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin de kaynağı Locke’un doğal hukuk anlayışıdır.

İnsan Haklarının Hukuki Gelişim Süreci

Sofistler ve Stoacıların ilk kez dile getirdikleri “insanların doğuştan hak sahibi oldukları” yönündeki düşüncenin ilk ciddi yansıması İngiltere’de 1215 tarihli Magna Carta Libertatium’da (Büyük Özgürlük Şartı) olmuştur. Bu belgenin en önemli özelliği siyasal iktidarı sınırlandırmasıdır. Magna Carta’yı takip eden ve insan hak ve özgürlüklerinin genişletilerek, iktidarın sınırlandırılmasını sağlayan en önemli belgeler şunlardır:

• 1688’de İngiliz Parlamentosu tarafından kabul edilen Haklar Bildirgesi (Bill of Rights)

Bildiri, İngiltere’de Büyük Devrim sonrası kabul edilmiştir. Büyük Devrim:1685’te İngiltere’de tahta oturan
II. James, katı mutlakiyetçi bir yapı kurmaya ve İngiltere’yi Katolik bir ülke yapmaya çalıştı. Parlamentonun buna direnmesi üzerine II. James 1688’de İngiltere’den kaçmak zorunda kaldı. Parlamento kendi isteği doğrultusunda bir hükümdar seçti ve bu İngiliz tarihinde bir dönem noktası oldu. “Şanlı Devrim” ve “Kansız Devrim” olarak tarihe geçen bu olaydan sonra kabul edilen Haklar Bildirisi ile hükümdar parlamentonun denetimi altına alındı. Buna göre, parlamentonun onayı olmadan bir hükümdar vergi koyamayacak ve ordu kuramayacaktı. Ayrıca hiçbir Katolik kral olamayacaktı. 1688 Büyük Devrim’i, günümüz İngiliz parlamenter sisteminin temelini oluşturur.

• 1776’da Amerika’da Temsilciler Meclisi’nin kabul ettiği Virginia Haklar Bildirgesi
• 1776’da 13 Amerika Devleti tarafından kabul edilen ve Thomas Jefferson tarafından yazılan Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi
• 1789’da Fransız Devrimi’nin eseri olan Fransız
İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi

Bugün gelinen noktada devletler anayasalar ile insan haklarını garanti altına almaya çalışmaktadır. İnsan haklarının üç düzeyde korunmasından bahsetmek mümkündür: Ulusal, bölgesel ve evrensel düzeyler.

İnsan Haklarının Evrenselliği

İnsan haklarının en önemli niteliklerinden biri evrensel olmasıdır. Bu evrensellik üç argümana dayanmaktadır:

• İnsan haklarının ahlaki evrenselliği
• İnsan haklarının uluslararası normatif evrenselliği
• Evrensel insan haklarının, insan onurunu korumak için özellikle uygun bir mekanizma işlevi görmesi

1960’ların sonlarından itibaren bu hakların evrenselliğine karşı kültürel rölativizm görüşü ortaya çıkmıştır. Kültürel
rölativizme (görecelik) göre bir kültürün içinde bulunan ahlaki ve toplumsal farklılıkların, o kültürün dışındaki kişiler tarafından eleştirilemeyeceğini, böyle bir eleştirinin meşru bir temelinin bulunmadığını savunmaktadır. Bu düşünceye göre farklı insan topluluklarının farklı kültürel değerleri vardır ve birtakım evrensel değerleri, bu değerlere yabancı toplulukların beğenmesi beklenemez. İnsan hakları da bu bağlamda düşünülmelidir. Batı kökenli olan bu kavramın diğer toplumlar için geçerli olamayacağını ya da diğer toplumlara bunun dayatılamayacağını savunan bu görüşe karşı iki şekilde yanıt verilebilir:

• İnsan hakları kavramına belli bir kültürün ürünü olarak değil, bugünkü anlamı üzerinden bakmak gerekmektedir.
• Batı merkezli olması insan hakları kavramının evrenselliğine gölge düşürmez. İnsan onuruna dayanan bir düşüncenin bütün kültürlerde geçerliliği vardır ve hangi kültürden doğduğunun çok fazla anlamı yoktur.

İNSAN HAKLARININ KATEGORILERI

İnsan Haklarının Sınıflandırılması
İnsan hakları sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal gelişmelere göre sürekli gelişir ve bir takım ölçütlere göre sınıflandırılır.

Bu konuda en yaygın olan ayrım Alman hukukçusu Georges Jellinek’in insan ve devlet arasındaki farklı statü ilişkilerini;

• Negatif statü hakları,
• Pozitif statü hakları ve
• Aktif statü hakları olarak üç farklı kategoride sınıflandırdığı ayrımdır.

Negatif statü hakları, devletin insanların hak ve özgürlüklerine dokunmama ile yükümlü olduğunu belirtir. Bu haklar devlete yapmama veya dokunmama gibi bir negatif yükümlülük yüklerken, pozitif statü hakları tam tersine, devleti insan haklarının gerçekleşmesinde yardımcı olmakla sorumlu tutar. Statü haklarının üçüncüsü olan aktif statü hakları insanların siyasi yaşama dâhil olabilme hakkını sağlar. Bu üç hakkın her birisi diğerini tamamlamadıkça Hürriyetin Monzimi, yani Hürriyetin tekliği sağlanamaz.

Bir diğer ayrım ise hakların oluşumunun kronolojik sırasına göre;

• Birinci kuşak haklar,
• İkinci kuşak haklar ve
• Üçüncü kuşak haklar olarak adlandırır.

Birinci kuşak haklar modern dönemde burjuvazi ile aristokrasinin çatışması sonucunda ortaya çıkarak, tarihte ilk olarak insanların hem kişisel hem de siyasi haklarını sağlamıştır. Burjuvazi; “Bourg” (şehir, kent) kelimesinden türemiştir; kelime anlamı “kent-soylu”dur. 18. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanan burjuvazi; kent ve kasabalarda oturan ve geçimini zanaat ve ticaret ile sağlayan bağımsız toplumsal grupları tarif eder.

İkinci kuşak haklar Sanayi Devrimi döneminde işçi sınıfının mücadelesi sonucunda ekonomik, sosyal ve kültürel haklar elde edilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan üçüncü kuşak haklar veya ayrı bir değişle dayanışma hakları ise bağımsızlık kazanan ülkelerin insanca yaşayabilmeleri için ortaklaşa hareket etmelerinden ve taleplerinden doğmuştur. Bu haklar bireylerden öte doğrudan halklara tanınır.

Bazı ayrımlar ise insan hak ve özgürlüklerini kişinin fizik hürriyeti, düşünce hürriyeti ve kolektif hürriyetleri gibi tematik olarak kategorize eder.

Bunun dışında bir diğer ayrım ise insan hak ve özgürlüklerin kullanım biçimine göre değerlendirilip bireysel ve kolektif haklar olarak sınıflandırılır.

Bu ayrımlar hakların bütünlüğü ilkesine tabidir ve bu hakların toplamı insan onurunu koruyan insan haklarını meydana getirir.

İnsan Haklarında İkili Ayrım
17.ve 18. yüzyılda temel amaç, devletin haksız ve gayri meşru icraatlarına karşı bireyi korumak olduğundan, insan haklarını kategorilere ayırma ihtiyacı söz konusu değildi. Fakat süreç içinde insan hakları literatüründe;

• Bir tarafında sivil ve siyasi hakların,
• Diğer tarafında ise ekonomik ve sosyal hakların bulunduğu geleneksel ikili ayrım doğmuştur.

Sivil ve siyasi haklar

Bugün uluslararası düzenlemelerle garanti altına alınan sivil ve siyasi hakları dokuz ayrı kalem altında ele almak mümkündür:

• Ayrımcılık yasağı,
• Kişinin fiziki ve manevi bütünlüğüne saygı,
• Kişi özgürlükleri,
• Yargılamayla ilgili haklar,
• Özel hayat ve aile hayatının korunması,
• Düşünce özgürlüğü hürriyeti,

• Toplumsal ve siyasi faaliyetlerle ilgili özgürlükler,
• Mülkiyet hakkı,
• Yabancıların hakkı.
Ekonomik ve sosyal haklar

19. yüzyılda siyasi mücadeleyi şekillendiren iki önemli faktör vardı:

• Biri, aristokratlara karşı muhalefet ederken demokratik değerlerin taşıyıcılığını yapan ve sosyo-politik değişimlerin önünü açan burjuvaların iktidar olduktan sonra sahip olduğu birtakım hakları sosyo-politik değişimi engellemek için kullanmaya başlamasıydı.
• Diğeri ise Sanayi Devrimi’nin doğurduğu sonuçlardı.

Ekonomik ve sosyal hak anlayışında birey, tek başına ve çevresinden soyutlanmış bir varlık olarak ele alınmaz, toplumsal bir varlık olarak düşünülür. Keza devletin de pasif durması değil, hakların temini için ekonomik ve siyasal hayata aktif katılımı istenir.

Ekonomik ve sosyal haklar pozitif haklar kategorisine girmektedir. Bu kategoride bireyin daha iyi ve daha rahat şartlarda yaşayabilmesi adına devletten gerekli koşulları sağlayıp sürece müdahil olması talep edilir. Bu talepler devletin maddi imkânlarına bağlıdır ve aşağıdaki gibi üç maddede ele alınabilir.

• Çalışma hakkı,
• Sosyal güvenlik hakkı,
• Kültürel haklar.
Ekonomik ve sosyal hakların statüsü

Bazı yazarlar sivil ve siyasal haklar ile ekonomik ve sosyal haklar arasında ayrımın sadece tarihsel gelişmeyle ilgisi bulunmadığını ve bu hak grupları arasında bir nitelik farkı bulunduğunu belirtir. Örneğin Cranston, sivil ve siyasi hakların evrensel, üstün ve mutlak ahlaki haklar olduklarını, aynı nitelikleri haiz bulunmayan ekonomik ve sosyal hakların ise farklı bir kategoriye ait olduklarını söyler. Cranston, sivil ve siyasi hakları “insan hakkı” olarak niteler ama “ekonomik ve sosyal haklar” adı altındaki taleplerin ise bir hak değil bir “ideal” olduğunu belirtir.

Hakka saygı gösterilmesi ve hemen yerine getirilmesi gerekirken, ideal varılmak istenen bir hedeftir ve tanımı gereği derhal gerçekleştirilmez.

Buna karşılık Donnerly, ekonomik ve sosyal taleplerin de insan onuru kavramı kapsamında bir insan hakkı olduğunu savunur. Donnely, sivil ve siyasi hakların, ekonomik ve sosyal haklara nispetle daha üstün ve daha önemli olduğunu da kabul etmez. İçinde bulunulan şartlara bağlı olarak ekonomik ve sosyal bir hak, sivil ve siyasi nitelikteki bir hak kadar ve hatta belki ondan daha fazla önem taşıyabilir.

İkili ayrımın değerlendirilmesi

Bu klasik ikili ayrım birçok yönden eleştiriye açıktır:

• İlk olarak, insan haklarının bu şekilde ikiye ayrılmasının felsefi bir temelinin bulunmadığı, bunun tamamen Batı’daki toplumsal ve siyasal tarihin kendine özgü şartlarından doğmuş olduğu ifade edilir. Buna göre, mevcut monarşik iktidarları sınırlamak amacını taşıyan doğal haklar düşüncesi, 17. ve 18. yüzyıllarda sistemde radikal değişiklikler yaratmıştır. Monarşi; Fransızca “Monarchie” kelimesinden Türkçeye geçmiştir. Siyasal iktidar›n, genellikle miras yoluyla bir kişinin (kral, imparator, vb.) üstünde toplandığı yönetim biçimidir. Yüzyıllar boyunca dünyadaki en yaygın yönetim biçimi olarak varlığını sürdürmüş olan bu yönetimde tüm yetkiler hükümdarın elindeydi. Ancak 18. yüzyılın son dönemlerinde meydana gelen siyasi ve toplumsal değişimlerle “meşruti monarşi” denilen yeni bir monarşi türü doğdu. Meşruti monarşide, hükümdarın yetkileri sınırlandı ve sembolik bir konuma getirilen hükümdar halk tarafından seçilen bir parlamentonun kararlarına uymak zorunda kaldı. Günümüzde Hollanda, Danimarka, İngiltere ve İsveç gibi ülkeler, meşruti monarşi ile idare edilir.
• İkincisi, sivil ve siyasi haklar ile ekonomik ve sosyal hakları iki ayrı sınıfta değerlendirmek pratik bazı kolaylıklar sağlar, ama unutulmamalıdır ki, bu ayrım, hatları kesin çizgilerle belirlenmiş mutlak bir ayrım değildir.

• Üçüncüsü, siyasi ve sivil hakların devletin sadece “negatif”, ekonomik ve sosyal hakların ise devletin sadece “pozitif” edimine ihtiyaç duyduğu görüşü de gerçeği yansıtmaz.

Kolektif Haklar
İnsan haklarının özünü insanın gruplardan bağımsız birey olarak bir takım haklarla donatılıp, bu hakları devlete ve diğer insanlara karşı öne sürüp eşitliğini ve özgürlüğünü sağlama düşüncesi oluşturmaktadır. Böylece İkinci Dünya Savaşından sonra insan hakları çerçevesinde kolektif haklar eğilimi gündeme gelmiştir. Burada savunulan argüman ise insan haklarının öznesinin yalnızca insan olmadığı, toplumun ve toplumsal grupların da insan haklarına sahip olduğuna yöneliktir. Bazen kolektif haklar kişilerin ancak diğer kişilerle kullanabilecekleri haklar olarak tanımlanır. Kimi zaman da söz konusu haklar topluluğun yararını elde etmek için kullanılan haklar olarak tanımlanır.

Kolektif haklar azınlık grupların etnik, kültürel, dilsel ve din gibi ayırt edici özelliklerinin korunması ve geliştirilmesini sağlar.

İnsan hakları doktrininde kolektif haklara ilişkin iki temel çizgiden bahsedilir:

• Klasik liberal çizgi: İnsan hakları birey olarak insanın hakkıdır. Grup ve toplulukların onları oluşturan bireylerden bağımsız olarak doğrudan doğruya kendisine ait bir ahlaki statüsü yoktur, dolayısıyla hakları da söz konusu olamaz.
• Kolektivist çizgi: Kolektif haklar bireyin haklarıyla eşit görülür ve aynı şekilde savunulur. Kolektivistler kolektif kimliklerin de hak sahibi olabildiklerine inanırlar.

Prima facie; latince bir kavramdır ve Türkçeye “ilk bakışta, ilk izlenim, ilk intiba üzerine” şeklinde çevrilebilir. Bir şeyin primia facie doğru ya da yanlış olması, onun daha ilk görüşte, hakkındaki ilk ve doğrudan bilgiler ortaya çıkar çıkmaz, titiz ve ayrıntılı bir incelemeye gerek kalmaksızın doğru veya yanlış olduğunun anlaşılabilmesidir.

Paternalizm (Babacılık); bir yönetim ilişkisi olarak devletin (veya yönetici gücün) bir toplumun ihtiyaçlarını, bir babanın çocuklarının ihtiyacını karşılaması gibi karşılaması veya o toplumun hayatını bir babanın çocuklarının hayatını düzenlemesi gibi düzenleme iddia ve girişimidir.

İki tür kolektif hak

Peter Jones, kolektif hakları bir bütün olarak düşünmektense iki tür kolektif hak arasında ayrım yapmanın daha doğru olacağını savunuyor:

• İlk tür kolektif haklar, söz konusu grubun ortak çıkarını koruyan haklardır. Burada bütün grup üyelerinin paylaştığı bir çıkardan ve bireylerin ayrı ayrı değil ama birleşik olarak sahip olduğu haklardan bahsedilir.
• İkinci tür kolektif haklar ise, öznesi doğrudan doğruya grup -grubun bağımsız kimliği- olan ve grup üyelerinin haklarından türetilmeyen haklardır.

Uygulamada kolektif haklar

Ulusal ve uluslararası hukuki metinlerde bulunan kolektif hakları iki düzlemde ele almak mümkündür:

• Birinci düzlemde, grubun doğrudan doğruya kendisine ait haklar olmaktan ziyade ya grup üyelerinin ortaklaşa kullanabildikleri haklar veya üyelerin ortak çıkarını temsil eden haklar bulunur.
• İkinci düzlemde ise hakkın sahibinin kolektif kimlik olduğunu belirten haklar yer alır. Mesela “ikiz sözleşmeler” olarak bilinen BM’nin Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesinin 1. maddesinde halklara tanınan “kendi kaderini tayin hakkı” kolektif hakların tipik bir örneğidir.

Kendi Kaderini Tayin Hakkı (Self-Determinasyon Hakkı)
Kendi kaderini tayin hakkı bir yandan birleştirici ilkeyken diğer yandan da ayrılma ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Söz konusu hak etnik kimliklerin yükselmesi ve kolektivist isteklerin çoğalmasıyla insan hakları çerçevesinde düşünülmeye başlamıştır. Cindy Holder hayatları birbiriyle bütünleşmiş bireylerden oluşan bir grup için kendi kaderini tayin etme hakkını temel bir şart olarak görmektedir. Bir topluluğun hayatın ortak yönlerine hâkim olacak şartlara ilişkin olarak birlikte ve kendileri için karar alma hakkına sahip olması kendi kaderini tayin hakkı olarak adlandırılmaktadır. Uluslararası hukukta kendi kaderini tayin hakkı Birleşmiş Milletlerin Şartı ile birlikte başta yalnızca bir ilkeye konu olmuştur. Bu ilke 1960 yılında hakka dönüşmüş ve bu hak önce sadece sömürgelerle ait bir hak olarak sınırlı tutulmuştur. Sömürge; bir devletin kendi ülkesinin sınırları dışında egemenlik kurarak yönettiği ve ekonomik ve siyasi çıkarlar sağladığı ülkedir (sömürülen ülke, koloni, müstemleke). 1966 yılında ise kendi kaderini tayin hakkı BM’nin ikiz sözleşmesi ile evrensel bir hak olarak nitelendirilmiştir.

Kendi kaderini tayin hakkının üç boyutu

Kendi kaderini tayin hakkının üç boyutu vardır. Bunlar kısaca şöyle açıklanabilir:

a. Ekonomik boyut: Halkların kendi doğal zenginlik ve kaynaklarından yararlanabilmesi
b. Sosyal boyut: Her halkın içinde yaşayacağı sosyal sistemi seçme ve bu sistemin içinde yaşama hakkı
c. Kültürel boyut: Kendi kültürüne göre yaşama, onu koruma, geliştirme ve gelecek nesillere

aktarma ve tüm bunları gerçekleştirmek için gerekli kuruluşlara sahip olabilmesi

Kendi kaderini tayin hakkının gerçek anlamda etkin olması adına bu üç boyutun birlikte bulunması gerekmektedir.

Kendi kaderini tayin hakkının niteliği

Hem BM hem de doktrinde diğer insan haklarının korunup geliştirilmesi için kendi kaderini tayin hakkı temel şart olarak görülmektedir. Halkların bir bütün olarak haklarına kavuşmadan onları oluşturan bireylerin de tam anlamıyla haklarına hak ve özgürlüklerine sahip olamayacakları düşünülmektedir. Kendi kaderini tayin hakkı hem üstün hukuk normu hem de üzerinde herkesin anlaşmaya vardığı norm olarak nitelendirilmektedir.

Kendi kaderini tayin hakkının öznesi

1966 yılındaki BM ikiz sözleşmesi “tüm halklar”ın kendi kaderini tayin hakkına sahip olduğunu beyan ederken, bu halkların kimler olduğuna dair hiçbir açıklama yapmamıştır. Kesin ve net bir halk tanımlamasına bugüne kadar ulaşılamamıştır. Bu durumda hakkın öznesinin kim olduğuna dair ancak teorideki tartışmalar ve pratikte meydana gelenler ölçü alarak alınabilir.

Hukukta “azınlık” kavramı hakkında genel olarak kabul edilen tanım, BM Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu Raportörü Francesco Capatorti’ye aittir. Capatorti, BM Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi’nin 27. maddesine ilişkin olarak hazırladığı raporda azınlığı şöyle tanımlar: “Azınlık; sayıca bir devletin nüfusunun geri kalanından az olan, hâkim olmayan durumda bulunan, bu devletin vatandaşı olan üyeleri nüfusun geri kalanından farklı etnik, dinsel ya da dilsel özelliklere sahip, üstü örtülü bir biçimde de olsa kültürlerini, geleneklerini, dinlerini ya da dillerini korumaya yönelik bir dayanışma gösteren bir gruptur.”

Acaba azınlıklar self-determinasyon hakkına sahip midir? Bu konu tartışmalıdır; yaygın görüş, kendi kaderini tayin hakkının “halklar”a tanınmış olduğu ve bu nedenle azınlıkların bu hakka sahip olmadığı yönündedir. Nitekim uluslararası belgelerde de azınlık hakları ile self- determinasyon hakları ayrı maddelerde düzenlenmiştir.

Grup Hakları
Etnik, dinsel ya da dilsel azınlık grupların hakları genelde grup hakları olarak tanımlanır. Söz konusu grupların fiziksel varlığı ve kimliği bu hakların amacıdır. Dolayısıyla bu tür hakların etkili kullanılabilmesinin yolu topluluğun kendi kurumlarını oluşturması olduğu ileri sürülür.

Grup hakları kavramı genelde kolektif hak kavramıyla eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Ancak Kymlicka gibi yazarlar grup taleplerini iki kısma ayırmak gerektiğinin altını çizer. Bunları ise;

• İç kısıtlamalar ve
• Dış korumalar olarak adlandırır.

İç kısıtlamalar, grup içi ilişkileri kapsar ve grubun kendi üyeleri karşısında talep ettiği haklardır. Yalnız grubu oluşturan bireylerin grup dayanışması adına baskı altında kalması riski oluşabilir. Dış korumalar ise gruplar arası ilişkilerle ilgilidir ve bir toplumun kararlarının etkisini sınırlayıp grubun kendi varlığını ve kimliğini korumayı amaçlar. Dış korumalar iç kısıtlamalara nazaran küçük grubu büyük grup karşısında kendini daha iyi müdafaa edebilir duruma getirerek çeşitli grupların daha eşit bir konuma gelmelerini sağlayabilir.

Kymlicka’nın düşünceleri bir toplumdaki azınlık grubun her biri büyük toplumun ekonomik ve politik baskıları nedeniyle tehdit altında olmasına dairdir. Bu durumda grupların çaresizliğini azaltmak ve onlara karşı karşıya kaldıkları tehlikelerden korumak için onları bir takım haklarla donatmak gerekir. Bu haklar üçe ayrılır ve kısaca şöyle açıklanabilir:

• Özel temsil hakları: Bu haklar bir azınlığın ülke çapında alınan kararlarda göz ardı edilmesi ihtimalini azaltır.
• Özyönetim hakları: Burada güç daha küçük birimlere aktarılır.
• Çok etniklilik hakları: Yeterince destek görmeyen veya dezavantajlı konuma düşen özel dinsel ve kültürel pratikler koruma altına alınır.

Ama Tok’a göre azınlık grupların kültürel kimliklerini korumak ve geliştirmek için eşit vatandaşlık haklarına ek olarak bazı özel hak düzenlemeleri yapılması gerekmektedir. Bunlar ise üç gruba ayrılır ve kısaca şöyle açıklanabilir:

• Muafiyet hakları: Azınlık grubun dini yaşamıyla örtüşmeyen büyük toplumun bazı ortak kanun ve politikalardan muaf tutulmasını talep etme hakkıdır.
• İntibak ettirici tanınma hakları: Göçmen veya otokton grupların asimilasyona maruz kalmayıp topluma entegre olmasını sağlayan haktır.
• Statü hakları: Bir grubun tarihi yurdu olarak gördüğü belli bir coğrafyada özyönetim talebi hakkıdır. Statü hakları da genelde ikiye ayrılır:
• Biri “tam ayrılık”,
• Diğeri de “ayrılığa varmadan özyönetim talebi”dir.

Otokton; yerli, bir yerden başka bir yere göçmeyen/göçmemiş olan kişi ya da gruptur.

Asimilasyon; sosyolojik anlamda asimilasyon; farklı kökenden gelen azınlıkları, bunların kültür birikimlerini ve kimliklerini baskın doku ve yapı içinde eriterek yok etme sürecini ifade eder.

Federasyon; tek bir federal (merkezi) devletin içinde çok sayıda küçük (federe) devletin (eyalet, bölge) varlığı esasına dayanır.

Otonomi; bir kurumun, idari yapılanma içinde hiyerarşik olarak bağlı bulunduğu merkez kurum karşısında idari ve mali anlamda nispi bir bağımsızlığa sahip olması, faaliyetlerini ve işleyiş biçimini seçmekte, gelirlerini nasıl harcayacağını belirlemede ve iş işleyişinde kısmi bir serbestliğinin bulunmasıdır. Muhtariyet, özerklik.

Yeni trendler ve talepler

Toplumsal yaşamın koşullarına bağlı olarak insan haklarının çerçevesi genişler ve gelişir. Dolayısıyla insan hakları daimi bir gelişim içindedir. Bilim ve teknolojinin hızla gelişmesi ve bilhassa tıp ve mühendisliğin geldiği son noktada insan haklarına yeni bir boyut eklemiştir. Dördüncü kuşak haklar ile bilimin ve tıbbın kötüye kullanılarak insan onuruna zarar verilmesini önleyen haklar gündeme gelmiştir.

Son dönemlerde hak talebinin en çok dile getirildiği alanlardan biri de “Cinsel kimlik hakları” alanıdır.

KÜRESEL SIYASET VE İNSAN HAKLARI
Giriş

İnsan haklarının insan doğasından kaynaklandığı, dolayısıyla devletten ve hatta toplumdan önce var olduğu düşünülse de yönetimler tarafından tanınması ve korunması da gerekir.

İnsan Haklarının Küreselleşmesi

Siyasetin küreselleşmesinin bir örneği olan insan haklarının, ulusal egemenlik ve karışmazlık ilkesi gereğince ülkelerin kendi iç işlerine dahil olduğu ileri sürülse de, gelişen iletişim yolları insan hakları ihlallerini ulus ötesi bir konu haline getirmektedir. İnsan haklarının ulusal otoritelerce ihlal edilmesi ve artan iletişim yöntemlerinin de etkisiyle vatandaşların insan hakları konusunda farkındalığının artması, insan hakları sorununa küresel bir boyut kazandırmakta ve ihlale maruz kalan bireyler temel haklarını koruyacak hukuksal ve yönetimsel mekanizmaları daha çok talep etmektedir. Devletin mutlak egemenliğine ve diğer devletlerin bu alan üzerinde söz söyleme hakkı olmadığı görüşüne dayanan ulusal egemenlik kavramı ve karışmazlık ilkesinin, insan haklarının uluslararası alanda teşvikini sınırlandırdığı düşünülmekte ve bu durum söz konusu kavramları siyasal, ekonomik ve hukuksal çerçevede sorunlu hale getirmektedir. Diğer yandan mevcut küresel ilişkiler ağında, ülkelerin iç ve dış politikalarında yaşanan gelişmelerin birbirini etkilememesini beklemek ve karışmazlık ilkesi ile ulusal egemenlik kavramlarının eski etkisini koruduğunu söylemek güçtür.

II. Dünya Savaşı sonrasında insan hakları, uluslararası hukuk çerçevesinde imzalanan sözleşmeler ve sivil toplum kuruluşlarının dünya üzerinde artan etkisi ile uluslararası bir boyut ve nitelik kazanmıştır. Bu bağlamda devletler insan haklarının uluslararası boyut kazanmasında rol oynayan temel aktörlerden biri olmuştur. İnsan hakları konusunda temelde, uluslararası örgütler ve hükümet dışı kuruluşlarla işbirliği içinde olan liberal demokrat devletlerin aktif olduğu gerçeğine karşın; 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin imzalanması sonrasında insan hakları hareketinin uluslararasılaşması, otoriter ve totaliter devletlerin de bu alanda söylemsel düzeyde dahi olsa işbirliğine yönelmesini sağlamıştır. 1976 yılında yürürlüğe giren Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ise insan hakları kavramının bağlayıcı hukuki bir yapıya dönüşmesinde etkili olmuştur. 1998’deki Roma Statüsü’yle kurulan ve sözleşmeye taraf ülkelerin vatandaşlarını insanlığa karşı ve savaş suçları konularında, ilgili ülkenin iznine başvurmadan yargılama hakkına sahip olan Uluslararası Ceza Mahkemesi ile insan haklarına dair hukuksal yapı daha bağlayıcı ve sert bir şekle evrilmiştir.

Söz konusu gelişmelerle uluslararası bir yapıya kavuşan insan hakları rejiminin en gelişmiş hali, 1953’te yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve bu sözleşme ile kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin de bağlayıcılığı ile Avrupa’da ortaya çıkmıştır. Devletlerarası başvuru mekanizması ve bireysel başvuru mekanizması olmak üzere iki tür başvurunun yapılabildiği AİHM’de mülkiyet hakkı, özgürlük hakkı, ifade özgürlüğü, düşünce, din ve vicdan özgürlüğü gibi temel siyasal ve sivil haklar alanında davalar görülmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Türkiye tarafından 1954’te onaylanmış, 1990 yılında ise AİHM’in zorunlu yargı yetkisi kabul edilmiştir. AİHM’e yapılan ihlal başvurularında Türkiye, Rusya’dan sonra ikinci sırada yer alsa da nihai olarak bu iki mekanizma, Türkiye’deki hukuk düzenin Avrupa’daki ile uyumlu olması yolunda katkı sağlamıştır.

Devletlerin insan hakları konusunu dış politikalarına dahil etmesi ise insan haklarının uluslararasılaşmasında bir diğer önemli dönüm noktası olmuştur. 1970’li yıllarda ABD dış politikasında yer edinmeye başlayan insan hakları konusu, 1975’te Helsinki Nihai Senedi’nin imzalanması ile sonuçlanan Soğuk Savaş dönemindeki konferanslar serisinde Doğu ve Batı Blokları arasında bir müzakere konusu haline gelmiştir. Soğuk Savaş döneminin bitişini ilan eden 21 Kasım 1990 tarihli Paris Şartı ise demokrasi ve insan haklarına dayalı yeni bir dönemin başlangıcını oluşturmuştur.

İnsan haklarının uluslararasılaşmasına katkıda bulunan bir diğer önemli aktör Avrupa Birliği (AB)’dir. İlk aşamada Avrupa ülkelerinin ekonomik alanda entegrasyonunu amaçlayan bir proje olarak başlayan AB sürecine, insan hakları kavramının dahil edilmesi 1986 yılında imzalanan Avrupa Tek Senedi ile gerçekleşmiştir. Demokrasinin, hukuk devletinin ve insan haklarının güçlendirilmesinin Birliğin temel amaçlarından birisi olarak belirlendiği 1993’teki Maastricht Antlaşması ise Soğuk Savaş sonrasında insan hakları konusundaki temel kırılma noktasını oluşturmuştur. Yine bu yılda Kopenhag Zirvesi ile insan hakları konusu AB üyeliğinin şartları arasına dahil edilmiş; 1999 Amsterdam Antlaşması ise Birliğe özgürlük, demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları ilkelerine saygı gösteren devletlerin üye olabileceği ilkesini getirmiştir.

Ulusal kanallar ile uluslararası kanalları birbirine bağlayan ve çevre sorunlarından, insan haklarına pek çok alanda faaliyet gösteren Sivil Toplum Kuruluşları (STK’lar), mevcut küresel dünyada insan hakları kavramının uluslararasılaşmasında rol oynayan önemli aktörlerden bir diğeridir. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi STK’lar, insan haklarının meşrulaşmasında ve küresel alanda ortak bir bilincin oluşmasında önemli yere sahip olan kuruluşlardandır. İnsan hakları ihlalleri ile ilgili bilgi toplama ve açıklama, bu konuda kamuoyunu bilinçlendirme, mağdurlara psikolojik ve yasal destek sağlama gibi pek çok işlevi olan STK’lar bu işlevleri ile BM ve Avrupa Parlamentosu gibi kurumların da görüşlerine başvurduğu kuruluşlardır.

Ulusal sınırları aşan siyasal, ekonomik ve kültürel ilişkiler, uluslararası örgütler ve çok taraflı diplomasi gibi özelliklere sahip küreselleşme kavramı ise insan haklarının uluslarasılaşmasında önemli rol oynayan bir diğer etkendir. Bugünün küresel dünyasında insan hakları konusu devletlerin kontrol edebilecekleri bir alan olmaktan çıkmakta ve bu konudaki ihlallerin etkisi ulusal sınırların ötesine geçmektedir. Bu bağlamda insan hakları kavramı uluslararası siyasetin meşru bir aracı ve konusu olmuştur.

Dış Politikada İnsan Hakları Sorunsalı
Günümüzde insan hakları, hemen hemen her ülkenin dış politika alanına girmiş olsa da, insan haklarının dış politikaya dahil edilmesi hususunda farklı görüşler ve itirazlar da bulunmaktadır.

Bu itiraz noktalarından birisi uluslararası ilişkiler alanında önemli çalışmaları olan Hans J. Morgenthau’nun, insan haklarının her toplumun farklı tarihsel, kültürel ve sosyal yapısı içinde şekillendiğini iddia eden görüşüdür. Bu bağlamda Morgenthau, insan haklarının dış politikaya dahil edilmesini moral olarak anlamsız ve uygulamada imkansız bulmaktadır. İnsan haklarının farklı ideolojiler tarafından farklı şekilde tanımlandığından hareketle, bu hakların göreceliğini vurgulayan görüşler de insan hakları kavramının dış politikaya dahil edilmesine karşı çıkmaktadır. Diğer yandan, insan hakları konusunda imzalanan uluslararası sözleşmeler insan haklarının dış politikaya dahil edilmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Irk, dil, din ve cinsiyet ayrımı olmaksızın herkesin insan haklarına saygı gösterilmesini amaçlayan 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve katılımcı devletlerin, insan haklarının korunması ve insan haklarına saygının teşviki yükümlülüklerini taahhüt ettiği 1993 Dünya İnsan Hakları Konferansı insan haklarının evrensel niteliğinin önemli göstergelerindendir.

Bir devletin diğer devletlerin insan hakları politikasına müdahalede bulunmasının bu devletler arasındaki ilişkileri zedeleyebileceği, ekonomik çıkar ve güvenlik konularının insan hakları konusundan önce geldiği yönündeki görüşe karşın, insan haklarına dayalı rejimlerin varlığının uluslararası güvenliği desteklediği ve ekonomik entegrasyona katkı sağladığını söylemek mümkündür.

İnsan haklarının dış politikaya dahil edilmesine karşı olan üçüncü bir görüş ise Hedley Bull’a aittir. Buna göre, insan hakları gibi ahlaki kavramlara dayalı bir uluslararası sistem siyasi düzen açısından tehdit edicidir ve devletler arası ilişkilerin temelini oluşturan karışmazlık ve ulusal egemenlik kavramları ile çelişkilidir. Fakat devletler arasındaki ilişkiler ekonomik, siyasi ve güvenlik gibi pek çok değişkene bağlıdır ve devletler arasındaki ilişkilerde insan hakları konusu tek etken değildir. Kaldı ki küresel bağlantılara önem veren pek çok devlet açısından insan hakları zaten bir dış politika konusu haline gelmiştir.

Demokratik barış teorisine göre, ortak değerleri paylaşan devletlerin oluşturduğu bir uluslararası sistem, barış ve güvenliği sağlayıcı bir rol oynar ve aynı şekilde Kantçı

bakış açısına göre daimi barışa ancak demokratik yönetimlerden oluşan bir sistem ile ulaşılabilir.

İnsan Hakları Diplomasisi ve Araçları
İnsan hakları dış politikaya dahil edildiğinde bu politikayı yürütecek bazı diplomatik araçlar söz konusu olur. Bunlardan bir tanesi Kissinger tarafından da tercih edilen sessiz diplomasidir ve buna göre özellikle siyasi suçlular gibi konularda bu araç, siyasi, ekonomik ve güvenlik ilişkisini zedelemeden dış politikada insan haklarını savunmanın yegane yoludur.

Bir diğer araç olan açık diplomasi ise devlet temsilcilerinin insan hakları ihlalleri karşısında eleştiride bulunması, kınama ve kamuoyuna beyanat verme gibi daha sert tutumları içerir. İnsan hakları ihlallerine karşı başka bir yöntem dış yardımların kesilmesi ya da bloke edilmesidir ki bu yöntem 1974 yılında ABD tarafından kullanılmıştır. Diğer yandan bu yöntemde askeri ve ekonomik yardımda bulunan ülke, yardımda bulunduğu ülkeden stratejik olarak destek aldığı için insan hakları ihlalleri konusunda sessiz de kalabilmektedir.

İnsan hakları ihlaline karşı bir diğer etkili yöntem ticari yaptırım uygulamaktır. Fakat bu yöntem yaptırımı uygulayan ülkeyi ekonomik olarak olumsuz etkileyebileceği gibi yaptırım uygulanan ülkenin vatandaşlarının hayatını da insan hakları ihlalinin yanında ekonomik açıdan zorlaştırabilir.

Bir diğer insan hakları diplomasisi aracı olarak insani müdahale ise ihlalde bulunan ülkeye karşı askeri ve fiziki bir güç kullanmayı öngörmektedir. Diğer yandan askeri müdahale, söz konusu olan insan hakları dahi olsa tartışmalı bir konudur. Bu noktada, askeri müdahalenin müdahaleye uğrayan ülkedeki insan hakları uygulamasına yararlı değil zararlı olacağını ileri süren Jack Donnelly’nin pozitif müdahalesizlik yöntemi, büyük güçlerin ihlaller karşısındaki en iyi hareketinin hareketsizlik olacağını iddia eder. Bu yöntem, ihlalde bulunan ülkeye siyasi, ekonomik ve askeri anlamda destek verilmemesini içerir.

Uluslararası Güvenlik ve İnsan Hakları
Bireylerin yaşamsal sorunlarının çözümünü ve birey ile devleti hak ve özgürlükler paydasında buluşturarak barış inşasını hedefleyen insan hakları talepleri, bireysel ve ulusal güvenlik ile de yakın bir bağlantı içindedir. Bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumayan, sistematik insan hakları ihlallerinin olduğu bir devlette ulusal güvenliğin sağlanması mümkün değildir. Aynı şekilde bu türde bir devletin, vatandaşının gözünde meşruiyet kazanması, dolayısıyla kendinin de güvende olması söz konusu değildir. Bir ülkedeki koşulların bölgesel ve uluslararası düzeyde etkilerinin olduğu küresel dünyada, bireysel güvenlik ve ulusal güvenlik arasındaki ilişki gibi ulusal güvenlik ile de küresel güvenlik arasında pozitif bir ilişki bulunmaktadır.

İnsanların temel yaşam haklarını tehdit altında hissetmesi ile ortaya çıkan kitlesel göçler, insan hakları ihlallerinin bölgesel ve uluslararası güvenliği tehdit ettiğinin en önemli göstergesidir. BM Sözleşmesi’nde de tanımlanmış olan mülteci kavramı kısaca, ülkesinde hayatı güvende olmadığı için ülkesinden göçe zorlanan kişiler olarak ifade edilebilir. Baskıcı rejimlerin varlığı, iç savaşlar, dinsel çatışmalar ve devletler arası çatışmalar gibi olgular mülteci akışının başlıca nedenlerindir. Mülteci akışı neticesinde ise bireysel ve toplumsal düzeydeki güvenlik sorunu bölgesel ve uluslararası bir nitelik kazanır. 1950 yılında kurulan BM Mülteciler Yüksek Komiserliği, mültecilere uluslararası koruma sağlamayı ve sorunlarının çözümüne yardımcı olmayı amaçlamaktadır. BM Güvenlik Konseyi, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği ise insan hakları konusunu gündemine alan diğer kuruluşlardandır.

Mülteciler, alıcı ülkenin demografik yapısını etkilediği gibi mülteci yaratan ülke ile alıcı ülke arasındaki siyasal güç dengesini de değiştirebilir. Alıcı ülkelerde sınırlara yakın kamplara yerleştirilen ve bu kampları ülkelerindeki rejime karşı mücadele yürüttükleri bir alan olarak kullanan mülteciler, gönderici ülkenin alıcı ülkeyi rejim karşıtlığını desteklemekle suçlamasına neden olup iki ülke arasındaki ilişkileri zedeleyebilir. Mültecilerin yarattığı bu türde sosyal, siyasal ve güvenlik sorunları göz önünde bulundurulduğunda özellikle Batılı ülkeler bu sorunu kaynağında çözmeye çalışmakta ve buna neden olan insan hakları sorunlarını daha çok gündemlerine almaktadırlar.

İnsan haklarının sistematik bir şekilde ihlali mülteci sorununu ortaya çıkarmakta ve uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden bu soruna karşı devletler ve uluslararası örgütler daha mücadeleci bir tavır geliştirmektedirler.

İNSAN HAKLARININ KORUNMASI REJIMLERI

İnsan Hakları Koruma Mekanizmaları
İnsanın insan olmasından kaynaklı sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerin bütünü olarak tanımlanan insan haklarının güvence altına alınması, var oluşunun temel dayanağı olan insana karşı devletin sorumluğundadır. Siyaset bilimi teorilerinde insanların bu temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilmesi durumuna direnme hakkına sahip olduğu kabul edilir ve hatta John Locke insanın hakkını ihlal eden yönetimi değiştirme hakkına vurgu yapar.

İnsan haklarının uygulanma ve korunmasında uluslararası düzeyde temel dayanak noktası olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (İHEB) uyarınca bu haklar devlet tarafından hukukun egemenliği altında korunmak durumundadır. Bu noktadaki temel paradoks devletin hem hakların koruyucusu hem de bu hakların var olmasına neden olan ihlalcisi olmasıdır. Devletlerin kendi “ulusal” çıkarları vb. söz konusu olduğunda insan haklarını göz ardı edebildikleri düşünüldüğünde BM gibi uluslararası organizasyonlar bu hakların gözetilmesinde önemli hale gelmektedir.

Ülke Düzeyinde İnsan Haklarının Korunması
İnsan haklarının ülke düzeyinde korunması, evrensel hukuk ilkelerine göre düzenlenmiş bir hukuk sistemi, bu sistem uyarınca işleyen bir idari yapı ve vatandaşın sisteme bilinçli katılımcılığı ile mümkündür.

Yargı yoluyla insan haklarının korunması

Bir ülkede hukuk normları hiyerarşisinde en üstün düzenleme anayasalardır. Bazı ülkelerde, özellikle yerleşmiş demokratik ülkelerde, temel hak ve özgürlüklerle ilgili olanlar başta olmak üzere, uluslararası anlaşmaların anayasal düzenlemelerin üstünde tutulduğunu da vurgulamakta yarar vardır.

İdari ve siyasi yollarla insan haklarının korunması

Hukuk kanalları haricinde insan haklarının korunması için kullanılan tüm mekanizmalar idari ve siyasi yollar olarak tanımlanır. Bunlar ülkeden ülkeye farklılık gösterse de BM organlarının geliştirmiş olduğu birtakım ilkeler sayesinde tüm ülkelerde giderek benzer kurumlar oluşturulmaktadır. Türkiye’de TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu, Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) ile İl ve İlçe İnsan Hakları Kurulları bu kapsamda sayılabilir.

TBMM insan haklarını inceleme komisyonu

İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Türkiye’de insan haklarının ülke çapında korunması amacıyla hukuk mekanizması dışında kurulan ilk kuruluş olarak kabul edilir. Üyeleri mecliste grubu bulunan ve bulunmayan partiler ve bağımsız milletvekillerinden oluşan TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu, TBMM Genel Kurulunda 05.12.1990 tarihinde kabul edilen 3686 sayılı İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Kanunu ile kurulmuştur.

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK)

Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı Paris İlkelerine uygun olmadığından onun yerine 2012 yılında Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHK) kuruldu. Fakat üç yıl faaliyet gösteren Kurumun Paris İlkeleri çerçevesinde birtakım eksikliklerinin var olduğu, AB Komisyonu tarafından hazırlanan Türkiye İlerleme Raporlarına ve Türkiye’de önde gelen insan hakları STK’ları çalışmalarına yansımıştır. Bu kapsamda, Kurumun eksikliklerini gidermeyi amaçlayan ve Kurumun ismini, yapısını, kapsamını, yetki ve görevlerini değiştiren yeni bir Kanun 2016’da çıkarıldı. Söz konusu kanunla Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) olarak kurulan bu yeni örgütlenmeye, yeni ve daha geniş görev ve yetkiler tanınırken ve bu anlamda Kurumu Paris İlkelerine yaklaştırırken, çoğulcu yapı ve STK ile ilişkileri sınırlandırması yönüyle de geriye bir ket vurduğunu söylemek gerekir.

TİHEK Kanunu, TİHK’e yöneltilen bir çok eleştiriyi ortadan kaldıracak bir takım iyileştirmeler yaparken, bazı düzenlemeler yeni bir takım eleştirileri beraberinde getirecek gibi görünmektedir. Bu çerçevede, Kanun öncelikle amaç ve kapsamı yönüyle mevcut kanundan oldukça daha geniş tutulmuştur. Zira Kanunla ile öngörülen Kurumun “insan haklarının korunması ve geliştirilmesi, kişilerin eşit muamele görme hakkının güvence altına alınması, hukuken tanınmış hak ve hürriyetlerden yararlanmada ayrımcılığın önlenmesi ile bu ilkeler doğrultusunda faaliyet göstermek, işkence ve kötü muameleyle etkin mücadele etmek ve bu konuda ulusal önleme mekanizması görevini yerine getirmek üzere” kurulmuş çok fonksiyonlu bir yapı olmasındandır. Çoğu ülkede üç ayrı kurum olarak da kurulan bir mekanizma tek bir kurumda toplanmıştır. Bunlar;

• Ulusal İnsan Hakları Kurumu,
• Eşitlik Kurumu ve
• Ulusal Önleme Mekanizması’dır.

İl ve ilçe insan hakları kurulları

Kasım 2003’te Resmi Gazete’de yayınlanan yönetmelik itibarı ile kurulan İl ve İlçe İnsan Hakları Kurulları da yerelde idari ve siyasi koruma mekanizmaları olarak çalışmaktadır. Valilik gibi yerel idare birimlerinin koordinasyonunda olduğundan bu kurullar, çoğulculuktan uzaktır ve altyapısal olarak ihlalleri denetleme yetkisinden yoksundur.

Uluslararası İnsan Hakları Rejimleri Ve Korunma Mekanizmaları
Devletin insan haklarını korumakla yükümlü olmasının yanında bu hakları ihlal eden taraf konumunda da bulunması uluslararası mekanizmaların oluşmasını zorunlu kılmıştır. Bunlar, küresel mekanizma olarak Birleşmiş Milletler (BM) ve bölgesel mekanizmalardan oluşmaktadır.

Küresel rejim: Birleşmiş milletler insan hakları mekanizması

Birleşmiş Milletlerin insan hakları rejimini;

• Düzenleyici belgeler ve
• Denetim mekanizmaları olmak üzere iki ana başlıkta incelemek mümkündür.

İnsan hakları belgeleri de, üye ülkeler üzerindeki bağlayıcılık özelliklerine göre;

• Bağlayıcı olmayan beyannameler ve
• Bağlayıcı olan anlaşmalar olarak ikiye ayrılırlar.

BM insan hakları denetim mekanizmalarını da iki alt grupta incelemek mümkündür. Bunlar:

• BM Şartı’na dayalı denetim organları ve
• BM anlaşmaları veya sözleşmelerine dayalı birimlerdir.

ECOSOC, BM bünyesi altında oluşturulan, ekonomik ve sosyal hakları savunma amacıyla faaliyetler yürüten “Ekonomik ve Sosyal Konsey.” Economic and Social Council şeklindeki orijinal adının ECOSOC şeklindeki kısaltılması ile yaygın olarak kullanılır.

BM insan hakları düzenleyici belgeleri

BM rejimi düzenleyici belgelerinden ilki 10 Aralık 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (İHEB)’dir ve bu gün Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanmaktadır. Beyannamenin bağlayıcı niteliğinin bulunmaması nedeniyle hakların korunmasına işlerlik kazandırmak için bağlayıcı nitelikte sözleşmeler/anlaşmalar yapılmıştır. İnsan Haklarına yönelik yapılan anlaşmalar dönemin siyasi ortamına göre şekillenmiştir. Buna örnek olarak 1977 yılında yürürlüğe giren ikiz anlaşmalar verilebilir.

Soğuk Savaş döneminin kapitalist ve sosyalist devletlerinin önceliklerine göre şekillenen bu anlaşmalar ile Uluslararası Sivil ve Siyasal Haklar Anlaşması ile Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Anlaşması doğmuştur.

Sonrasında gelen anlaşmalar; 1979, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi(CEDAW), 1984, İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı BM Sözleşmesi, 1989, Çocuk Hakları Sözleşmesi, 1990, Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme, 2006, Engelli Hakları Sözleşmesidir.

İnsan hakları ile ilgili BM organları

İnsan hakları belgelerinde kodifiye edilen insan haklarının yaygınlaştırılması, uygulanması veya denetlenmesi amacıyla BM şemsiyesi altında birtakım birimler kurulmuştur. BM’nin insan hakları alanındaki etkinliği uluslararası hukuktan doğan yaptırım gücünden kaynaklanmaktadır.

BM şartı ile kurulan birimler

BM insan hakları denetim birimleri;

• BM Şartı ve
• Anlaşmalar ile kurulan birimler olmak üzere ikiye ayrılır.

BM şartı ile kurulan birimler BM Genel Kurulu, 1946’da kurulan İnsan Hakları Komisyonu, Ekonomik-Sosyal Konsey, 1993’de kurulan İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Güvenlik Konseyidir.

Anlaşmalar ile kurulan BM insan hakları organları

Anlaşmalar ile kurulan BM insan hakları organları 1966’dan itibaren yapılagelmiş olan sekiz sözleşenin izleme ve denetim komitelerinden oluşmaktadır. Bunlar; İnsan Hakları Komitesi (CCPR), Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi(CESCR), Irk Ayrımcılığını Önleme Komitesi (CERD), Kadınlara Karşı Ayrımcılığı Önleme Komitesi (CEDAW), İşkenceyi Önleme Komitesi(CAT), Çocuk Hakları Komitesi(CRC), Göçmen İşçiler Komitesi(CMW), Engelliler Komitesi(CRPD)dir. Komitelerin yetkileri farklılık göstermekle birlikte temelde düzenli raporlama, bireysel şikayet, devletlerarası şikayet, soruşturma, düzenli ziyaret yöntemlerini kullanmaktadırlar.

Bölgesel İnsan Hakları Mekanizmaları

Küresel denetim mekanizmaları ile etkin bir yaptırım gücü oluşturulması konusunda yaşanan sıkıntıları gidermek için geliştirilen bölgesel mekanizmaların dayanağı bölgesel uluslararası antlaşmalardır. Bunlar 1953, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 1969, Amerika İnsan Hakları Sözleşmesi, 1986, Afrika İnsan ve Topluluk Hakları Şartı çerçevesinde kurulmuş olan rejimlerin yanında Arap Birliği ve ASEAN çerçevesinde bölgesel koruma mekanizmaları kurulma aşamasındadır.

Bölgesel mekanizmaların avantajları

Bölgesel denetim mekanizmaları küresel mekanizmalara göre daha etkin çalışabilmektedir. Bunun temel nedeni küresel BM mekanizmasına göre daha az üyeye sahip olmaları ve buna bağlı olarak daha kolay karar alıp uygulayabilmeleridir. Ayrıca bölge temelinde siyasi, kültürel vb. alanlarda benzerlikleri olan üyelerin bir araya gelmiş olması da bu durumu destekler. Bu mekanizmaların müdahale etme anlamında coğrafi avantajdan dolayı daha hızlı harekete geçebilmeleri olasıdır. Tüm bu avantajlarına ve BM mekanizmasına göre daha etkin bir koruma sağlamalarına rağmen uygulamada sıkıntılar mevcuttur.

Avrupa insan hakları sistemi

Avrupa insan hakları mekanizması, genel hatlarıyla başta Avrupa Konseyi olmak üzere Avrupa Güvenlik ve işbirliği Teşkilatı (AGİT) ve Avrupa Birliği (AB) çerçevesinde geliştirilmiştir.

Avrupa Konseyi, insan haklarını, etkili denetim ve koruma mekanizmaları ile bireylerin sivil ve siyasal özgürlükleri, sosyal, ekonomik ve kültürel haklarına saygıyı güvence altına almaya çalışmaktadır. Bunu bir uluslararası anlaşma niteliğinde olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve ekli protokolleri ile Sözleşme’ye dayanılarak kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kanalıyla yapmaktadır.

Avrupa mekanizmasının çalışma sistemi

Sistemin çalışma prensibine göre AİHS’e taraf olan devletler sözleşme kurallarına uymakla yükümlüdür ve AİHM’e bireylerden gelebilecek bireysel başvuru ile taraf devletlerden gelebilecek davalar aracılığı ile denetlenebilirler. Sistem, yavaş işlemesi, mahkeme kararlarının taraf ülkeler arasında siyasi koz olarak kullanılabilmesi, başvuruların çoğunluğunun dava sürecine geçmeden reddedilmesi gibi nedenlerle eleştiriye uğramaktadır. AİHM’e yapılacak başvuruların kabul olması için öncelikle tüm iç hukuk kanallarının kullanılmış olması, iç hukuk merciinde alınan karar üzerinden altı ay geçmemiş olması, hak ihlalinin AİHS kapsamında olması gerekir.

Diğer Avrupa sözleşmeleri

Avrupa Konseyi’nin insan haklarını korumak için geliştirdiği diğer belgeler; siyasal ve ekonomik hakların korunması alanında 1961 Avrupa Sosyal Şartı, 1987 İşkence ve İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele ve Cezayı Önleme Avrupa Sözleşmesi, 1995 Ulusal azınlıkları Koruma Çerçeve Sözleşmesidir.

Avrupa güvenlik ve işbirliği teşkilatı (AGİT)

1975 yılında Helsinki Nihai Senedi’nin kabul edilmesiyle ideolojik, siyasi ve fiziksel olarak bölünmüş Avrupa’nın siyasi ve güvenlik veçhesinin dönüşmesini sağlayan bir örgüt olarak kabul edilmektedir.

Avrupa birliği (AB)

Uluslararası ilişkilerde nev-i şahsına münhasır devletler üstü bir uluslararası örgüt olan AB, tamamı aynı zamanda hem Avrupa Konseyi hem de AGİT üyesi olan 27 ülkeden oluşmaktadır. 1993 Kopenhag Kriterleri’yle insan haklarının korunmasını üyelik için ön şart hâline getiren örgüt, bütün kurumları ayrı ayrı insan haklarının korunması ile ilgili faaliyetler göstermektedir.

Amerika insan haklarını koruma mekanizması

Amerika Ülkeleri Örgütü (OAS) oldukça kapsamlı bir norm, denetim kurumları ve hukuki bir çerçevede insan haklarını yaygınlaştırma ve koruma rejimi kurmuştur.

OAS şartı, 1948 Amerikan İnsan Hak ve Ödevleri Deklarasyonu, 1969 Amerika İnsan Hakları Sözleşmesi, 1985 Amerika İşkenceyi Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi ve bu sözleşmelere ek protokoller mekanizmanın temel hukuki dayanaklarıdır. Sistemde çok geniş yetkilere sahip, yarı yargısal yarı siyasi bir

yapılanma olan Amerika İnsan Hakları Komisyonu 1959 yılında kurulmuştur. Bununla birlikte komisyon kararlarının bağlayıcılığı bulunmadığından sistemin işlerliğinin arttırılması için Amerika İnsan Hakları Mahkemesi kurulmuştur.

Afrika mekanizması

Bir diğer bölgesel koruma ve denetleme mekanizması 1986’da kurulan Afrika İnsan ve Topluluk Hakları Komisyonudur. Komisyonu dayanağını 1981 Afrika İnsan ve Topluluk Hakkı Şartı oluşturmaktadır. 2004 yılında kurulan Afrika İnsan Hakları Mahkemesinde yargıç bağımsızlığına büyük önem verilmiştir.

Asya sistemi

Asya mekanizması, 1967 tarihinde beş bölge devleti ile kurulan Güneydoğu Asya Hakları Topluluğuna (ASEAN) dayanmaktadır. İnsan hakları, bugün 10 üyesi bulunan topluluğun gündemine 1993 tarihli insan hakları konferansı ile dahil olmuştur. 2008 ASEAN şartının 14. Maddesi uyarınca 2009 yılında ASEAN Hükümetler arası İnsan Hakları Komisyonu (AICHR) kurulmuştur. Danışma organı olarak çalışan bu komisyonun yargı organı bulunmamaktadır.

Arap birliği mekanizması

2004 yılında Arap Birliği Ülkeleri Konseyi’nce kabul edilen Arap İnsan Hakları Şartı ilgili ülkelerde ihlallerin raporlanması amacıyla bir uzman komitesi oluşturulmasını öngörmüştür.

Sonuç
Yarım asrı aşkındır dünya gündeminde önemli bir yer teşkil eden insan hakları, bugün dünyanın her köşesinde kuzeyde, güneyde, doğuda ve batıda bir ideal olmaktan çıkmış, günlük politikanın ve yaşamın bir gerçeği ve gereği hâline gelmiştir.

İnsan hakları evrensel bir değerler kümesi olduğundan, onları korumak için uluslararası bir koruma mekanizması daha etkili olacaktır.

Tarihsel Süreçte Demokrasi Fikri ve Pratiğinin Oluşumu
Giriş

Siyaset teorisinin “özgürlük”, “eşitlik”, “adalet” ve diğer pek çok kavramında olduğu gibi “demokrasi” kavramı da ne anlama geldiği hakkında kesin bir anlaşmanın olmadığı “tartışmalı” kavramlardan birisidir.

Antik Dünyada Demokrasi
Demokrasi fikri ve pratiği ilk kez MÖ 5. yüzyıl civarında antik Yunan’da doğmuştur. Nitekim demokrasi kelimesi de Yunancada halk manasındaki demos ve yönetim manasındaki kratos kelimelerinin bir araya getirilmesi ile elde edilmiştir. Yani kelime manası olarak demokrasi, halkın yönetimi anlamına gelmektedir. Ancak bu noktada belirtilmesi gereken önemli bir husus Yunanca’da demos kelimesinin bir anlamının da bugün bizim Türkçede “avam” kelimesi ile ifade ettiğimiz “yoksul halk” olduğudur. Bu anlamda antik Yunan’da demokrasi halkın tamamını kapsamakla birlikte yoksul çoğunluğun yönetimde ağırlığı elinde bulundurduğu rejimdir.

Antik Yunan’da demokrasinin içinde uygulamaya konduğu siyasal yapı günümüzün büyük nüfuslu ulus- devletlerinden farklı olarak küçük nüfusa sahip şehir devleti (polis) idi. Şehir devleti; antik dünyada var olmuş, nüfusları birkaç bin ile birkaç yüz bin arasında değişen, kendi kendini yöneten ve ekonomik olarak da kendine yeter siyasal ve ekonomik birimlerdir. Her şehir devleti kendi temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek bir toprak parçasına sahipti. Bu topraklar şehir devletinin merkezi ile çevre köyleri kapsayan bir alandan oluşmaktaydı. Halk şehir devletinin merkezini çevreleyen bu tarım arazilerinde gün boyu çalışır, akşamları da güvenlik gerekçesiyle şehre geri dönerdi.

Halkın geçimini sağlamak için üzerinde çalıştığı bu topraklar kolektif mülkiyet altında olmayıp vatandaşlar arasında parçalara bölünmüştü. Fakat vatandaşların hayatlarındaki asli faaliyetlerini tarlalarındaki üretim faaliyetleri değil, kamusal alanda üstlendikleri siyasal, yargısal, askerî, dinî roller oluşturmaktaydı. Eğer bir kimse şehrin siyasal faaliyetlerine katılmak için gereken zamanı bulamayacak kadar çok çalışmak zorunda ise o kişinin özgür bir hayat sürmeye layık olmadığına inanılırdı.

Klasik demokrasi tecrübesi: Atina demokrasisi
Klasik demokrasinin en yetkin biçimde pratiğe aktarıldığı yer Atina şehir devletiydi. Atina’da yönetimde söz sahibi olan “halk” 20 yaş ve üzeri Atinalı erkeklerden oluşmaktaydı. Sayıları 30.000 ile 45.000 arasında değişen Atinalı erkekler yılda 40 defadan az olmamak üzere en az
6.1 toplanma yeter sayısı ile Eklezya adlı halk meclisinde bir araya gelirdi. Bu meclis yasaların konması, mali konuların değerlendirilmesi, savaş ve barış ilan edilmesi gibi temel kamu politikalarının karara bağlandığı birimdi. Bu meclisin üye sayısının fazlalığından doğan ataleti ortadan kaldırmak üzere ona yasa tekliflerinin hazırlanmasından sorumlu olan 500’ler Konseyi yardım ederdi. Bu 500’ler Konseyi’ne de yardımcı olan 50’ler Komitesi mevcuttu. 50’ler Komitesi’ne görev süresi bir günle sınırlı olan bir Başkan başkanlık ederdi. Bu meclislerde karar almada ideal oy birliği olmakla birlikte bunun sıklıkla imkânsız olmasından dolayı çoğunluk prensibi benimsenmişti.

Çoğunluk prensibi; karar alınacak bir konuda karar alma sürecine katılan kişiler arasında oybirliğinin mümkün olmadığı bir durumda sayıca daha fazla kişinin desteklediği kararın kabul edilmesidir.

Bu meclislerin yanı sıra idari işlere bakan bir yıllık görev süresiyle sınırlı kamusal makamlar bulunmaktaydı. Atinalılar sadece askerî ve mali işlerden sorumlu olacak iki makama mecliste seçim yoluyla atama yaparlardı. Halkın yönetimi aracılar eliyle yürütmeyip doğrudan kendisinin üstlendiği bu demokrasi modeline “doğrudan demokrasi” veya “katılımcı demokrasi” adları da verilmektedir.

Yurttaşlık erdemi; yurttaşların kamusal meseleleri kendi kişisel meseleleriymişçesine sahiplenmeye yönelik isteklilikleri, alışkanlıklarıdır.

Atina demokrasisinin ve onun vatandaşlarının bu özelliğinin en yetkin ifadesi Atina’nın ünlü generali Perikles’in, Peloponnes Savaşı’nın ilk yılında savaşta ölen Atinalıların anısına verdiği cenaze söylevinde söylediği şu sözlerde bulunabilir: “Başkaları kamusal meselelerde rol almayan bir kimseye “kendi işine bakıyor” derken, sadece biz böyle bir kişinin hiçbir işe yaramayacağını düşünürüz”.

Antik dünyada bireylerin özel alanda biyolojik ve ekonomik ihtiyaçlarını giderip kamusal alanda da insanî potansiyellerini gerçekleştirdikleri, entelektüel ve sosyal kapasitelerini geliştirdikleri düşünülürdü. Bu yönüyle, klasik demokrasi insan doğasının gelişimine yaptığı katkı göz önüne alınarak gelişimci demokrasi olarak da sınıflandırılabilir.

Gelişimci demokrasi; siyasal süreçlere katılımın insanın karakterini geliştireceğini, bireyin var oluşunu gerçekleştirmesine katkıda bulunacağını ileri süren demokrasi anlayışıdır.

Klasik demokrasi, Atina’nın MÖ. 322 yılında Makedonya’nın hâkimiyeti altına girmesiyle birlikte tarih sahnesinden çekilmiştir. Bundan sonra demokrasinin yeniden bir siyasi rejim tipi olarak ortaya çıkması için yaklaşık olarak MS 17. yüzyıla değin beklemek gerekecektir.

Modern Dönemde Demokrasi
Demokrasinin modern dönemlerin başında yeniden tarih sahnesine çıkmasının ardında en azından iki unsurun etkili olduğu ileri sürülebilir:

• İlki Avrupa’da 16. yüzyılda ortaya çıkan dinde Reform Hareketi,
• İkincisi de Orta Çağ boyunca Avrupa’da hüküm süren asiller, ruhban sınıfı ve şehirli orta sınıfların temsil edildiği meclisler gibi kurumların varlığı ile ilişkilidir.

Bilindiği üzere Martin Luther’in öncülüğünü yaptığı Reform Hareketi Hristiyanlık dininde Roma Kilisesi’nin ve Papa’nın dini yorumlama tekeli ve Tanrı ile inançlı birey arasındaki tek köprü olma iddiasına bir başkaldırı niteliği taşıyordu. Reform Hareketi’nin onun Luther ve John Calvin gibi liderlerinin pek de niyet etmediği ikinci bir sonucu, halkın despot yöneticilere karşı başkaldırı hakkını kendilerinde görmesini yaratmasıydı.

Baskıcı yönetimlere direnme ve başkaldırı doğrultusundaki bu gelişmeler entelektüel alanda, 16. yüzyılın özellikle son çeyreğinde halk egemenliği doktrinlerini öne çıkaran fikirlerden ilham alıyordu. Bu teoriler Francois Hotman’ın Francogallia (1573), kimliği kesin olmayan bir yazarın Tiranlara Karşı Savunu (Vindiciae contra Tyrannos, 1579), iskoç yazar George Buchanan’ın, iskoçya’da Tacın Yetkileri (De Jure Regni apud Scotos, 1579) başlıklı eserlerinde güçlü bir şekilde ifade ediliyordu. Her üç yazara göre de bir yöneticinin ne zaman bir tiran haline geldiğine karar verecek olan halkın kendisidir.

17. ve 18. yüzyıl İngiltere tecrübesi
17. yüzyıla gelindiğinde Avrupa’da Orta Çağ’dan gelen temsili kurumlar tarihe karışmış, mutlakiyetçi krallıklar egemenliklerini pekiştirmişlerdi. Bunun tek istisnası İngiltere idi. Kral’ın gücü daha 1215 tarihinde feodal beylerle imzaladığı Magna Carta şartı ile sınırlanmıştı. Kral’ın Avrupa’nın geri kalan ülkelerindeki gibi mutlak gücü ele geçirmesine engel olmaya çalışılmıştı.

Daha 13. yüzyılda İngiliz kralları ülke meseleleri hakkında danışmada bulunmak üzere ilçe düzeyindeki yönetim birimlerinden 2 ila 4 şövalye, kasabalardan da benzer bir sayıda orta sınıf şehirliyi Londra’ya davet ediyordu. Zamanla bu danışma meclisleri İngiliz Parlamentosu haline dönüştü. Şövalyeler ve orta sınıf şehirlilerin katılımıyla Avam Kamarası, asiller ve üst düzey din görevlilerinin katılımıyla da Lordlar Kamarası oluşturuldu. VIII. Henry’nin 1509-1547 tarihleri arasındaki hükümranlığı sırasında Parlamento büyük güç kazanmıştı. VIII. Henry kendisine varis olabilecek bir erkek çocuk sahibi olmak istemektedir. Ancak Catherine’den boşanıp yeni bir evlilikten erkek bir varis sahibi olma planları da Catherine’in akrabaları tarafından kontrol edilen Papa’nın boşanmaya izin vermemesi nedeniyle gerçekleşememektedir.

Avam kamarası; İngiliz parlamentosunun seçilmiş, asıl gücü elinde bulunduran alt meclisidir. Öyle ki bugün birisi İngiltere’de Parlamento dediğinde akla Avam Kamarası gelir. Lordlar kamarası; İngiliz parlamentosunun sembolik üst meclisi. Günümüzde pek çoğunun üyelikleri kendi ömürleriyle sınırlı olan lordlar ve ladylerden ve üst düzey din görevlilerinden oluşmaktadır.

İngiliz Parlamentosu 1529 yılında İngiltere Anglikan Kilisesi’ni kurarak Roma Katolik Kilisesi’nin otoritesini tanımayı reddetmiştir. Kilise 1533 yılında VIII. Henry’yi Aragonlu Catherine’den boşayacaktır. İşte bu süreçte,
VIII. Henry kendisini Roma Katolik Kilisesi ile olan mücadelesinde yalnız bırakmayan Parlamento’yu ayrıcalıklı bir yere taşımıştır.

17. yüzyıl Parlamento’nun kral karşısında mutlak üstünlüğünü ilan ettiği yüzyıl olmuştur. Ancak bu sancılı bir sürecin sonunda gerçekleşmiştir. I. James o dönem Avrupa’da revaçta olan mutlakiyetçi krallara öykünmektedir. Parlamento’nun yetkisini tanımak istememektedir. Bu durum onu radikal bir Protestan mezhebi olan ve Anglikan Kilisesi’nden Katolik unsurları temizlemek isteyen Püritenizm ile karşı karşıya getirmiştir.

1625 yılında I. James’in oğlu I. Charles tahta geçmiştir. Babasından da kötü bir yönetim gösteren I. Charles İngiltere’yi Fransa ve İspanya’ya karşı başarısızlıkla sonuçlanacak savaşlara sokmuş ve devletin mali dengelerini daha da kötüleştirmiştir. Savaş sonunda yakalanan I. Charles Parlamento tarafından yargılanıp hüküm giymiş ve 1649 yılında boynu vurulmuştur.

1649 ile 1660 yılları arasında İngiltere monarşi yerine cumhuriyet ile yönetilmiştir. Bu yeni dönemde ülkenin liderliğini iç savaşı kazanan ordunun başındaki Oliver Cromwell üstlenmiştir. Cromwell’in 1658’de ölümünün ardından 1660 yılında oğlu tahta geçmiştir. II. Charles’ın Parlamento ile arasının açılmasını sağlayan olay 1673 yılında Hoşgörü Deklarasyonu’nu (Declaration of Indulgence) yayınlayarak Katoliklere ve Anglikan olmayan Protestanlara yönelik yasakları kaldırması olmuştur. 1685 yılında II. Charles’ın ölümünden sonra II. James tahta geçmiştir. II. James da bir Hoşgörü Deklarasyonu yayımlamıştır ve bunun üzerine Parlamento tarafından tahttan indirilmiştir.

Daha sonra William tahta geçmiş ve 1689 yılında Haklar Bildirgesi yayımlanmış ve Parlamento’nun onayı olmadan hiçbir kanun veya verginin konamayacağı kayıt altına alınmıştır. Böylece kansız bir şekilde büyük bir devrim yaşanmış ve artık Parlamento’nun monarşi karşısında üstünlüğü tescillenmiştir.

1714 yılında Parlamento I. George, devlet işlerini yürütmek üzere bakanlardan oluşan ve bir başbakan tarafından yönetilen kabineyi tesis etmiştir. Bu kabinenin günümüz İngiltere’sindeki kabineden iki farkı;

• Bakanları başbakanın seçemeyip kralın seçiyor olması ve
• Kabinenin Parlamento’ya değil ama krala karşı sorumlu olmasıdır.

Ancak bu durum 18. yüzyıl bitmeden değişecektir. Bu aynı zamanda günümüze değin gelen, hükümetin Avam Kamarası’nda en fazla üyeye sahip olan grubun liderinden ve onun seçeceği kişilerden oluşacağı şeklindeki geleneği de başlatmıştır. İngiltere’de 17. ve 18. yüzyıllarda ortaya çıkan bu koruyucu demokrasi modeli, özellikle 19. yüzyıl içerisinde oy verme hakkının genişletilmesi ile günümüz anlamında demokratik bir rejime çevrilmiştir. Koruyucu demokrasi; demokrasinin, keyfî yönetimi sınırlandırarak başta mülkiyet hakkı olmak üzere birey hak ve özgürlüklerini korumaya hizmet ettiğini ileri süren görüştür.

Ülkede, 1928’de oy verme hakkı kadınlara da tanınmış ve böylece İngiltere’de evrensel yetişkin oy hakkı tesis edilmiştir. Evrensel yetişkin oy hakkı; ırk, din, cinsiyet ve etnik köken farkı gözetilmeksizin akıl sağlığı yerinde olan tüm yetişkin vatandaşların siyasal süreçlere katılıp seçimde bulunabilme hakkıdır.

Amerikan ve Fransız devrimlerinin demokrasi fikri ve pratiğinin gelişimine etkileri

Modern dönemde demokrasinin beşiği İngiltere olmakla birlikte, bu çerçevede anılması gereken iki tarihî olay;

• 1776 tarihli Amerikan Devrimi ile
• 1789 tarihli Fransız Devrimi’dir.

Amerikan Devrimi hareketi 1763 yılında İngiltere’nin Kuzey Amerika’daki kolonilerine yönelik Fransız tehdidini savuşturmasının ardından, bu kolonilerin yönetiminin yarattığı maliyeti karşılamak üzere bu kolonilere yönelik koyduğu yeni doğrudan vergiler ve onlar üzerindeki otoritesini pekiştirmek üzere çıkardığı yasalar nedeniyle doğmuştur. Kongre, Kral’ın koloniler lehine İngiltere Parlamentosu’na müdahale etmesini istiyordu. Amerikalı kolonistlerin bu taleplerine III. George’un tepkisi, kolonistleri “isyancılar” olarak ilan etmek ve bu isyanı bastırmak üzere Amerika’ya ordu göndermek biçiminde olmuştur. Böylece 1781 yılında bitecek olan savaşın ve Amerika Birleşik Devletlerinin kuruluşunu gerçekleşmesi sağlanacaktır.

Bununla birlikte Bağımsızlık Bildirgesi, soya dayalı monarşi ve onunla ilişkili olan aristokratik hiyerarşileri yıkmış ve tüm vatandaşların eşit kabul edildiği demokratik bir düzen tesis etmiştir. Amerikan Devrimi sadece Amerika kıtasında demokrasinin kurulmasında değil, Avrupa’da da demokrasinin yayılmasında etkili olmuştur.

Bu sürecin gelişiminde sözü edilen sosyo-ekonomik koşulların yanı sıra 1688 tarihli İngiliz şanlı Devrimi’ne ve 1776 tarihli Amerikan Devrimi’ne ilham veren fikirler ve genel olarak Aydınlanma düşüncesi de etkili olmuştur.

Aydınlanma; aklı ve hoşgörüyü savunan 18. yüzyıl felsefi akımdır. Bu fikirlerin arasında bireyin kendi çıkarını bilebilecek akıl kapasitesine sahip olduğu, yönetimlerin meşrutiyetinin kendi çıkarını bilebilen bireyin rızasına dayanması gerektiği, bireylerin elden alınamaz doğal haklara sahip olduğu, halkın hak tanımaz yönetimlere direnme hakkının olduğu gibi fikirler yer almaktadır.

Ancien régime; Fransızca’da eski rejim anlamına gelir. Devrimden önceki monarşi düzenini ifade etmek üzere kullanılır.

Günümüzde Demokrasi
Liberal demokrasi

Günümüzün demokrasi modeline verilen bir diğer ad da liberal demokrasidir. Günümüz liberal demokrasilerinde halk, erkek ve kadın, akıl sağlığı yerinde olan tüm yetişkin vatandaşları kapsamaktadır. Bir liberal demokraside tüm yetişkin vatandaşların, siyasal kararların oluşturulması sürecine katılımı evrensel yetişkin oy hakkı temelinde gerçekleşmektedir.

Liberal demokraside, kamusal kararların oluşturulmasına kadar değişen görüşler yer almaktadır. Klasik demokrasiden farklı olarak günümüz liberal demokrasilerinde halk tarafından yönetim, halkın doğrudan yönetim süreçlerine katılmasıyla değil, temsilciler aracılığıyla dolaylı olarak gerçekleşmektedir.

Yarışmacı seçimler; halkın oylarını kazanarak iktidara gelebilmek için birbirleriyle rekabet eden iki veya daha fazla aday, grup, siyasal partinin olduğu seçimlerdir.

Toplanma ve örgütlenme özgürlüğü; diğer bireylerle barışçıl amaçlar çerçevesinde bir araya gelmenin engellenmemesi durumudur.

Düşünce ve ifade özgürlüğü; başkalarının somut haklarına zarar vermeyen düşüncelere sahip olabilmek ve bunları ifade edebilme hakkıdır.

Siyasi çoğulculuk; farklı siyasi partilerin farklı ideolojiler etrafında örgütlenip kamu iktidarını ele geçirmek üzere halkın oyları için yarışmasını ifade eder.

Liberal demokrasinin 19. yüzyıldaki önemli temsilcilerinden biri olan John Stuart Mill, John Locke gibi 17. yüzyıl liberal düşünürlerine kıyasla daha geniş halk kitlelerinin oy hakkına sahip olmasını ve dolayısıyla yönetimde söz sahibi olmasını desteklemiştir. Ancak o liberal demokrasinin “bir kişi bir oy ve her oy eşit değer” şeklinde özetlenebilecek siyasal eşitlik idealini benimsememiştir. Mill, eğitimli, bilge kişilerin siyasette daha fazla etkide bulunmasına imkan sağlayacak çoğul oy (plural voting) ilkesini önermiştir. Çoğul oy; herkesin eşit oy hakkına sahip olmayıp eğitimlilerin eğitimsizlere veya mülk sahiplerinin mülksüzlere kıyasla daha fazla oy hakkına sahip olması gerektiği görüşüdür.

Siyasal eşitlik idealinin gerçekleşmesi için 20. yüzyılı beklemek gerekecektir. Bu ideal şunu ifade etmektedir: Hiçbir vatandaşın çıkarı bir başkasınınkinden daha değerli veya değersiz olmayıp her yetişkin birey siyasal alanda haklarını arama ve kendisini de etkileyen kolektif kararların alınmasına katılma yetkinliğine ve hakkına sahiptir.

Siyasal eşitlik; tüm vatandaşların bir oy hakkına sahip olması ve her oyun eşit değer taşıması ilkesidir.

Bir liberal demokraside çoğunluk prensibi temelinde, demokratik yollardan düzenlenemeyecek fakat sadece bireylerin ve onların kurmuş oldukları gönüllü birliklerin yetki alanına giren konular mevcuttur. Bu anlamda, “liberal demokrasi” ifadesindeki demokrasi kavramı, kolektif bağlayıcı kararlar alma yetkisinin halka ait olduğunu ifade ederken, liberalizm kavramı halkın bu yetkisini meşru olarak kullanabileceği alanın sınırlı olduğunu ifade eder.

Anayasal yönetim veya diğer bir ifadeyle sınırlandırılmış yönetim olma özelliği liberal demokrasinin klasik demokrasiden ayırt edici özelliğidir, diyebiliriz.

DEMOKRASI KURAMLARI VE MODELLERI

Giriş
Modern liberal demokrasi, bir siyasal rejim formu olarak özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde önemli bir kuramsal ve tarihsel araştırma konusu oldu. Bunun temel sebebi, liberal demokrasinin dünyanın her bölgesinde meşru bir siyasal sistem olarak kendini tesis etmesidir. 20. Yüzyıl Avrupa tecrübesi bizlere liberal demokrasinin faşizm, anarşizm ve sosyalizm gibi alternatif siyasal akımlarla adeta bir yarış ve mücadele içerisinde olduğunu gösterdi.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra özellikle Büyük Britanya ve Fransa’nın desteklediği liberal demokrasi ve liberal ekonomi evrensel barış düşüncesiyle de eklemlenerek güçlü bir siyasal akım olarak karşımıza çıktı. İkinci Dünya Savaşı’nda faşizme karşı askeri bir zafer kazanan liberal demokrasi, savaşın hemen sonrasında sosyalizm ile ciddi bir çatışmaya girdi. Liberal demokrasi ABD liderliğindeki Batı İttifakı’nın resmi ideolojisi konumundaydı ve Sovyetler Birliği’nin liderliğindeki Varşova Paktı ülkelerinin savunduğu sosyalizmin karşısında tanımlanıyordu. Afrika, Uzak Doğu ve Orta Doğu’daki ülkeler hem ülkeler arası ilişkilerde hem de iç siyasetlerinde liberal demokrasi ve alternatif sosyalist kamplaşmanın alanı oldular. Güney Avrupa ülkeleri özellikle İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın demokrasiye geçiş süreçleri bir başarı hikayesi durumundaydı. Bu ülkelerde uzun süredir iktidarda olan askeri rejimler yerlerini demokratik rejimlere bıraktı. 1990’lar itibariyle Doğu Avrupa ülkelerinde ise sosyalist siyasal rejimlerin çaresiz bıraktığı halk önünde “Avrupa’ya dönüş” düşüncesi rakipsiz bir alternatif olarak ortaya çıktı. Avrupa Birliği genişleme politikasıyla, bu ülkelerin iç siyasal ve iktisadi dönüşümünü derin bir şekilde etkiledi. Bu başarı hikayeleri 2008 yılından itibaren devam eden iktisadi krizle yeni bir demokratik sorgulamaya tabi tutulmaktadır.

Üçüncü Dünya kavramı; özellikle dünyanın kapitalist Batı ve sosyalist Doğu olarak iki blok şeklinde algılandığı Soğuk Savaş yıllarında ortaya çıkmış ve bu ikili bölünmenin dışında kalan bağlantısız ülkeleri ifade etmek için kullanılmıştır. Asya ve Afrika’dan 29 ülkenin katıldığı ve 1955’da Endonezya’nın Bandung şehrinde düzenlenen konferans üçüncü Dünya’nın kapitalist ve sosyalist bloklara karşı siyasi yükselişinin sembolü oldu. Bu kavram “üçüncü dünyacılık” şeklinde 1960’lı yıllarda dünyanın birçok yerinde, özellikle de Fransa’da sol akımlar tarafından siyasi bir anlamda kullanılmıştır. Kavram üzerinde bu dönemde “bağlantısızlık” ideolojik vurgusu ön plandayken, zaman içerisinde “Üçüncü Dünya” azgelişmişliği ifade eden pejoratif bir anlam kazanmıştır. Daha sonraki dönemde Üçüncü Dünya yerine “gelişmekte olan ülkeler” veya “global güney” kavramları da kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde “Üçüncü Dünya” kavramı dünya üzerinde global kapitalizme, kuzeyin güneye baskı ve tahakkümüne alternatif bir siyasal bütünlük ve akım ifade etmekten uzaktır.

Liberal Demokrasi ve Temsili Demokrasi
Liberal demokrasi, bir yönetim şekli olarak temsili demokrasinin liberal prensiplerle işlediği bir siyasal yapılanmayı ifade eder. 18. Yüzyıldan itibaren liberal demokrasi, hukukun üstünlüğü temel prensibi etrafında örgütlenen, iktidarın keyfi güç kullanmasını kısıtlamaya yönelik parlamentoya başvurma gibi çeşitli mekanizmalar öngören bir siyasal sistemdir.

Liberal demokrasi yetişkin vatandaşlara ırk, dil, din, gelir ve mülkiyet farkı gözetmeksizin verilen genel oy hakkı ile tanımlanır.

Liberal demokrasi anlayışının vazgeçilmez unsurları:

• Hukukun üstünlüğü vurgusu,
• Çok partili hayat,
• Özgürce yapılan seçimler,
• Yasama-yürütme ve yargıda kuvvetler ayrılığı,
• Vatandaşlara verilen hakların güvence altına alındığı özgürlükçü bir anayasa.

Sosyal Demokrasi ve Refah Devleti
Toplumsal kuramın en önemli temsilcilerinden Charles Tilly’e göre Batı tecrübesi, demokrasinin özüne yönelik bütün ögelerin büyük oranda gerçekleşmesi için yüksek bir devlet kapasitesi ve kurumsal konsolidasyon gerekliliğini ispatlamıştır. Batı Avrupa’daki bu tecrübenin en önemli noktası, kapitalist gelişim sürecinde vatandaşın korunması ve bir takım sosyal haklarla donatılması şeklinde olmuştur.

Sosyal demokrasi kapitalist sistemin vatandaş lehine reform edilebileceği ve yönetilebileceği görüşünü taşır. Sosyal demokratlar vatandaşın sosyal haklarla donatıldığı bir siyasal sistemi öngörürler. Devlet de genel ve eşit bir kamu hizmeti sağlamakla mükelleftir.

Oydaşmacı Demokrasi: Demokrasi ve Siyasal Kültür
Sosyal bilimciler derin siyasal, toplumsal ve kültürel bölünmeler yaşayan ülkelerde demokratik istikrar problemini çözmeye yönelik oydaşmacı demokrasi modelini geliştirmiştir.

Oydaşmacı demokrasi yaklaşımına göre, bölünmüş toplumlarda demokratik istikrar:

• Parlamento nisbî temsil yöntemiyle belirlendiğinde,
• Kabine büyük bir koalisyon niteliğinde olduğunda,
• Güçlü bir federal sistem oluştuğunda ve
• Güçlü veto noktaları olduğunda sağlanabilecektir.

Kurumlar, demokrasinin yerleşmesinde ve toplumsal ayrımların dengelenmesinde çok önemlidir. Fakat demokratik istikrar için sadece kurumsal düzenlemeler yetmez. Gelişmekte olan ülkeler üzerine yapılan birçok demokratikleşme çalışması uzlaşma sonucu ortaya konulmuş kurumların çalışabilmesi için hem liderlerin hem de vatandaşların bir diğer kesimle anlaşması, müzakeresi, çabası ve ortak bir nokta tespit etmek için de istekli olmaları gereğini ortaya koymaktadır.

Demokratikleşme: Demokrasiye Geçiş ve Demokrasinin Yerleşmesi

Soğuk Savaş’ın bitişiyle dünyanın bir dizi farklı bölgesinde liberal ve demokratik yönetim sistemlerinin oluşmasına yönelik genel bir eğilim ortaya çıktı. 1970’lerde Güney Amerika’da, 1980’lerde Doğu ve Güney Asya’da ve 1980’lerin sonlarında Doğu Avrupa’da bu eğilim güçlenerek devam etti. 1990’lar itibariyle Afrika’da tek partili rejimler düşüşe geçti ve Orta Doğu’daki diktatörlükler üzerinde liberalleşme baskısı arttı. Amerikalı siyasal kuramcı Samuel Huntington bütün bu gelişmeleri demokrasinin üçüncü dalgası olarak adlandırdı.

Geçiş sürelerinin önemli kuramcılarından Larry Diamond, diktatörlüklerin yerine kurulan rejimlerden çok azının başarılı bir şekilde demokratikleşme yolunda mesafe aldığını belirtir. Yeni rejimlerin çoğu demokratikleşme yolunda alacakaranlık kuşağı içinde bocalamaktadır. Carothers bu sendromu sorumsuz çoğulculuk olarak niteler. Carothers’a göre iktidara gelen siyasi partiler ve gruplar, ülkedeki problemlerle gerçek anlamda ilgilenmek ve çözmek yerine sadece problemleri bir o yana bir bu yana atarak vatandaşları oyalamaktan ileri gitmemektedir.

Siyaset bilimciler kalitesine göre demokrasi kavramı içerisinde seçimsel demokrasi, illiberal demokrasi, yüzeysel demokrasi ve bunun gibi bir dizi yarı demokratik rejimi kastederler. İlliberal demokrasilerde, seçimler yapılmasına rağmen vatandaşların rejimin siyasetlerini etkileme gücü yok denecek kadar azdır. İlliberal demokrasi, görüntüde demokrasi olan fakat büyük ölçüde demokrasi ve diktatörlük arasında sıkışmış olan bir rejimdir.

Fareed Zakaria’nın 1997’de Foreign Affairs dergisinde çıkan bir makalesi ile siyaset bilimi gündemine taşınan “melez rejimler” olarak da adlandırılan illiberal demokrasi ler seçimler yapılmasına rağmen vatandaşların rejimin siyasetlerini etkileme gücü yok denecek kadar az olan rejimlerdir. Görüntüde demokrasi olan bu rejimler tam olarak bir diktatörlük olarak da değerlendirilmezler. Bununla birlikte, büyük ölçüde demokrasiler ve diktatörlükler arasında sıkışmış, anayasayla garanti edilmiş özgürlüklerin ve düzenli bir şekilde yapılan seçimlerin genel olarak siyasal sistemi ve özel olarak siyasal iktidarı etkileme açısından önemli bir işlevi olmayan rejimlerdir. Zakaria’nın Putin başkanlığındaki Rusya’yı örnek olarak gösterdiği bu rejimlerde anayasayla garanti altına alınmış özgürlükler aşırı merkeziyetçi bir rejimle törpülenmektedir. Bu rejimlerin başka bir özelliği de ülkenin belirli bir kesiminde yoğunlaşmış etnik çatışma veya bir savaş ihtimaliyle özgürlükleri erozyona uğratıcı bir “güvenlik” söyleminin rejimin karakterinin belirleyici bir unsur olmasıdır.

Demokratikleşme sürecinin iki önemli boyutu vardır;

• Dış bağlam ve
• Zaman.

Dış bağlam: Demokratikleşme sürecinde iç ve dış siyasetin olağanüstü bir etkileşim içerisinde olduğunu söyleyebiliriz. İç siyasal mücadele geçiş süreci boyunca dış siyasal bağlam tarafından şekillenir.

Zaman: Demokratikleşme sürecinde bir şeyin ne zaman olduğu, ne sırada olduğu ve nasıl bir ritimle olduğu sonucu belirlemek açısından bir şeyin doğru olması veya olmamasından kimi zaman daha önemlidir. Zaman, zamanlama ve tempo siyasal geçiş dönemini ve demokratikleşmeyi hayati düzeyde etkiler.

O’Donnel, bir demokrasinin yerleşmiş olduğunu şu kriterlerin belirlediğini söyler:

• Yarışan aktörler arasında gücün el değiştirmesi,
• Derin ekonomik kriz dönemlerinde dahi devam eden genel destek ve istikrar,
• Stratejik olarak konumlanmış isyancıların başarılı bir şekilde yenilmesi ve cezalandırılması,
• Parti sisteminin radikal bir şekilde değiştiği durumlarda dahi rejimin istikrarının korunması,
• Siyasi olarak güçlü sistem karşıtı parti ve toplumsal hareketlerin olmaması.

Diğer bir demokratikleşme uzmanı Diamond için, demokrasinin yerleşmesi iki temel siyasal özellik içerir:

• Meşruiyet ve
• Etkinlik.

Bir demokrasi ancak nüfusun büyük bir kısmı demokrasiyi yönetim sistemi olarak benimsiyorsa ve demokratlara oy veriyorsa “yerleşmiş” demektir.

Linz ve Stephan için bir rejim ancak şu özelliklere sahipse demokrasi yerleşmiş kabul edilir:

• Özgür ve meşru seçimler yapabiliyorsa,
• Devlet tarafsızlığı kavramıyla işleyen etkin ve tarafsız bir hukukta kendini gösteren Weberyan bir sivil bürokrasiye sahipse,
• Aktif bir sivil toplum katılımı için imkan sağlıyorsa,
• Mülkiyet haklarını güvence altına alıyorsa.

Radikal Demokrasi, Katılımcı Demokrasi ve Müzakereci Demokrasi

Radikal demokrasi talepleri ve uygulamaları temsili demokrasinin sınırlarını tartışmaya açar. Sınıf merkezli siyasal mücadele yerini daha gevşek yapılı gruplar üzerinden yürütmeye başlarken, toplumsal refahın bölüşümü, kimlik ve farklılık siyasetini öne çıkartmıştır.
Kimlik siyaseti 1960’lı yılların ortasından itibaren özellikle Afrikalı Amerikalıların siyasal hak mücadelesiyle başlamıştır. 1980’li ve 1990’lı yıllarda siyasal ajandayı neredeyse tümüyle belirlemiş, siyasal mücadeleye, cinsiyet yönelimi, etnisite, vatandaşlık hakları açısından yeni boyutlar katmıştır. Günlük hayatın marjinalleştirdiği gruplar siyasal aktivizm ve kolektif farkındalık yaratma mücadelesine girişmişlerdir. Bu yeni siyaset yaklaşımı yeni toplumsal hareket siyaseti olarak tanımlanmaktadır.

Sivil Haklar Bildirgesi; Amerikan başkanı John F. Kennedy 11 Haziran 1963 tarihli konuşmasında “kamuya açık olan bütün servislerin-oteller, lokantalar, tiyatrolar, toptancılar ve buna benzer kurumların-bütün Amerikalılara açık olması” gerektiğini dile getirdi. Afrikalı-Amerikalıların Birmingham’da 1963 Mayısında giriştiği büyük protestolar sonucunda gündeme gelen bu konuşmayla Amerika’da sivil haklar üzerine büyük bir tartışma başladı. İşte dünya çapında her türlü ayrımcılığa karşı en önemli belgelerden biri olan Sivil Haklar Bildirgesi 2 Temmuz 1964’te bu tartışmalar sonucunda gündeme geldi. Sivil haklar Bildirgesi ırk, etnisite, milliyet, din ve kadınlar üzerindeki bütün kamusal alanda uygulanan bütün ayrımcılıkların ortadan kaldırılmasına yönelik hayati önemde bir değişimi de beraberinde getirdi. Yine bu bağlamda oy vermeye yönelik eşitsiz uygulamalar, okullardaki ve iş yerlerindeki ırk ayrımına dayalı ayrımcılık ve genel olarak kamuya hizmet niteliğindeki bütün alanlardaki ayrımcılıkların ortadan kalktığı bir süreç başladı.

Demokratik siyasal alan, farklılıkların tanınma taleplerini karşılamasıyla sürekli genişleyecek bir mücadele ve müzakere alanıdır. Bu bağlamda radikal demokrasi yaklaşımı, toplumdaki radikal talepleri kendi bünyesinde barındırmayı hedefleyen bununla birlikte temsili demokratik sistemin sınırlarını ve kapasitesini ciddi bir şekilde zorlayan bir hamleyi ifade eder.

Telos, eski Yunan’da “son” veya nihai “hedef” veya “amaç” anlamına gelir. En dar anlamda Aristoteles gibi eski Yunan felsefecilerinin de kullandığı şekliyle telos olguların ve olayların belirli bir amacı olduğunu savunur ve nedensellik ilişkisini bu bağlamda koyar. Telos’dan farklı olarak “techne” belirli bir amaca yönelik yöntem ve uygulamaları kasteder. Telos, özellikle Democritus ve Lucretius gibi filozofların “rastlantısallık” görüşüne karşı bir tutum sergiler. Bununla birlikte kavram çağlar boyunca çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Orta Çağ’da dinsel bir amaçsallık, bir “son” ifade eden telos Aydınlama ile özellikle Kant ve Hegel gibi filozofların kullandığı temel kavramlardan biri olmuştur. Aydınlanmayla telos bir insanın özgürce kendini gerçekleştirmesi ve kendi kapasitesiyle bağımsız akıl yürütme yetisine mutlak inancı ortaya koyar. Burada da benzer bir şekilde “rastlantısallık” görüşüne karşı bir belirlenim, bir “son” öngörür. Bu bağlamda Aydınlanma ve beraber gelen Modernite “özgürlük” ifade eden nihai bir amaç ortaya koymaktadır.

Müzakereci demokrasi yaklaşımı John Rawls ve Jürgen Habermas gibi siyaset felsefecilerinin çalışmalarından esinlenmiştir. Bu modelde demokratik siyaset, hak sahibi olan vatandaş bireylerin akılcı müzakereleri neticesi, ortak çıkarın belirlenip sonra da sürekli yeniden üretildiği bir süreç olarak görülmektedir. Müzakereci demokrasi, siyasal etkileşim içinde bireysel tercihlerin dönüşebileceğinden bahseder. Ortak iyi de müzakere sürecinde ortaya çıkacaktır.

Müzakereci demokrasi liberal demokrasinin temsili ve eşit oy hakkına yaptığı vurguyu yetersiz bulur. Müzakereye dayalı katılımcı demokrasinin birbiriyle yarışan çıkarlar arasında uzlaşma sağlayabileceğini öne sürer. Liberal siyasetin oy verme merkezli yaklaşımından müzakereci siyasetin konuşma odaklı modeline geçiş vurgulanır.

Habermas ve müzakereci demokrasi: bir ideal tip
Habermas’ın ortaya koyduğu şekliyle müzakereci yaklaşım, modern devlet toplum ilişkilerini eleştirel perspektiften ele alır ve demokratikleşme amacını taşır. Devletin iktidarının sınırlandırılması, devletin denetlenmesine ek olarak kamusal iletişim mekanında kurulu siyasal katılımla diyalog ve iletişime dayalı rasyonel bir yaklaşımla mümkündür.

Müzakereci demokrasinin karakteristikleri şu şekilde sıralanabilir:

• Siyasi kararlardan etkilenecek bütün vatandaşlar argümanlarını özgürce ortaya koyabilmeli,
• Argümanlar anlamlı ve rasyonel bir şekilde savunulmalı ve ortak iyi tarafından çerçevelenmeli,
• Bütün argümanlara saygı duyulmalı,
• Aktörler doğru söylemeli,
• Kararlar kamu gözetiminde alınmalı,
• Nihai karar sürecinde daha iyi argümanın gücü kabul edilmeli ve uzlaşma sağlanmalı.

Bu yaklaşım ciddi eleştiriler de almaktadır. En ciddi eleştirilerin bir kısmı müzakerenin toplumsal adalete zarar verdiği yönündedir. Sıradan insanların hayat hikayeleri, engelli ve dezavantajlı vatandaşların talepleri müzakere süreçlerinde duyulmamaktadır. Başka bir eleştiride Hauptman’a göre, müzakere kuramcıları eleştirel bir perspektife sahip olmadıklarından nelerin yanlış gittiğini anlatmazlar ve dolayısıyla daha iyiye gitmesi için neler yapılması gerektiğini söyleyemezler. Gabardi ise müzakereci demokrasinin formal, açık ve duygusuz bir tarz konuşma eylemine ayrıcalık tanıdığını ifade ederek eleştirir.

Mouffe ve agnostik demokrasi
Mouffe, müzakereci siyasetin de diğer siyasal formlar gibi bir güç oyunu olduğunu ileri sürer. Mouffe agnostik demokrasi olarak adlandırdığı yaklaşımla toplumsal ilişkiler içerisindeki tezatlığa işaret eder. Siyasetin içerisinde daima ve sonsuz çatışma barındırdığının altını çizer. Bu yaklaşım, farklılıkların korunarak varlığını sürdürmeleri üzerine kuruludur.

DEMOKRASININ KAVRAMSAL VE KURUMSAL TEMELLERI
Egemenlik ve Özgürlük
Toplumlarda demokrasi düşüncesinin yayılması ve ulus devlet kavramının belirginleşmesi egemenlik kavramının da ilk ortaya çıktığı anlamından farklı bir niteliğe bürünerek gelişmesine yol açmıştır. Egemenlik kavramı; başlangıçta Fransız düşünürü Bodin’in ortaya koyduğu ilk anlamı olan devletin bölünmez ve devredilemez yönetme iktidarını ve buna sahip olan monarkın mutlakiyet sistemini vurgularken, zamanla demokrasi kavramının gelişimiyle halkın egemenliği ön plana çıkmıştır. Günümüzde özellikle de uluslararası ilişkilerde devletler egemenliğin sahibi olarak görülseler de devletlerin egemenliği bireylerin hak ve özgürlükleri ile sınırlıdır. Bireyler kendi hayatlarını belirleme hakkı ve yetkisi (bireysel self-determinasyon) çerçevesinde kendi kendilerini belirleme hakkına sahip olduklarından devletler egemenlik adına insanları temel hak ve özgürlüklerden mahrum bırakamazlar. Kendi vatandaşları üzerinde keyfi biçimde güç kullanan devlet, bu duruma karşı oluşacak uluslararası tepkilere karşı bu tutumunu iç işleri olarak göremez.

Günümüzde egemenliğin sahibi ister halk ister devlet olsun üzerinde bazı sınırlamalar ortaya çıkmaktadır. Devlet egemenliği üzerinde, gönüllü olarak dâhil olunan hükümetler arası ve ulus üstü siyasi oluşumlar ve üye olunan örgütler çerçevesinde kısıtlamalar oluşmaktadır. Ancak bu sınırlamalar egemenlik kavramının sona erdiği anlamına gelmez. Zira devletler var oldukça siyasi bir değer olarak egemenlik de varlığını sürdürecektir. Halk kavramının kutsal bir hâl alması halk egemenliğini sınırlamayı zorlaştırsa da egemenlik üzerinde birey haklarının kısıtlayıcı olması düşüncesi son derece popüler olup güçlenmektedir.

Liberal demokrasi kavramında liberal sözcüğü ile özgürlük, demokrasi ifadesi ile de siyasi eşitlik ve katılım vurgulanmaktadır. Baskıcı sistemlere nazaran demokrasilerde özgürlüğün daha iyi korunduğu aşikârdır. Ancak demokrasi birebir özgürlük kavramını karşılamaz. Liberal düşünce geleneğini temellendiren John Locke’un ortaya koyduğu anlamda özgürlük bireyin keyfi biçimde engellenmemesi ve keyfi zora maruz bırakılmamasıdır.

Negatif özgürlük olarak formüle edebileceğimiz bu durumda birey dış baskılara maruz kalmadan hayatını düzenlemekte ve yaşamaktadır. Bireyi engelleme gücü olanlar da hareketsiz kalmaktadır. Burada öne çıkan bireydir, özgür olan/olmayan bireydir. Grupların özgürlüğü bağımsızlık kavramına karşılık gelir ve bir ülke bağımsızken ülkenin vatandaşları özgürlüklerinden mahrum olabilirler.

Zamanla pozitif özgürlük kavramı da ortaya çıkmıştır. Birey hukuken negatif özgürlüğe sahip olsa da ekonomik güce sahip değilse bu özgürlüğünü kullanamaz. Bu nedenle bireylerin özgürlüklerini kullanabilmek için devlet ya da başka bireyler gibi onun dışındaki bir varlık tarafından muktedir kılınmasına pozitif özgürlük adı verilir.

Özgürlüğün ahlâki ve felsefi biçimde nasıl sınırlandırılması gerektiği sorusu İngiliz filozof John Stuart Mill’in geliştirdiği zarar ilkesini ortaya çıkarmıştır. Bu ilkenin keyfi bir hâl almaması için hak ihlali olup olmadığının gözetilmesi gereklidir. Yani bir bireyin özgürlüğü ancak bir başka bireye hak ihlali yoluyla zarar vermesi halinde sınırlandırılabilir. Bu kapsamda zarar ilkesini; bir bireyin özgür davranışlarının bir hak ihlaline sebebiyet vererek başkasına zarar vermemesini gözetme ilkesi olarak tanımlayabiliriz.

Liberal demokrasilerin, otoriter ve totaliter rejimlerle kıyaslandığında siyasi gücü tek elde toplamayarak özgürlüğü koruma yolunda daha başarılı olduğu söylenebilir. Bu açıdan kuvvetler ayrılığı kavramı anahtar öneme sahiptir. Yatay ve dikey kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti liberal demokrasinin siyasi gücü dağıtma ve sınırlandırma araçlarıdır. Kuvvetler ayrılığı kavramı ile yasama, yürütme ve yargının farklı organlarda kullanılması ifade edilmektedir. Yatay kuvvetler ayrılığında bu üç temel güç aynı elde toplanmamış, farklı organlara dağıtılmıştır. Dikey kuvvetler ayrılığının ise siyasi egemenliği paylaştıran federalizm ya da idari gücü paylaştıran güçlü mahalli idareler yani idari özerklik ile gerçekleşebileceği söylenebilir.

Katılım ve Temsil
Bir siyasal toplumda tüm bireylerin yerel ve ulusal düzeyde siyasal yöneticileri seçme ve bu yöneticilerin bireylerin kendi istek ve menfaatleri doğrultusunda karar almalarını temin amacıyla gösterdikleri davranış ve eylemler siyasi katılım kavramını ifade etmektedir.

Demokrasi halk yönetimi anlamını vatandaşların siyasi sürece katılımı ile kazanır. Bu katılım oy verme, partiye üye olarak aktif görev alma ya da sadece pasif biçimde bir partiye sempati duyma biçiminde de olabilir. Tarih boyunca vergi ve askerlik gibi taleplerle karşılaşan halk, politikaların belirlenmesinde de söz sahibi olmayı isteyerek bu hakka zamanla kavuşmuştur. Bu süreç her toplumda ve ülkede farklı ilerlemiştir.

Akıl sahibi olma, reşit olma gibi bazı kriterleri sağlayan her vatandaş oy verme hakkına sahiptir ve oy verme demokrasilerde en önemli ve yaygın siyasi katılım yoludur. Günümüzde belli kriterleri sağlayan her vatandaşın sahip olduğu bu hak geçmişte farklı ülkelerde cinsiyete ya da mülk sahibi olmaya bağlı olarak sınırlandırılmıştı.

Eğitim, endüstrileşme, vatandaşların siyasi sisteme entegre olması ya da oy hakkından mahrum kesimlerin sisteme yabancılaşarak şiddete ve muhalefet hareketlerine yönelmesinin engellenmesi arzusu oy kullanma hakkının genişlemesinde önemli olmuştur.

En yaygın siyasal katılma biçimi olan oy vermenin gerçek bir siyasal katılımı ifade edebilmesi için alt yapının buna hazır olması gereklidir. Yani çok partili sisteme, yarışmacı seçimlere, oylama sürecinin yargısal denetimde eşit oy, gizli oylama ve açık sayım ilkelerine uygun biçimde yapılmasına gerek vardır.

Siyasal katılımı etkileyen çeşitli faktörler vardır. Eğitim seviyesi yükseldikçe oy verme eğilimi kuvvetlenirken oy kullanmanın sonuç verdiğine inanan vatandaşlar oy vermeye yatkın olur.

Bireylerin oy verme davranışlarını inceleyen çalışmalar dört model ortaya koymuşlardır:

• İlk model; bireyin parti ve parti liderliğiyle psikolojik bağ kurarak o partiye yöneldiğini ifade eden parti kimliği modelidir.
• İkinci model toplumsal bağlılıklara önem atfeden sosyolojik modeldir.
• Seçmeni rasyonel bir varlık olarak gören ve kendi çıkarına göre hesap yaparak en uygun olduğuna inandığı şıkkı seçtiğini varsayan rasyonel tercih modeli bir diğer modeldir.
• Hakim ideoloji modelinde ise seçmenlerin bireysel tercihleri ideolojik manipülasyon ile yönlendirilir.

Medyanın vatandaşların oy verme tercihleri üzerinde çok etkili olduğu ve bir partinin medyayı ne kadar kontrol ederse o kadar çok oy alacağı düşünülse de algıda seçicilik kavramı bu durumun tamamen öyle olmadığını açıklamaktadır. Bireylerin kendi fikrine uygun yayın organları ve ortamları seçmesi ve ona yönelmesi olarak ifade edilebilecek olan algıda seçiciliğe göre seçmenler medyanın etkisi ile tercihte bulunmaktan ziyade parti tercihlerine göre yayın organlarını seçmektedir.

Siyasi katılımın en önemli yolu oy vermedir. Ancak seçimler arasındaki dört-beş senelik dönemlerde de vatandaş katılımda bulunabilmelidir. Bu kapsamda sivil toplum kuruluşları ve ifade özgürlüğü kavramları öne çıkar. Bir veya birkaç amaç çerçevesinde bir araya gelen ve devlet dışı mali kaynaklarla masraflarını karşılayan gönüllü ve gayrı resmi insan grupları olarak ifade edilebilecek olan sivil toplum kuruluşları demokrasilerde oldukça önemlidir. Ancak kuruluş amaçları belirli birkaç hedef çerçevesinde sınırlandırılan bu kuruluşlar kapsamlı programlara sahip partilerin yerine geçmez. Bireylerin kamusal işlerle ilgili görüşlerini başlarına bir şey gelmesinden çekinmeden ifade edebilmesi ve yayabilmesi hakkına ifade özgürlüğü denir. Demokrasilerde bireyler görüşleri çerçevesinde gönüllü beraberlik yoluyla birlikler kurabilmeli, iktidar ya da muhalefet partilerinin politika ve tutumlarını destekler ya da eleştirir açıklama, protesto veya destek eylemleri yapabilmelidir.

Vatandaşların kamusal kararların alınış sürecine bizzat katılmasına doğrudan demokrasi adı verilir. Antik Yunan demokrasisinde nüfusun %10’nuna tekabül eden 20 yaş üstü erkek vatandaşlar bir araya gelerek kamusal konuları görüşürlerdi. Günümüzde artan nüfus her vatandaşın kamusal karar alma sürecine bizzat katılmasına uygun olmayan yoğunluktadır. Bu nedenle temsili demokrasi söz konusudur. Vatandaşların kamusal kararların alınış sürecine genellikle temsilcileri aracılığıyla katıldığı demokrasi türü temsili demokrasi olarak adlandırılır. Günümüzde temsili demokrasiye referandum gibi doğrudan demokrasiden esinlenen bazı araçların da katılması söz konusudur. AB’nin temel ilkelerinden olan subsidiarite ilkesi de demokrasiyi kuvvetlendirici biçimde önem kazanmaktadır. Bu ilkeye göre sorunların en yakın ilk kademede çözülmesi ve kamu kararlarının genel bir merkez yerine en yakın sosyal-siyasi kademede alınması esastır.

Temsil hakkında; vesayet olarak da adlandırılan mütevellilik, delegasyon, vekalet ve benzeyiş modelleri ortaya konulmuştur. Mütevellilik modeline göre temsilin esası olgun/yerinde karar vererek aydınlanmış vicdan muhasebesi yaparak seçmenlere hizmet etmektir. Delege modelinde seçilenler seçmenlerce verilen talimatları yerine getirmek üzere seçilirler. Temsilcilerin onları seçenlere tam bağlılığını sağlamak için geri çağırma gibi yollar kullanılır. Geri çağırma; seçilmiş temsilcinin belli usul ve şartlarla temsilcilikten azledilmesidir. Vekalet modelinde temsilciler bağımsız aktörler değildir ve seçimi kazanmaları halinde halkın vekaletini alırlar. Benzeyiş modeline göre ise temsili organ toplumun bütün kesimlerinin büyüklüğüne paralel olarak bütün kesim temsilcilerini içermelidir.

Çoğunluk Yönetimi ve Çoğulculuk
Mutlak monarşi ya da demokrasi de olsa toplumların temel gerçeği insanların yöneten ve yönetilenler olarak ayrılmasıdır. Bu açıdan kimi yazarlar toplumdaki asıl bölünmenin sınıfsal bir bölünme değil yöneten-yönetilen bölünmesi olduğunu düşünmektedir.

Bu gerçek insanlık tarihi boyunca “kim yönetmeli?” sorusunun cevabının aranmasına neden olmuştur. Bu soruyu bilginler olarak cevaplayanlar olduğu gibi yönetme hakkını geleneklerden ya da tanrıdan aldığı düşünülen Monark ailesi yönetimini destekleyenler de görülmüştür. Yine tarihi süreçte fiziki güce sahip olanların yönetme gücünü elinde tuttukları yani fiziki gücün egemenliği dönemleri de yaşanmıştır.

Demokrasilerde kimin yönetmesi gerektiği sorusu çerçevesinde azınlığın mı çoğunluğun mu yönetme hakkına sahip olduğu sorgulanmıştır. Çoğunluk yönetimi eşitlik ve adalete daha uygun olarak öne çıkar. Çoğunluğun yönetme hakkı azınlığın yönetimine nazaran daha meşru görülür ve fiilen daha kolay gerçekleştirilir. Çoğunluğun yönetme hakkı; yarışmacı seçimlerden siyasi çoğunluğu sağlayarak çıkan grubun yönetme gücünü kazanmasıdır. Yönetme hakkını azınlığın kullanması halinde oluşacak muhalefet sonucu kaos oluşması kaçınılmazdır. Bu nedenlerle demokrasi azınlık değil çoğunluk (ya da çoğunluk adına icra edilen) siyasi yönetim biçimidir. Demokrasi çoğunluk yönetimi olmasının yanı sıra çoğulcu ve sınırlı bir yönetimdir. Demokrasilerde çoğunluğun azınlığı yönetmesinden bahsedilse de aslında seçmenin tercihleri sonucu seçilen partinin diğer partilere nazaran daha geniş de olsa tüm toplum hatta seçmen kitlesi içinde bir azınlığa tekabül etmesi ve bu seçilmiş azınlığın çoğunluk olan tüm toplumu sevk ve idare etmesi söz konusudur. Özellikle siyasi katılım sadece belli dönemlerde seçime giderek oy vermeyle sınırlıysa yönetme hakkı yalnızca çoğunluğun temsilcisi olmaya dayanarak meşrulaştırılamaz. Çoğunluk-azınlık ilişkileri açısından konuya bakıldığında ise demokrasilerde çoğunluğun seçimi kazanması azınlığın kaybettiği bir sıfır toplamlı oyun olarak görülemez. Taraflardan biri kazanıyorsa diğerinin mutlaka kaybettiği sosyal, ekonomik, toplumsal ilişki durumu olarak tarif edebileceğimiz sıfır toplamlı oyun yani bir taraf kazanıyorken (çoğunluk) diğer tarafın (azınlık) kaybettiği şartlarda oyun sürmez ve bu durum çatışma ortamına sebebiyet verebilir.

Günümüz toplumlarında geçmişteki küçük hacimli toplumlara nazaran muazzam çeşitlilikler vardır. Bu durum fırsatlar yarattığı kadar gerilimlere de sebebiyet verebilir. Siyaset bu anlamda bir düzen getirir. Ancak çoğunluğun azınlık üzerinde gücünü zorbalığa dönüştürmesi riski de bulunur. Bunu önlemenin yolu demokrasinin çoğunluğun yetkilerini sınırlayarak çoğulculuğa dayanan ve bunu korumakla görevli olarak benimsenmesidir.

Çoğulculuk; toplumun dil, din, inanç, hayat tarzı, zevk ve tercihler bakımından farklı yerlerde duran gruplardan oluştuğunu kabul etmektir. Çoğulculuk, siyasi ve sosyolojik manayı içerir. Siyasi çoğulculuk kapsamında; bugün çoğunluk olanların da ileride azınlık olabileceklerini düşünerek siyasi azınlıkların kendilerini ifade etme haklarına saygı göstermeleri beklenir. Zira hiçbir çoğunluk bulunduğu konumu sonsuza kadar elinde tutacağı bir yer olarak göremez. Bu çerçevede azınlık eşit vatandaşlık statüsüne bir engel değildir ve azınlıklar parti kurma, fikir geliştirme, propaganda ve eleştirme haklarından mahrum bırakılamaz. Öte yandan sosyolojik olarak da dil, din, etnisite gibi açılardan da azınlıklar bulunabilir. Siyasi ve sosyal azınlıklar içiçe geçebilir ya da geçmeyebilir. Ancak çakışmaları halinde azınlıkların korunması daha da önem kazanır. Bu noktada çoğunluğun iktidarının sınırlandırılmasına nasıl razı olacağı sorusu ortaya çıkar ve çoğunluğa bir gün kendisi de azınlık durumunda kalırsa haksız muameleye uğramamak için şimdi haksızlık yapmaması gerektiği vurgusu birey hakları üzerinden yapılır. Birey hakları; bireylerin doğuştan sahip olduğu, devredilemez, vazgeçilmez ve devleti önceleyen haklardır. Azınlık tek bir birey de olabilir. Bireylerin hak ve özgürlüklerinin korunması birey hak ve özgürlüklerinin korunmasıyla gerçekleşir.

Birey haklarının bir parçası da mülkiyet haklarıdır. Bütün mülklerin devlet elinde olduğu ortamda sivil toplum

yaşayamaz. Mülkiyet hakları olmadan bireyin başkalarının keyfi müdahalelerinden soyutlanabileceği mahrem alanları ve özgürlükleri tanımlanamaz ve korunamaz.

Siyasi Partiler ve Seçimler
Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarındandır. Bir program etrafında toplanan ve bu amaçla siyasi iktidarı ele geçirmeye çalışan insan grubuna parti denir. Yani siyasi parti; hükümeti kurma yetkisini rakiplerini geçip kazanma amacıyla bir siyasi program etrafında bir araya gelerek örgütlenmiş bir insan grubunu ifade eder. Siyasi partilerin;

• Bilinçli bir hedef tercihi,
• Halk desteği arayışı ve
• Daimi örgüt yapısından oluşan üç karakteristik özelliği bulunur.

Demokratik sistemlerde partilerin başlıca işlevleri;

• İnsanlarla devlet arasında köprü olma,
• Menfaatlerin birleştirilmesi,
• Vatandaşların siyasi sisteme entegre edilmesi,
• Siyasal sosyalleşme,
• Seçmenlerin mobilizasyonu,
• Hükümetin kurulması ve
• Devletin çalıştırılması olarak özetlenebilir. Siyaset bilimci Duverger’e göre partiler yapılarına göre;
• Kadro ve
• Kitle partileri olmak üzere ikiye ayrılır.

Buna göre kadro partisi daimi yaygın destek peşinde koşmayan, tanınmış adaylarla seçim zamanı hareketlenip seçimi kazanmaya çalışan partidir. Kitle partisi ise geniş destek arayan, her zaman işbaşında olan yaygın bir parti örgütü bulunan partidir. Duverger, bir kişi etrafında yapılanan adanmış partilerden de söz eder. Bunlara kitle partisi gibi olmaya çalışan ideolojik partiler denilebilir.

Partileri işlevleri açısından ise Neumann’ın tasnifiyle bireysel temsil ve sosyal bütünleşme partileri olarak incelemek mümkündür. Bireysel temsil partileri, iktidara gelmeye yetecek çoğunluğu elde etmeyi amaçlayan gevşek yapılı ve üyeleriyle zayıf bağlara sahip partilerdir. Sosyal bütünleşme partileri ise üyelerini siyasal toplumla bütünleştirmeyi amaçlar ve çok sıkı bağlar kurarak üyelerini ideolojik olarak eğitirler.

Siyasal rejimler içerdiği parti sayısına göre adlandırılır.

• Tek parti sistemi,
• Hâkim parti sistemi,
• İki parti sistemi ve
• Çok parti sistemi gibi.

Tek parti sistemi totaliteryen bir sistemi ifade eder, hür ve adil seçimlerden söz edilemez.
Hâkim parti sisteminde hukuken ve fiilen rakip partiler serbesttir. Ancak seçimi kazanmaları nadiren mümkündür ve bir parti daha baskın ve güçlüdür.

İki parti sisteminde hitap ettiği kitlenin büyüklüğü birbirine yakın olan iki parti mevcuttur ve bu durumun istikrar sağladığından söz edildiği kadar yeni görüşlerin ortaya çıkmasını zorlaştırdığından da bahsedilir.

Birbiriyle rekabet eden çok sayıda partinin bulunduğu çok parti sisteminin;

• Modern ılımlı çok parti sistemi ve
• Aşırı kutuplaşmış çok parti sistemi olarak iki alt türü bulunur.

Ilımlı türde etkin partiler arasında temel değerler üzerinde görüş birliği mevcuttur ve birlikte çalışabilirler. Aşırı kutuplaşmanın olduğu türde ise partiler zıt kutuplarda yer alırlar ve sistemin temel değerleri ile kurumları üzerinde görüş birliği zayıftır.

Bir ülkede hâkim olan parti sistemi o ülkenin siyasi kültürüne, tarihine, siyasal sistemine ve seçim sistemine bağlıdır ve demokrasinin olduğu bir ülkede tek parti sistemi olamaz.

Demokrasi seçimden ibaret değildir. Ancak seçim tamamen önemsiz ya da her şey seçim demek de değildir. En az iki defa yarışmacı, adil-hür seçim yapmış ve sonuçlarına saygı göstermemiş bir ülke demokratik ülkeler arasında yer alamaz.

Bir seçimin demokratik olması için birden çok partinin katıldığı, tek insan tek oy ilkesine uyulan periyodik seçimlere ve tarafsız, dürüst, gözetim ve denetim altında seçimlerin gerçekleştirilmesine gerek vardır.

Seçimde oy dağılımı seçmenlerin bireysel tercihlerine, temsilcilerin dağılımı ise bu tercihin yanı sıra seçim sistemine bağlıdır.

Bütün demokrasilerde seçmen olma hakkı yaş ve akıl sağlığına bağlı olmak üzere her insanın tek oyu vardır ve siyasi bakımdan herkes eşittir. Seçim sistemi; oyların seçimde yer alan partiler arasındaki dağılımın temsilciliklerin belirlenmesinde değerlendirilmesi için kullanılan matematiksel usuller dizisidir. Bu çerçevede;

• Çoğunlukçu seçim sistemi ve
• Nispi temsil sistemi olmak üzere iki sistemden bahsedilebilir.

Çoğunlukçu seçim sisteminde tek veya çok üyeli bir seçim bölgesinde oyların çoğunluğunu alan partinin bütün vekillikleri kazanması söz konusudur. Vekilliklerin partilere dağılımının partilerin aldığı oy oranına bağlanmasına dayanan sistem ise nispi çoğunluk sistemini ifade eder. Uygulamada ise bu sistemlerin karmasından oluşan seçim sistemleri görülür.

Çoğunlukçu seçim sisteminin de farklı usullere dayanan alt türleri bulunur. Ülkenin tercihi iki partili sistem ise

çoğunlukçu seçim sisteminin uygulanması beklenir ve bu ortamda üçüncü partiler ya önemli bir siyasi aktör olamaz ya da tamamen silinir. Bu sistem büyük partilere avantaj sağladığından bazen çok orantısız sonuçların ortaya çıkmasına da zemin hazırlar.

Seçmen tercihlerinin partiler arasında dağılımıyla parlamentonun kompozisyonu arasında uyum sağlamayı gözeten nispi temsil sistemi seçim çevrelerinin birden fazla milletvekilliğini kapsamasını gerektirir.

Bu sistemde temsilde adalet çoğunluk sistemiyle kıyaslandığında daha fazla önemlidir. Temsilde adalet; seçime giden partilerin aldıkları oy oranına mümkün mertebe yakın oranda temsilcilik kazanmalarını ifade eder.

Milletvekillikleri aldıkları oylara göre partilere dağıtıldıktan sonra değerlendirilmemiş oylar ve açıkta kalan milletvekilleri bulunabilir. Bu sorunun çözümü için;

• En büyük artık sistemi,
• En yüksek ortalama sistemi ve
• Barajlı d’Hondt sistemi olmak üzere üç yöntem kullanılır.

Nispi sistem, yönetimde istikrardan ziyade temsilde adaleti öne koyar. Seçime giden partilerin aldıkları oy oranına mümkün mertebe yakın oranda temsilcilik kazanmaları temsilde adalet olarak ifade edilir. Yönetimde istikrar ise seçimlerin ülkede yetki ve sorumlulukları teşhis edilebilir iktidar partileri çıkması sonucunu vermesinin gözetilmesini ifade eder.

Hukuk Devleti
Hukuk devleti, devletin bütün işlem ve icraatlarında hukuk ilkelerine ve hukuk kurallarına uymasını ifade etmektedir.

Bir devletin hukuk devleti olması için demokrasi olması şart değildir ve hukuk devleti teorik ve fiili olarak demokratik olmayan ülkelerde de bulunabilir.

Günümüzde ise hukuk devleti ile demokrasi birbirinden ayrılmaz olarak görülmektedir. Tüm liberal demokrasiler hukuk devleti olmayı bir hedef ve ilke olarak görmektedir. Hukuk devleti olma hukuki bir ilke değil, siyasi bir ilke ve bir idealdir. Siyasi felsefe olarak bir devlet açık ve en azından bir kısmı devletten önce ya da devlet olsa da olmasa da var olan hukuk kurallarına uymayı esas alıyorsa hukuk devleti gerçekleşebilir. Aksi durumun keyfi bir yönetimi doğurması kaçınılmazdır.

Hukuk devletinde devletin zor kullanma tekeli hukukla sınırlandırılır ve kurallara bağlanır.

Bir ülkede hukuk devletinin var olabilmesi için hukukun bazı özelliklere sahip olması gerekir. Bu kapsamda yedi önemli şekil şartı söz konusudur:

• Hukuk kuralları belli kişi veya grupları hedef almadan genel soyut ve eşit olmalıdır.
• Hukuk kuralları geriye yürümemelidir.
• Hukuk kuralları birey-birey, birey-kamu organları arasındaki ihtilaflarda yasama ve yürütme tarafından değil, bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından uygulanmalıdır. Yargının devlet adına değil toplum adına işlev üstlenmesi yargının bağımsızlığını ifade eder. Yargıçların devlet ve devlet ideolojine karşı olduğu gibi kendi ön yargılarına karşı da tarafsız olmaları gereklidir.
• Mahkemeler kendi başlarına değil, savcı ya da vatandaşların başvuruları ile harekete geçmelidir.
• Hukukun yalnızca parlamentonun ürünü olmadığı, genel-evrensel hukukun her zaman devlet hukukunun (pozitif hukuk) önünde geldiği kabul edilmelidir. Yani hukuk devletinden söz edebilmek için doğal hukukun pozitif hukuktan önce geldiği kabul edilmelidir. Doğal hukuk; pozitif hukukun yapılmasından önce var olan ve pozitif hukukun kendilerine uymaları beklenen kurallar demetidir. Doğal hukuk devletler tarafından yaratılmaz o zaten vardır.
• Kanunlar net, kolay anlaşılır ve açık olmalıdır.
• Kanunsuz suç olmamalıdır.

Hukuk devleti bu şekil şartlarının yanı sıra içerik olarak da bazı şartları içermelidir. Kurallar insan hak ve özgürlüklerine saygıyı esas almalıdır. İnsan hak ve özgürlükleri görmezden gelinmemeli, çiğnenmemeli ve birey hak ve özgürlükleri hem saldırgan bireylere hem de devlete karşı korunmalıdır.

ULUS DEVLET, KÜRESELLEŞME VE DEMOKRATIKLEŞME

Giriş
Küreselleşme sosyal, kültürel, ekonomik, ticari ve hatta siyasi ilişkilerde coğrafi sınırların etkisinin en düşük seviyeye indiği teknolojik ve ideolojik temelli bir süreç olarak tanımlandığında karşımıza ulus devletlerin gücünü sınırlayan ve hatta devleti aşan bazı işlevler de gören çok uluslu şirketler, devletlerarası örgütler ve uluslararası sivil toplum kuruluşları ortaya çıkmaktadır.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ulus devlet ve demokratik ülkelerin sayısı artmakla birlikte uluslararası ilişkilerde insan hakları ve azınlık hakkı gibi normlar, uluslararası ticaretle artan karşılıklı bağımlılık ve giderek güçlenen uluslararası hukuk sayesinde ülkelerin egemenliği sınırlandırılmıştır. Gelişen bölgesel ve uluslararası insan hakları mekanizmalarıyla da vatandaşlar devletlere karşı daha korunaklı ve güvenli hale gelmiş, doğal olarak insanlar da hak arama ve demokratikleşme konusunda daha istekli hale gelmiştir.

Küreselleşme sürecinin demokrasiye etkisi yönünden bilgi ve iletişim teknolojisindeki gelişmeler de önemli bir işlev görmektedir. Kolaylaşan bilgi akışı ile baskıcı rejimlerin vatandaşlarından ve uluslararası toplumdan doğru bilgiyi saklamaları zorlaşmakta, oluşan tepkiler sonucu bu tür ülkelerin uluslararası sistem ve pazarlardaki konumu olumsuz etkilenmektedir. Küreselleşme ile birlikte demokratik devletler ile bildiri ve anlaşmalar gibi uluslararası düzenlemelerin sayısının artmasıyla demokratikleşme sürecinin hız kazandığı söylenebilirse de sayısı çoğalan devletlerarası örgütlerin küresel yönetişim sürecinde özellikle güvenlik, çevre ve demokratik temsil konularında ciddi sıkıntılar yaşadığı da bir gerçektir.

Küreselleşmeyi tanımlamak

Sorun yaşanan bir diğer konu da küreselleşmenin tanımlanması ve ele alınış biçimiyle ilgilidir. Her alanı, her konuyu ve her bilim dalını farklı farklı ilgilendiren karmaşık ve çok boyutlu bu kavram üzerindeki tanımlamalar da sınırlı ve taraflı bir perspektiften yapılmakta, kısaca çok şey anlatılmak istese de küreselleşme tanımları aslında hiçbir şeyi tam olarak açıklamamaktadır. Bu ünite küresel toplum, küresel kültür, küresel üretim ve küresel pazar gibi kendine has terimlerle biricik bir durumu ifade eden küreselleşmenin boyutları ile demokratikleşme ilişkisini ortaya koymaktadır.

Küreselleşme ve (Ulus) Devlet Etkileşimi
Çok uluslu şirketlerin temel aktörü olduğu küresel ekonomi, hiçbir devlet tarafından tek başına kontrol edilememektedir. Bu durum ulus-devletlerin egemenliklerini sınırlarken dolaylı olarak da vatandaşlar ve onların oluşturduğu sivil örgütlenmeler güç kazanmakta, demokratikleşme süreci hızlanmaktadır. Devletlerin bu süreçten etkilenmesi de süreçle olan bütünleşmesi ile doğru orantılı biçimde farklılıklar göstermektedir.

Küreselleşme sürecinin devletlere etkisi konusunda farklı görüşler olmakla birlikte Jolanda Koorevaar dört farklı bakış açısından bahsetmektedir:

• Yeniden Adam Smith: Piyasaya güvenilmeli, devlet ve siyasetin piyasaya müdahalesi asgari noktaya çekilmelidir.
• Fragmentasyon: Devletler sonunda geleneksel işlevlerine dönecektir.
• Pax Americana: Mevcut kaotik küresel yapı Amerika liderliğinde Amerikanvari yollarla çözülecektir.
• Küresel Koordinasyon: Devletler ve bölgesel ve uluslararası örgütler değişik roller oynamaktadır.

Gerçek yaşamda bu dört farklı modelin karışımı bir düzen görülmektedir.

Küreselleşme süreci sonunda devlet gücünün zayıfladığına bir kanıt olarak uluslararası ilişkilerde sayıları artan yeni aktörler olan uluslararası STK’lar, çok uluslu şirketler, devletlerarası örgütler gibi devlet dışı aktörlerin varlığı gösterilebilir. Özellikle kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ve bilgi teknolojilerinin gelişmesi sayesinde iç-dış sorun olup olmamasına bakılmaksızın dünyanın her yeri gelişmelerden anında haberdar olabilmektedir.

Çok Uluslu Şirketler ve Devlet Otoritesi
Küreselleşme sürecinde devlet otoritesini sarsan aktörlerin başında küreselleşmenin motoru konumundaki çok uluslu şirketler gelir. Global Trend 2009 istatistiklerine göre dünyadaki ilk 100 büyük ekonominin 44’ü şirket, 56’sı devlettir. Aynı yıldaki ekonomik faaliyetleri 6.4 trilyon doları bulan bu şirketlerin önemli bir kısmı birçok devlet ekonomisinden daha büyüktür.

Demokrasi, insan hakları ve toplumsal düzen bu şirketlerin yaptığı lobi faaliyetleriyle büyük bir gelişme gösterirken bazen de bu şirketlerce tehdit edilebilmektedir. Bu şirketlerin faaliyet gösterdikleri alanlardaki sosyo- kültürel yapı ve yaşam tarzları üzerinde de etkileri vardır.

Gelişmekte olan ülkelerde bir yandan teknoloji transferi, zenginleşme ve “sürdürülebilir kalkınma araçları” olarak görülen çok uluslu şirketlerin diğer yandan iç sömürü, kaynak transferi, beyin göçü ve emek sömürüsü gibi olumsuzluklara da neden oldukları bilinmektedir. Uluslararası piyasada acımasız bir rekabet halindeki bu şirketler maliyetleri düşürmek adına iş gücü daha ucuz olan bölgelere yönelerek işçi hakları ihlalleri, çocuk işçi kullanımı ve sosyal birtakım dengesizlikler dâhil olmak üzere insan hakları sorunlarına neden olmaktadır.

Rekabetçi devlet küreselleşmenin ürünü mü?

Küreselleşmeyle birlikte devletin işlevlerinin zayıfladığını reddeden görüşler de vardır. Bu görüşü savunanlardan olan Philip Cerny’e göre devlet, varlığını korumak ve devletler dahil diğer uluslararası aktörlerle rekabet edebilmek için kendini yeniden yapılandırmış, ulusal pazarda ekonomik faaliyetleri korumak ve ulusal ekonomileri uluslararası pazarda rekabetçi hale getirmek için piyasaya önem vermiştir.

Rekabetçi devlet modeli, küreselleşmenin bir sonucu olmasına ve ulus-devletin bazı görevlerinde değişiklik oluşturmasına rağmen geleneksel görevlerini değiştiremediğini savunur. Devletler küreselleşme sürecinden hem en çok etkilenen hem de bu süreci en çok etkileyen aktörlerdir.

Küreselleşme ile zayıflayan devlet gücü aslında ulus- devletin yüz yüze kaldığı daha büyük bir krizin parçasıdır. Ulus-devlet krizi bir yönüyle de demokrasi krizidir.

Demokrasi ve demokratikleşme: ulusal ve küresel boyutları

Demokrasi, kelime anlamıyla halkın yönetimi demektir. Literatürde 500’den fazla tanımı olan demokrasiyi en yaygın tanımıyla Abraham Lincoln, “halkın halk tarafından halk için yönetilmesi” olarak tanımlamıştır. Çağdaş demokrasilerde sadece demokratik kurumların varlığı yetmemekte, onların yanında insan hakları, hukukun üstünlüğü ve ifade özgürlüğü gibi değerlerin de sağlanması gerekmektedir.

Demokrasiler, halkın katılım şekline göre;

• Doğrudan ve
• Temsili demokrasi

gibi sınıflandırılmanın yanı sıra, söz konusu değerleri karşılama kapasitelerine göre temsili demokrasiler de;

• Katılımcı,
• Müzakereci ve
• Radikal demokrasiler gibi sınıflandırmalara tabi olmaktadır.

Dahl’a göre demokrasi için önemli olan yedi kriter şunlardır:

• Yönetimle ilgili kararların anayasal olarak seçilmiş kişilere verilmiş olması,
• Adil ve serbest seçimlerin belli aralıklarla yapılması,
• Genel oy ilkesi,
• Devlet memurluğu hakkının ayrımcılık yapılmaksızın tüm vatandaşlara açık olması,
• İfade özgürlüğü,
• Devlet ya da bir kişi ve kurum tarafından tekelleştirilmeyen farklı bilgi kaynaklarına herkesin ulaşabilmesi,
• Siyasi parti, STK ve çıkar grupları kurma, üye olma ve yönetme şeklindeki örgütlenme özgürlüğüdür.

Çağdaş katılımcı demokrasinin;

• Kurumsal boyut ve
• Değer boyutu olmak üzere birbirini tamamlayıcı iki boyutu vardır.

Kurumsal boyut, bir demokraside güç dağılımı, seçimler, siyasi partiler ve seçim sistemlerini kapsarken, bunun tamamlayıcısı olan değer boyutu ise insan hak ve özgürlükleri, hukukun üstünlüğü gibi bireylerin lehine demokratik gücü sınırlayan değerleri ifade etmektedir. Son yıllarda değer boyutuna göre demokrasileri ölçen ve ülkeleri özgürlük kategorilerine ayıran endeksler ortaya çıkmış, bu girişimlerden biri olan Freedom House’ın 2010 verilerine Türkiye yarı-özgür bir demokrasi olarak adlandırılmıştır.

Demokratikleşme: Bitmeyen Bir Süreç
Demokratikleşme yerleşmesi için zamana ihtiyaç duyan, hatta bazıları tarafından hiç bitmeyen bir süreç olup, bu süreçte yapılan her türlü sosyal, siyasal ve yasal reformlardır. Demokratikleşmeye demokrasi tecrübesi, kalkınma, refah, eğitim, toplumsal çoğullaşma ve sivil toplumun varlığı gibi bazı iç faktörler yanı sıra uluslararası rekabet, eğilimler, ekonomik ya da siyasi baskı ile küresel iletişim ve medya gibi dış faktörler etki etmektedir. Bu faktörlerin harekete geçerek toplumsal, ekonomik ve siyasal açıdan uygun bir ortamın oluşması ile demokratikleşme gerçekleşmektedir. Demokratikleşmeyi açıklayan üç farklı teoriden bahsedilebilir:

• Modernleşme Teorisi: Demokratikleşmede bir ülkenin kalkınma düzeyinin ana unsur olduğunu, daha zengin bir ülkenin demokratikleşme ihtimalinin daha yüksek olduğunu savunur.
• Geçiş Teorisi: Demokratikleşme hareketlerinin hep elit inisiyatifiyle gerçekleştiği yaklaşımıdır.
• Yapısalcı Teori: Sınıf, devlet ve uluslararası güçlerin yapısal değişimi sonucu demokratikleşmenin gerçekleştiği görüşündedir.

Demokratikleşme yukarıdan aşağıya yani siyasi ve bürokratik baskı ile tepeden inme bir şekilde gerçekleştiği gibi bir elitin iradesinde toplumsal talep ve hareketlerle de zor ve uzun zaman alıcı bir şekilde aşağıdan yukarıya gerçekleşebilir. Huntington’a göre tarihte üç demokrasi dalgası olmuştur:

• Birinci dalga: 1828-1926 arası ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve Arjantin’in demokrasiye geçtiği süreçtir.
• 1922-42 tarihlerinde ise milliyetçilik temelli Faşizm ve Nazizm gibi anlayışların ortaya çıkıp yaygınlaştığı ters bir dalga meydana gelmiş, demokrasiler ortadan kalkmış ya da azalmıştır.
• İkinci dalga: Batı Almanya, İtalya, Japonya, Hindistan, İsrail ve Türkiye gibi devletlerin demokrasiye geçişini sağlayan 1943-1964 arası dönemdir.
• 1965-1975 arası yine oluşan bir ters dalgada ise bağımsızlığını yeni kazanan birçok ülkenin tek parti diktatörlüğü altına girdiği görülmektedir.
• Üçüncü dalga: 1970’lerde İspanya ve Portekiz’le başlayıp, 70’lerin sonu ve 80’lerin başında Latin Amerika’ya yayılan, yine 80’lerde Asya, 80’lerin sonunda Orta ve Doğu Avrupa ile 90’larda Güney Afrika’da görülen oldukça kapsamlı ve uzun vadeli demokratikleşme sürecidir. Bu dalganın halen devam ettiğini düşünenler olduğu gibi son yıllarda Orta Doğu’da görülen Arap Baharı’nı bir dördüncü dalga olarak değerlendirenler de vardır.

Demokratik konsolidasyon: kasabadaki tek oyun demokrasi!

Demokrasinin konsolidasyonu, demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla yerleşmesi, toplumun büyük bir bölümünün demokrasiyi en iyi rejim olarak kabul etmesi, bir başka deyişle “kasabadaki tek oyunun demokrasi olarak kabul edilmesi” anlamına gelmektedir. Bunun için siyasal, ekonomik, kültürel ve sosyal çoğullaşma önemli bir zemin hazırlamaktadır. Konsolidasyon için gerekli bazı iç ve dış şartlar vardır. Vatandaşların anayasal eşitliği, sivil toplum ve kuruluşlarının varlığı, hukukun üstünlüğü, yolsuzluk ve hilelerin olmayışı, ayrımcılığın yokluğu bazı iç şartlar olarak karşımıza çıkarken uluslararası sistem egemenlerinin demokrasiyi benimsemesi, demokrasi yardımlarının artırılması, sivil toplum ve STK’lerle reform yanlısı parti ve kesimler ve demokratik bölgesel kurumlara verilen destek gibi durumlar da dış şartlar olarak değerlendirilmektedir.

Demokratikleşme sürecini tersine çeviren bazı tehditler ise hukukun üstünlüğünün zayıf olması, zayıf ekonomik performans, etnik ve dini ayrımcılığın varlığı, zayıf ve etkisiz siyasi kurumlar, otoriter liderliği sınırlayan unsurların zayıflığı ile kötü yönetişim olarak ifade edilebilir.

Küreselleşme ile Demokratikleşme Denkleminde Ulus Devlet
Küreselleşme ile birlikte demokrasi bir yönetim biçimi olmanın ötesinde evrensel bir değer haline gelince kimi ülkeler demokratik kurumları, baskıcı rejimlerini perdelemek için kullanırken, bazı ülkeler de ciddi yapısal değişim ve dönüşüm süreci başlatmışlardır. Hükümetlerin yanı sıra çok uluslu şirket ve STK’lerin de demokrasinin yaygınlaştırılması faaliyetlerinde aktif rol oynamaya başlamasıyla demokrasiyi geliştirme ve destekleme dünya kamuoyunda bir norm haline gelmiştir. Soğuk Savaş’ın ardından hız kazanan üçüncü demokrasi dalgasında dış politika ve kalkınma yardımlarının ana unsuru demokratikleşmeyi destekleme ve yaygınlaştırma olmuştur. Bu yardımlar siyasi partilere danışmanlık sağlamak, yargıçları eğitmek, sivil toplumu güçlendirmek, yeni yasa ve anayasaların hazırlanmasına katkı sağlamak şeklindedir. Son yıllarda yıllık yaklaşık 2 milyar dolar düzeyinde olduğu tahmin edilen ve daha çok hükümetlere verilen bu yardımları dünyada en çok ABD sağlarken, Almanya 200 milyon Euro ile Avrupa’daki en büyük yardım sağlayan ülke konumundadır.

Demokrasi istikrarlı büyümeyi, o da yerli ve doğrudan yabancı yatırımı, yatırımlar da beraberinde ekonomik kalkınma ve siyasi istikrarı getirse de küreselleşme sürecinin demokratikleşmeye etkisi üzerine tartışmalar devam etmektedir.

Quan Li ve Rafael Reuveny küreselleşmenin demokrasiyi olumlu ve olumsuz etkileri olmakla birlikte demokrasi üzerinde herhangi bir etkisinin olmadığı şeklinde üç farklı bakış açısından bahsetmektedir.

Olumlu etkilediğini savunan ilk görüşe göre küreselleşme:

• Ekonomik büyümeyi etkiler.
• Uluslararası ticaret ve işbirliğini artırır.
• Liderlerde otoriter eğilimleri azaltır.
• Bilginin maliyetini azaltır, diğer demokratik ülkelerle işbirliğini artırır ve demokrasi yanlısı uluslararası sivil toplumu daha etkin bir hale getirir.
• Otoriter ülkeleri güç paylaşımına zorlar.
• Demokrasiyi destekleyen iç kurumları güçlendirir ve demokratik fikirlerin yayılmasını sağlar.

Demokratikleşmeyi olumsuz etkilediğini ileri süren görüşe göre ise küreselleşme:

• Devletin siyasi özerkliğini sınırladığından insanların ortak çıkarı yerine yabancı yatırımcıyı memnun edecek politikaları öne çıkarır.
• İçeride kazançtan çok kayba neden olduğu gibi devletin kayıpları tazmin etme kapasitesini de sınırlar.
• Ülkeler arasında hızlı para akışı sağladığından ülkelerde sık sık cari açık krizine neden olur. Bu da ekonomik istikrarsızlığı beraberinde getirir.
• Etnik ve sınıfsal farklılıkları derinleştirdiğinden demokrasi için önemli olan ulusal kültürel tabanı yok eder.
• Devletlere ve çok uluslu şirketlere bilgiyi manipüle etme imkânı sağlar.
• Demokrasi için önemli bir başka unsur olan “vatandaşlık” kavramını önemsizleştirir.
• Dünyanın kuzeyi ile güneyi arasındaki ekonomik adaletsizliği derinleştirir.

Küreselleşmenin demokratikleşmeyi etkilemediğini savunan görüşe göre ise etkileri abartılan küreselleşme refah devletini güçsüz bırakmaz ve küreselleşmenin ülkeler üzerindeki etkisi değişkendir. Küreselleşme ve demokratikleşme arasındaki ilişki çok boyutlu olduğundan etkileri ve sonuçlarının da zaman ve mekâna göre farklı olması normal karşılanmalıdır. Eskiden devletler “iç sorun” diyerek vatandaşların temel haklarını ihlal edebilirken, bunu bugün yapmakta zorlanması devletin vatandaşlar üzerindeki yönetim gücünü tamamen kaybettiği anlamına gelmemeli, tam aksine devlet- vatandaş ilişkisinin daha insani ve ahlaki boyut kazandığı şeklinde değerlendirilmelidir. Küreselleşmenin yarattığı iletişim çoğulluğu, iletişim kanalları ve uluslararası demokratik normlar devlet ve vatandaş arasında bu tür bir ilişki kurulmasını destekleyici öğeler içermektedir.

Sonuç
Küreselleşme süreci ile birlikte demokrasi ve demokratik değerler küreselleşmiş, demokrasinin yaygınlaştırılması büyük güçlerin dış politika araçlarından biri haline gelmiştir. Yapılan çalışmalar çoğunlukla küreselleşmenin demokratikleşme süreçlerini hızlandırdığını ve son yarım asırlık sürede dünya demokrasilerinin sayısının katlanarak arttığını göstermektedir.

Küreselleşmenin zayıflatmadığı fakat işlevlerini değiştirdiği devletler uluslararası arenada artık tek olmasa da halen en önemli aktör konumundadır. Ancak uluslararası arenada varlığını sürdürmesi için devletler diğer ekonomik aktörlerle bir rekabet içine girmek durumunda kalmıştır. Küreselleşme, demokratikleşme ve ulus devlet bileşimi çok bilinmeyenli bir denklem gibi görünse de dünya düzeninde yapısal değişim ve dönüşümleri içeren yeni bir durumu ifade eden küreselleşmenin hayatın her alanında olduğu gibi hem devlet hem de demokratikleşme eğilimleri üzerinde yansımaları olmuş ve olmaya da devam edecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.