Home » Z_Ders Notları » Uluslar_arası_İlişkiler » 1.Dönem » Hakkın Kazanılması, Kaybedilmesi, Kullanılması ve Korunması – 4.Ünite(6)

Hakkın Kazanılması, Kaybedilmesi, Kullanılması ve Korunması – 4.Ünite(6)

Hakkın Kazanılması, Kaybedilmesi, Kullanılması ve Korunması – 4.Ünite(6)

 

HAKKIN KAZANILMASI

Hakkın Kazanılmasına Yol Açan Sebepler

Bir hakkın bir kisiye baglanmasına hakkın kazanılması adı verilir. Bu durumda kisi ile hak arasında bir baglantı kurulmaktadır. Hak, hukuk düzeninin kisilere tanıdıgı yetkiler veya kisilerin hukuk düzeni tarafından korunmakta olan menfaatleri olarak ifade edildiğine göre, her hakkın bir sahibi var demektir. Sahipsiz bir haktan söz edilemez. Ancak bir hakkın herhangi bir kisiye baglanması ve o kisinin hak sahibi haline gelmesi de kendiliğinden olmaz. Birtakım olgular bu sonucun dogmasına yol açarlar. Bir hakkın kazanılmasına, baska bir ifade ile hakkın dogumuna yol açan olgular üç tanedir. Bunlar; hukuki olay, hukuki fiil ve hukuki islemdir.

Hukuki olay, hukuk düzeninin kendilerine hukuki sonuçlar bagladıgı olaylardır. Gerçekten kanun koyucu dıs dünyada meydana gelen olayların bir kısmına hüküm ve sonuç baglamıstır (örnegin, dogum ve ölüm). Hukuki olaylar iki grupta toplanır. Bunlar, geniş anlamda hukuki olay ve dar anlamda hukuki olaydır. Genis anlamda hukuki olay, kanun koyucunun kisi iradesi sonucu olup olmadığına bakmaksızın hüküm ve sonuç bagladıgı olayları ifade eder [örnegin; kisiligin, çocuğun sag olarak tamamıyla dogdudugu anda baslaması ve ölümle sona ermesi (TMK m.28); mirasın, mirasbırakanın ölümüyle açılması (TMK m. 575)]. Dar anlamda hukuki olay ise kisi iradesi sonucu olan ve hukuk düzeni tarafından kend isine hukuki sonuç baglanan olaylardır ki, bunlara hukuki fiil denir

Hukuki fiil, hukukun kendisine hukuki sonuç bagladıgı insan iradesini (insan davranıslarını) ifade eder. Diger bir ifade ile hukuki olaylar içinden, sadece insanların davranışlarının ürünü olanlar, hukuki fiilleri meydana getirir. Hukuk düzeni insan davranışlarının hepsine olmasa da bir kısmına hukuki sonuçlar baglamaktadır. Hukuki fiilde, kisinin o hukuki sonucu isteyip istemedigi önem tasımaz. Kisi fiiline (davranısına), böyle bir hukuk i sonucun baglanmasını istememis olsa dahi hukuk düzeni kisinin iradi fiiline belli bir hukuki sonuç baglayabilmektedir. Örnegin TMK m.19’un “Yerlesim yeri bir kimsenin sürekli kalma niyetiyle oturdugu yerdir. Bir kimsenin aynı zamanda birden çok yerleşim yeri olamaz” diyen hükmü karsısında, bir gerçek kisinin yerlesmek niyetiyle bir sehirde sürekli oturmaya baslaması halinde, o sehir o kisinin istese de istemese de yerlesim yeri sayılacaktır.

Hukuki fiiller, hukuka uygun fiiller (hukuk düzeninin onayladıgı fiiller) ve hukuka aykırı fiiller (hukuk düzeninin uygun bulmadıgı fiiller) olmak üzere ikiye ayrılır.

Hukuka uygun fiiller: Hukuka uygun fiiller, hukuk düzeninin uygun gördügü, onayladığı ve kendilerine hukuki sonuçlar bagladıgı davranısları ifade eder. Hukuka uygun fiiller, irade veya is ve emek açıklamaları, bilgi veya haber verme (tasavvur) açıklamaları ve duygu açıklamaları olmak üzere üç gruptur.

Irade veya is ve emek açıklamaları, hukuki islem, hukuki islem benzeri fiiller ve maddi fiiller olmak üzere üçe ayrılır:

Hukuki islem, bir veya birden fazla kisinin hukuki bir sonuca yöneltilmis irade açıklamasıdır. Diger ifade ile hukukun, kisinin davranısına, onun iradesine uygun sonucu baglaması halinde hukuki islem ortaya çıkar [örnegin, satıs sözlesmesi, bagıslama sözlesmesi birer hukuki islemdir (TBK m.207)]. Her hukuki islemde, irade açıklaması ve hukuki sonuç olmak üzere iki unsur bulunmaktadır. Hukuki islemin çekirdegini teskil eden irade açıklamasında, bir hakkın veya bir hukuki iliskinin kurulması, degistirilmesi veya sona erdirilmesi istenir. Hukuki islemler, irade açıklamasında bulunan tarafın sayısına göre iki veya çok taraiı hukuki islemler (örnegin, bir satıs sözlesmesi, bir bagıslama sözleşmesi iki taraiı iken on ortaklı bir limited sirket sözlesmesi çok taraiıdır; yine çok taraflı irade açıklaması gereken haller arasında “kararlar” da yer alır) olabilecegi gibi tek taraflı hukuki islemler de olabilir. Iki ya da daha fazla tarafın iradesinin arandıgı sözlesmeler ile çok tarafın irade açıklamasıyla olusan kararlardan farklı olarak tek bir irade açıklaması ile hukuki sonuç yaratan tek taraiı hukuki islemlerin bir kısmının bir muhatabı bulunmamaktadır (örnegin, vasiyetname yapılması, TMK m.531; tasınır malın terki; evlilik dısı dogan çocuğun tanınması). Bir kısım tek taraiı hukuki islemler ise belli bir muhataba yöneltilmektedir (örnegin, bir sözlesmeden dönülmesi, bir vekilin azledilmesi, önalım, alım, gerialım haklarının kullanılması). Iradenin açıklanmasıyla istenen bir hakkın veya hukuki islemin kurulmasının, degistirilmesinin veya sona erdirilmesinin bir hukuki bir sonuç olarak ortaya çıkması mümkündür. Hukuki sonuç, kisinin istegi sonucu ortaya çıkar. Bu nedenle istenen bir hukuki sonucun dogması için insan iradesinin bu hukuki sonucun dogmasına yönelik olarak açıklanması gerekir. Sözlesme iliskilerinde hukuki sonuca yönelmis bu tür iradeye taraf iradesi denilmektedir.

Açık veya örtülü (zımni) olabilen irade açıklamaları, karsı tarafa ulasması gereken irade açıklamaları ve karsı tarafa ulasması gerekli olmayan irade açıklamaları olarak ikiye ayrılırlar. Ilkinde, irade açıklamasının hukuki sonuç dogurabilmesi için mutlaka karsı tarafa yöneltilmis olması gerekirken (örnegin, sözlesmelerde); digerinde ise hukuki sonucun dogması için irade açıklamasının karsı tarafa yöneltilmesi gerekli degildir. Bu tür irade açıklamalarının üçüncü kisiler tarafından tanınabilecek sekilde yapılmıs olması yeterli olacaktır (örnegin, vasiyetname yapılmasında).

Hukuki islem benzeri fiillerde de hukuki islemler gibi bir irade açıklamasına ihtiyaç vardır. Böyle bir durumda irade açıklaması sadece pratik sonuca yönelik olup, hukuki sonuç bu irade açıklamasından bagımsız olarak meydana gelir (örnegin, muaccel bir borcun borçlusunun alacaklının ihtarıyla temerrüde düsecegini düzenleyen TBK m.117 hükmündeki ihtar hukuki islem benzeri bir fiildir. Ihtarın amacı borçlunun borcunu ödemesine yöneliktir. Ancak borçlunun temerrüde düsmesi seklinde bir hukuki sonuç kendiliğinden ortaya çıkmaktadır). Bu tür fiillerde de hukuki islemlere iliskin esaslar uygulanır.

Maddi fiiller, bir irade açıklamasına yönelik olmayan fiillerdir. Bu tür fiillerde bir açıklama bulunmamaktadır. Kisinin dıs alemde bir degisiklik meydana getirmis olan iradesinin bir hukuki sonuca yönelmis olması da gerekli degildir. Burada kanundan dolayı hukuki sonuç ortaya çıkmaktadır [örnegin, TMK m.772/3 hükmü geregince (maddi bir fiil olarak) define bulmus bir kisi kanundan dolayı degerinin yarısını asmamak üzere uygun bir ödül isteyebilecektir].

Bilgi veya haber verme (tasavvur) açıklamaları ile meydana gelmis bir olay ilgili kişi ya da kisilere bildirilir. Bu tür bildirimlerden de hukuki sonuçlar ortaya çıkabilmektedir (örnegin, bir kisinin bir baska kisiyi vekil tayin etmesi).

Duygu açıklamaları kanun koyucu istisnaen bir duygu açıklamasına da hukuki sonuç baglayabilmektedir (örnegin TMK m.578’deki mirastan yoksunluk nedenlerinden birinin varlıgı nedeniyle mirasçı olamayacak bir kisiyi, miras bırakan aiederse o kisi mirastan mahrum edilemez).

Hukuka aykırı fiiller: Hukuk düzenini ihlal eden hukuka aykırı davranıslar karsısında kanun koyucu sessiz kalmamıs bu davranıslara da hüküm ve sonuçlar baglamıstır. Kisinin hukuk düzenince onaylanmayan davranısı, borcun yerine getirilmesini engelliyorsa akde aykırılık, objektif bir hukuk kuralını ihlal ediyorsa kanuna aykırılık ortaya çıkar. Hukuk düzeninin uygun görmedigi hukuka aykırı fiiller, herkese veya sadece belirli kisilere genel veya özel nitelikte ödevler yükleyen bir hukuk kuralının (hukuk normunun) ihlâl edilmesiyle ortaya çıkar. Hukuki sonuç, o davranıstan failin sorumlu olmasıdır. Hukuka aykırı fiiller, haksız fiiller ve borca aykırı fiiller (borca aykırılık) olmak üzere ikiye ayrılır. Haksız fiillerde taraflar arasında önceden mevcut bir hukuki iliskiye aykırılık söz konusu olmaz. Hatta taraflar arasında bir hukuki iliski de mevcut degildir (örnegin, bir kisinin bir baska kisiyi yaralaması; bir kisinin arabasıyla bir baska araca çarpması, göstericilerin bir mağazanın vitrinine ve içindekilere zarar vermesi). Taraiar arasında daha önceden mevcut bir hukuki iliskiye aykırı bir davranısta bulunuluyorsa borca aykırılık söz konusu olur (örnegin, bir borçlunun bir sözlesmeden dogan borcunu alacaklısına zamanında ifa etmemesi).

Hakların dogumu ve kaybı hukuki olaylar, hukuki fiiller ve hukuki islemler vasıtasıyla olmaktadır. Haklar, özellikle de malvarlıgı hakları aslen kazanma ve devren kazanma olmak üzere iki sekilde kazanılır.

Hakkın Aslen Kazanılması

Kisinin o ana kadar kimsenin malı olmayan bir sey üzerinde kendi fiili ile kendi lehine bir hak kurmasına, hiçbir aracı olmadan sey üzerinde ilk defa hak kurmasına, kazanmasına (iktisap etmesine) “hakkın aslen kazanılması (asli / asıl yoldan iktisabı)” denir. Diger bir ifade ile o zamana kadar hiç kimseye ait olmayan ve aslında daha önceden mevcut olmayan bir hakkı, kisi kendi fiiliyle elde etmekte, onun ilk sahibi olmaktadır. O hak ilk defa o hak süjesinin sahsında ortaya çıkmaktadır. Bir hakkına aslen kazanılmasında, o hakka daha önce bir baska kisinin sahip olup daha sonra terketmis olması bir önem tasımamaktadır. Aslen kazanma hukuki olay, hukuki fiil ya da kanundan kaynaklanır. Hakların aslen kazanılması, maddi mallar (esya) üzerinde olabilecegi gibi, maddi olmayan mallar veya kisiler üzerindeki haklara iliskin de olabilir. Bir yazarın yayımlanmış kitabı üzerindeki telif hakkı, yeni bir bulusa iliskin patent hakkı yahut anne ve babanın yeni dogmus çocukları üzerindeki velayet hakkı da bir baskasından devralınmamakta, aslen kazanılmaktadır.

Baskasına ait bir esyayı zamanasımı ile kazanma da aslen kazanmadır. Burada zamanaşımı ile kazanılan mülkiyet önceki malikin sona eren mülkiyet hakkından bağımsız yeni bir mülkiyettir. Kanunda öngörülen kosullarla belli bir sürenin geçmesi sonucunda kazandırıcı zamanasımı ile bir kisinin bir tasınmaz ya da tasınır üzerindeki mülkiyet hakkını kazanması da bir aslen kazanmadır (TMK m. 712, 713, 777). TMK’nın 707. maddesinde düzenlenen, sahipsiz bir tasınmaz üzerinde aslen mülkiyet hakkının kazanılmasını saglayan “isgal” ve TMK’nın 767. maddesinde düzenlenen, sahipsiz tasınırlar üzerinde bu yolla mülkiyet hakkının kazanılmasına imkan veren “ihraz” hükmü de hukuki fiille aslen kazanmanın örneklerindendir. Bir kisi bir malın mülkiyetini baskasına ait bir seyi isleme (TMK m.775), malların karısması yahut birlesmesi (TMK m.776) ile de kazanabilir. Böyle bir durumda mülkiyet hakkı dogrudan dogruya kanundan (ipso jure) dogmaktadır. Uygulamada hakların aslen kazanılması istisnai olup genellikle haklar devren kazanılmaktadır.

Hakkın Devren Kazanılması

Bir kisinin bir hakkı o zamana kadar sahibi olan kisiden elde etmesi hakkın devir yoluyla / devren kazanılmasıdır (fer’en iktisap). Bir kisi haiz (sahip) oldugu bir hakkı, diger bir kimseye devir (temlik) eder, ona geçirirse, örnegin; malik bulundugu evini yani tasınmaz malını satarak, onun üzerindeki mülkiyet hakkını bir baska kisiye devrederse, alıcı taşınmazı (tasınmaz üzerindeki mülkiyet hakkını) satıcıdan (satıcı vasıtasıyla) “devren kazanmıs” olmaktadır. Diger bir ifade ile, devren kazanmada bir hak eski sahibinden yeni bir hak sahibinin malvarlıgına geçmekte, bir kisi hakkı kaybederken digeri devren kazanmaktadır. Bir kisinin bir kitabını bir baskasına satması ya da hediye etmesi (bagıslaması) halinde kitap karsı tarafa teslim edildigi anda kitap üzerindeki mülkiyet hakkı satım sözleşmesinde alıcı, bagıslama sözlesmesinde de bagıslanan tarafından devralınmıs olmakta; satıcı ya da bagıslayan o anda kitap üzerindeki mülkiyet hakkını kaybetmektedir. Hakların devren kazanılması, genellikle bir hukuki islemle bir baska kisiye geçirilmesi veya miras yoluyla olur. Bir hakkın devir yoluyla kazanılmasında hakkın hangi anda devredilmis (karsı tarafça kazanılmıs) sayılacagı önem tasımaktadır. Hukuk düzeni, hakların devir yoluyla kazanılmasında, hakkın kazanılması açısından devir (kazanma) anını hakkın konusu olan seyin niteligine göre belirlemektedir. Malvarlıgı haklarının büyük bölümü devren kazanılabilirler. Ancak sahsa baglı haklar (örnegin, intifa hakkı malvarlığı hakkı olsa da kullanılması sahsa baglı oldugu için baskasına devredilemeyeceginden) buna istisna teskil ederler. Tasınmazlar üzerindeki haklar kural olarak tapu siciline tescil anında kazanılır. Tasınırlarda ise, ayni hakların kazanılması, teslim (esyanın zilyetliğinin karsı tarafa devri) anıdır. Miras hakları ise, mirasbırakanın ölümü anında mirasçılarına geçmis, diger ifade ile onlar tarafından kazanılmıs olur. Hakların devren kazanılmasında, aslen kazanmanın aksine aracı bir kisinin varlığı gerektigi için, ögretide devren kazanmanın, “halefiyet yolu ile hakların kazanılması” üst baslıgı altında da incelenebilecegi ifade edilmektedir. Zira, devren hak kazanılmasında bir taraf hakkı kazanırken, diger taraf hakkını kaybetmektedir. Bu nedenle devir yoluyla hakkı kazanana “halef (ardıl/artgelen)” denilmektedir. Bu yaklasım açısından devren kazanma, “külli halefiyet” ya da “cüzi halefiyet” sonucunda ortaya çıkmaktadır. Hak, bütün alacak (aktifi) ve borçları (pasifi) ile devrediliyorsa, “külli halefiyet” söz konusu olur [Mirasın intikalinde TMK m.599/2 hükmü geregi, mirasçılar, mirasbırakanın ayni haklarını, alacaklarını,diger malvarlıgı haklarını, tasınır ve tasınmazlar üzerindeki zilyetliklerini dogrudan dogruya kazanmakta ve mirasbırakanın borçlarından da kisisel olarak sorumlu olmaktadırlar; “külli halefiyet”, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na (TTK) göre, ticaret sirketlerinin birlesmelerinde de söz konusu olur ve birlesen sirketlerin tüm malvarlıgı birleşme gerçeklesince bir bütün, bir kül halinde birlesme sonucu yeni kurulan veya devralan sirkete baska bir devir islemine gerek olmaksızın geçmis olur]. Buna karsın taşınırlarda “teslim”, tasınmazlarda “tescil” ve alacaklarda “temlik” islemiyle haklar geçiriliyorsa, “hakkın devren kazanılması” veya ipotek kurulusunda oldugu gibi “hakkın tesisen kazanılması” söz konusu olur. Bu iki alt ayırım, “cüzi halefiyet” yoluyla devre isaret eder.

Hakların Kazanılmasında Iyiniyet

Iyiniyet Kavramı

Bir hakkın kazanılabilmesi için, kanunen aranan sartların var olması veya kazanmaya engel bir durumun bulunmaması gerekir. Gerekli sartlardan biri mevcut degil veya hakkın geçisini engelleyen bir sebebin varlıgı söz konusuysa o hakkın geçerli bir sekilde kazanıl- ması mümkün olmaz. Bir esya üzerindeki hakkın devren kazanılabilmesi için, bu eşyayı devreden kisinin onun üzerinde (maliki olarak) tasarruf yetkisine sahip olması gerekir.

Aksi takdirde, bu hakkın ondan kazanılması söz konusu olmaz. Oysa iyiniyet kurumu bu tür durumlarda hakların geçerli sekilde kazanılması yönünde hizmet etmektedir. Iyiniyet, sadece malvarlıgı haklarında degil, kisilik haklarının (örnegin; aile hukuku ile ilgili bir kısım hakların) dogması, kazanılması, hüküm ve sonuçlarını meydana getirmesinde de önemli rol oynar. Ancak iyiniyetin en çok rol oynadıgı alan, özellikle hakların devren kazanılmasındadır.

Iyiniyet kavramı, bir hak kazanılırken hakkın kazanılmasına engel olan bir sebebin mevcudiyeti veya o hakkı kazanma için gerekli olan bir unsurun yoklugu hakkında gerekli özeni göstermesine ragmen kiside var olan, makul görülebilen bir yanlıs bilgi ya da bilgisizligi ifade eder. TMK m.3’te yer alan “Kanunun iyiniyete hukuki bir sonuç bagladıgı durumlarda, asıl olan iyiniyetin varlıgıdır” seklindeki hüküm, hakların dogumuna, hüküm ve sonuçlarına uygulanacak ana ilke olan iyiniyet kuralını düzenlemektedir. Esasen iyiniyet kavramı, bir olayı bilmek veya bilmemek seklindeki subjektif bir esasa dayanır. Iyiniyet, esas itibarıyla bir kisideki dürüstlügü, kisisel ahlâkı göstermektedir. TMK m.3, kişilerin bir hakkı kazanırken dürüst ve namuslu bir sekilde hareket etmeleri gerektigini hatırlatmaktadır. Bir kisinin yaptıgı tüm arastırmalara ragmen bir hakkı kazanmak için zorunlu olan kosulların var olup olmadıgını anlaması, her zaman kolay olmayabilir. Hakkı kazanacak kisi, hakkın kazanılması için gerekli kosulların olayda bulundugu hususunda yanlış veya hatalı bir bilgiye sahip olması nedeniyle arastırmalarına ragmen hakkı kazanmasına engel olacak bir sebebin mevcut varlıgını tespit etmemis olabilir. Örnegin; beyaz esya satan bir magazadan bir televizyon satın almıs olan bir kisinin satın aldıgı televizyonun satıcının dükkanına tamir için bırakılmıs oldugunu bilmemesi halinde subjektif iyiniyetten bahsedilebilecektir. Zira, o kisinin televizyonun baskasına ait oldugunu bilmemesi isin olagan akısına uygundur. Esasen böyle bir magazada müsteri satın alınan malların satıcıya ait oldugunu düsünecektir. Buradaki degerlendirme tamamen alıcının psikolojik bir haline baglıdır. O nedenle de bu kapsamda iyiniyete “subjektif iyiniyet” (sübjektif hüsnüniyet) de denilmektedir. Bir hakkın dogumuna veya kazanılmasına engel olan fiili veya hukuki bir unsuru makul bir özür kabul edilecek bir nedene dayanarak bilmeyen veya bilmesi mümkün olmayan kisi iyiniyetli sayılırken, bu tür bir engeli bilen veya bilmesi gereken kisi “kötüniyetli (suiniyetli)” olacaktır. TMK m.3’te yer alan “Kanunun iyiniyete hukuki bir sonuç bagladıgı durumlarda, asıl olan iyiniyetin varlıgıdır” seklindeki hüküm, içi bos bir genel hüküm niteligi tasır. Bu hüküm ile herkesin iyiniyetli oldugu farz ve kabul edilmistir. Bu sekilde de iyiniyet bir karine niteligi kazanmıstır. Karine, mevcut ve bilinen olgulardan bilinmeyen bir olgunun varlığı sonucunu çıkarmak oldugundan, iddiasını bir karineye dayandıran kisiye önemli bir imkân saglamaktadır. Iddiasını karineye dayandıran kisi, bu karine dolayısıyla iddiasını ispat yükünden kurtulmakta, ispat yükünü karsı tarafa geçirmektedir. Iyiniyete iliskin bu madde, kanunda iyiniyete iliskin bir hüküm mevcutsa bir sonuç dogurur. Kisinin bir olayda bilgisiz olması, ancak bu hususu düzenleyen özel bir hüküm mevcut olursa bir anlam ifade eder. Dolayısıyla, iyiniyet sadece kanunun iyiniyeti düzenledigi durumlarda ortaya çıkmaktadır. Bir kisinin iyiniyetli oldugunu ileri sürmesi onun mutlaka iyiniyetli oldugu anlamına da gelmeyecektir. Kanunda iyiniyete iliskin yer alan düzenlemeler, sadece iyiniyetin varlıgına iliskin kanuni karine teskil ederler. Iyiniyetli kisi iyiniyetin varlıgını ispat etmek zorunda degildir. Ancak karsı taraf, iyiniyetli oldugunu ileri süren kisinin bu iddiasının aksini ispat edebilir. Diger ifade ile, iyiniyet karinesi nedeniyle iyiniyetli oldugunu ispat etme yükünden kurtulmus kisinin karsısında diger taraf onun iyiniyetli olmadıgını ispat etmek zorundadır. TMK. m.3 ikinci fıkrasında yer alan, “Ancak, durumun gereklerine göre, kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyiniyet iddiasında bulunamaz” seklindeki hüküm çerçevesinde karsı taraf, bir hakkı kazanmakta olan kisinin iyiniyetli olmadıgını, onun kendisinden beklenen özeni göstermemis oldugunu ispat etmek suretiyle ortaya koyacaktır.

Iyiniyetin Unsurları

Iyiniyetten söz edebilmek için belirli özellikleri bulunan bir bilgisizligin varlıgı gereklidir. TMK. m.3 ikinci fıkrasında yer alan, “Ancak, durumun gereklerine göre, kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyiniyet iddiasında bulunamaz” seklindeki hüküm, bilgisizligin niteliginin belirlenmesi için iyiniyetin bazı unsurlarının mevcut oldugu ve bunların arastırılması gerektigi sonucunu ortaya koymaktadır.Iyiniyetin unsurları üçe ayrılarak incelenebilir:

  1. Kisi hatalı (yanlıs) bir bilgiye sahip veya bilgisiz olmalıdır.
  2. Bu hatalı (yanlıs) bilgi veya bilgisizlik kendi kusurundan ortaya çıkmıs olmamalıdır. Baska bir ifade ile, mazur görülebilir bir hatalı (yanlıs) bilgi veya bilgisizlik bulunmalı; gereken özenin gösterilmesi ihmal edilmis olmamalıdır.
  3. Bu hatalı (yanlıs) bilgi veya bilgisizlik; ya yalnız hakkın dogumu veya kazanılması anında bulunmalı ya da devamlı olarak mevcut olmalıdır.

Iyiniyetin Sonuçları

Iyiniyetin en önemli sonucu (hükmü), hakların kazanılmasını saglamasıdır. Gerçekten iyiniyet, bir hakkın kazanılması için gerekli olan sartların mevcut olmamasına veya hakkın geçisini engelleyen sebeplerin varlıgına ragmen, o hakkın geçerli bir sekilde kazanılmasına imkan saglamaktadır. Demek ki, bir hakkın kazanılması için gerekli olan unsurlar mevcut olmasa dahi, iyiniyetli davranan kisi, bu hakkı geçerli olacak bir sekilde kazanmış olur.

Ancak bazı istisnai hallerde kisi iyiniyetli de olsa, hakkı kazanması söz konusu olmayacaktır. Bu istisnai haller; iyiniyetin, daha öncelikli korunması öngörülmüs olan yararlarla çatısması nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Bu istisnai haller, ayırt etme gücü bulunmayanın, malı çalınanın ve malı elinden rızası olmadan çıkmıs olan kisinin korunmasına iliskindir: Ayırt Etme Gücü Bulunmayan Kisinin Korunması: Bir hakkı iyiniyetle kazanabilecek bir kisinin menfaati, ayırt etme gücü bulunmayan bir kisiden hakkı kazanabilmesinde hukuk düzeni tarafından ilk sırada korunmamıstır. Burada Kanun, bir hakkın iyiniyetle kazanılmasından önce, ayırt etme gücü bulunmayan kisinin menfaatlerini öne alarak onu korumaktadır. Gerçekten TMK m.15’te bu yönde, “Kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiilleri hukuki sonuç dogurmaz” seklindeki hükme yer verilmistir.

Malı Çalınanın Korunması: Çalınmıs olan bir malın temliki halinde, gerçek malik, iyi- niyetli kisiye de takipte bulunabilir. TMK 989. maddede tasınırı çalınan, kaybolan ya da iradesi dısında baska herhangi bir sekilde elinden çıkan zilyetin, o seyi elinde bulunduran herkese karsı bes yıl içinde tasınır davası açabilecegi hükme baglanmıstır. Aynı maddenin ikinci fıkrasına göre bu tasınır, açık arttırmadan veya pazardan ya da benzeri esya satanlardan iyiniyetle edinilmis ise iyiniyetli birinci ve sonraki edinenlere karsı tasınır davası, ancak ödenen bedelin geri verilmesi kosuluyla açılabilecektir. Malı Elinden Rızası Olmadan Çıkmıs Kimsenin Korunması: Malvarlıgı kendisinin rızası olmadan elinden çıkmıs kisiyi de kanun koyucu, iyiniyetli kisiden önce korumaktadır. Malvarlıgının bir kisinin rızası olmadan elinden çıkması, üç halde söz konusu olur:

  1. a) Malı kaybolmus kisinin korunması: Bir kimsenin mal varlıgından kaybolmus bir seyi bulan iyiniyetli kisi, Kanun’da aranan bazı yükümlülükleri yerine getirmem isse buldugu esya üzerinde mülkiyet hakkını kazanamaz. TMK m.769 hükmüne göre, “Kaybedilmis bir seyi bulan kimse, malın sahibine, sahibini bilmiyorsa kolluk kuvvetlerine, köylerde muhtara bildirmek veya arastırma yapmak ve gerektiğinde ilan etmek zorundadır. Bulunan sey önemli ölçüde degerli ise her halde kolluk kuvvetler ine veya muhtara bildirmek gerekir. Oturulan bir evde veya is yerinde ya da kamu hizmeti görülen yerde bir sey bulan kimse, bunu o yer sahibine veya kiracıya ya da kamu hizmeti görülen yerde denetim ve gözetim ile görevli olanlara teslim etmek zorundadır.”
  2. b) Malı çalınmıs kisinin korunması: Bir kimsenin malvarlıgından bir sey çalınmıssa, malı çalan da ondan satım ve benzeri yollardan alan kisi de iyiniyetli olsalar bile o mal üstünde herhangi bir hak kazanamaz.
  3. c) Malı gaspedilen kisinin korunması: Bir kimsenin malvarlıgından bir sey gaspedilmisse, ne malı gaspeden ve ne de ondan satım ve benzeri yollardan elde eden kisi, iyiniyetli olsa bile, o mal üstünde herhangi bir hak kazanamaz. Yalnız, bulunmus, çalınmıs ve gaspedilmis malı bir pazar veya aleni bir müzayededen almıs olan iyiniyetli kisiden, ödedigi bedel verilmek kosuluyla, malın iadesi istenebilecektir

(bkz. TMK m.989/2).

Iyiniyetli olma sonuçlarını, diger örnekler bir yana, özellikle esya hukuku, aile hukuku, miras hukuku ve borçlar hukukunda göstermektedir.

Esya Hukukunda

Iyiniyetli olma sonuçlarını en çok esya hukukunda ayni hakların, özellikle de mülkiyet hakkının kazanılmasında gösterir. Mülkiyet hakkı açısında iyiniyetin sonuçları tasınır ve tasınmazlar için ayrı ayrı incelenebilir.

Tasınırlar Üzerinde Mülkiyet Hakkının Iyiniyetle Kazanılması

Tasınır mülkiyetinin konusu, nitelikleri itibarıyla tasınabilen maddi seyler ile edinmeye elverisli olan ve tasınmaz mülkiyetinin kapsamına girmeyen dogal güçlerden oluşur (TMK m.762). Tasınırlar üzerindeki mülkiyet hakkının iyiniyetle kazanılıp kazanılamayacagı, o tasınır malın sahibinin elinden rızası ile çıkıp çıkmamasına göre belirlenmektedir.

Sahibinin elinden istegiyle çıkan tasınırlarda, bir esyanın sahibi o esyayı bir hukuki islem (kullanım ödüncü TBK m.379; saklama sözlesmesi TBK m.561) ile belli bir süreligine bir baskasına vermis olmaktadır. Bu tür esyalara bırakılmıs esyalar denilmektedir. Bir kisi bir tasınırını kiraya vermis ya da rehin olarak bırakmıssa bu esyalar da sahibinin elinden istegiyle çıkmıs demektir. TMK m. 988 hükmü, bir tasınırın emin sıfatıyla zilyedinden o sey üzerinde iyiniyetle mülkiyet veya sınırlı ayni hak edinen kimsenin ediniminin, zilyedin bu tür tasarruiarda bulunma yetkisi olmasa bile korunacagı yönündedir. Bir kişinin esyasını elinde bulunduran (zilyedi olan) bir baska kisiden o esyanın mülkiyet hakkını kazanan kisinin iyiniyetini bu Kanun hükmü korumaktadır. Bu durumda iyiniyetli olarak esyayı (o esyanın gerçek hak sahibi olmadıgını bilmedigi kisiden, bilgisizliginde bir kusuru olmaksızın) satın alan kisinin o esya üzerindeki mülkiyet hakkı korunmaktadır. Sonuçta, hak sahibi olmayan bir kisiden tasınırın mülkiyetini bu sekilde iyiniyetle elde etmis kisilere karsı, esyayı kendi istegi ile elinden çıkarmıs kisinin esyanın iadesini talep etmesi mümkün olmayacaktır.

Sahibinin elinden istegi olmadan çıkan tasınırlarda ise durum daha farklıdır. Sahibinin elinden istegi dısında çıkan mal (esya), çalınmıs, kaybedilmis veya iradesi dışında baska herhangi bir sekilde elinden alınmıs [örnegin; elinden zorla alınmıs (gaspedilmis)] malı (esyayı) ifade eder. TMK m.989 hükmü bu durumlara isaret etmektedir. Madde hükmüne göre, tasınırı çalınan, kaybolan ya da iradesi dısında baska herhangi bir sekilde elinden çıkan zilyet, o seyi elinde bulunduran herkese karsı bes yıl içinde tasınır davası (istihkak davası) açabilecektir. Ancak bir tasınır malı bes yıl süre ile davasız ve aralıksız iyiniyetle ve malik sıfatıyla (malik oldugu inancıyla) zilyetliginde bulunduran kisi, zamanaşımı yoluyla bu sürenin sonunda o tasınır malın maliki olur (TMK m.777/1). Bu durumda kisinin mülkiyet hakkını kazanabilmesi için, iyiniyetli olması, bu iyiniyetin (bir dava açılmadan ve hukuken bir kesinti olmadan) davasız ve aralıksız sürmesi ve bes yıllık bir sürenin geçmis olması sartları aranacaktır. Zilyetligin irade dısı kaybedilmesi halinde zilyet, bir yıl içinde malı (esyayı) ele geçirir veya açacagı dava yoluyla onu yeniden elde ederse zamanasımı kesilmis olmaz (TMK m.777/2).

TMK, sahibinin elinden istegiyle çıkan tasınırlarda iyiniyetli kisileri koruyarak hakkı kazandırdıgı halde, sahibinin istegi dısında elinden çıkan tasınırlarda iyiniyetli kisiyi degil, asıl hak sahibini korumakta ve hakkın iyiniyetli kisi tarafından kazanılmasına müsaade etmemektedir. Diger ifade ile böyle bir durumda kanun koyucu, esyası elinden istegi dısında çıkmıs olan hak sahiplerinin menfaatini, iyiniyetli kisilerin menfaatlerinden üstün tutmaktadır.

Kanun koyucu TMK m.989’da düzenlenen hükme bir istisna getirmistir. O da 990. maddedeki hükümdür. Bu düzenleme uyarınca “Zilyet, iradesi dısında elinden çıkmıs olsa bile, para ve hamiline yazılı senetleri iyiniyetle edinmis olan kimseye karsı tasınır davası açamaz.” Sahibinin elinden istegi dısında çıkan sey para ya da hamiline yazılı senet (örnegin; çek, pay senedi) ise (bu durumu bilmeyen) iyiniyetli kisilerin para ya da bu tür senetleri edinmeleri mümkün olabilecektir. Sahibinin elinden istegi olmadan çıkan tasınırlarda bu sekilde bir düzenleme yapmış olan kanun koyucu, iyiniyetli kisileri tamamen korumasız da bırakmamıstır. TMK 989. maddenin ikinci fıkrasında bu hususta “Bu tasınır, açık artırmadan veya pazardan ya da benzeri esya satanlardan iyiniyetle edinilmis ise iyiniyetli birinci ve sonraki edinenlere karsı tasınır davası, ancak ödenen bedelin geri verilmesi kosuluyla açılabilir” hükmüne yer vermekted ir. Bu sekilde iyniyetli kisi ancak ödedigi bedel kendisine iade edilirse esyayı geri verecektir.

Tasınmazlar Üzerindeki Mülkiyet Hakkının Kazanılması

Tasınmazlar TMK 704. maddede sayılmıstır. Bunlar; arazi, tapu kütügünde ayrı sayfada kaydedilen bagımsız ve sürekli haklar, kat mülkiyeti kütügüne kayıtlı bagımsız bölümlerdir. Tasınmaz üzerinde ayni haklar (mülkiyet ve sınırlı ayni haklar) kural olarak tapu siciline tescil ile kazanılır. TMK m.7 hükmü geregince tapu sicili resmi sicillerden olduğu için dogrulugu hakkında bünyesinde bir adi karine barındırmaktadır. Bunun amacı, tapu sicilindeki kayıtlara herkesin dogrudan güvenebilmesini saglamaktır. Esasen bu güven Kanun tarafından da dogrudan korunmaktadır. TMK m. 1023’te bu yönde, “Tapu kütügündek i tescile iyiniyetle dayanarak mülkiyet veya bir baska ayni hak kazanan üçüncü kisinin bu kazanımı korunur” hükmüne yer verilmektedir. Görüldügü üzere taşınmazlarla ilgili olarak tapu siciline itimat ilkesi benimsenmistir. Bir kisi iyiniyetle, tapu sicilindeki kayıtlara güvenerek bir hukuki islem yapmıssa Kanun tarafından korunmakta ve hak sahibi olmaktadır.

Bir kisi, bir tasınmazı iyiniyetle fakat geçerli bir hukuki sebep olmaksızın (devre yetkili olmayan bir kisiden) satın almıssa, bu tasınmazın mülkiyetini kazanamaz. Ancak TMK 712. madde, iyiniyetli olan kisinin, tasınmazı on yıl süre ile davasız ve aralıksız (zilyet olarak) elinde bulundurması halinde, onuncu yılın sonunda tasınmazın mülkiyetini (olagan) zamanasımı yoluyla kazanmasına imkân vermektedir. Görüldügü üzere iyiniyet burada tek basına mülkiyetin kazanılmasına yetmemektedir. Iyiniyetin yanısıra, bu iyiniyetin davasız ve aralıksız devam etmesi ve bu sekilde on yıllık sürenin de geçmis olması gerekmektedir.

Aile Hukukunda

Aile hukukunda da iyiniyetin sonuçlarına rastlanmaktadır. Örnegin, evliyken yeniden evlenen bir kimsenin önceki evliligi mutlak butlan kararı verilmeden önce sona erer ve ikinci evlenmede diger es iyiniyetli ise (yani evlendigi kisinin halen evli oldugunu bilmiyorsa) artık ikinci evliligin butlanına karar verilemez (TMK m.147/3).

Borçlar Hukukunda

Borçlar hukukunda iyiniyetin sonuçları açısından “alacagın devri (alacagın temliki)” örnek verilebilir. Alacagın devri, bir alacagın alacaklı tarafından yazılı sekilde bir başkasına devredilmesini ifade eder (TBK m.184). Bu devrin gerçeklesebilmesi için borçlunun izninin alınmasına ihtiyaç yoktur. Borçluya, alacagın devredilmis oldugu haber verilirse borcunu artık yeni alacaklıya ödemesi gerekir. Ancak borcun devredildigi kendisine bildirilmemisse, eski alacaklısına iyiniyetle borcunu ödemekle borcundan kurtulmus olur. Bu yönde TBK m.186 hükmü su sekildedir: “Borçlu, alacagın devredildigi, devreden veya devralan tarafından kendisine bildirilmemisse, önceki alacaklıya; alacak birkaç kez devredilmisse, son devralan yerine önceki devralanlardan birine iyiniyetle ifada bulunarak borcundan kurtulur.” Böyle bir durumda alacagın baskasına devredilmis oldugu bilgisi kendisine verilmemis olan borçlu bilgisizligi nedeniyle iyiniyetlidir ve Kanun da onu korumaktadır. Borçlu iyiniyetli olarak borcunu eski alacaklısına ödemis ise yeni alacaklının borcun kendisine ödenmesini ondan istemesi mümkün olmayacaktır.

HAKKIN KAYBEDILMESI

Bir hakkın hak sahibinin elinden çıkması, o hakkın hak sahibinden ayrılması hakkın kaybed ilmesi demektir. Hakların kaybedilmesi iki grupta toplanabilir. Bir hakkın nisbi kaybı iken diger hakkın mutlak kaybıdır. Bir hak sahibi, sahip oldugu bir hakkı bir baska kisiye devretmekle sahip oldugu hakkı kaybetmis olur. Bu hakkın nisbi kaybını teskil eder. Hakların devren kazanılmasına yol açan bir hukuki islem (örnegin; satıs sözlesmesinde satıs ile; bagıslama sözleşmesinde bagıslama ile) veya hukuki olay (örnegin; bir kisinin ölümü ile mirasın mirasçılarına geçmesi), eski sahibi bakımından hakkın kaybedilmesi sonucunu dogururlar. Bir hakkın kaybı sonucunda hak tamamen ortadan kalkıyorsa hakkın mutlak kaybı söz konusu olur. Hakkın mutlak kaybı da bir hukuki olay, hukuki fiil ya da hukuki işlem sonucu gerçeklesebilir.

Bir hukuki olay olan ölümün gerçeklesmesiyle hak sahibinin kisilik hakları, bu tür haklar mirasçılarına intikal edemeyeceginden tamamen ortadan kalkar. Aynı sekilde hak sahibinin ölümüyle (varsa) sahip oldugu velayet hakkı da son bulur. Hak konusu seyin telef olması da o sey üzerindeki hakkı sona erdirir (örnegin; bir kisinin kedisinin ölmesi; arabasının yanarak kullanılamayacak hale gelmesi; teknesinin açık denizde batması). Kazandırıcı zamanasımı (TMK m. 712, 713, 777) ile yeni bir kisi hak kazandıgında, önceki hak sahibinin hakkı ortadan kalkar. Bu kaybın sebebi, belli bir sürenin geçmesinden yararlanılarak yeni bir hakkın kazanılmıs olmasıdır. Hak düsürücü süre de belli bir süre içinde kullanılması gereken bir hakkın kullanılmaması nedeniyle hakkın sona ermesine neden olur (örnegin; TMK m.606 hükmüne göre miraçılar mirasbırakanın ölümünü ögrendikleri tarihten itibaren üç ay içinde mirası reddetme hakkına sahiptirler. Bu süre içinde mirası reddetme hakkını kullanmamıs mirasçı mirası kayıtsız sartsız kazanmıs olur (TMK m.610).

Bir hukuki fiil de hakların mutlak olarak kaybedilmesine yol açabilir. Bir kisinin bir tasınırını terk etmesi de (örnegin; sahip oldugu bir esyasını çöpe atması) hakkı sona erdirir (TMK m.778). Bu sekilde terkedilmis bir esya sahipsiz esya haline gelir. TMK m.578 “mirastan yoksunluk” baslıgı altında mirasçılık hakkının kaybedilecegi halleri saymıstır. Bunlardan birisi de mirasçılardan birinin mirasbırakanı öldürmesi halidir. Mirasbırakanı ördürmüs bir mirasçı bu hükme göre mirasçılık hakkını kaybetmis olur. Türk Medeni Kanunu’nda zina bir bosanma sebebi olarak düzenlenmis bulunmaktadır. Ancak dava hakkı olan es, digerini aieder ve süresi içinde dava açmazsa bu hakkını kaybetmis olur (TMK m.161).

Bir hukuki islem de hakkın mutlak kaybına neden olabilir. Feragat halinde bir hukuki islemle hak sona erebilir (örnegin; mirastan feragat sözlesmesiyle mirastan feragat eden, mirasçılık sıfatını, dolayısıyla miras hakkını kaybeder, TMK m.528). Aynı sekilde kamulaştırma da tasınmaz mülkiyetinin bir hukuki islemle mutlak kaybına yol açmaktadır

HAKKIN KULLANILMASI

Hakkın Kullanılması ve Sınırları

Hak, kisinin hukuk düzenince korunan menfaatleri olduguna göre bu korunan menfaatler çerçevesinde kendisine tanınan yetkilerinden faydalanmak üzere kisinin harekete geçmesi hakkın kullanmasını ifade edecektir. Bu sekilde kisilerin haklarını kullanırken ve borçlarını ifa ederken hangi kurallara göre hareket edeceklerini gösteren, baska deyisle hakların kapsamını ve içerigini düzenleyen kurallar “davranıs kuralları” olarak nitelendirilir. Türk Medeni Kanunu “Hukuki iliskilerin kapsamı” kenar baslıgını tasıyan 2. maddesinde genel bir düzenleme ile davranıs kurallarına (objektif iyiniyet kurallarına) yer vermektedir. Herkesin haklarının oldugu düsünüldügünde, esasen her hakkın kullanılması durumunda hukuken birinin lehine, digerinin veya digerlerinin aleyhine sonuçlar dogurabilecegi de ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle kisilerin haklarını kullanırken başkalarının mal veya kisisel varlıklarına, kısaca menfaatlerine zarar verebilmeleri her zaman mümkün görünmektedir. Böyle bir durumda hukuk düzeni devreye girerek ortaya çıkabilecek menfaat çatısmalarının önüne geçebilecek bir çözüm üretmeli ve bir hakkın kullanılmasının hangi halde hukuk düzenince korunacagına dair esasları belirlemelidir. Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesi böyle bir kuralı içermektedir. Maddedeki “Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır” hükmü ile Kanun, kisinin haklarını kanunla kendisine tanınan sınırlar içinde diledigi gibi kullanabilecegini öngören yaklasımın (bireyci görüs) ötesine geçerek, konulan kuralların bireysel yararlar kadar toplumsal yararları da gerçeklestirmek amacının bulunması gerektiğinden hareketle, hakkın sahibi tarafından ancak bu amaca uygun ölçülerde kullanıldıgında hukuk düzenince korunabilecegi esasını (toplumsal görüs) benimsemistir. TMK m.2 hükmünün getirdigi genel kural dısında, hakkın kullanılması sırasında hak sahibinin davranıslarının sınırlarının bir kanun hükmüyle de belirlenmis oldugu görülebilmektedir. Bu yönde örnek olarak, mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacagını düzenleyen Anayasa’nın 35. maddesi hükmü gösterilebilir. Aynı sekilde TMK m.737 hükmü ile komsu hakkına iliskin kullanma biçimi düzenlenmistir. Bu hükme göre, “Herkes, tasınmaz mülkiyetinden dogan yetkileri kullanırken ve özellikle işletme faaliyetlerini sürdürürken, komsularını olumsuz sekilde etkileyecek taskınlıktan kaçınmakla yükümlüdür. Özellikle, tasınmazın durumuna, niteligine ve yerel adete göre komsular arasında hos görülebilecek dereceyi asan duman, bugu, kurum, toz, koku çıkartarak, gürültü veya sarsıntı yaparak rahatsızlık vermek yasaktır.” Görülecegi üzere, Medeni Kanun taşınmaz malikinin mülkiyet hakkını kullanırken komsularına zarar verecek her türlü taşkınlıktan kaçınmak zorunda oldugunu belirtilerek yasak olan hareketler düzenlenmistir. Kanundan dogan haklar kullanılırken, kanunkoyucunun, bu hakları düzenlerken belirlediği sınırlamalara uyulması gerekmektedir.

Hakkın Kullanılmasında Dürüst Davranma (Dürüstlük Kuralları)

Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde bahsi geçen dürüstlük kuralları hukuki ilişkilerin içerigini düzenlemektedir. Bu kurallar belirli bir makam tarafından konulmus yazılı kurallar degillerdir. Bu yazılı olmayan kurallar kisiler dısında olusmus ve onlara zorla kabul ettirilmis kurallardır. Dürüstlük kurallarını hakim önüne gelen uyusmazlıkta tarafların bir talebi olmasa da kendiliginden uygulamakla yükümlüdür. TMK m.2’de yer alan “Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır” seklindeki birinci fıkra hükmü kisi davranışlarına yöneliktir.

Dürüstlük kuralları (objektif iyiniyet kuralları), dürüst, normal, orta zekalı, makul kisi- lerin, toplum içinde karsılıklı güvene, ahlaka ve dürüstlüge dayalı davranısları sonucunda ortaya çıkan ve toplumun ihtiyaçlarıyla is hayatının gereklerine uygun oldugu ölçüde herkesçe benimsenen yazılı olmayan kuralların tümünü ifade etmektedir. Bir hak sahibi hakkını kullanırken, bir borçlu borcunu ifa ederken bu esaslara uygun hareket etmis mi etmemiş mi ona bakılacak ve dürüstlük kurallarına uygun davranıp davranmadıgı belirlenecektir. Dürüstlük kuralları, esas itibarıyla, kisilere hem haklarını kullanırken hem de borçlarını ifa ederken dürüst ve dogru davranmak zorunda olduklarını hatırlatmaktadır. TMK m.2 hükmü, sadece hak sahipleri ve borçlular yönünden degil, hakimler açısından da genel bir ilkeye uyulması gerektigi yönünde dikkat çekmektedir. Her hukuki olayda kişilerin haklarını kullanırken veya borçlarını yerine getirirken dürüst davranıp davranmadıklarını hakim takdir edecektir. Hakim, kisilerin dürüst davranıp davranmadıklarını belirlerken, dürüst, namuslu, makul, hareketlerinin sonuçlarını düsünebilen, sorumluğunun kapsamını bilen bir farazi kisinin ne sekilde hareket edebilecegini gözönünde bulundurarak uyusmazlık hakkında sonuca varacaktır.

Bir hakkın kullanılması, sözlesmeye dayalı olabilir. Sözlesmenin tarafları, sözleşmeden dogan iliskide birbirlerine verdikleri söz ve taahhütleri yerine getirmekle yükümlüdürler. Bu sayede tarafların verdikleri söz ve taahhütlere baglı kalacakları (ahde vefa) kanaati taraflar arasında uyanır ve bir güven iliskisi tesis edilmis olur. Sözlesme yapıldıktan sonra, sözlesmeye iliskin hal ve sartlarda önemli degisiklikler ortaya çıksa ve bu nedenle de borçlunun ifa edecegi edim daha da agırlassa bile ahde vefa ilkesi geregi sözleşmenin aynen ifa edilmesi gerekir. Ancak bu durum mutlak degildir. Bazen ahde vefa ilkesinin uygulanması dürüstlük kurallarına aykırı sonuçlar ortaya çıkarabilir. Özellikle sözleşme yapılırken önceden öngörülemedigi için sözlesmede hükme baglanmamıs olan olağanüstü bir halin sonradan ortaya çıkması halinde sözlesmenin aynı sartlarla yerine getirilmesi borçlunun ciddi sekilde zarar görmesine hatta mahfına yol açacagından, sözleşmedeki mevcut hükümlere göre ifanın istenmesi dürüstlük kurallarına uygun olmaz. Böyle bir durumda hakim borçlunun talebi üzerine sözlesmeyi yeni durum ve sartlara uygun olarak degistirmeli, sözlesmeden dönülmesine imkân tanımalı ya da dürüstlük kurallarının gerektirdigi hallerde ileriye etkili sonuçlar doguracak sekilde sözlesmenin feshine karar vermelidir. Emprevizyon teorisi (öngöremezlik teorisi) denilen bu yaklasıma uygun olarak Türk Borçlar Kanunu’nun 480. maddesinin ikinci fıkrasında eser (istisna) sözleşmesinde ücretin götürü olarak tespit edilmis oldugu hallere iliskin olarak su hükme yer verilmistir: “Ancak, baslangıçta öngörülemeyen veya öngörülebilip de taraflarca göz önünde tutulmayan durumlar, taraflarca belirlenen götürü bedel ile eserin yapılmasına engel olur veya son derece güçlestirirse yüklenici, hakimden sözlesmenin yeni kosullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadıgı veya karsı taraian beklenemedigi takdirde sözlesmeden dönme hakkına sahiptir. Dürüstlük kurallarının gerektirdigi durumlarda yüklenici, ancak fesih hakkını kullanabilir.”

Medeni Kanun’da düzenlenen dürüstlük kurallarına iliskin hüküm genel niteliktedir. Bu yüzden her hukuki olay ve hukuki iliski için ayrı ayrı dürüstlük kurallarına uygun hareket tarzını önceden belirlemek mümkün olmamakla birlikte, dürüstlük kurallarının işlevini tespit etmek imkân dâhilindedir. Hukuki islemlerin yorumunda ilk olarak o hukuki islemin taraflarının irade açıklamaları ele alınır. Ancak, bu açıklamalarla irade sahibinin ne demek istediginden ziyade, dürüst, dogru, namuslu ve orta zekâlı bir kimsenin bu irade açıklamalarından nasıl bir anlam çıkaracagı arastırılır. Güven ilkesinin ısıgında, hukuki islemlerin ve özellikle sözlesmelerin yorumu bu sekilde yapılır. Bir hukuki islem yapılırken tarafların, kapsamını belirledikleri esaslı noktalar dısında kalan ikinci derecedeki (tali) noktalar hakkında da hakim isin niteligine göre, bu ikinci derecedeki noktaları belirlerken dürüstlük kurallarını göz önünde bulunduracak ve hayatın normal akısına göre dürüst, makul, hukuka saygılı, orta zekâlı bir kisinin ne gibi hususları ikinci derece koşullar olarak belirleyecegini dikkate alarak taraflar arasındaki hukuki islemin tali noktalarını tespit edecektir. Taraiar bir sözlesme yapılmadan önceki asamada da dürüstlük kurallarına uymalıdır. Bu asamada taraflar özellikle sözlesmenin yapılmasına etkili olacak hususlar hakkında birbirlerini bilgilendirmelidir. Bir emredici hukuk kuralının hukuka aykırı bir fiil için öngördügü yaptırımdan korunmak amacıyla kanunda yer alan bir baska kuraldan yararlanarak yasaklanmıs sonucu elde etmek demek olan kanuna karsı hilede de esasen bir hukuk kuralı, dürüstlük kurallarına aykırı kullanılmaktadır. Kanun koyucu, kişilere tanıdıgı hakların belirli sınırlar çerçevesinde kullanılmasını öngörmektedir. Bu sınırların belirlenmesi yönünden de dürüstlük kuralları öne çıkmaktadır. Aynı sekilde kanun koyucu, bir hukuki kurumu düzenlerken o hukuki kurumun amaca uygun kullanılmasını da istemektedir. Bu yönde bir hukuki kurumun amacı dısında kullanılması da dürüstlük kurallarına aykırı düser (örnegin; vatandaslık elde etmek için evlenme).

Hakkın Kötüye Kullanılması

Türk Medeni Kanunu 2. maddesinin ikinci fıkrasında, diger bir önemli ilkeyi, hakkın kötüye kullanılmasını düzenlenmistir. Bu fıkra hükmü, “Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz” seklindedir. Kanun, 2. maddesinin birinci fıkrasında hakların dürüstlük ilkesine uyularak kullanılmasını emretmekte, ikinci fıkrasında da dürüstlük kuralına uyulmamasının ne tür sonuçlar doguracagını ortaya koyarak bunun için gerekli kosulları belirtmektedir. Her iki hüküm birbirinden tamamen ayrı olmakla birlikte, aralarında müsterek yanlar da mevcuttur. Ilk fıkrada ifade olumlu, ikinci fıkradaki olumsuz olmasına ragmen hakkın kötüye kullanılması, dürüstlük ilkesine sıkı surette baglı bulunmaktadır.

Maddenin hakkın açıkça kötüye kullanılmasını yasaklayan ikinci fıkra hükmü dogrudan dogruya hakime yöneliktir. Bir hak, sahibi tarafından iyi kullanıldıgı takdirde hukuk düzenince korunmaya layıktır. Ancak sahibi hakkını kötüye kullanıyorsa hukuk düzeninin korumasından yararlanamaz. Hakkın kötüye kullanılmasını yasaklayan hukuk kuralı emredici nitelikte olup, davada ileri sürülen olgular göz önünde bulundurularak hakim tarafından dogrudan dikkate alınacaktır. Hakkın kötüye kullanılmasından bahsedebilmek için, bazı kosulların gerçeklesmis olması gerekir. Bu kosullar sunlardır: 1- Hukuk düzeni (kanun) tarafından tanınmıs bir hakkın varlıgı, 2- Bu hakkın (haklı bir menfaatin yoklugu, hakkın sosyal veya ekonomik amacından saptırılması gibi) açıkça dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanılması, 3- Hakkın dürüstlük kuralına aykırı kullanılmasından baskalarının zarar görmüs veya zarar görme tehlikesiyle karsılasmıs olmaları. Bir hakkın kullanılmasının baskalarının menfaatlerini zarara ugratmıs olsa bile her zaman hakkın kötüye kullanılması teskil etmeyebilecegini de unutmamak gerekir. Örnegin bir kisinin maliki oldugu bir arsa üzerine gerekli yapı iznini alarak insaat yapması ve bunun sonucunda evimizin önündeki manzaranın kapanması bu sekilde degerlendirilmelidir. Bu sartlar esas alınmak kaydıyla sırf baskasına zarar vermek amacıyla hareket edilmesi, menfaatler arasında asırı dengesizlik bulunması ve yaratılmış olan güvene aykırı hareket edilmesi de dikkat çekici hakkın kötüye kullanılmasına ilişkin olay örnekleridir.

Medeni Kanun hakkın kötüye kullanılmasını korumamıs 2. maddesinin ikinci fıkrasında genel bir yaptırım öngörmüstür. Bu yaptırımın yanı sıra bazı özel yaptırımların da TMK’da düzenlendigi görülmektedir. Örnegin, TMK’nın 186. maddesinde evlilik birliginin eslerce bereber yönetilecegi hükme baglanmıs olmakla birlikte, 190. maddede, eslerden birinin birligi temsil yetkisini asması veya bu yetkiyi kullanmada yetersiz kalması halinde hakimin, diger esin istemi üzerine temsil yetkisini kaldırabilecegi ya da sınrlandırabilecegi düzenlenmis bulunmaktadır. Bir baska örnek olarak, vasinin, görevini agır surette savsaklaması, yetkilerini kötüye kullanması veya güveni sarsıcı davranıslarda bulunması ya da borç ödemede acze düsmesi halinde vesayet makamınca görevden alınacağını düzenleyen TMK 482. madde de gösterilebilir.

HAKKIN KORUNMASI

Daha önce de dile getirildigi üzere kısa tanımıyla hak, kisinin hukuk düzenince korunan menfaatleri olduguna göre hak sahibinin hakkı ihlâl edildiginde hukuk düzenince korunması geregi ortaya çıkmaktadır. Günümüzde modern hukuk sistemlerinde hakların dev let eliyle korunması ilkesi benimsenmis olup, hak sahibi hakkını devletin yargı organları önünde dava açarak ve bu organların zorlamasıyla elde edebilmektedir. Kanun ancak çok istisnai hallerde kisinin kendi hakkını dogrudan dogruya korumasına müsaade etmistir. Bu ihtimal ya hakka saldırana karsı korunmak ya da ileride dogacak bir tehlikeye karsı korunmak amacıyla ortaya çıkabilmektedir.

Talep Hakkı ve Hakkın Devlet Eliyle Korunması

Bir kisinin sahip oldugu talep hakkı, bir kisinin hakkını elde etmek veya hakkına saygı gösterilmesini saglamak amacıyla sözlü ya da yazılı olarak karsı tarafa yönelttigi isteme yetkisidir. Diger bir ifade ile talep hakkı, hukuki iliskinin içerigini olusturan edimin yerine getirilmesini, yükümlü olan kisiden istemek yetkisidir. Talep hakkı, asıl hakka baglı bir yetkidir. Mutlak haklarda talep hakkı, mutlak hakkın üçüncü kisi tarafından ihlâl edilmesi ile ortaya çıkar. Nisbi haklardan alacak hakkında talep hakkı; hak sahibinin karsı tarafa hukuki iliskinin konusuna uygun olarak, bir seyi vermesi, yapması veya yapmaması için dogrudan dogruya basvurmasını ifade etmektedir. Hak sahibi, hakkını elde etmek için öncelikle talep hakkını kullanma yoluna gidecektir. Bu yolla hakkını elde etme imkânı bulamadıgı takdirde dava açma hakkını kullanmak zorunda kalacaktır. Görüldügü üzere dava açma hakkı talep hakkının dogrudan sonuç vermemesi halinde mahkemeler (devletin yargı organları) önünde kullanılması anlamına gelmektedir. Dava hakkı, talep hakkını Devletin tarafsız ve bagımsız yargı organları (mahkemeler) önünde ileri sürme ve onlar aracılıgı ile yerine getirilmesini isteme yetkisini ifade eder. Bir kisinin, hakkının korunması ya da elde edilmesi, bir uyusmazlıgın halli veya önlenmesi yahut bir kisiye karsı hukuki bir etkinin saglanması için mahkeme yoluyla Devletin harekete geçmesinin istenmesine dava denir. Bir davada davayı açan davacı, aleyhine dava açılan ise davalıdır. Bir mahkemenin önüne gelen davada, davacı ve davalı bulunuyorsa mahkemeler önündeki bu tür yargılama çekismeli yargı (nizalı kaza); davada sadece davacı bulunuyor (davalı yoksa), mahkemenin yargılama faaliyeti çekismesiz yargı (nizasız kaza) niteligi tasır. Bir kisinin borcunu zamanında ödemeyen borçlusuna karsı açtıgı alacak davası çekismeli yargı örnegi iken, bir kisinin mirasçısı oldugu bir kisinin ölümü üzerine mahkemeye basvurup veraset ilamı talep etmesi çekismesiz yargı örnegi teskil eder.

Dava çesitleri 1 Ekim 2011 tarihinde yürürlüge girmis olan 12 Ocak 2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) 105 ila 113. maddeler arasında düzenlenm istir. Yeni HMK ile eda davaları, tespit davaları ve insai davaların (yenilik doğuran davalar) yanı sıra yeni dava çesitlerinin de öngörüldügü görülmektedir (belirsiz alacak davası, topluluk davası). Eda davası ile mahkemeden, davalının, bir seyi vermeye veya yapmaya yahut yapmamaya mahkûm edilmesi talep edilmektedir (HMK m.105). Eda davası, davanın dayandığı hakka göre göre çesitli isimler almaktadır (örnegin; bir zararın giderilmesi talep edilirse tazminat davası, davalının bir borcunu yerine getirmesi talep edilirse ifa davası, mülkiyet hakkına baglı olarak bir malın iadesi talep edilirse istihkak davası söz konusu olur). Tespit davası ile mahkemeden, bir hakkın veya hukuki iliskinin varlıgının ya da yokluğunun yahut bir belgenin sahte olup olmadıgının belirlenmesi talep edilmektedir. Tespit davası açanın, kanunlarda belirtilen istisnai durumlar dısında, bu davayı açmakta hukuken korunmaya deger güncel bir yararı bulunması geregini de Kanun aramaktadır. Maddi olaylar, tek baslarına tespit davasının konusunu olusturamayacaktır (HMK m.106). Bir hakkın ya da hukuki iliskinin varlıgının tespiti isteniyorsa müspet tespit davası, yokluğunun tespiti talep ediliyorsa menfi tespit davası söz konusu olur. Insai dava (yenilik doguran dava) ile mahkemeden, yeni bir hukuki durum yaratılması veya mevcut bir hukuki durumun içeriginin degistirilmesi yahut onun ortadan kaldırılması talep edilebilmektedir. Bir insai hakkın (yenilik dogurucu hakkın), dava yoluyla kullanılmasının zorunlu oldugu hâllerde, insai dava açılacaktır. Kanunlarda aksi belirtilmedikçe, mahkemenin verecegi insai hükümler, geçmise etkili olmayacaktır (HMK m.108). HMK’da yer verilen yeni bir dava çesidi de belirsiz alacak davasıdır. HMK m. 107 hükmüne göre, davanın açıldıgı tarihte alacagın miktarını yahut degerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyecegi veya bunun imkânsız oldugu hâllerde, alacaklı, hukuki iliskiyi ve asgari bir miktar ya da degeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilecek; hatta, karsı tarafın verdigi bilgi veya tahkikat sonucu alacagın miktarı veya degerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün oldugu anda davacı, iddianın genisletilmesi yasagına tabi olmaksızın davanın basında belirtmis oldugu talebini artırabilecektir.

HMK’da yer verilen bir diger yeni dava çesidi de topluluk davasıdır. HMK m.113 hükmüne göre, dernekler ve diger tüzel kisiler, statüleri çerçevesinde, üyelerinin veya mensuplarının yahut temsil ettikleri kesimin menfaatlerini korumak için, kendi adlarına, ilgililerin haklarının tespiti veya hukuka aykırı durumun giderilmesi yahut ilgililerin gelecekteki haklarının ihlâl edilmesinin önüne geçilmesi için dava açabileceklerdir. Bir davada davalı davayı kabul ederse kural olarak dava sona erer. Ikrarda da bir taraf, diger tarafça ileri sürülen veya aleyhine hukuki sonuç doguracak nitelikteki bir maddi vakıanın (olgunun) dogrulugunu bildirmektedir. Ancak davalıda, hak sahibinin taleplerini reddetmesini haklı gösterecek sebepler de bulunabilir. Bu gibi durumlarda davaya karsı davalının çesitli savunma imkânları elinde var demektir. Davalı savunması ile iddia edilen olgulara karsılık vermekte, onları cevaplandırmaktadır. Savunma, kural olarak üç sekilde yapılır: Inkâr Ederek Savunmada, davacının dayandığı olguların, olayların mevcut olmadıgı iddia edilir. Itiraz Edilerek Savunmada, davacının ileri sürdügü olaylara, olgulara karsı, davalı da karsı olaylar, olgular belirterek, hakkın mevcut olmadıgını iddia etmektedir. Burada inkârdan farklı olarak, davalı, davacının ileri sürdügü olayları, olguları esas itibarıyla kabul etmekle birlikte; bunlara karsı, kendisi de bu olay ve olguları hükümsüz kılacak bazı olaylar, olgular ileri sürmektedir. Davalı def ’i ileri sürerek de savunma yapabilir. Def ’i davacının ileri sürdügü olay ve dava konusunun davalı tarafından kabul edilmekle birlikte, davalının edimini yerine getirmekten çekinmesini haklı gösterecek karsı sebeplerin ileri sürülmesini ifade eder [örnegin; zamanaşımı süresinin geçmesi halinde zamanasımı def ’inde bulunulması; iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde önce karsı tarafın borcunu ödemesinin ileri sürüldügü ödemezlik def ’i ileri sürülmesi (dermeyanı)]. Savunmada davalının ileri sürebilecegi itirazla def ’i arasında iki fark mevcuttur. Ilki, itirazdan farklı olarak def ’ide hak mevcut olmakla birlikte bazı haklı sebepler dolayısıyla hak artık dava yoluyla hiç veya geçici olarak elde edilemez hale gelmektedir (alacağın zamanasımına ugramasında oldugu gibi). Ikincisi; usul hukukuna göre itiraz söz konusu oldugunda hakimin itirazı re’sen dikkate alması gerekirken, def ’i hakim tarafından re’sen dikkate alınamaması, davalının def ’inin varlıgını ileri sürmesi gerekliligidir. Borçlunun borçlarını yerine getirmemesi halinde, alacaklının talebi ile borçlunun borcunu yerine getirmesi (haciz ya da iias yoluyla) zorla, Devletin adalet örgütü içinde yer alan resmî makamlarca (icra daireleri, iias daireleri, icra mahkemeleri) saglanır. Buna cebri icra denilmektedir.

Hakkın Bizzat Sahibi Eliyle (Kisinin Kendisi Tarafından) Korunması

Kanun çok istisnai durumlarda, kisinin hakkını bizzat kendisinin korumasına izin vermektedir. Bu istisnai haller arasında haklı savunma (mesru savunma / mesru müdafaa), zaruret (ıztırar) hali ve kuvvet kullanma (ihkakı hak) sayılabilir. Haklı savunma (mesru savunma / mesru müdafaa), TBK m.64’te aynı kavramla ve Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 25. maddesinde de “mesru savunma” baslıgı altında düzenlenmistir. Mesru müdafaa olarak da yerlesmis olan haklı savunmada, bir kisinin hayatına, özgürlügüne, beden tamlıgına, haysiyetine veya malına yönelik bir saldırıda, o kisiye belirli sartlar altında kuvvet kullanarak bu saldırıyı uzaklastırma imkânı verilmektedir. TBK m. 64 birinci fıkrasında, “Haklı savunmada bulunan, saldıranın sahsına veya malına verdiği zarardan sorumlu tutulamaz” demektedir. TCK m.25’te de “Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmis, gerçeklesen, gerçeklesmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve kosullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunlulugu ile islenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez” hükmü yer almaktadır. Kisi haklı savunmada, kendi kisiligine veya malına yahut bir baska kisinin kisiligine ya da malına karsı yapılan hukuka aykırı ve halen devam eden bir saldırıyı defetmek için ölçülü ve uygun bir savunmada bulunursa, verdigi zarardan dolayı tazmin yükümlülügü dogmayacagı gibi bu sekilde islenen fiilden dolayı kendisine ceza da verilmez. Zaruret (ıztırar) halinde, bir kisi kendisini veya baskasını açık ya da yakın bir zarar tehlikesinden korumak için diger bir kisinin mallarına zarar vermektedir. Böyle bir durumda hakim, ortaya çıkan zararı tazmin yükümlülügünü hakkaniyete göre belirleyecektir (TBK m.64/2). Evinde çıkan yangından kaçmak için balkondan yan daireye geçip komsusunun kapı ve penceresini kırmak zorunda kalan kisinin durumu bir zaruret halidir. Zaruret halinde bu kisi verdigi zararı hakkaniyete uygun olarak ödemekle yükümlü olacaktır. Kuvvet (güç) kullanma (ihkakı hak), bir kisinin hakkını bizzat kuvvet kullanarak koruması TBK 64. maddenin üçüncü fıkrasında öngörülen sartların varlıgı halinde hukuka aykırı sayılmamaktadır. TBK m.64/3 hükmüne göre, “Hakkını kendi gücüyle koruma durumunda kalan kisi, durum ve kosullara göre o sırada kolluk gücünün yardımını zamanında saglayamayacak ise ve hakkının kayba ugramasını ya da kullanılmasının önemli ölçüde zorlaşmasını önleyecek baska bir yol da yoksa, verdigi zarardan sorumlu tutulamaz”. Kuvvet kullanmaya iliskin TBK m.64/3 hükmünün özel bir hali TMK’nin 981. maddesinde yer almaktadır. Bu hükme göre, zilyet (bir seyi fiilen elinde bulunduran kisi) bütün gasp ve saldırı fiillerini, durumun haklı gösterdigi derecede kuvvet kullanarak defetmek hakkına sahip bulunmaktadır. Zilyet, rızası dısında kendisinden alınan seyi tasınmazlarda el ko yanı kovarak, tasınırlarda  ise eylem sırasında veya kaçarken yakalananın elinden alarak zilyetligini koruyabilecektir. Ancak Kanun, zilyedi, durumun haklı göstermedigi derecede kuvvet kullanmaktan menetmektedir.

Hakkın Korunmasında Ispat Yükü

Ispat, bir olayın veya olgunun varlıgı veya yoklugu hakkında hakimin kanaat sahibi olmasına yönelik bir ikna faaliyetidir. Bir davada davacı, bir hakkın varlıgını, davalı da böyle bir hakkın yoklugunu ileri sürmektedir. Dava, iddia ve savunma olmak üzere iki kısımdan meydana gelmektedir. Davacı talebini çesitli iddialara dayandırır. Davalı da bu iddialara karsı kendisini savunur. Bunu yaparken davalı da savunmasını çesitli iddialara dayandırmaktadır. Iddia ve savunmalardan olusan davayı bir sonuca baglamak zorunda bulunan hakim, ya davayı kabul etmek suretiyle davacının haklılıgına veya davayı reddetmek suret iyle davalının haklı olduguna karar verecektir. Bunun için hakimin, öncelikle birbirine karsıt iddialardan hangisinin dogru ve gerçege uygun oldugu konusunda bir kanaat sahibi olması gerekir. Bu ise, hakime sunulan delillerle (kanıt / beyyine) saglanır. Deliller usul hukukunun konusunu olustururlar. Ispat ve deliller konusu 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 187 ve devamı hükümlerinde düzenlenmistir. Bir davada ortaya çıkan en önemli sorun, iddia ve savunma olarak ileri sürülen olguları kimin ispat edecegidir. Türk Medeni Kanunu da bu önemli sorunu, ispat yükü denilen bir ilkeye baglamıstır. TMK m.6’da düzenlenmis olan bu ilkeye göre, “Kanunda aksine hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdıgı olguların varlıgını ispatla yükümlüdür.” Demek ki, bir davada davacı iddiasını dayandırdıgı olguların varlıgını, davalı da savunmasını dayandırdıgı olguların varlıgını ispat etmekle yükümlüdür. TMK’nın 6. maddesinde hükme baglanmıs olan “taraflardan her birini”, “hakkını dayandırdığı olguların varlıgını” ispatla yükümlü tutan ilkenin bazı istisnaları bulunmaktadır. Esasen TMK m.6, “kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça” kuralıyla bu istisnaların var olabileceklerini ortaya koymustur. Böyle bir durumda, istisnalar lehine olan kimse, ispat yükünden kurtulmus olacaktr. Bu sebeple, ispat yükü istisnai hallede ters çevrilmekte ve iddia edenin degil, karsı tarafın bu iddianın aksini ispat etmesi söz konusu olmaktadır. Bu istisnalar arasında asagıda yer verilen hususlar dikkat çekicidir: Ispat yükünün kanun hükmü ile yer degistirmesi: Bazı hallerde ispat yükü, bir kanun hükmü ile degistirilmis olabilir. Haksız fiillerde, bazı kosulların yanı sıra, haksız fiilde bulunan kimsenin kusurunun da ispat edilmesi zorunlu oldugu halde (TBK. m. 49), sözlesmelerde, edimin ifa edilmemesinde borçlu, kusursuz oldugunu ispat ile yükümlü tutulmuştur (TBK. 112). Anonim sirketlerde yönetim kurulu üyeleri de kusursuz olduklarını ispatlamadıkça, hem sirkete hem pay sahiplerine hem de sirket alacaklılarına karsı verdikleri zararlardan sorumlu tutulmaktadırlar (TTK m.553/1). Karineler: Karine, kanun tarafından mevcut ve belli olarak kabul edilen bir olaydan, bir olgudan, bilinmeyen bir olayın, bir olgunun varlıgı hakkında sonuç çıkarılmasını ifade eder. Lehine karine olan kisi de ispat yükünden kurtulmakta, sadece karineyi ileri sürmesi yeterli sayılmaktadır. TMK’nın 3. maddesinde düzenlenmis olan, “… asıl olan iyiniyetin varlıdır” seklindeki iyiniyet (sübjektif iyiniyet) karinesi, TMK’nın 13. maddesindeki “yasının küçüklügü yüzünden veya akıl hastalıgı, akıl zayıiıgı, sarhosluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneginden yoksun olmayan herkes, bu kanuna göre ayırt etme gücüne (temyiz kudretine) sahiptir” hükmüyle getirilen ayırt etme gücü karinesi, TMK m.285’in düzenledigi “Evlilik devam ederken veya evligin sona ermesinden baslayarak üç yüz gün içinde dogan çocugun babası kocadır” seklindeki babalık karinesi, bu yönde örnek olarak gösterilebilir. TMK’nın 7. maddesi “Resmî belgelerle ispat” kenar baslıgı altında, “Resmî sicil ve senetler, belgeledikleri olguların doğruluğuna kanıt olusturur. Bunların içeriginin dogru olmadıgının ispatı, kanunlarda baska bir hüküm bulunmadıkça, herhangi bir sekle baglı degildir” hükmüne yer vermektedir. Bu durumda hakkın kaynagını teskil eden olgu, resmî bir sicile (örnegin; nüfus siciline, tapu siciline) veya resmî bir senede (örnegin; tapu senedine, noter senedi) dayandırılıyorsa, bunların dogru olmadıgının ispatı, karsı tarafa düsecektir. Ayrıca, TMK’nın 7. maddesinin ikinci fıkrasına göre, kanunda baska bir düzenleme bulunmuyorsa, bu ispat herhangi bir sekle de baglı olmayacaktır. Bu maddedeki düzenleme de resmî sicil ve resmî senetler hakkında bir karineye isaret etmektedir. Iddiasını resmî sicil ve resmî senetlere dayandıran taraf, karineden yararlandıgı için iddiasını ispat zorunda kalmayacaktır. Ikrar: Taraiardan birinin iddiasının gerçek oldugunun karsı tarafça kabul edilmes i demek olan ikrar halinde de diger tarafın ispat yükümlülügü ortadan kalkar. Ancak TMK’nın bosanmada yargılama usulüne iliskin 184. maddesinin 3. bendinde yer alan “tarafların bu konudaki her türlü ikrarları hâkimi baglamaz” seklindeki hüküm ikrarın istisnasını teskil eder.

 Özet

Hakkın kazanılmasını açıklamak

Bir hakkın bir kisiye baglanmasına hakkın kazanılması adı verilir. Bu durumda kisi ile hak arasında bir baglantı kurulmaktadır. Bir hakkın kazanılmasına, baska bir ifade ile hakkın doğumuna yol açan olgular üç tanedir. Bunlar; hukuki olay, hukuki iil ve hukuki islemdir. Hukuk düzeninin kendilerine hukuki sonuçlar bagladıgı olaylara hukuki olay denir. Hukukun kendisine hukuki sonuç bagladıgı insan iradesi, hukuki iil olarak adlandırılır. Hukuki islem, bir veya birden fazla kisinin hukuki bir sonuca yöneltilmis irade açıklamasıdır. Haklar, özellikle de malvarlıgı hakları aslen kazanma ve devren kazanma olmak üzere iki sekilde kazanılır. Aslen kazanmada kisi, o zamana kadar hiç kimseye ait olmayan ve aslında daha önceden mevcut olmayan bir hakkı, kendi iiliyle elde ederek o hakkın ilk sahibi olmaktadır. Hakların aslen kazanılmasının yolları; isgal, ihraz, baskasına ait bir seyi isleme, malların karısması ya da birlesmesi, baskasına ait bir eşyayı zamanasımı ile kazanmadır. Devren kazanma, bir kisinin bir hakkı o zamana kadar sahibi olan kişiden elde etmesidir. Devren kazanmada, hakkı kazanana “halef ” denilmektedir. Hak, bütün alacak (aktii) ve borçları (pasii) ile devrediliyorsa, “külli haleiyet”; sadece bir kısım haklar bir kimseden baska bir kimseye devir yoluyla geçiriliyorsa “cüz’i haleiyet” söz konusudur.

Hakkın kazanılmasında iyiniyet kavramını açıklamak

Iyiniyet kavramı, bir hak kazanılırken hakkın kazanılmasına engel olan bir sebebin mevcudiyeti veya o hakkı kazanma için gerekli olan bir unsurun yoklugu hakkında gerekli özeni göstermesine rağmen kiside varolan, makul görülebilen bir yanlıs bilgi ya da bilgisizligi ifade eder. TMK m.3’te yer alan “Kanunun iyiniyete hukuki bir sonuç bagladıgı durumlarda, asıl olan iyiniyetin varlıgıdır” seklindeki hüküm, hakların dogumuna, hüküm ve sonuçlarına uygulanacak ana ilke olan “iyiniyet kuralı”nı düzenlemektedir. Iyiniyetin unsurları söyle sıralanabilir: Kisi hatalı (yanlıs) bir bilgiye sahip veya bilgisiz olmalıdır, bu hatalı bilgi veya bilgisizlik kisinin kendi kusurundan ortaya çıkmıs olmamalıdır, söz konusu hatalı (yanlıs) bilgi veya bilgisizlik ya yalnız hakkın dogumu veya kazanılması anında bulunmalı ya da devamlı olarak mevcut olmalıdır. Sahibinin elinden istegiyle çıkan bir menkul malı devralan iyiniyetli üçüncü kisi o malın mülkiyetini kazanır. Sahibinin elinden isteği olmadan çıkan bir menkul malın (örnegin çalınan, bir yerde unutulan esyanın) iyiniyetli de olsa mülkiyeti kazanılamaz. Fakat iyiniyetli kisi sahibinin elinden rızası dısında çıkan bir malı açık arttırmadan, bu gibi mallar satan yerlerden veya pazardan almış ise kısmen korunmaktadır, yani o malın mülkiyetini kazanamamaktadır, ama malı iade etmeden önce malın sahibinden o mal için ödedigi semenin iade edilmesini isteyebilir. Sahibinin elinden istegi olmadan çıkan mal para veya hamiline yazılı senet ise, bunları iktisap eden (kazanan) iyiniyetli üçüncü kisi hak sahibi olur.

Hakkın kullanılmasını ve dürüstlük kuralını ifade etmek

Hakkın kullanılması, kisinin hukuk düzenince korunan menfaatleri (hakları) çerçevesinde, kendisine tanınan yetkilerinden faydalanmak üzere harekete geçmesidir. Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır” demektedir. Dürüstlük kuralları, normal, orta zekâlı, makul, dürüst kisilerin, toplum içinde karsılıklı güvene, ahlaka ve dürüstlüge dayalı davranısları sonucunda ortaya çıkan ve toplumun ihtiyaçlarıyla is hayatının gereklerine uygun olduğu ölçüde herkesçe benimsenen kurallardır. Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz” seklindeki düzenleme, hakkın kötüye kullanılmasına isaret eder. Buna göre bir hak, sahibi tarafından iyi kullanıldıgı takdirde hukuk düzenince korunmaya layıktır, aksi takdirde hukuk düzeninin korumasından yararlanamaz.

Hakkın kaybedilmesinin sebeplerini belirlemek

Hakkın kaybedilmesi, bir hakkın hak sahibinin elinden çıkması, o hakkın hak sahibinden ayrılmasıdır. Hak sahibinin, sahip oldugu bir hakkın hukuki islem, hukuki iil ya da hukuki olay sonucunda bir baska kisiye devredilmesiyle hakkın nisbi kaybı gerçeklesir (örnegin; satıs sözlesmesinde satıs ile; bagıslama sözlesmesinde bagıslama ile bazı haklar hakkı devredenden hakkı devralana geçmektedir). Bir hakkın kaybı sonucunda hak tamamen ortadan kalkıyorsa hakkın mutlak kaybı söz konusu olur. Hakkın mutlak kaybı da bir hukuki olay, hukuki iil ya da hukuki islem sonucu gerçeklesebilir (bir kimsenin sahip oldugu gazeteyi çöpe atmasıyla artık gazetenin sahibi olmaktan çıkması, ya da mirastan feragat sözlesmesiyle mirastan feragat eden bir kisinin, mirasçılık sıfatını, dolayısıyla miras hakkını kaybetmesi vb.).

Hakkın korunmasının yollarını özetlemek

Günümüzde modern hukuk sistemlerinde hakların devlet eliyle korunması ilkesi benimsenmis olup, hak sahibi hakkını devletin yargı organları önünde dava açarak ve bu organların zorlamasıyla elde edebilmektedir. Kanun ancak çok istisnai hallerde kişinin kendi hakkını dogrudan dogruya korumasına müsaade etmistir. Bir kisinin sahip oldugu talep hakkı, bir kisinin hakkını elde etmek veya hakkına saygı gösterilmesini saglamak amacıyla, sözlü ya da yazılı olarak karsı tarafa yönelttigi isteme yetkisidir. Dava hakkı, talep hakkını Devletin tarafsız ve bagımsız yargı organları (mahkemeler) önünde ileri sürme ve onlar aracılıgı ile yerine getirilmesini isteme yetkisidir. Bir kisinin, hakkının korunması ya da elde edilmesi, bir uyusmazlıgın halli veya önlenmesi yahut bir kisiye karsı hukuki bir etkinin saglanması için mahkeme yoluyla Devletin harekete geçmesinin istenmesine dava denir. Dava sırasında taraflardan biri (davalı), diger tarafın istemini kabul ederse, kural olarak dava sona erer. Savunma ile davalı iddia edilen olgulara karsılık vermektedir. Inkâr, davalı tarafından, davacının dayandığı olguların, olayların mevcut olmadıgının iddia edilmesidir. Itirazda davalı, davacının ileri sürdüğü olgulara karsı baska olaylar, olgular belirterek, davacının iddia ettigi hakka sahip olmadıgını iddia etmektedir. Def ’i, davalının, davacının ileri sürdüğü olay ve dava konusunu kabul etmekle birlikte, kendi edimini yerine getirmekten çekinmesini haklı gösterecek karsı sebepleri ileri sürmesidir. Cebri icra, borçlarını ödemeyen borçluların, devlet gücü ile borçlarını ödemeye zorlanmalarıdır. Kanun çok istisnai durumlarda, kisinin hakkını bizzat kendisinin korumasına izin vermektedir. Bu istisnai haller; haklı savunma (mesru savunma / mesru müdafaa), zaruret (ıztırar) hali ve kuvvet kullanma (ihkakı hak) olarak belirtilmektedir.

Yasamın Içinden

Mesru müdafaa var, ceza vermeyin

Geceleyin eve giren ve ikiz bebeklerinden birini çalmak isteyen hırsızı öldüren Mehmet-Yasemin Atakul çiii hakkında ömür boyu hapis talebiyle dava açıldı. Savcı ise mesru müdafaa halinin dikkate alınarak çifte ceza verilmemesini istedi. ADANA’da, çocuklarını çalmak isteyen 46 yasındaki Mustafa Çakmak’ın ölümüne neden oldugu iddia edilen 30 yasındaki Mehmet Atakul ile 38 yasındaki esi Yasemin Atakul hakkında ömür boyu hapis cezası istemiyle dava açıldı. Ancak savcı, çifte ceza verilmemesini istedi.

Çakmak, 5 Agustos 2009’da sabaha karsı Atakul ailesinin evine girdi. Çiiin, havanın sıcak olusu nedeniyle, iki yasındaki kızları Gülten ve olay tarihinde 1.5 aylık olan ikizleri Mustafa ve Ramazan Atakul ile birlikte balkonda yattıgı evde, ikizlerden Ramazan agladı. Bebege mama hazırlayıp odaya geçtiği sırada diger ikiz bebegi alan Çakmak ile karsılasan Yasemin Atakul, çıglık attı. Gürültüye uyanan Mehmet Atakul, esinin verdigi bıçakla, Çakmak’ı bıçakladı. Yaralanan Çakmak, ikinci kattaki evin balkonundan atlayınca, yasamını yitirdi. Gözaltına alınan Atakul çiii, çıkarıldıkları mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Atakul çiii hakkında, ‘Kasten adam öldürme’ suçundan ömür boyu hapis cezası istem iyle dava açıldı. Ancak savcı, çiie, mesru savunma ve zorunluluk halinin dikkate alınarak ceza verilmemesini istedi.

Okuma Parçası

Hırsız malına 3 yıl

1 Nisan’dan itibaren yürürlüge girecek olan yeni TCK, hırsızlık malı satanların ‘bilmiyordum’ mazeretini geçersiz kılacak. Halen 512’nci madde olarak düzenlenen yasa ya göre 7 gün olan taban ceza, 165 numarayla düzenlenen yeni TCK’da 6 aya çıkarılıyor. Her iki yasada üst sınır yine 3 yıl. YENI TCK, çalıntı malı bilerek alanların beraat etmelerini zorlastırıyor. Kuyumcular Odası’nın üyelerine ‘dikkatli olun’ uyarısı yapmasına neden olan, 1 Nisan’dan itibaren yürürlüğe girecek yeni yasada mevcut yasadaki ‘bilerek’ sözcüğünün kaldırılması evinde ya da isyerinde çalıntı mal çıkan kişiye mahkumiyet yolunu açabilecek. Mevcut yasaya göre bugüne kadar hırsızlık malını satın alan kisinin ‘bilerek’ aldıgının tespiti çok güç oldugundan, bu konnuda açılan davaların yüzde 99’u beraatle sonuçlanıyordu. Yeni yasayla evinde, üstünde ya da isyerinde çalıntı mal çıkan kisinin beraat etmesi güçlesiyor, mahkumiyet riski artıyor. Halen 512’inci madde olarak düzenlenen yasaya göre 7 gün olan taban ceza, 165 numarayla düzenlenen yeni TCK’da 6 aya çıkarılıyor. Her iki yasada üst sınır yine 3 yıl. Hukukçular, mevcut ceza kanununda oldugu gibi yeni TCK’da da ‘bilerek’ sözcügü kalksa dahi ‘bilmeden satın alan’ kisiyi mahkum etmenin mümkün olmadıgını savunuyor. Bir Cumhuriyet Savcısı bu durumu, ‘Hukukta mantıksızlık olmaz. Yeni yasa sonucu pek degistirmez ama yeni yasaya göre ortaya konulacak bir içtihat, yeni süreci yönlendirebilir’ diyor. 3 yıla kadar hapis cezası öngören yasaya göre ilk etapta sanıgın para cezasıyla kurtulması mümkün olsa da çalıntı mal alma suçunu alıskanlık haline getirdigi tespit edilen kişi yasa uyarınca 1 yıldan asagı olmamak üzere hapis cezasına mahkum edilebiliyor.

KUYUMCU ZORDA

Istanbul Kuyumcular Odası’na baglı 7 bin kuyumcu bulundugunu belirten Istanbul Kuyumcular Odası Baskanı Ahmet Karbeyaz ise ‘Bu yasanın hırsızlıgı önleyici hiçbir özelligi bulunmuyor. Bir tarafı düzeltelim derken bir tarafı magdur ediyorlar. Kuyumcular, altın satmak isteyen tanımadıgı kisilerden ‘altın satabilir’ kagıdı isteyeceklerdir. Bu durum vatandası da zor durumda bırakacaktır’ dedi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.