Home » Z_Ders Notları » Uluslar_arası_İlişkiler » 1.Dönem » Siyasi Tarih 1 » Fransız Devrimi – 4. Ünite

Fransız Devrimi – 4. Ünite

Fransız Devrimi

FRANSIZ DEVRİMİ NEDEN VE NASIL YAPILDI?

Siyasi Tarih içinde bir dönüm noktası sayılan 1789’daki Fransız Devrimi, sadece Avrupa değil, dünya siyasi dengelerini de köklü biçimde etkileyen sonuçlara sebep olmuştur. Bu sonuçların bir bölümünün XXI. yüzyılda bile dünyanın çeşitli yerlerinde etkisini sürdürdüğünü söylemek Fransız Devrimi’nin önemini vurgulamak açısından yerinde bir tespittir. Avrupa’nın 1789 öncesindeki genel görünümü Üçüncü Ünite’de incelenmişti. Bu inceleme sırasında, XVIII. yüzyılda özellikle İngiltere’nin kuvvet kazandığı, Fransa’nın da durumunu güçlendirdiği belirtilmişti. Gerçekten de 1789 öncesi dönem boyunca özellikle İngiltere ve Fransa’nın geniş iktisadi güce kavuştukları görülmektedir. İngiltere daha çok Amerika ve Asya’da, Fransa ise Avrupa içinde ve Yakın Doğu’da geniş ticaret imkânlarına kavuşmuştu. Dış pazarlar için rekabetin bu ölçüde yoğunlaşması, iki ülkeyi kaçınılmaz olarak birbirleriyle çatışmaya da sürükleyecekti. Nitekim XVIII. yüzyıl boyunca İngiltere ve Fransa arasında meydana gelen savaşlar, Fransız Devrimi’nin patlak verdiği iktisadi ve toplumsal iklimin doğmasına katkı sağlamıştır. Fransa’nın İngiltere ile rekabet edebilmek için olağanüstü maddi kaynaklar sarf etmesi, ülke maliyesinin iflas etmesine yol açmıştır.

“Aydınlanma”nın Fransız Devrimi’nin Çıkışındaki Etkisi

Genel olarak “Aydınlanma Çağı” olarak isimlendirilen XVIII. yüzyılın düşünürleri devlet yönetimi, anayasacılık, bireyle devlet arasındaki ilişkilerin niteliği, siyasi ve medeni haklar gibi konularda çok önemli eserler verdiler. Böylece, özgürlüklerin ve demokratik kurumların yeşermesine uygun bir zemin doğdu. Artık hükümdarların dilediği şekilde yönetmesi güçleşiyordu. Birçok yerde, keyfi otoriteye karşı çıkan yazarlar yaygın biçimde okunmaya başlamıştı. Avrupa’da siyasal, sosyal ve iktisadi alanlardaki gelişmeler, kıtanın Batısı’nda, Doğusu’na göre daha derinden hissedildi. Bunun en önemli sebebi Batı’da çok sesliliğin Doğu’ya göre daha yaygın olmasındandı. Batı Avrupa içinde de Aydınlanma Çağı’nın özellikle geliştiği ülke ise Fransa olmuştu. Bu yeni fikirleri özellikle Fransız yazarlarının işlediği görülmektedir. Ansiklopedistler adını alan Diderot, Voltaire, Montesquieu, Rousseau gibi yazarlar, XVIII. yüzyılın ortaları ile ikinci yarısında ortaya koydukları çalışmalarıyla, Aydınlanma Çağı’nın Fransa’da kök salmasını sağlamışlardır.

Devrim’in Fransa’ya Özgü Nedenleri

Fransa’nın, XVIII. yüzyıl boyunca İngiltere’yle uzun süren savaları borçlanmalara, bütçe açıklarına ve yeni vergilerin toplanması ihtiyacına yol açmıştı. Yeni vergilere karşı ise Parlamento’nun (Etats Generaux) direnmemesi kaçınılmazdı. Vergi artışları en fazla burjuvaziyi rahatsız etmişti. Fakat Fransa’da gerek kentlerde, gerek kırsal kesimde artık önemli sayılara ulaşmış işçiler de vardı. İşçi kesiminin duyduğu rahatsızlık da burjuvaziden daha alt düzeyde değildi. Aristokrasi’nin (Soylular) çeşitli vergi muafiyetlerine sahip olması ve Ruhban’ın da (Kilise) vergi vermemekte direnmesi, bütün mali yükün burjuvaziye ve sıradan halka binmesine sebep olmaktaydı. Kral XVI. Louis yeni vergi alabilmek amacıyla ve Aristokrasi’nin isteğiyle Meclis’i Mayıs 1789’da toplantıya çağırdı. Bu çağrısında Kral, toplumsal sınıfların temsilcilerini seçmelerini ve uzun süredir toplanmamış olan Meclis’e göndermelerini istedi.

Devrim’in Çıkması

Meclis, öngörüldüğü gibi Mayıs 1789’da toplandı. Üç alt-Meclis’ten oluşmaktaydı. Birinci ve İkinciye Aristokrasi ve Ruhban sınıfları egemendi. Üçüncü alt-Meclis’te ise bankacıların başını çektiği orta sınıf (Burjuvazi) ile köylüler ve işçiler yer alıyordu. Birinci ve İkinci alt-Meclis’le Üçüncüsü arasındaki ayrılık hemen dikkati çekiyordu. Özellikle Burjuvazi, kazandığı iktisadi güce rağmen siyasal açıdan hâlâ Soylulara bağlı olmaktan kurtulmak istiyordu.

Öte yandan, Üçüncü alt-Meclis’teki bütün sınışarda Aydınlanma Çağı’nın yeni fikirleri iyice yer etmiş bulunmaktaydı. Kısa bir süre önce (1776’da) Kuzey Amerika’da İngiltere’ye karşı yürütülen Amerikan bağımsızlık hareketinin başarıya ulaşmış olması, Üçüncü alt-Meclis’te bulunanlarda, Fransa’da da milli egemenliğin kurulması kararlılığını yaratmıştı. Sayıları diğer iki alt-Meclis’in üye toplamına eşit olan Üçüncü alt-Meclis’in temeldeki bu farklı yaklaşımı, Meclis’i daha başlangıçta devrim havası içine soktu. Üçüncü alt-Meclis, toplantıları altı hafta kadar boykot ettikten sonra, 17 Haziran’da kendini “Milli Meclis” olarak ilan etti. Kral XVI. Louis ise, Aristokrasi’nin baskısıyla “Milli Meclis”in toplantı salonunu kapattı. Böylece, bir yanda Kral, Soylular ve Kilise; öte yanda ise Burjuvazi ve geniş halk kitlelerinin yer aldığı bir ayrışma meydana gelmişti.

Bu ortam içinde halk, 14 Temmuz 1789 günü, Fransa’da mutlakiyetçi monarşinin sembollerinden Bastille hapishanesinin önünde toplandı. Buradaki karışıklıklar sırasında askerlerle çatışma çıktı. Halk, birdenbire büyüyen kanlı olaylar sırasında Bastille’i ele geçirdi. Bu durum karşısında Kral geriledi ve Üçüncü alt-Meclis’in ilan ettiği Milli Meclis’i tanımak zorunda kaldı. 14 Temmuz’da başlayan Fransız Devrimi, aşamalar hâlinde gelişmiştir.

FRANSA’DA YENİ REJİMİN KURULUŞU VE SORUNLARI

Yeni Rejim’in Yeni Anayasası

Milli Meclis, 4 Ağustos’ta “feodalizmin kaldırıldığı”nı ilan etti. 26 Ağustos’ta da “İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi” yayınladı. Fakat bu tarihten sonra, zaman ilerledikçe ve yeni hükümet biçiminin ne olacağı gibi konulara inildikçe, Fransız Devrimi’nin önderleri arasında görüş ayrılıkları doğmaya başladı. ABD Anayasasından da etkilenen Jacobinler (Jakobenler) – Kral’a yasaları veto yetkisi tanınmasını ve çift meclis sisteminin kurulmasını isterken bazıları ise -Radikaller- Kral’ın ancak “askıya almak yetkisi” olabileceğini ve tek meclisin gerektiğini savunuyorlardı. Öte yandan, Fransa’da Devrim’in gerçekleşmesi ve feodalizmin kaldırılması üzerine yurtdışına kaçan Soylular da eski ayrıcalıklarını yeniden elde edebilmek için yeni yönetime karşı bir savaşa hazırlanıyorlardı. Yani, Devrim içeride ve dışarı da sıkıntılarla karşı karşıyaydı. Bu ortamda sertlik yanlıları güçlenmekteydi. Nitekim Fransa’nın yeni yönetim şekli, Anayasa hazırlığından dolayı “Kurucu Meclis” adını alan bu meclisin iki yıllık çalışmaların sonunda 1791 Anayasası’yla ortaya çıktığında, Kral’a sadece “askıya alma yetkisinin” tanındığı ve tek meclisli bir anayasal monarşinin kurulduğu görüldü. Yani, Radikalleri görüşü doğrultusunda bir anayasa ortaya çıkmış oluyordu.

Bu gelişmenin ilk etkisi Kral’ın üzerinde oldu. Yetkileri büyük ölçüde elinden alınan Kral XVI. Louis, dışarıdaki Soylular’a katılmak amacıyla 1791 Temmuzunda kaçmaya kalkmıştı. Fakat yakalanarak Paris’e geri getirildi ve yeni statüsünü kabul etmeye zorlandı. Bu duruma boyun eğmekle birlikte XVI. Louis, eşi Marie Antoinette’in ağabeyi Kutsal Roma (Avusturya-Habsburg) İmparatoru II. Leopold’den yardım istemekten geri durmadı.

Devrimle Vatandaşlara Sağlanan Yeni Haklar

Devrimin ilk günlerinle ilan edilen İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi’nde yer verilen, insanların doğuştan özgür oldukları, özel mülkiyetin dokunulmazlığı, basın özgürlüğü, yasalar önünde eşitlik, adil vergi düzeni ve memuriyete girebilme gibi haklar Kurucu Meclis’in hazırladığı anayasayla teminat altına alındı. Fakat bazı sınırlamalar da getirildi. Mesela, halkın büyük bölümünün “cahil olduğu”, dolayısıyla da “siyasi görüşü bulunamayacağı” düşüncesiyle, vatandaşlar “aktif” ve “pasif” biçiminde ikiye ayrılırken, yalnız 25 yaşın üstünde olan ve belirli bir miktar vergiyi ödeyenlere seçme hakkı verildi. Bu durum yüksek orta sınıfı yönetimde söz sahibi durumuna getirirken köylü ve işçilerin tamamen dışlanması sonucunu doğuruyordu. Kadınların ise ne oy verme ne de eğitim hakları vardı.

Devrim’den Sonra Fransa’da Sosyal Sınıflar ve Devlet

Yeni yönetimin ekonomi alanda liberalizmi benimsemesi, burjuvazinin gücünü gösteriyordu. Fransız Devrimi, onu gerçekleştiren sosyal güçler içinde daha ziyade orta sınıfın (Burjuvazi’nin) taleplerine göre biçim almaktaydı. Öte yandan Fransız Devrimi, esas itibariyle Aristokrasi’ye (Soylular) karşı gerçekleştirilmişken Kurucu Meclis ülke topraklarının yaklaşık % 10’una sahip olan Kilise’nin de mallarına el koyunca, Ruhban sınıfının Devrim’e desteği tamamen ortadan kalktı. Devrim’in Paris dışındaki kırsal alanda yayılmasında ve benimsenmesinde önemli bir rol oynayan köy papazları bu el koyma kararına tepki duydular. Papa, Devrim’i ve gerçekleştirdiklerini kınadı. Devrim’in Kilise’yi böylesine karşısına alması ise, hem içerideki hem de dışarıdaki muhalişerinin sayısını artırmaktan başka bir işe yaramadı. Fransa’nın birçok yerinde Devrim karşıtı isyanlar başladı. Bunun üzerine çok sert bir tavır alan Devrimciler kiliseleri kapatmaya, ele geçirdikleri din adamlarını öldürmeye başladılar. Devrim’in “Kilise karşıtı” yüzü toplumsal huzursuzluğu derinleştirdi. Napoleon Bonaparte’ın 1801’de Kilise’yle “barışmasına” kadar, yeni Fransa’da din alanındaki sorunlar sürecektir.

Eski Rejim’i (Ancient Regime) Geri Getirme Çabaları ve Devrim’in Tepkisi

Ülke içinde karışıklıklar yaşanmakla birlikte, “özgürlük”, “eşitlik” ve “kardeşlik” şeklinde sloganlaştırılan Fransız Devrimi’nin yeni fikirleri Avrupa’nın her yerinde yandaş toplamaya başlamıştı. Avrupa monarşileri benzer devrimlerin kendi ülkelerinde de doğmasından kaygı duymaktaydılar. Fransa’ya karşı bir savaş fikri İsveç ve Rusya tarafından da destekleniyordu. Öte yandan, XVI. Louis’nin kayınbiraderi olan Avusturya hükümdarı II. Leopold da bu gelişmelerle yakından ilgileniyor ve ortak bir saldırı için Prusya’yla görüşmeler yapıyordu. II. Leopold’ün 1792’de ölümü üzerine yerine geçen oğlu II. Franz ise, Fransız soylularının savaş isteklerine daha da yatkın bir kişiydi. Fransa’ya karşı savaş tehlikesinin yükseldiği bir dönemde, Fransa Meclisi daha erken davranıp 20 Nisan 1792’de Avusturya’ya savaş açtı.

YENİ REJİM’İN SİYASİ MODEL ARAYIŞLARI

Ulusal Konvansiyon

Başlangıçta, savaş Fransa için kötü gitti. Prusya da Avusturya’ya katıldı. Bununla birlikte, Devrim’in bazı düzenlemelerinden hoşnut olmamalarına rağmen eski rejimin geri gelmesini asla istemeyen geniş köylü kesimiyle işçiler savaş başlayınca Devrim’e sahip çıktı. 10 Ağustos 1792’de Paris’te bir ayaklanmayla krallığın kaldırılması istendi. Bunun üzerine Ulusal Meclis, XVI. Louis’in yetkilerini askıya alarak yeni bir anayasa yapmak üzere Ulusal Konvansiyon (Kurultay) oluşturulmasına karar verdi. Seçimle oluşturulan Ulusal Konvansiyon 22 Eylül’de de Fransa’da cumhuriyeti ilan etti. 1792’den, Direktuvar yönetiminin kurulacağı 1795’e kadarki dönem, Ulusal Konvansiyon dönemi olarak adlandırılır. Ulusal Konvansiyon, Montesquieu’nün “güçler ayrılığı” ilkesinin aksine, yürütme ve yasama erklerinin tek organda birleşmesinin örneğini oluşturan bir olağanüstü dönem meclisiydi.

Fransa’daki bu gelişmeler mücadele ruhunu biledi. Savaşın kaderi de Fransa’nın lehine değişmeye başladı. Fransa, İngiltere ve Hollanda’ya da savaş açtı. Bu savaş, Avrupa devletlerinin aralarında birleşerek Fransa’ya karşı sürdürecekleri ve 1815’e kadar yedi kez tekrarlanacak Koalisyon Savaşları’nın birincisidir. Aralık 1792’de Kral vatana ihanet suçundan yargılandı. 15 Ocak 1793’te de suçlu ilan edildi. Ertesi gün, Meclis’te hazır bulunan 721 üyeden 361’inin oyuyla – yani 1 oy farkla – Kral’ın derhal idamı kabul edildi ve karar hemen yerine getirildi. Fransa dışındaki Aristokratlar, Kral’ın göz hapsindeki sekiz yaşındaki oğlunu XVII. Louis unvanıyla gıyabında kral ilan ettiler. Bu durum radikalleri çileden çıkardı. Önce küçük Louis annesinden ayrılarak 1795’te öleceği bir zindana atıldı. Ardından da Kraliçe Marie Antoinette yargılanıp 15 Eylül 1793’de idama mahkûm edildi. Ertesi gün de eşi XVI. Louis gibi giyotinle idam edildi. Böylece, Eski Rejim’in son önemli aktörleri de sahneden çıkartılmış oldular.

Terör Dönemi (1793-1794)

Savaşın yeniden aleyhe dönmesine bağlı olarak ülkede radikal unsurların etkinliği daha da arttı. Nisan 1793’te ülke içinde dirlik ve düzeni sağlamak adına Jacobenlerin öncülüğünde Kamu Güvenliği Komitesi adlı bir kurum oluşturuldu. Söz konusu komite olağanüstü yetkilerle donatılmış biçimde, Devrim için tehlikeli bulduğu herkesi öldürmeye başladı. 24 Haziran’da Fransa Cumhuriyeti’nin ilk anayasası Meclis tarafından kabul edildi. Maximillien Robespierre Komite’nin en etkili üyesi olarak, içteki ve dışarıdaki “düşmanlara” karşı çok sert önlemler aldı. Girondinler Meclis’ten çıkarılıp idam edildiler. Temmuz 1794’e kadar devam eden terör döneminde 16.594 kişi giyotinle idam edildi. Tüm Fransa’da diğer biçimlerde öldürülenlerin sayısı da üçte ikisini köylülerin oluşturduğu 25.000’in üzerindeydi. Robespierre bu idamları “adil ve gerekli” olarak nitelendirirken, toplumun büyük bir bölümünde Jacobenlere karşı nefret hisleri uyandı. Aslında, kendisi demokratik bir cumhuriyetin kurulmasından yana olmakla birlikte, “terör dönemi”ni başlatan Robespierre, Cumhuriyet’e ihanetle suçlanarak, bazı Jacoben arkadaşlarıyla birlikte 28 Temmuz 1794’te idam edildi. Kamu Güvenliği Komitesi’nin yetkileri ise azaltıldı.

Direktuvar Dönemi (1795-1799)

1795 yılında yeni bir anayasa yapıldı. Bu anayasayla siyasi haklar genişletildi ve iki meclisli sistem benimsendi. Beşyüzler Meclisi ve Yaşlılar Meclisi adlarındaki bu iki kamaradan, asıl yasama yetkisine sahip olan Beşyüzler Meclisi’ydi. Yaşlılar Meclisi’nin ise “askıya alma” yetkisi bulunmaktaydı. Konvansiyon döneminden farklı olarak bu kez yasama ve yürütme birbirinden ayrılmaktaydı. Beş yüzler Meclisi’nin gönderdiği bir liste içinden Yaşlılar Meclisi’nin seçtiği beş Direktör yürütme işlevini yerine getireceklerdi. Bu sebeple yeni model “Direktuvar” adını aldı. Direktuvar yönetiminin ilk gününden itibaren Fransa’da yeni iç huzursuzluklar baş gösterdi. Uzun süren savaş sebebiyle ülke ekonomisi zor durumdaydı. Bazı direktörlerin yolsuzluğa karıştığı iddiaları halkın yeni yönetime güvenini azalttı. Krallık yanlılarının sayısında bir artış meydana geldi. Direktuvar’a karşı başlatılan isyanlar ordunun yardımıyla bastırıldı. Bu isyanların bastırılmasında henüz 24 yaşındayken 1793’te general rütbesine yükseltilmiş olan Napoleon Bonaparte (Napolyon Bonapart) önemli bir rol oynadı.

1797 seçimlerinden Monarşi yanlılarının güçlü çıkması ve eskiye dönüş belirtileri üzerine, Direktuvar Yönetimi, yeniden General Bonaparte’dan yardım istedi. Nitekim Bonaparte’ın gönderdiği bir General, 4 Eylül 1797’de “Fructidor Darbesi” ni gerçekleştirdi. Seçim sonuçlarının bir kısmı iptal edildi. Böylece, Direktuvar bir kez daha rahatlamış oldu. Bu arada Fransız orduları Avusturya’ya karşı İtalya ve Almanya topraklarında çok büyük başarılar elde etmekteydiler. 17 Ekim 1797’de Campo Formio’da Avusturya’yla barış yapıldı. Bu barışla Avusturya Hollandası (Belçika) ve Korfu başta olmak üzere Adriyatik Denizi’ndeki bazı adalar Fransa’ya geçti. Venedik iki ülke arasında paylaşıldı. Fransa Kuzey İtalya ve Almanya’nın Ren bölgesinde denetim sahibi oldu. Campo Formio Antlaşması’yla, 1792’den beri süren Birinci Koalisyon Savaşları sona ermiş oldu. Bununla birlikte Fransa ile İngiltere arasındaki savaş durumu sürmekteydi.

Mısır Seferi

Ülke içinde ise Direktuvar Yönetimi gittikçe artan karışıklıklarla karşılaştı. Yönetim, İngiltere’yi istila işine girişerek bu ülkeyle savaşı bir an önce sona erdirmek gerektiğini düşünüyordu. İç olaylarda yardımına başvurulan Napoleon’dan, bu dış konuyu da halletmesi istendi. Bunun üzerine, Napoleon bu işin güçlüğünü görüp İngiltere’ye karşı doğrudan değil de, Mısır’ı ele geçirerek dolaylı bir darbe indirmeye karar verdi. Napoleon’a göre, donanması sebebiyle denizlerde güçlü olan İngiltere’yi, Britanya Adası’nda vurmak mümkün değildi. Fransa ancak sömürgeler üzerinden İngiltere’ye zarar verebilirdi. Mısır da İngiltere’nin sömürgelerine giden yol üzerinde bulunmaktaydı.

Mısır Seferi’ne çıkan Napoleon önce Malta Adası’nı ele geçirdi. 30 Haziran 1798’de Fransız ordusu hemen hemen hiç mukavemet görmeden İskenderiye’de karaya çıktı. 21 Temmuz 1798’de Osmanlı ordusuyla, Kahire yakınlarında Piramitler Muharebesi (Ehramlar Muharebesi) yapıldı. Osmanlı ordusu yenildi. Kahire düştü. Ekim sonuna kadar tüm Mısır’ın Fransızlarca istilası tamamlandı. İşgale rağmen Osmanlı Devleti Fransa’ya önce savaş ilan etmedi. Çünkü savaştan galip çıkamayacağını biliyordu. Bunun yerine İngiltere’nin Fransa’ya karşı Akdeniz’de tahrik edilmesi ve İngiltere donanmasına Osmanlı limanlarında iaşe verilmesi kararlaştırıldı. Nitekim Amiral Nelson komutasındaki İngiliz donanması 1 Ağustos 1798’de İskenderiye önlerine geldi ve Abukir koyunda demirli bulunan Fransız donanmasını ani bir baskınla, 8-10 gemi hariç, yok etti. Böylece Fransız kuvvetlerinin Fransa ile irtibatı kesildi. Fransızların Mısır’a saldırısı, bu durumdan farklı sebeplerle kaygı duyan Rusya ve Avusturya’nın da İngiltere’nin yanında savaşa girmelerine yol açtı. Böylece İkinci Koalisyon Savaşları başlamış oluyordu. Bunun ardından Osmanlı Devleti Avrupa’da Fransa’ya karşı kurulan İkinci Koalisyon’a (1798-1802) dâhil olarak, Fransa’ya savaş ilan etti.

Bu arada Fransız kara ordusu Mısır’dan Filistin’e girmiş, Akka önlerine gelmişti. Osmanlı direnişi karşısında Fransızlar Akka’yı alamayacaklarını anlayıp daha fazla ilerleyemeden Mısır’a geri döndüler. Napoleon askeri açıdan sıkıştığını anlayınca yerine bir generalini bırakarak 22 Ağustos 1799’da Mısır’dan Fransa’ya döndü. Osmanlı ordusu Mısır’a girdiyse de Fransızların mukavemetiyle, Filistin’e geri çekilmek zorunda kaldı. İngilizler ise 12.000 kişiyle Süveyş’e çıktılar. Sonunda Fransızlar Mısır’ı boşaltmak zorunda kaldı.

NAPOLEON BONAPARTE’IN KURDUĞU DÜZEN

18 Brumaire (9 Ekim 1799) Darbesi

Napoleon Paris’e döndüğünde, Direktuvar yönetimini yıkarak Jacobenleri kendi liderliğinde tekrar yönetime getirmek isteyen Abbe Sieyes’ın darbe girişiminden haberdar oldu. Abbe Sieyes Direktuvar’ın beş üyesinden biriydi ama diğer yöneticilerle anlaşmazlık içindeydi. Mısır seferinin başarısızlıkla sonuçlanmış olmasına rağmen, başlangıçta elde ettiği zaferin halk tarafından kendisine olan sevgiyi artırmış olmasına güvenen Napoleon, Sieyes bir darbeye teşebbüs etmeden önce, yönetimi kendi ellerine almaya karar verdi. 8 Ekim’de Napoleon, beraberindeki askeri birliklerle Meclis oturumunu bastı. Süngülerin gölgesinde, Beş Yüzler Meclisi, yasama çalışmalarını askıya aldı. Ardından üç kişiyi “geçici yönetim” için konsül olarak atadı. Elbette bu konsüller arasında Napoleon Bonaparte da vardı. Napoleon’un iktidara gelmesine kapıyı aralayan askeri darbe 7 Ekim 1799’da başlamış olmasına rağmen “18 Brumaire Darbesi” olarak anılır. Çünkü Fransız Devrimi’nin ardından, Eski Rejimle ve Kilise’yle bağlarını tamamen koparmak isteyen Devrimciler 24 Ekim 1793’te yeni bir takvim kabul ederek tüm ay isimlerini değiştirmişlerdi. “Cumhuriyet” ya da “Devrim” takvimi olarak anılan bu takvim, 1806’da Napoleon tarafından eskisiyle değiştirilene kadar yürürlükte kalacaktır.

Napoleon’un İktidarını Sağlamlaştırması (1799-1804)

Konsüllük Yönetimi adı verilen despotik cumhuriyette ülke üç Konsül tarafından yönetilmekteydi. Meclis sayısı ise ikiden üçe çıkartılmıştı. Devlet Konseyi, yasaları önerme yetkisine, Tribunat yasaları oylamadan tartışma yetkisine, Yasama Meclisi ise yasaları tartışmadan oylama yetkisine sahipti. Böylece yasama gücü iyice zayışatılmış, Konsüllerin gücü ise artırılmıştı. Fakat Napoleon yetkilerini kimseyle paylaşmak niyetinde değildi. 7 fiubat 1800’de yapılan halkoylamasında (plebisit) “Birinci Konsül” unvanını alarak yürütme gücünü çok büyük ölçüde kendi elinde topladı. Bununla da yetinmeyen Napoleon, iktidarı tam olarak ele geçirebilmesinin evvela halka verdiği barış sözünü tutarak devam etmekte olan İkinci Koalisyon Savaşları’nı sona erdirmekle mümkün olacağını hesaplamıştı. Esasen, Rusya savaşı bıraktığı, Avusturya da yenildiği için bu kolay oldu. fiubat 1801’de Lunéville’de Avusturya’yla Campo Formio Barışı yenilendi. Nihayet, Mart 1802’de de İngiltere’yle Amiens Barışı yapıldı. Buna göre İngiltere Malta’yı boşaltmayı taahhüt etti; Seylan ve Trinidad dışında ele geçirdiği Fransız sömürgelerini geri verdi.

Amiens Barışı’ndan sonra Napoleon içeride düzeni sağlayacak adımlar attı. Ülke dışına kaçmış olan her sınıftan kişinin Fransa’ya dönmesine izin verdi. Devlet görevlerinde çalışacakların beceri ve liyakatlerine göre atanması ilkesini getirdi. 1802’de devlete hizmet edenlere “Onur Madalyası” (Legion d’honneur) verilmesi uygulamasını başlattı. 1804’te herkesin hukuk önünde eşitliğini teminat altına alan Fransız Medeni Kanunu’nu (Code Napoleon) yaptı. Fransa Merkez Bankasını kurarak, ülkenin mali sistemini düzeltti. Lise adı verilen orta öğretim kurumlarını oluşturdu. Meslek okulları açtı. Napoleon’un bu reformları içinde kendisinin geniş halk kitleleri tarafından daha da benimsenmesini sağlayan adımı 1801’de attı. Fransız Devrimi’nin kopardığı Katolik Kilisesi ile ilişkileri yeniden kurdu. Papalık ile imzaladığı bir anlaşma (concordat) ile Katoliklik, “Fransa’da büyük çoğunluğun dini” olarak tanındı. Papalık ise eski Kilise toprakları üzerinde hak iddia etmekten vazgeçti. Katolik Kilisesi ile bu yakınlaşma, bazıları tarafından Napoleon Bonaparte’a “Modern Çağın Charlemagne’ı” yakıştırmasının yapılmasına sebep olmuştur. Nitekim yukarıdaki reformları yaparak halkın desteğini arkasına aldıkça daha da cesaret kazanan Napoleon önce 1802’deki bir halk oylamasıyla kendisini ömür boyu konsül olarak seçtirdi. Ardından da, 1804’te hazırlanan ve yine halk oylaması yla benimsenen yeni bir anayasayla, rejimi imparatorluğa dönüştürürken kendisinin de I. Napoleon adıyla “Fransızların İmparatoru” ilan edilmesini sağladı. Böylece, 1789 Devrimi’nden sadece 15 yıl sonra Fransa’daki rejim, Devrim’in getirdiği kurum ve kavramların bir kısmını korumakla birlikte, adeta başladığı noktaya, “monarşiye” geri dönmüştü. Napoleon’un imparator olmasından sonra 10 yıl sürecek kesintisiz savaşlar dönemi başlayacaktır.

Üçüncü Koalisyon Savaşları

İngiltere, 1802 Amiens Barışı’ndan sonra Fransa ile daha rahat ticaret yapabilmeyi umuyordu. Fakat Napoleon, izlediği merkantilist ticaret politikasına uygun olarak dışarıya karşı gümrük vergilerini yükseltmiş, bu uygulama İngiltere ticaretine zarar vermeye başlamıştı. Napoleon’un bu tutumu üzerine İngiltere Amiens Barışı’nda taahhüt ettiği Malta’yı boşaltmaktan vazgeçerken Napoleon’un Belçika topraklarını işgaline de karşı çıktı. Mayıs 1805’te İngiltere Fransa’ya savaş açtı. Üstelik İngiltere’nin bir süre sonra Avusturya ve Rusya’yı da yanına çekmesiyle, Fransa’ya karşı Üçüncü Koalisyon kurulmuş oluyordu. İngiltere’yi istilaya karar veren Napoleon bu harekât için, kuzey Fransa’da 350.000 kişilik bir ordu topladı. Fakat bir yandan Avusturya ve Rusya ile kara savaşının başlaması, diğer yandan da İngiltere’nin denizdeki üstünlüğü Napoleon’un İngiltere’yi istila harekâtına başlamasına engel oldu. Üstelik Amiral Nelson komutasındaki İngiliz donanması Ekim 1805’de Trafalgar’da Fransız donanmasını yok etti. Denizde yenilgiye uğrayan Napoleon karada büyük zaferler elde etti. Ekim 1805’te Alman topraklarındaki Ulm’de Avusturya ordusunu kelimenin tam anlamıyla perişan etti. Ardından, 2 Aralık 1805’de Çek topraklarındaki Austerlitz’de Avusturya ve Rusya’yı ordularıyla karşı karşıya geldi. Fransız ordusuna İmparator Napoleon, Avusturya Ordusuna İmparator (Kutsal Roma İmparatoru) II. Franz, Rus ordusuna ise Çar I. Alexander komuta etmekteydi. Bu yüzden tarihe “Üç İmparatorlar Muharebesi” olarak geçen bu savaştan da Napoleon galip çıktı. Bunun üzerine arka arkaya iki kez savaş kaybeden Avusturya, Fransa’yla barış yapmaya mecbur kaldı. Aralık 1805’te imzalanan Pressburg Barış Antlaşması’yla, Fransa Avusturya’nın Almanya ve İtalya’daki topraklarının büyük bölümünü aldı. Ayrıca Dalmaçya kıyıları ile İsterya (Hırvatistan’da) Fransa’ya geçti. 24 milyonluk bir nüfus içeren toprakları Fransa’ya kaybeden Avusturya Üçüncü Koalisyon’dan ayrıldı. Fakat Napoleon karşısındaki bu mağlubiyetlerin Avusturya açısından asıl siyasi sonucu, II. Franz’ın Ağustos 1806’da Kutsal Roma İmparatorluğu tacını terk ederek I. Franz unvanıyla sadece Avusturya İmparatoru olmayı kabullenmesi oldu. Böylece, 962’de kurulan ve XV. yüzyıldan beri Habsburgların tahtta oturdukları “Kutsal Roma İmparatorluğu” tarih sahnesinden silinmiş oldu. Napoleon, 1806 başında Alman topraklarındaki küçük devletleri kendisine bağlı bir birlik (Ren Konfederasyonu) hâline getirdi. Yeni ele geçirdiği topraklara kardeşlerini ya da komutanlarını yönetici olarak atadı. Öte yandan Üçüncü Koalisyon’a katılmayan Prusya Austerlitz’deki Avusturya yenilgisinden sonra tutum değiştirdi. Alman topraklarını elde edebilmek için, İngiltere, İsveç, Rusya ve Saksonya’yla Dördüncü Koalisyon’u oluşturarak Napoleon’a karşı savaşa girişti. Ekim 1806’da Fransa Prusya ordusunu Jena’da yendi. Prusya ordusu, geri çekilmiş olan Ruslara sığınmak zorunda kaldı. Napoleon ise, bu orduların peşini bırakmayıp Haziran 1807’de Eylau ve Friedland’da kesin yenilgiye uğratmıştır. Bu durumda Rusya barış istedi. Temmuz 1807’de yapılan Tilsit Antlaşması’yla Rus Çarı I. Alexander ile Napoleon Avrupa’da nüfuz alanları kurma konusunda anlaştılar. Fransa, Rusya’nın Finlandiya ve Balkanlar üzerinde haklarını kabul etti. Rusya ise Fransa’nın Avrupa’yı denetlemesine onay verdi. Ayrıca Rusya, Fransa’nın İngiltere’ye karşı başlattığı “kıta ablukası”na katılacaktı. Ruslar tarafından ele geçirilmiş olan İyonya Adaları da Fransa’ya verildi. İki gün sonra, yine Tilsit’te bu kez Prusya ile bir barış antlaşması imzalayan Fransa, Prusya topraklarının büyük bölümünü alarak kendisine bağlı Ren Konfederasyonu’na kattı. Napoleon, önce Prusya’yı tamamen ortadan kaldırmayı düşündüyse de, Dışişleri Bakanı Talleyrand’ın önerisiyle, Rusya’ya karşı bir tampon olarak tutmayı uygun gördü.

İngiltere’ye Karşı Kıta Ablukası (Kıtasal Sistem)

Napoleon Trafalgar yenilgisiyle denizden istila edemeyeceğini gördüğü İngiltere’yi ancak iktisadi bir savaşla çökertebileceğini hesapladı. Kasım 1806’da çıkarttığı bir kararnameyle Fransa’nın müttefiklerinin ve ele geçirdiği yerlerdeki halkın İngiltere’yle ticaretini yasakladı. Rusya ve Prusya’nın da Tilsit anlaşmalarıyla bu ablukaya katılmalarını sağlayan Napoleon, Aralık 1807’de yeni bir kararnameyle, İngiltere limanları yla ticaret yapan “tarafsız” devletlere ait gemilerin de İngiliz gemisi muamelesi göreceklerini ve bunlara Fransa adına el konulacağını ilan etti. Böylece, bir ada ülkesi olan İngiltere için yaşamsal öneme sahip ticareti tamamen durdurmayı ve bu ülkeyi dize getirmeyi hedefliyordu.

İngiltere’nin denizlerdeki üstünlüğünü sürdürmesi, Fransız ablukasının ancak karada yapılabilmesi sonucunu doğurdu ki bunun etkisi Napoleon’un beklediğinden az oldu. İngiltere’yle ticaretten kazanç sağlayan ülkeler ablukayı deliyorlardı. Dahası, İngiltere’nin bu politikaya sert tepki vermesi ve Kraliyet Donanması’nın Fransız limanlarını ablukaya alışı, Fransa ticaretini derinden etkiledi. Napoleon’un planı, bir anlamda “bumerang” gibi kendisini vurmuştu. Buna rağmen Napoleon ablukayı ısrarla sürdürecek, bunu delmeye çalışan ülkelere çok sert karşılıklar verecektir. Rusya’nın 1812’de kıtasal ablukadan çıkma kararının ardından Napoleon bu ülkeye savaş açacaktır.

İberik Seferi ve Avusturya’yla Yeniden Savaş

Bu arada Napoleon İberik Yarımadası’nı işgale girişmişti. Önce İspanya’yla ittifak yaparak Aralık 1807’de Portekiz’i ele geçiren Napoleon ardından 1808’de müttefiki İspanya’ya saldırdı. Madrid’i ele geçirerek kralı tahttan indiren Napoleon, kardeşi Joseph’i İspanya Kralı ilan etti. İngiltere’ye karşı ise bir türlü üstünlük sağlayamayan Napoleon, 12 Ekim 1808’de Çar I. Alexander ile Erfurt’ta gizli bir sözleşme yaparak İngiltere’yle barış görüşmelerine girişilmesi konusunda anlaştı. Ancak bunun için İngiltere’nin; Fransa’nın İspanya’yı, Rusya’nın da Finlandiya’yı işgalini tanıması gerekiyordu. Rusya, Avusturya’ya karşı Fransa’ya yardım etmeyi taahhüt ederken Fransa da, Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğu’ndan ele geçirdiği Eşak ve Boğdan’ın Rusya’ya ait olduğunu tanıyordu. Erfurt’ta, her ne kadar Tilsit antlaşması hükümleri teyit edilmiş olsa da aslında Fransa-Rusya ittifakı çatırdamaktaydı. Nitekim bir yıl sonra Avusturya Fransa’ya saldırdığında, Rusya söz verdiğinin aksine, çok az yardım edecektir. Fransız ordusunun İspanya’yla meşgul oluşunu bir fırsat olarak gören Avusturya, Pressburg Antlaşması’yla kaybettiği toprakları alabilmek ümidiyle, İngiltere’yle Beşinci Koalisyon’u oluşturarak Nisan 1809’da Almanya ve Kuzey İtalya’ya girdi. Viyana yakınlarındaki Wagram’da Temmuz 1809’da yapılan muharebede, ağır kayıplar vermesine rağmen Napoleon bir kez daha Avusturya ordusunu yendi. Avusturya Ekim’de yeniden barışa yanaştı. Napoleon, Balkanlar bölgesinde Avusturya’dan aldığı toprakları kendisine bağlamış oluyordu. Ayrıca Polonya’da da, Fransa’nın kontrolünde Varşova Büyük Dükalığı kuruldu. Özellikle bu hamle Rusya ile Fransa’nın arasının iyice soğumaya başlamasına sebep oldu.

İMPARATOR NAPOLEON’UN DÜŞÜŞÜ

Napoleon’un Gücünün Zayışaması (1810-1814)

1809 yılında Fransa’ya yenilmesinden sonra, Avusturya’nın dışişlerinin yönetimi yaklaşık 40 yıl gibi çok uzun bir süre Başbakan kalacak olan Metternich’in eline geçmiştir. Metternich, ülkesi için asıl tehlikenin kendi topraklarına doğru genişleyen Rusya olduğunu düşünerek Fransa’yla ilişkileri düzeltmeye yöneldi. Hatta Metternich bu amaca yönelik olarak Napoleon ile Avusturya’nın Habsburg hanedanı arasında bir akrabalık bağının kurulmasını da teşvik etti. Eşi Josephine’den 1809’da boşanan Napoleon, Metternich’in çabalarıyla 1810’da Avusturya İmparatoru’nun kızı Marie Louise ile evlendi Napoleon’un 1810’dan sonraki yönetimi, bu gelişmelerin de ortaya koyduğu gibi, başlangıçtaki toplumsal dayanaklarında önemli bir değişiklik anlamına geliyordu. Önceleri bütün sosyal sınışara dayanan, yani kitle desteğine sahip bulunan Napoleon’un çevresinde gittikçe bir soylular çemberi oluşturmaya başlıyordu. Eski Rejimin egemen toplumsal sınıfının (Aristokrasi) yeniden ön plana çıktığı görülüyordu.

Alman Milliyetçi Uyanışı

Fransa içindeki halk desteğini yavaş yavaş kaybetmeye başlayan Napoleon, işgal ettiği topraklarda da artan bir direnişle karşı karşıyaydı. Kıta Ablukası sebebiyle, burjuvazinin tepkisini çekmesinin yanı sıra, başta Almanya olmak üzere yükselen milliyetçi duygular da Napoleon’u zor durumda bırakmaktaydı. Halbuki Napoleon, “milli kişilik”, “milli tarih” gibi toplumları birbirinden farklı kılan etkenleri düşünmek bile istemiyordu. Napoleon’un inancına göre, Avrupa uygarlığı tek bir olguydu ve kıtanın her yerindeki insanlar aynı değere sahipti. Napoleon, bütün ülkelerin kendisinin otoriter, fakat tarafsız ve laik yönetimi altında aynı hukuk düzenine bağlı bulunmalarının mümkün ve gerekli olduğu görüşündeydi. Diğer bir deyişle Napoleon, Avrupa’daki egemenliğini pekiştirmek amacıyla, milli rengi olmayan “kozmopolit” bir doktrin sunmaya çalışmaktaydı. Napoleon, XVIII. yüzyılın Aydınlanma Çağı’nın erdemlerini savunarak, bütün Avrupa’nın kendisiyle birlikte Orta Çağı’nın geriliklerine ve feodalizme karşı savaşmasını istiyordu. Ne var ki, Napoleon içeride olduğu gibi, ele geçirdiği ülkelerde de yerli aristokrasilerle iş birliği yapıyordu. Napoleon’un başka çelişkileri de vardı. Avrupalılara çağdaşlık ruhunu yaymaya çalışırken eski Roma’nın gösteriş ve sefahatine yeniden yönelmekten de kendini alamıyordu. Napoleon’un oluşturmaya çalıştığı uluslararası sistem Fransa’nın damgasını taşıdığı için, buna karşı doğmakta olan hareket de elbette Fransa aleyhtarıydı. Napoleon otoriterliğin sembolü olduğundan, ona karşı çıkan hareket ayrıca demokrat ve liberal bir nitelik de taşıyordu. Böylece milliyetçilik, yalnız Fransa’ya değil, o ülkelerde Fransız etkisindeki yukarı sınıflara da karşı çıkan halkçı ve demokratik bir hareket niteliği kazanmaktaydı. Napoleon’a karşı doğmakta olan milliyetçi tepki, Avrupa ülkelerindeki halkın kendi kurumlarına, geleneklerine, kültürlerine, öz tarihlerine ilgisini artırdı. Fransız etkisinin bütün bunları eriteceği konusunda kaygılar da yaygınlaşmaya başladı. Napoleon’a karşı ilk büyük milli uyanış işgal altında tuttuğu Alman topraklarında ortaya çıkmıştır. Bu dönemin Alman uyanışı, Aydınlanma Çağı’nın akla dayanan felsefesine karşı duyguyu ön plana çıkararak bütün Avrupa’ya dalga dalga yayılan “romantizm” akımını yaratmıştır. Amerikan İnsan Hakları anlayışına, Aydınlanma Çağı’na ve Fransız Devrimi’ne temel oluşturan insanlar arası bir örneklik ve benzerlik kavramı, yerini farklılıkların ve ayrı özelliklerin üstün tutulduğu bir anlayışa bırakmaktaydı. Artık, ayrı ayrı iç dünyaların – kısacası toplumların birbirinden farklı yapılarının – üzerinde durulmaktaydı. Böylece, nasıl XVIII. yüzyılda Fransa Avrupa’nın kültür önderi olduysa şimdi de Almanya bunu devralmaktaydı. Alman düşüncesi, milliyetçiliğin tohumlarını yalnız Almanya’ya değil bütün Avrupa’ya serpmekteydi. Almanya’daki uyanış, milli ruhun üzerinde dururken, Alman kültürünün üstünlüğünü savunmak gibi bir yola – Fichte dışında – sürüklenmediği içindir ki bu fikirler öteki ülkelerde de kolaylıkla yayılabilmiştir. Bu dönemde Prusya, Alman milliyetçi uyanışının merkezi hâline geldi. Zira bu ülke Fransa ve Napoleon tehdidiyle en ağır biçimde karşı karşıya gelmişti. Yukarıda belirttiğimiz gibi, Prusya, 1806 yılında Jena’da Napoleon tarafından az daha yok ediliyordu. Dolayısıyla da, Prusya’nın milliyetçi tepkisi o ölçüde yoğun olmuştur. Avusturya’nın ise – yine Alman soyundan gelmekle birlikte – hem karmaşık etnik yapısı hem de Napoleon’la akrabalık bağına varan yakınlığa yönelmesi, Alman milliyetçi uyanışında Prusya’ya rakip olmasını güçleştiriyordu. Öte yandan, Ren Konfederasyonu içindeki küçük Alman devletlerinin Napoleon’un uyduları durumunda bulunması da Prusya’nın Alman uyanışının ve milliyetçiliğinin faaliyet merkezi olmasını hızlandırıyordu.

Napoleon’un Askeri Yenilgileri

1810’dan itibaren Fransız-Rus ilişkilerinde ciddi bir geriye gidiş yaşandı. Rusya’nın kıta ablukası konusundaki isteksizliği ve Napoleon’un Polonya üzerindeki tasarruflarından duyduğu memnuniyetsizlik iki ülkenin arasını iyice açtı. Rusya, Osmanlı Devleti’yle giriştiği savaşta da Fransa’nın desteğini elde edememişti. Rusya’nın ileri gelenleri – özellikle toprak sahipleri – de Fransa’yla ilişkilere karşı çıkıp İngiltere’yle serbest ticarete dönülmesini savunuyorlardı. Bütün bunların sonucu olarak Rusya Aralık 1810’da Kıta Sistemi’nden çekilmiş ve İngiliz-Rus ticari ilişkileri yeniden başlamıştır. Bu durumu Tilsit Antlaşması’nın açık bir ihlali olarak değerlendiren Napoleon, Rusya’yı dize getirmeye karar vererek Haziran 1812’de Moskova Seferi’ne çıktı. Fakat harekât Napoleon’un aleyhine gelişme gösterdi. Napoleon, üç hafta içinde harekâtı sonuçlandıracak biçimde hazırlık yapmıştı. Oysa Ruslar, geniş ülkelerinin sağladığı stratejik derinlik avantajını da kullanarak geri çekilmekte, bunu yaparken de boşalttıkları kentleri yakmaktaydılar. Fransız ordusu ele geçirdiği Rus kentlerinde yiyecek bile bulamıyordu. Üstelik Napoleon’un kuvvetleri Rusya toprakları içinde çok geniş bir alana yayılmak zorunda kalmıştı. Yine de Napoleon 35.000 askerini kaybettiği Borodino Savaşı’nı kazanarak, 14 Eylül 1812’de Moskova’ya girmeyi başardı. Ama Rus ordusu tamamen yok edilememiş, vur-kaç taktiğiyle savaşmaya başlamıştı. Dahası Ruslar kentte çok sayıda yangın da çıkarttılar. Kışın gelmesiyle açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalan ordusunu tamamen kaybetmemek için Napoleon aynı yoldan geri çekilme kararı verdi. Fakat ani biçimde bastıran kara kış Fransız ordusuna büyük kayıplar verdirdi. Bu durumda ordudaki disiplin de yok oldu. Moskova Seferi’ne 650.000 kişilik bir orduyla çıkan Napoleon’un ordusunda sadece 27.000 sağlam asker kalmıştı. Fransızlar Moskova Seferi’nde 380.000 ölü ve 100.000 esir verdiler. Diğer askerler ise yaralı veya hastaydı. Bu büyük hezimet Avrupa’daki bütün Napoleon karşıtı güçleri harekete geçirdi. Prusya, İsveç ve Avusturya da Fransa’ya karşı savaşa girerek Altıncı Koalisyon’u oluşturdular. Napoleon askeri kariyerindeki son zaferini Ağustos 1813’te Dresden’de Avusturya’ya karşı elde etti. Fakat Ekim 1813’te Leipzig’deki Milletler Savaşı’nda (çok sayıda devletin orduları katıldığı için bu isim verilmiştir) ağır bir yenilgi alarak Fransa’ya doğru çekilmeye başladı. 9 Mart 1814’te İngiltere ile Avusturya, Rusya ve Prusya arasında Chaumont Antlaşması imzalandı. Buna göre, aralarında 20 yıllık bir “Dörtlü İttifak” oluşuyordu. Üzerinde anlaşmaya varacakları barış şartlarını Fransa’ya kabul ettirmek için, gerektiğinde her biri 150 bin kişilik ordu verecekti. Böylece, 1792’den bu yana ilk defa sağlam bir koalisyon oluşmaktaydı. 30 Mart 1814’te Koalisyon güçleri Paris’e girdi. Napoleon imparatorluktan feragat ederek, teslim oldu. Daha sonra da Akdeniz’deki Elbe adasına sürgüne gönderildi.

AVRUPA UYUMU’NUN KURULUŞU

Eski Rejim’e Dönüş

Napoleon’un Müttefik güçlerce teslim alınıp sürgüne gönderilmesi Fransa’da rejim sorununu ortaya çıkardı. Fransız siyasetçilerinin bir bölümü yeniden cumhuriyet kurulmasını, bazıları Napoleon’un küçük yaştaki oğlunun İmparator ilan edilmesini, bazıları meşruti (anayasalı) monarşiye geçilmesini, bazıları ise “Eski Rejim”e geri dönülmesini istiyorlardı. Bu ortamda, Fransa Dışişleri Bakanı Talleyrand, “meşru Kral”ın XVI. Louis’nin kardeşi XVIII. Louis olduğunu savunarak onun en birleştirici kişi olabileceğini büyük çoğunluğa kabul ettirmeyi başardı. Müttefikler de idam edilen XVI. Louis’nin ailesi olan “Bourbon”ların (Burbon) Fransa’ya geri dönmesine karar vermiş bulunuyorlardı. Çünkü Fransa’ya kabul ettirecekleri barış şartlarına ancak bir Bourbon Kralı’nın sadık kalacağına ve yeniden toprak kazanmaya kalkışmayacağına inanıyorlardı. Böylece XVIII. Louis Mayıs 1814’te Fransa Kralı ilan edildi.

XVIII. Louis, kardeşinin bıraktığı tahta döndüğünde, yine de bir anayasa yayınlamadan edemedi. 1789’un getirdikleri tümüyle yok edilemezdi. XVIII. Louis, Fransa dışında geçirdiği yıllar sırasında ülkesindeki etkili çevrelerin tümünün desteğine sahip olması gerektiğini öğrenmişti. 1814 Anayasası halk egemenliği konusunda bir şey getirmiyordu. Adeta “mutlakiyetçi bir kralın halka lütfu” biçimindeki Anayasa, yine de Fransızların çoğuna istediklerini veriyordu. Yani, kanun önünde eşitliği, kamu hizmetine girişte sınıf ayırımı gözetilmemesini ve iki meclisli bir parlamento sistemini öngörüyordu. Oy hakkını ise çok dar bir zümreye veriyordu. Öte yandan XVIII. Louis, Napoleon döneminin kanunlarını ve Napoleon’un Kilise’yle vardığı anlaşmanın geçerliliğini de tanıdı.

Müttefiklerin de istediği biçimde, Fransa’nın başına yeniden Bourbonların dönmüş olması barışı kolaylaştırdı. Müttefikler, Fransa’yla 30 Mayıs 1814’te Birinci Paris Antlaşması’nı imzaladılar. Buna göre, Fransa 1792’deki sınırlarına dönüyordu. Müttefikler, Fransa’ya Bourbonların dönüşünü sağladıktan sonra artık intikam isteklerine kulaklarını tıkadılar. Yani, Fransa’yı cezalandırıcı bir antlaşma yoluna gitmediler. Fransa’ya tazminat borcu bile yüklemediler. Böylece, kendilerine yakın gördükleri yeni Fransız yönetiminin işini kolaylaştırmak istiyorlardı.

Viyana Kongresi

Müttefikler Napoleon’u yendikten sonra Viyana’da bir uluslararası kongre toplanmasına karar vermişlerdi. Burada, Avrupa’nın çeşitli sınır ve statü sorunlarını görüşüp çözüme bağlayacaklardı. Fakat Müttefikler arasındaki çekişmeler zaman zaman su yüzüne çıkmaktaydı. Nitekim Viyana’da hangi hususların görüşüleceği konusu da ayrılıklara yol açtı. Mesela Rusya, Osmanlı Devleti ve Bakanlar konusunun görüşülmemesini istiyordu. Çünkü o sırada (1806-1812) Osmanlı Devleti’yle yaptığı ve kazanmış bulunduğu savaş sonunda elde ettiği toprakların – özellikle de Besarabya’nın – tartışma konusu edilmesinden çekiniyordu. İngiltere’ye gelince, o da denizlerin serbestliğine el atılmamasını ve sömürge sorunlarına karışılmamasını istiyordu. Özellikle sanayi devrimi sonucu denizaşırı imparatorluğu hızla gelişen İngiltere, Napoleon’un işbaşından uzaklaştırılmasıyla, Avrupa sahnesinde en etkili güç durumuna geçmişti.

Viyana Kongresi, bu ortamda Eylül 1814’te toplandı. Bu kongre, o zamana kadar görülmemiş büyüklükte bir toplantıydı. Avrupa ülkelerinden temsilciler geldiği gibi, ortadan kalkmış bulunan birçok prenslik bile yeniden kurulmak için diplomatik kulis yapmak üzere Kongre’ye katılmışlardı. Ancak Kongre’de ipler dört büyük ve galip devletin – İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya’nın – elindeydi. Viyana Kongresi’nde yenik Fransa’nın da, artık XVIII. Louis’nin Dışişleri Bakanı olan Talleyrand tarafından, temsil edilmesi çok önemli bir durumdu. Fransa’nın başına – Müttefikler’in isteğine uygun olarak – Bourbonlar’ın dönmüş bulunması, Fransa’yı “yenik” bir devlet durumundan hemen hemen çıkarmıştı. Kongre’de Rusya, birtakım toprak isteklerinin yanı sıra, bir uluslararası ortak güvenlik sisteminin kurulmasında da ısrar etmiştir. İngiltere, Avusturya ve Fransa ise, kıta Avrupasında bir dengenin oluşturulması üzerinde özellikle duruyorlardı. Avrupa tarihinin daha önceki gelişmelerinin ortaya koyduğu ve sonraki dönemlerde de doğrulanacağı gibi, Avrupa devletleri, tüm kıtanın tek bir ülkenin boyunduruğu altına girmesini önleyecek düzenlemeler arıyorlardı. XIX. yüzyılın usta diplomatları, güçlerin dengeli bir biçimde dağıtılmasıyla ve yine aynı amaçla birtakım sınır değişiklikleriyle bunu sağlamaya çalışıyorlardı. Böylece, çok sayıda bağımsız ve egemen devletin dâhil bulunduğu düzenli bir “güç dengesi” sisteminin sürekli barışı sağlayabileceği düşünülüyordu.

Viyana’da özellikle Fransa konusu üzerinde duruldu. Mademki, Fransa Avrupa’da siyasi sorunlara yol açmıştı, o hâlde Fransa’nın doğu sınırında güçlü devletlerden oluşan bir barikat kurulmalıydı. Bu amaçla Hollanda Krallığı, Belçika’nın eklenmesiyle yeniden oluşturuldu. Öte yandan, İngiltere, Prusya’ya Ren Nehri’nin batısındaki bazı Alman topraklarının katılmasını sağladı. Böylece İngiltere Dışişleri Bakanı Castlereagh, Prusya’yı hem doğusundaki Rusya’ya, hem de batısındaki Fransa’ya karşı güçlendirmiş oluyordu. Napoleon’un Alman toprakları üzerinde yaptığı düzenlemeye bunun dışında dokunulmadı. Böylece, Alman asıllı iki büyük devlet olan Avusturya ve Prusya’nın dışında, sayıları 37’yi bulan Alman devletleri gevşek bir konfederasyon çerçevesinde varlıklarını sürdürmüş oluyorlardı. Oysa Alman milliyetçileri, Avusturya-Prusya ikiliğini de ortadan kaldıracak tek bir devletin özlemi içindeydiler. Viyana Kongresi’nin en önemli aktörlerinden Avusturya Başbakanı Metternich böyle bir gelişmeyi ülkesi açısından korkutucu bulmaktaydı.

Viyana’da Polonya konusu da tartışıldı. Prusya ve Rusya, Polonya’nın diriltilmesine karşı işbirliği yapıyorlardı. Müttefikler arasındaki çekişmeler bu noktada da su yüzüne çıktı. Fransa Dışişleri Bakanı Talleyrand, Müttefikler arasındaki bu çekişmeyi – onların bölünmelerinden Fransa kârlı çıkacağı için – körüklemekten çekinmedi. 3 Ocak 1815’de, İngiltere, Avusturya ve Fransa arasında, Prusya ve Rusya’ya karşı gerektiğinde savaşa gitmek üzere bir gizli antlaşma bile imzalandı. Rusya, bu gizli antlaşmayı sezinleyince geriledi ve küçültülmüş bir Polonya Krallığı’na razı oldu. Yalnız kalan Prusya da buna boyun eğdi. Böylece, hem Rusya’ya hem de Prusya’ya karşı tampon oluşturmak üzere Polonya yeniden kurulmaktaydı. Bununla birlikte Rusya’nın diplomatik manevraları sayesinde, yeniden kurulan bu devletin Rus Çarı’nın himayesinde olması kabul edildi. Yani bu bölge, gerçekte Fransız denetiminden Rus denetimine geçmiş oluyordu. Dolayısıyla, Polonya Krallığı’nın yeniden kurulması Prusya ve Rusya’ya karşı bir tampon niteliğinde olmakla beraber, Rusya’nın burada söz sahibi olmasına da imkân tanıyordu. Prusya’nı n Alman topraklarından elde ettiği kazancı da dikkate alırsak, hem Prusya’nın hem de – Polonya’daki nüfuzu dolayısıyla – Rusya’nın, batıya doğru biraz daha genişlediklerini görürüz. Kaldı ki, Viyana Kongresi’nde kurulduğu için “Kongre Polonyası” olarak anılan bu devlet ancak 1831’e kadar varlığını sürdürebilecek, o tarihte Rusya tarafından ortadan kaldırılacaktır. Viyana Kongresi bu temel sorunları çözdükten sonra, ortada pek fazla sınır sorunu kalmadı. Kongre’nin uluslararası ilişkiler açısından önemi, yalnızca büyüklüğünden ve siyasi yanından ileri gelmiyordu. Kongre, uluslararası hukuk   açısından da önem taşıyordu. Nitekim Kongre’de korsanlığın yasaklanması, uluslararası nehirlerde seyrüsefer durumunun düzenlenmesi, köleliğin yasaklanması gibi konularda da kararlar alındı.

Napoleon’un Sonuçsuz Girişimi

Kongre çalışmalarının vardığı son aşamada Sonuç Belgesi’nin hazırlıklarına girişildiği sırada, Napoleon’un Elbe adasından kaçıp 1 Mart 1815’de Fransa’ya gelmesi tüm hesapları alt üst etti. Paris’e gelen Napoleon, destekçilerinin de yardımıyla Fransa’da duruma kolaylıkla hâkim olup yeniden imparatorluğunu ilan etti. Kral XVIII. Louis ülkeden kaçtı. Napoleon’un tekrar bir ordu toplamaya başlamasıyla Fransa’ya karşı Yedinci Koalisyon kuruldu. Belçika üzerine yürüyen Napoleon’un ordusu 18 Haziran 1815’te Brüksel yakınlarındaki Waterloo’da Müttefiklerle yaptığı savaşı kaybetti. Bu hezimet, Napoleon’un siyasi kariyerinin de sonu oldu. İngilizler tarafından ele geçirilen “İmparator”, bu kez Afrika’nın güney batısındaki St. Helene adasına gönderildi. 1821’deki ölümüne kadar orada kalacaktır. Napoleon’dan kesin kez kurtulduktan sonra Müttefikler, Fransa’yla yeni bir barış antlaşması imzaladı (“İkinci Paris Antlaşması”). Fakat bu sefer Fransa’yı cezalandırmak yönünde daha sert davrandılar. Nitekim Fransa’nın sınırlarında bazı değişiklikler yapıldığı gibi, 700 milyon Frank’lık bir savaş tazminatı da yüklemişti. Ayrıca, bu para ödenene kadar Fransa topraklarında bir işgal ordusu da kalacaktı.

Viyana Kongresi’nin Önemi

Daha iki ay önce, Ocak 1815’te Polonya sorunu yüzünden birbirleriyle savaşın eşiğine kadar gelen Müttefikler, Napoleon korkusuyla güçlerini yeniden birleştirmişlerdi. Nitekim Kasım 1815’te Chaumont Antlaşması’nı – yani Dörtlü İttifak’ı – yenilediler. Ayrıca, Fransa’yı Bonaparte ailesinden herhangi bir kimsenin yönetmesine izin verilmemesini ve barışın uygulanışı ile genel siyasi durumu dönemsel olarak gözden geçirmek üzere ileride başka kongreler toplanmasını da kararlaştırdılar. Avusturya Başbakanı Metternich ve İngiltere Dışişleri Bakanı Castlereagh’nin büyük çabalarıyla kurulan ve “güç dengesi” yaklaşımının doğal bir sonucu olan bu konferanslar sistemine “Avrupa Uyumu” adı verilecektir. Yine de Müttefikler arasındaki bir temel ayrılık etkisini gösterdi. Dörtlü İttifak çerçevesinde bir araya gelen Müttefiklerin içinde yer alan, İngiltere dışındaki üç ülke -Avusturya, Prusya ve Rusya- Eylül 1815’te “Kutsal İttifak” adında bir başka birleşmeyi oluşturdular. Çar I. Alexander’in, “Hıristiyanlığın korunması amacıyla” önerdiği bu ayrı ittifak, gerçekte üç monarşinin Avrupa’daki liberal akımlara karşı bir set oluşturmasına yönelikti. Meşru oldukları gerekçesiyle baskıcı monarşileri her şeye rağmen ayakta tutmaya yönelik çabalar, Beşinci Ünite’de inceleneceği gibi, Avrupa’yı 1830’da liberal niteliği, 1848’de ise milliyetçi ve sosyalist yönü ağır basan devrimlere sürükleyecektir. Viyana Kongresi’nin kararları, 1648 Westphalia Antlaşması ile 1919 Paris Barış Konferansı arasında kalan dönemin Siyasi Tarihi içinde en önemli yeri tutmaktadır. Viyana Kongresi, Fransa’yı (yani “eski düşman”ı) da yeni düzenlemenin oluşturulması na kattığı için, onda pek az tepkinin doğmasını sağlamıştır. Fransa’ya karşı takınılan “ağır cezalandırma” yerine “dengeleme” yaklaşımı Viyana Düzenini güçlendiren temel bir etken niteliğindeydi. Viyana Kongresi, büyük devletler arasındaki savaşlara uzun bir süre için son vermiştir. İngiltere ise bir süredir artmakta olan gücüyle uzun zaman için en kuvvetli devlet durumuna geçmiştir. Öte yandan, Viyana’daki sınır değişiklikleri ve yeni oluşturulan devletler birçok yerde ulusların parçalanmasına yol açmaktaydı. Dahası, Fransız Devrimi’yle birlikte gelişen siyasi ve medeni hakların büyük ölçüde sınırlandırıldığı otoriter monarşilerin tesis edilmesi, hak ve özgürlükler mücadelesi yürütenlerde rahatsızlık meydana getirmekteydi. Kendilerine danışılmadan karşı karşıya bırakıldıkları bu oldu bittiler, halkta yeni milliyetçi ve liberal tepkiler doğuracaktır. Avrupa Uyumu çerçevesinde düzenlenen kongrelerde bir araya gelen Avrupa’nın büyük güçleri, söz konusu ayaklanmaları bastırmak için uzun süre ortaklaşa hareket edeceklerdir. Sonuç olarak denilebilir ki XVIII. yüzyılın son çeyreğinde aksamaya başlayan güç dengesi sistemi Napoleon Savaşları’ndan kurulan Avrupa Uyumu’yla yeniden eski niteliğine geniş ölçüde kavuşmuştur. 1830 ve 1848’de meydana gelen bazı tökezlemeler dışında, bu sistem ana hatlarıyla 1914’e kadar işleyecektir. 1853-1856 yılları arasındaki Kırım Savaşı, güç dengesinin işleyişinin çarpıcı bir örneğini oluşturacaktır. Bir başka deyişle, kıtayı savaş alanına çeviren ve bütün büyük devletlerin silahlara sarıldığı uzun süreli savaşlar Birinci Dünya Savaşı çıkana kadar yaşanmayacaktır.

Özet

Fransız Devrimi’nin neden ve nasıl yapıldığını ifade etmek.

Fransa’nın XVIII. yüzyılın başından itibaren İngiltere’yle giriştiği mücadele bu ülkenin ekonomik kaynaklarını büyük ölçüde tüketti. Üçüncü Ünite’de anlatılan Avusturya Veraset Savaşları, Yedi Yıl Savaşları ve Amerikan Bağımsızlığı sırasında Fransız maliyesinin içine düştüğü durumu düzeltmek için kral tarafından yeni vergiler çıkartı ldı. Ekonomik durumun kötüleşmesi enşasyonun artmasına da yol açtı. Bu ise başta burjuvazi ve işçiler olmak üzere toplumun geniş kesimlerinde monarşiden rahatsızlık duyulmasına sebep oldu. Üstelik Kral’ın yanında yer alan Aristokrasi’nin ayrıcalıklarını sürdürmesi bu rahatsızlığı daha da artırıyordu. Diğer yandan Aydınlanma dönemi düşünürlerinin dile getirdiği, devlet yönetimi, anayasacılık, bireyle devlet arasındaki ilişkilerin niteliği, siyasi ve medeni haklarla ilgili görüşler, özgürlükler konusundaki istekleri artırdı. Mayıs 1789’da Kral XVI. Louis yeni vergi yasaları çıkartabilmek için Fransa Meclisi’ni (Etats Generaux) toplantıya çağırdı. Fakat burada Burjuvazi ile Kral’a destek veren Aristokrasi ve Ruhban sınıfları arasında anlaşmazlık çıktı. Kralın Burjuvazi’nin temsil edildiği Meclisi kapatması üzerine başlayan huzursuzluk, 14 Temmuz 1789’da Paris halkının sokağa dökülmesine yol açtı. Fransız Devrimi başlamıştı.

Fransa’da Kurulan Yeni Rejim’in yapısını ve yaşadığı sorunları özetlemek.

Fransız Devrimi’ni yapanlar, “Yeni Rejim”in ne olacağı konusunda uzun süreli bir bocalama dönemi geçirdiler. Kral’ın yetkilerinin ne olacağı hakkındaki siyasi görüş farklılıkları, Devrim’i yapanlar arasında ayrışma ve hizipleşmelere sebep oldu. Devrim’den hemen sonra feodalizm kaldırılarak Soylular’ın ayrıcalıkları ellerinden alındı. Ardından da “İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi” yayınlanarak, tüm vatandaşların eşitliğine vurgu yapan kararlar uygulamaya sokuldu. Ülkenin yönetim şeklini belirlemek üzere oluşturulan “Kurucu Meclis” 1791’de bir anayasa hazırladı. Kral’a sadece “askıya alma yetkisinin” tanındığı, tek meclisli parlamentonun bulunduğu bir anayasal monarşi kuruldu. Anayasa’yla özgürlük, özel mülkiyetin dokunulmazlığı, basın özgürlüğü, yasalar önünde eşitlik, adil vergi düzeni ve memuriyete girebilmede fırsat eşitliği haklar teminat altına alındı. Fakat seçimlerde oy verebilme ve aday olabilme için getirilen kısıtlamalar, siyasal hakların ne ölçüde eşitlikçi olduğu hakkında eleştiriler uyanmasına sebep oldu. Diğer taraftan, Devrim’i yapanlar Aristokrasi kadar, Ruhban’la (Kilise mensupları) da bir hesaplaşma içine girdiler. Kilise mallarına el konuldu. Dini bayramlar ve tüm Hıristiyan tarikatları yasaklandı. Papa’nın tepkisini çeken bu uygulamalar, özellikle dinsel bağları daha güçlü olan kırsal kesimde Devrim’e olan tepkileri körükledi. Bu tepkilere, Devrim’den sonra ülke dışına kaçarak, “Eski Rejim”i geri getirmek için Fransa’ya karşı bir savaş hazırlığına girişen Aristokrasi de katıldı. Fransız Devrimi’nin ortaya çıkarttığı düşüncelerin Avrupa’da yayılmasıyla kendi yönetimlerinin de tehdit altına gireceğini düşünen İsveç, Rusya ve Avusturya gibi ülkeler, “Eski Rejim”i geri getirmek için Fransa’yla savaşmaktan yana bir tutum takındılar. Fransa önce davranıp, bu devletlere Nisan 1792’de savaş açtı.

Fransız Devrimi sonrasında Fransa’da yaşanan  iç siyasi gelişmelerin nedenlerini ve sonuçlarını tartışmak.

Eski Rejim’i getirmek isteyen Avrupa devletleriyle savaş başlayınca, krallığın tamamen kaldırılmasını isteyenler Ağustos 1792’de Paris’te ayaklandılar. Bunun üzerine Kral’ın yetkilerini askıya alan Ulusal Meclis, yeni bir anayasa yapılması için bir Ulusal Konvansiyon (Kurultay) oluşturulmasına karar verdi. Konvansiyon krallık rejimini kaldırıp, Fransa’da cumhuriyeti ilan etti. Ardından, dış güçlerle işbirliği yapmakla suçlanan XVI. Louis, vatana ihanetten suçlu bulunarak idam edildi. Cumhuriyeti ilan eden Konvansiyon, devrim karşıtı hareketleri ve savaşın devam ettiği olağan üstü şartları ileri sürerek, Yasama ve Yürütme erklerini kendi bünyesinde birleştirdi. Böylece “güçler (erkler) ayrılığı” ilkesi Fransa’da ortadan kalktı.

Devrim’in halka yukarıdan inmeci bir biçimde benimsetilmesini isteyen Jacobenler Nisan 1793’te Kamu Güvenliği Komitesi adlı bir kurumun oluşturulmasına öncülük ettiler. Haziran 1793’te Cumhuriyet’in ilk anayasasının kabulünden sonra, Robespierre liderliğindeki Jacobenler Devrim’e karşı olduklarını düşündükleri herkesi tasfiyeye giriştiler. Temmuz 1794’e kadar devam edecek “terör dönemi”nde on binlerce insan öldürüldü. Avusturya’ya karşı kazanılan askeri zaferle, içeride diktatoryel yetkiler kullanan Jacobenlere olan desteği azalttı. Robespierre idam edilmesiyle terör dönemi de sona erdi. 1795’te yapılan yeni anayasayla siyasi haklar genişletilirken, iki meclisli bir yasama organı oluşturuldu. Konvansiyon’dan farklı olarak yasama ve yürütme erkleri birbirinden ayrıldı. Ülkenin yasama organı tarafından seçilen beş Direktör tarafından yönetilmesine karar verildiği için, 1799’a kadar devam edecek bu döneme Direktuvar Dönemi denir. 1797 seçimlerinden sonra Meclis içindeki Monarşi yanlılarının sayıları artmaya başladı. Bunun üzerine General Napoleon Bonaparte’dan yardım isteyen Direktuvar, ordunun desteğiyle rakiplerini tasfiye etmeyi başardı. Napoleon Fransa’yla savaş halinde olan İngiltere’ye karşı avantaj sağlayabilmek için, Direktuvar’ı ikna ederek, 1798’de Mısır’ı işgal etti.

Napoleon Bonaparte’ın iktidara nasıl geldiğini, Avrupa’da kurmaya çalıştığı düzenin ayrıntıları nı ve bunun, diğer büyük Avrupa devletlerinin karşı koymasıyla nasıl ortadan kalktığını değerlendirmek.

Paris’teki siyasi ortamı iyi değerlendiren Napoleon 9 Ekim 1799’da bir askeri darbeyle Direktuvar yönetimini ortadan kaldırmayı ve kendisini üç kişiden oluşan geçici yönetime konsül olarak seçtirmeyi başardı. Yaptığı reformlarla Fransız halkının sevgisini iyice kazanan Napoleon önce 1802’deki bir halkoylamasıyla kendisini ömür boyu konsül seçtirdi. Ardından da 1804’te yine bir halkoylaması sonucu, I. Napoleon adıyla imparator ilan edildi. Napoleon’un imparator olmasından sonra Fransa, Avrupa’nın büyük güçleriyle 10 yıl sürecek savaşlar dönemine girdi. İmparator Napoleon kendisine en büyük rakip olarak gördüğü İngiltere’yi etkisizleştirmek için bu ülkeyi istilayı düşündü. Ama Temmuz 1805’te Fransız donanmasının İngilizler tarafından yenilgiye uğratılması bu planın gerçekleşme şansını ortadan kaldırdı. Bu kez İngiltere’nin ticaretine zarar vermek için bu ülkenin limanlarından yapılan ticareti engellemek üzere “kıta ablukası” adı verilen bir politikayı uygulamaya koysa da, kendi ticaretleri de zarar gören ülkelerin isteksizliği sebebiyle, “kıta ablukası” başarıya ulaşamadı. Aralık 1805’te Avusturya ve Rusya ordularının ikisini birden yenerek büyük bir askeri zafere imza atan Napoleon, bu savaştan sonra Avusturya’dan aldığı Alman topraklarında, kendisine bağlı Ren Konfederasyonu’nu kurdu. 1807’de Napoleon ile Çar I. Alexander arasında yapılan Tilsit antlaşmasıyla, Fransa ve Rusya Avrupa’da nüfuz alanları oluşturdu. Napoleon işgal ettiği Avrupa topraklarında yönetime akrabalarını veya generallerini getirdi. Kardeşlerini Napoli, Hollanda ve İspanya kralları yaptı. Napoleon’un 1807 ve 1808’de Portekiz ve İspanya’yı da ele geçirmesiyle kıtayı büyük ölçüde kontrol eder hale gelmesi, İngiltere, Avusturya, Prusya ve Rusya’yı birbirlerine daha da yaklaştırdı.

Napoleon Savaşları’nın genel olarak Avrupa, özelde Almanya’nın siyasi kaderine etkilerini saptamak.

Napoleon’un Avrupa’da çok büyük bir etkiye sahip olması, “bir devletin tüm sistemi yönetmesine izin verilmemesi için diğer devletlerin bir araya gelerek dengeleyici rol oynaması” şeklinde tanımlanabilecek “güç dengesi” ilkesi gereğince, Napoleon’a karşı yeni koalisyonlar oluşturulmasına yol açtı. Diğer yandan, özellikle Napoleon’un işgal altında tuttuğu Alman coğrafyasında güçlü bir milliyetçi yükseliş söz konusuydu. Napoleon’un “Avrupa uygarlığının tek bir olgu olduğu, dolayısıyla kıtanın her yerindeki insanların aynı değere sahip bulunduğu” şeklindeki, milli yönü bulunmayan “ulus-üstü” felsefi anlayışı, Alman romantizmiyle beslenen milliyetçiler tarafından tepkiyle karşılandı.

1812’de Rusya’yı işgale kalkışan Napoleon’un, kış şartları, açlık ve Rus direnişi yüzünden ordusunun büyük bölümünü kaybetmesi, İmparator için sonun başlangıcını oluşturdu. 9 Mart 1814’te yaptıkları Chaumont Antlaşması’yla ittifak kuran İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya orduları 30 Mart 1814’te Napoleon’u ele geçirip, Elbe Adası’ na sürgüne gönderdiler.

XIX. yüzyılın başında Avrupa Uyumu’nun kuruluşu bağlamında “Güç Dengesi”nin, modern uluslararası ilişkilerin nasıl bir aracı haline geldiğ ini, örnekleriyle açıklamak. Viyana Kongresi, “güç dengesi” ilkesinin yüceltildiği, tüm kıtanın tek bir ülkenin yönetimi altına girmesini engelleyecek sınır düzenlemelerinin yapılmaya çalışıldığı diplomatik manevralara sahne oldu. Avusturya Başbakanı Metternich ve İngiltere Dışişleri Bakanı Castlereagh Viyana Düzeni’nin asıl mimarlarıydı. Viyana’da Prusya önemli toprak kazanımları elde etti. Fakat Prusya ile Avusturya arasındaki Alman ikiliği devam etti. Hollanda, Belçika’yı da içerecek şekilde büyütülerek, Fransa’ya karşı bir barikat oluşturulmaya çalışıldı. Polonya konusu ise Rusya ile diğer müttefiklerin arasını açtı. Viyana Kongresi devam ederken Elbe Adası’ndan kaçarak, yeniden Müttefiklere karşı savaşa girişen Napoleon Haziran 1815’te Waterloo savaşını kaybedince, siyasi kariyeri kesin biçimde sona erdi. Viyana Kongresi’nde Avrupa’da barışın korunması, monarşilere karşı girişilecek liberal ve milliyetçi ayaklanmalara karşı önlemler alınabilmesi ve genel siyasi durumun gözden geçirmesi için ileride başka kongreler de toplanması kararlaştırıldı. Böylece, Avrupa Uyumu ya da Viyana Düzeni olarak isimlendirilen model ortaya çıktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.