Home » Z_Ders Notları » Uluslar_arası_İlişkiler » 1.Dönem » Siyasi Tarih 1 » Avrupa’da Güç Mücadelesi ve Westphalia Düzeni – 2. Ünite

Avrupa’da Güç Mücadelesi ve Westphalia Düzeni – 2. Ünite

Avrupa’da Güç Mücadelesi ve Westphalia Düzeni

OTUZ YIL SAVAŞLARI ÖNCESİNDE FRANSA VE İNGİLTERE’DE SİYASİ DURUM

Fransa’da Mutlakiyetçiliğin Ortaya Çıkışı

1328’de Fransa’da VI. Phillip’in tahta çıkmasıyla birlikte Capet Hanedanı’nın Valois kolu iktidara gelmiş oldu. Valois kralları 1589’a kadar Fransa’yı yöneteceklerdir. İngiltere karşısında üstünlük sağladığı Yüz Yıl Savaşları’ndan güçlenerek çıkan Fransa’da, XI. Louis’nin 1461’de kral olmasıyla birlikte, yüzyıllardır ülke siyasetinde etkili olan büyük toprak sahiplerinin bu gücünü azaltmaya yönelik adımlar atılmaya başladı. Yerel dükleri etkisizleştiren, Fransız kentlerini yeni yollarla birbirine bağlayan ve ticaret panayırları düzenleyerek ülke için ticaretin gelişimine katkı sağlayan XI. Louis, Fransa’yı güçlü bir ulusal monarşiye dönüştürmeye çalışıyordu. 1498-1515 yılları arasında tahtta kalan XII. Louis Döneminde, daha önce başlatılan mutlakiyetçi uygulamalara devam edilirken devlet maliyesi ve hukuk alanında gerçekleştirilen reformlarla, Fransa’da yönetim modeli yenilendi. Bu dönemde Fransa’nın Milano başta olmak üzere İtalyan kent devletleri üzerinde hâkim olma çabaları da başladı. Bu yöndeki adımlar, özellikle 1515’te tahta çıkan I. François’nın (Fransuva) saltanatı döneminde hız kazanınca, Fransa ile Kutsal Roma İmparatorluğu arasında zaman zaman savaşlara dönüşen ciddi bir siyasal gerilim de ortaya

çıktı. İkisi de Katolik olan I. François ve V. Charles’ın (Charles Quint/Şarlken/ V. Karl) siyasi güç mücadelesi, kimi zaman Osmanlı İmparatorluğu’nun da Fransa lehine taraf olduğu karmaşık bir denklemi meydana getirdi. Kutsal Roma İmparatoru makamına oturmak isteyen I. François önce 1515’te Milano’yu ele geçirerek İtalyan devletleri üzerinde baskı kurdu. Ardından V. Charles’ın diğer bir düşmanı olan İngiltere Kralı VIII. Henry ile askeri ittifak arayışları içine girdi. Fransa-İngiltere ittifak görüşmeleri 1520’de başarısızlıkla sonuçlanınca, İmparator’a karşı tek başına savaşa girişen I. François 1525’teki Pavia Savaşı’nda yenilerek V. Charles’a esir düştü. Fransa Kralı Madrid’te tutsakken, annesi Osmanlı İmparatoru Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım istedi. Bu tarihten itibaren Kanuni’nin, V. Charles karşısında Fransa’ya verdiği destek giderek artacak, Osmanlı donanması Fransızlara yardım için gönderilecek, 1535’te Fransa’ya ticari kapitülasyonlar verilecektir. Osmanlı İmparatorluğu, iki güçlü Katolik devlet arasındaki mücadeleden istifade etmek suretiyle, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun etkisini ortadan kaldırmak ve coğrafi keşifler sayesinde Osmanlı karşısında güçlenmeye başlayan rakibini Orta Avrupa’dan tamamen çıkartmak istiyordu. 1526’da imzalanan Madrid Antlaşması’yla V. Charles’a verdiği tavizler karşılığında serbest bırakılan I. François, taahhütlerinden kısa süre içinde cayarak, tekrar İtalya’da güç gösterisine girişti. Önce Alman devletlerinden Hesse ile V. Charles’a karşı gizli bir ittifak kuran I. François, ardından, Milano Dükalığı, Papa VII. Clement, Venedik ve Floransa Cumhuriyetleriyle Cognac Birliği’ni oluşturdu. 1526-1530 yılları arasında devam eden Cognac Birliği Savaşları’nı V. Charles kazanınca bu kez Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri desteğini alan I. François 1536-1538 ve 1542-1546 yılları arasında İtalya’ya iki kez daha saldırdı. İtalyan savaşlarının ikinci evresi, Fransa ve Aşağı Ülkeler’de de yürütüldü. Bir defa daha Osmanlı İmparatorluğu’nun desteğini alan Fransa’ya karşı, Kutsal Roma İmparatorluğu ve İngiltere ittifak içine girdi. Almanya’daki din savaşları sebebiyle ekonomik sıkıntı içine giren V. Charles, 1544’te Crepy Antlaşması’nı imzalayarak Fransa’yla barış yolunu seçtiyse de, bir süre sonra savaş tekrar başladı. Bu arada, savaşan üç ülkede de reform hareketleri sebebiyle iç karışıklıklar yaşanmaktaydı. 1546’da Fransa ile İngiltere arasında imzalanan Ardres Antlaşması’yla, savaş İngiltere lehine sonuçlanmış oldu. Yine de uzun süren yıpratıcı mücadele tüm taraşarı ekonomik olarak zarar gördüler. Dış politikadaki inişli çıkışlı performansına rağmen, I. François Fransa içinde güçlü bir ulusal monarşi için kendisinden önce başlatılan adımları kararlılıkla devam ettirdi. Güçlü bir bürokratik yapı oluşturdu. O zamana kadar resmi dil olarak kullanılan Lâtinceyi 1530’da yasaklayarak Fransızcayı Fransa Krallığı’nın milli dili hâline getirdi. Önceleri, Kutsal Roma İmparatorluğu’nu siyasi olarak zayıflatacağı düşüncesiyle Protestanlara hoşgörülü yaklaşan I. François, Fransa’daki Protestan dinsel önderlerinin kendisini de hedef alan eylemleri üzerine 1534’ten itibaren çok sert bazı tedbirleri yürürlüğe soktu. Binlerce Fransız Protestanı (Huguenot’lar) hapse atıldı ya da öldürüldü. Protestan köyleri tamamen yok edildi. 1540’ta Fontainbleau Fermanı’nı yayınlayan I. François Protestanları “insanlığa ve Tanrı’ya karşı ihanet içinde olan kafirler” olarak nitelendirdi. Bu fermandan sonra Protestanlara karşı Fransa’da uygulanan şiddet daha da artmıştır. Her ne kadar I. François’ten sonraki dönemde, 1561’deki Orleans ve 1562’deki Saint-Germain Fermanları ile Fransız Protestanlarının hakları ilk kez olarak devlet tarafından tanınmışsa da bu kısa süreli olmuş, tüm Batı Avrupa’yı etkisi altın alan din savaşları sırasında baskılar tekrar yükseldi. 1572’nin Ağustosu’nda, St. Bartholeme Bayramında başlayan katliamlarda, sadece Paris’te 25.000 Protestan Katolikler tarafından öldürüldü. Üç ay süren seri katliamlar sırasında Fransa’nın tüm kentlerinde öldürülen Protestanların sayısı 100.000’e ulaşmıştı. Fransa’da kesintilerle 36 yıl boyunca devam eden din savaşlarının sonunda 1598’de kral IV. Henry’nin ilan ettiği Nantes Fermanı ile Katoliklik Fransa’nın resmi dini olarak belirtilmekle birlikte, Protestanlara kapsamlı haklar verildi. Buna rağmen, ilerleyen dönemde, özellikle XIII. ve XIV. Louis zamanında Protestanlara karşı zaman zaman alevlenen baskılar sebebiyle, yüz binlerce Huguenot (Ugeno) Avrupa’yı terk ederek -İngiltere’deki Protestanların benzeri sebeple yaptıkları gibi- Amerika’ya yerleşmiştir.

Tudor’lar Döneminde İngiltere

Yüz Yıl Savaşları’nın ardından, tahta sahip olmak isteyen aileler arasında yaşanan Güller Savaşı’yla siyasi çalkantılar geçiren İngiltere’de 1485’te Tudor ailesinden VII. Henry’nin tahta geçmesiyle birlikte ülkenin yeniden güçlendirilmesi için adımlar atılmaya başladı. Fransa’yla uzun savaş ve iç mücadeleler sırasında boşalan hazineyi tekrar doldurabilmek için aristokratlara yüksek vergiler koyan VII. Henry, bir bakıma bakanlar kurulu işlevi gören Kraliyet Konseyi’ni oluşturarak ülkede ilk hükümet deneyimini başlattı. Kendisine sadık olmaları şartıyla feodal beylere karşı hoşgörülü davranan VII. Henry, aksi durumda olanları yolsuzluk ve suiistimal ithamlarıyla sindirdi. XIII. yüzyılda İngiltere’de ortaya çıkan Huzur Yargıçları (Justices of Peace) kurumunu hiç olmadığı kadar güçlendirerek yerel yöneticilerin kendisine itaat etmesini sağlamaya çalıştı. Huzur Yargıçları Parlamento’nun çıkarttığı yasaları denetleme yetkisiyle de donatıldı. Bunlara rağmen, eş zamanlı olarak Fransa’da yaşanana benzer bir mutlakiyetçi iklim İngiltere’de ortaya çıkmayacak, parlamentarizm Fransa’dan çok farklı biçimde gelişecektir. Yüz Yıl Savaşları sırasında İngiltere’nin Fransa’ya karşı kaybettiği toprakları geri almak için önemli bir askeri girişimde bulunmayan VII. Henry, yine de ülkesini Avrupa güç dengesinin dışında tutmadı. 1489’daki Medina del Campo Antlaşması’yla, birliğini sağlayan İspanya Krallığı’nı tanıdı. 1502’de oğlu Arthur’u, Ferdinand ve İsabella’nın Kızı Catherine ile evlendirerek İspanya ile akrabalık bağı kurdu. Arthur bu evlilikten kısa süre sonra ölecek, Catherine ise 1509’da VII. Henry’nin diğer oğlu, yeni kral VIII. Henry ile evlendirilerek İngiltere Kraliçesi olacaktır. VII. Henry Kutsal Roma İmparatoru I. Maximilian’la ile de ittifak ilişkisi içine girdi. 1494’ten itibaren Fransa’nın İtalya’yla meşgul oluşu, İngiltere’yi rahatlattı. İngiltere 1502’de İskoçya ile Sürekli Barış Antlaşması’nı imzalayarak, iki yüzyıldır süren savaş durumuna son verdi. Bu barış, antlaşmanın isminin aksine, çok kısa süreli olacak, iki ülke XVII. yüzyılda defalarca savaşacaktır. Diğer yandan, Birinci Ünitede ele aldığımız ticaret devriminin etkilerini Avrupa’da göstermeye başladığı bu yıllarda, VII. Henry İngiltere limanlarını en önemli ticari rakibi olan Hollandalı tüccara kapatmış, merkantilizmin ilk örneklerini sergilemiştir. İki ülke arasındaki ticaret sorunu 1496’da İngiltere, Hollanda, Venedik, Floransa ve Hansa Birliği (Alman devletlerinin kurduğu ticaret birliği) arasında Büyük Anlaşma’nın (Intercursus Magnus) imzalanmasıyla, İngiltere’nin lehine çözümlenmiştir. Bu anlaşmadan Hollanda’nın büyük ticari kayba uğramasından dolayı, Hollandalı işadamları anlaşmaya “Kötülük Anlaşması” (Intercursus Malus) ismini vermeyi uygun görmüşlerdir. VII. Henry’nin elde ettiği büyük ekonomik başarılar, 1509’da tahta çıkan VIII. Henry zamanında sürdürülemedi. VIII. Henry’nin Portsmouth Tersanesinde büyük bir donanma oluşturmak için yaptığı masraflar, babasından devraldığı zenginliği ortadan kaldırdı. 1520’de İngiltere maliyesi işasın eşiğine geldi. Ağır vergiler, İngiliz aristokrasisini ve burjuvaziyi rahatsız etti. Tahta çıkışının ilk yıllarında Papa II. Julius tarafından Fransa’ya karşı oluşturulan Kutsal Birlik içinde, İspanya ve Kutsal Roma İmparatorluğu ile birlikte yer alan Henry, Fransa’ya karşı kısa süreli kazanımlar elde etti. Devlet işlerini büyük ölçüde danışmanlarının eline bırakan VIII. Henry döneminde, bugünkü başbakanlara benzer yetkilere sahip, Lord Şansölyeler (Lord Chancellor) ülke yönetiminde söz sahibi oldu. Bunlar arasında ülkeyi, 1530’da gözden düşene kadar 16 yıl boyunca yöneten Katolik kardinal Thomas Wolsey öne çıkmaktadır. Kardinal Wolsey’in görevden alınmasının arkasında, VIII. Henry ile Papa arasında, “boşanma” yüzünden çıkan anlaşmazlık rol oynamıştır. Yukarıda değinildiği gibi, sonuçta Anglikan Kilisesi’nin kurulmasına ve İngiltere’nin Katolik dünyasından ayrılmasına yol açacak olan VIII. Henry-Papa gerginliği, Kraliçe Catherine’in sağlıklı bir erkek çocuk doğurmamasıyla ilgilidir. Mary adlı bir kızı olmasına rağmen VIII. Henry, bir erkek varise sahip olmayı saplantı hâline getirmiş olduğundan, Catherine’den boşanmak ve başka bir eşle evlenmek istemektedir. Papa, Katolik inancına göre yasak olduğunu ileri sürerek ama daha ziyade Catherine’in ailesi olan İspanya tahtını rahatsız etmemek için bu boşanmaya izin vermedi. Bunun üzerine VIII. Henry, 1534’te yeni bir kilise kurarak başına geçti. Ardından da İngiltere’de Katolik Kilisesi’ne ait olan manastır ve vakıflara el konuldu, Latince ayin yasaklandı. 1535’te Galler’i İngiltere topraklarına kattı. İhanet Yasası çıkartarak, Kralı yeni kilisenin başı olarak tanımayanların ölüme mahkûm edilmesini düzenledi. Eski Lord Şansölye Thomas More da Anglikan Kilisesi’ne katılmadığı için kafası kesilerek idam edilenler arasında yer aldı. Altı kez evlenen ve iki eşini idam ettiren VIII. Henry, üçüncü eşi Jane Seymour’dan bir erkek çocuk sahibi olsa da babasının ölümünden sonra 1547’de tahta çıkan VI. Edward sadece altı yıl saltanat sürecektir. Onu takiben 1553’te İngiltere Kraliçesi olan VIII. Henry’nin ilk eşi Catherine’den olan kızı Mary ise, babasının başlattığı reform hareketini geri çevirmeye çalışacaktır. Annesi gibi koyu bir Katolik olan Mary, 1554’te V. Charles’ın oğlu Philip’le evlenmiş, 1556’da kocasının II. Philip adıyla İspanya tahtına çıkmasıyla, İspanya Kraliçesi unvanını da elde etmiştir. Katolik İspanya’nın da desteğini alarak, Protestanlara şiddet uygulamaya başlayan Mary, yüzlerce Protestan din adamının engizisyona benzeyen dinsel mahkemelerde yargılanmasına ve “zındık” olmak suçundan ölüme mahkum edilmesine sebep oldu. Ölüm cezaları “suçlu” bulunan kişilerin canlı canlı yakılmasıyla infaz edildi. Protestanlar karşısındaki bu vahşice uygulamaları sebebiyle İngiltere Kraliçesi’ne halk tarafından “Kanlı Mary” (Bloody Mary) adı verildi. İspanya kralıyla evli olmasına rağmen, İngiltere’nin İspanya’nın sahip olduğu “Yeni Dünya” toprakları nda ticari ayrıcalıklara sahip olmasını sağlayamadı. Yine de Mary döneminde İngiltere’nin “Altın Çağı” İngiliz kaşiflerin seyahatlerinin devlet tarafından desteklendiği görülmektedir. Çocuk sahibi olmadan 1558’de ölen Mary’nin yerine İngiltere tahtının tek varisi olan Elizabeth geçti. VIII. Henry’nin ikinci eşi Anne Boleyn’den olan kızı I. Elizabeth 1558-1603 yılları arasındaki hükümdarlığı sırasında, İngiltere’nin Avrupa’nın en güçlü devletleri arasındaki yerini sağlamlaştırmasını sağlayacaktır. Çoğu tarihçi I. Elizabeth Dönemini, İngiltere’nin “Altın Çağı” olarak nitelendirir. İngiltere’nin bu konuma ulaşması ise, İspanya ile girdiği güç mücadelesinden başarıyla çıkmasıyla mümkün olacaktır.

 

  1. CHARLES DÖNEMİNDE KUTSAL ROMA İMPARATORLUĞU VE İSPANYA

İspanya-Fransa Mücadelesi

İspanya’yı eşi Aragon Kralı Ferdinand’la birlikte yöneten Kastilya Kraliçesi Isabella’nın 1504’te ölümü üzerine, kızları Joanna Kastilya Kraliçesi unvanını almıştı. 1496’da Kutsal Roma İmparatoru I. Maximillien’in oğlu Philip ile evlendirilmiş olan Joanna, 1516’da babası Ferdinand’ın ölümü üzerine Aragon Kraliçesi unvanını da aldı. Böylece iki ülkenin hükümdarlığı birleşmiş oluyor, İspanya Krallığı doğuyordu. Fakat akıl hastası olan Joanna’nın tek başına İspanya’yı yönetmesi mümkün değildi. Bu sebeple oğlu, I. Charles unvanıyla İspanya Kralı oldu. Bu durum 1555’de Joanna ölene kadar sürecek, ardından Charles tek başına İspanya Kralı olacaktır. Diğer yandan, 1506’da babası Philip’in ölümü üzerine, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun da varisi olan Charles, dedesi Habsburg ailesinden I. Maximillien’in ölümünün ardından, elektörler kurulu tarafından yeni Kutsal Roma İmparatoru olarak seçildi. 1519’da taç giyerek V. Charles (Charles Quint/fiarlken/V. Karl) adıyla İmparatorluk tahtına oturdu. O tarihten, gönüllü olarak tahttan feragat edeceği 1555’e kadar İspanya’dan Orta Avrupa’ya, Güney Amerika’dan Uzak Doğu’ya uzanan çok geniş bir coğrafya V. Charles tarafından idare edilecek, XVI. Yüzyılda “imparatorluk” kavramı V. Charles’la özdeş hâle gelecektir. V. Charles, Katolik Kilisesi’yle birlikte hareket ederek, Avrupa’da Orta Çağ’dakine benzer bir İmparatorluk kurmaya çalışan son Avrupa hükümdarı olması açısından da önemlidir. V. Charles’ın Avrupa’da tesis etmeye çalıştığı hâkimiyete en güçlü itiraz Fransa’dan geldi. Yukarıda da anlatıldığı gibi, Kutsal Roma İmparatorluğu ile Fransa arasında İtalya’ya sahip olmak için yürütülen savaşlarda, V. Charles, I. François’ya karşı üstünlük sağladı. Bu savaşlar sırasında Katolik Fransa’nın, Protestan Alman prenslikleri ve Müslüman Osmanlı İmparatorluğu’yla, ile Katolik Kutsal Roma İmparatorluğu’nun ise İngiltere’yle iş birliği yapması, XVI. yüzyılda artık “din kardeşliği”nin değil, “ulusal çıkar”ın devletler arası ilişkilerde geçerli olmaya başladığının çarpıcı bir göstergesidir. Fransa’da I. François’nın ölümünün ardından tahta geçen II. Henry zamanında da İtalya Savaşları devam etti. V. Charles’ın 1555’te topraklarını oğlu II. Philip ve kardeşi Ferdinand arasında taksim ederek tahttan feragat etmesinden sonra, 1559’da İspanya, Fransa ve İngiltere arasında Cateau-Cambresis barış antlaşması imzalandı. Fransa Savoy ve Piemonte’yi Savoy Dükalığı’na, Korsika adasını da, Ceneviz Cumhuriyeti’ne terk etti. İspanya, Milano, Napoli, Sicilya ve Sardinya’nın hâkimi olmaya devam etti. Ayrıca Toscana ve Ceneviz de dolaylı yoldan İspanya’nın kontrolü altına girdi. İspanya’nın İtalya üzerindeki bu hâkimiyeti XVIII. yüzyılın başlarına kadar devam edecektir.

Kanuni ve V. Charles

I.Charles’ın tahtta bulunduğu dönem, Osmanlı İmparatorluğu’nda Kanuni Sultan Süleyman’ın hükümdarlığına rastlamaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü olduğu bu dönemde, Avrupa’ya tek başına egemen olmaya çalışan Kutsal Roma İmparatorluğu ile çatışması kaçınılmazdı. Nitekim Kanuni Sultan Süleyman’ın 1521’de Belgrad’ı, 1522’de Rodos’u fethetmesi, ardından da 1526’da Kutsal Roma İmparatorluğu’nun vassalı durumundaki Macar Kralı II. Lajoş’u Mohaç Savaşı’nda yenerek tüm Macaristan topraklarını ele geçirmesi V. Charles’ı ciddi anlamda endişelendirdi. Dahası Kanuni’nin Almanya’daki Protestanlara destek mesajları vermesi, V. Charles’ı Papa’nın yardımıyla Osmanlılara karşı güçlü bir Haçlı İttifakı kurmaya itti. 1529’daki Viyana Kuşatması’nın Osmanlı İmparatorluğu açısından başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, V. Charles ve kardeşi Habsburg Avusturya Arşidükü Ferdinand’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun Macaristan tahtına oturttuğu Yanoş (Jan) Zapolya’yı tahttan indirmeye çalışması Kanuni’nin 1532’de Almanya Seferi’ne çıkmasına sebep oldu. Osmanlıların çok sayıda yeni kale feth ederek ilerlemelerine rağmen, V. Charles Kanuni’nin karşısına çıkmaya cesaret edemedi. 1533’te yapılan İstanbul Antlaşması’yla, Ferdinand Macaristan üzerindeki veraset iddiasından vazgeçmek zorunda kaldı. Habsburg-Avusturya Arşidükü bu antlaşmayla, Kanuni’yi “baba” olarak tanıdı; Osmanlı sadrazamıyla eşit mevkide olduğunu kabul etti. 1540’ta Zapolya’nın ölümü üzerine V. Charles ve Ferdinand bir kez daha Macarsitan’a müdahale edecek ama püskürtülecektir. Macaristan üzerindeki bu hâkimiyet mücadelesi XVII. Yüzyıl sonuna kadar devam edecek, 1699’daki Karlofça Antlaşması’yla Osmanlı İmparatorluğu Macaristan’daki topraklarını Avusturya’ya bırakacaktır. V. Charles-Kanuni çekişmesinin diplomasi tarihi açısından önemli bir özelliği, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kutsal Roma İmparatorluğu’na karşı Fransa’yla, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun ise Osmanlı’ya karşı Safevilerle ittifak içine girmesidir. I. François’nın, Pavia Savaşı’nda V. Charles’a esir düşmesinden sonra 1525’te İstanbul’a bir elçi yollayarak ilk iş birliği girişimini başlattığı bilinmektedir. Henüz Kutsal Roma İmparatoru olmadığı dönemde İspanya Kralı’yken de Safeviler’le yakın ilişki içine giren V. Charles, fiah İsmail’le elçi ve mektup teatisinde bulunmuştu. fiah İsmail’in 1524’te ölümünden sonra yerine geçen fiah Tahmasb zamanında da V. Charles’ın Safevilere olan ilgisi devam etti. V. Charles, Osmanlı İmparatorluğu’nu “iki cepheli savaş” ile karşı karşıya bırakmak istiyor, Osmanlı ordusunun ikiye bölünmesi hâlinde kendisinin kolaylıkla Osmanlıları Avrupa’dan çıkartabileceğini düşünüyordu. Kanuni’nin Viyana’yı kuşattığı 1529’da fiah Tahmasb’ın sarayına elçi gönderen V. Charles bir ittifak anlaşması yapmayı başardı. Fakat Özbek isyanıyla meşgul olan Safeviler Osmanlı İmparatorluğu ile savaşamadılar. Eş zamanlı olarak V. Charles’ın kardeşi Arşidük Ferdinand da Şah Tahmasb’la ittifak görüşmeleri yürütüyordu. 1532-1555 yılları arasında süren Osmanlı- Safevi çatışması sırasında, V. Charles ve Ferdinand Safevileri sık sık Osmanlı’ya saldırmaya teşvik etmiştir. Kanuni’nin bu ittifaka karşı aldığı önlem ise zaten Osmanlı İmparatorluğu’nun desteğini isteyen Fransa’yla yakınlaşmak şeklinde oldu. Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması 1534’te Fransız birliklerinin yardımına giderek, İtalyan sahillerini vurdu. Aynı yıl V. Charles’ın kontrolündeki Tunus Barbaros tarafından ele geçirildi. Fakat bir yıl sonra V. Charles Tunus’u geri almayı başaracaktır. 1535’te ise Osmanlı İmparatorluğu’nun Fransa’ya ticari kapitülasyonlar vermesiyle iki ülke arasındaki iş birliği daha da derinleşti. Kanuni ve I. François V. Charles’a karşı birlikte hareket etme kararı aldı. Osmanlı-Fransız askeri ittifakının önemli yansımaları arasında, Barbaros Hayreddin Paşa’nın 1543’te Nice’i kuşatması, Osmanlı donanmasının 1544 kışını Tulon’da geçirmesi, 1540larda Macaristan savaşlarında Fransızların Osmanlılara destek vermesi, 1552’de bu kez Turgut Reis komutası ndaki Osmanlı donanmasının Fransa Kralı II. Henri’nin yardımına gitmesi sayılabilir. Bu ittifakın en önemli siyasi sonuçları ise Fransa’nın Kutsal Roma İmparatorluğu tarafından yutulmasının Osmanlılar sayesinde engellenmesi ve Almanya’da Protestanlığın daha kolay yayılmasıdır.

I.Charles ile Kanuni arasında Akdeniz’deki rekabet kesin biçimde Kanuni lehine sonuçlanmıştır. 1538’de Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanmasının Preveze’de Barbaros Hayreddin Paşa tarafından yenilmesinin ardından, 1540’da bu kez bizzat V. Charles’ın komutasındaki İmparatorluk donanması Cezayir’de büyük bir yenilgiye uğramıştır. Bu tarihten Ekim 1571’de Osmanlı Donanması’nın İnebahtı’ da Papa V. Pio, Venedik ve İspanya tarafından oluşturulan Haçlı donanması karşısında yenilgiye uğramasına kadar geçen dönemde Akdeniz’de mutlak bir Osmanlı üstünlüğü söz konusu olacaktır.

Almanya Coğrafyası’nda Din Savaşları

I.Charles Döneminde Kutsal Roma İmparatorluğu’nun en ciddi sorunlarının biri de Protestanlığın yayılması ve çok sayıda Alman devletinin bu yeni dinsel akımı benimseyerek İmparatorluğa başkaldırmasıdır. Hesse Kontu (Landgraf) I. Philip ile Saksonya Elektörü I. John Frederick arasında 1531’de yapılan anlaşmayla, Kutsal Roma İmparatorluğu’na karşı birlikte hareket etme kararı alındı. 1535’te Hannover, Frankfurt, Kempten, Anhalt ve Wüttemberg, Ausburg ve Pomeranya’nın katılımıyla Schmalkaldik Birliği (Ligi) adını alan bu oluşuma 1539’da Brandenburg da katıldı. Zaman zaman 1538’de Protestanlığı kabul eden Danimarka’nın ve Kutsal Roma İmparatorluğu ile savaşmakta olan Fransa’nın da desteğini alan Birlik üyeleri, Kanuni Sultan Süleyman’ın yolladığı mektuplarla V. Charles’a karşı cesaret kazandılar. Martin Luther’in bizzat katıldığı Birlik toplantılarında V. Charles’la savaşma kararı alındı. 1546-1547 yıllarında süren Scmalkaldik Savaşları’nda V. Charles büyük başarılar kazandı. Fakat ardından toparlanan Protestan devletlerin 1552’de V. Charles’ı n ordusunu yenmeleri üzerine taraşar arasında Passau Barışı imzalandı. Üç yıl sonra da Kutsal Roma İmparatorluğu ve Protestan devletler arasında 20 yıl süren gerginliği ortadan kaldıran Ausburg Antlaşması imzalandı. 1555’te V. Charles ve Protestan devletlerin yöneticileri arasında kararlaştırılan Ausburg düzenlemeleriyle, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun hukuken bölünmüşlüğü kabul edildi. Martin Luther’in kurduğu Luteryen Kilise, İmparatorluk tarafından resmen tanındı. “Prens hangi dindense, halkı da o dindendir” (Cuius regio, eius religio) ilkesi kabul edilerek Katolik veya Luteryen hükümdarların topraklarında yaşayan halkın, o hükümdarın dinini seçmeleri zorunluluğu getirildi. Dinlerini değiştirmek istemeyen ailelerin, kendi dinlerinden olan hükümdarın topraklarına yerleşmelerine izin verildi. Böylece eskiye nazaran dinsel hoşgörünün öne çıktığı bir dönem başlamış gibi görünse de Ausburg Antlaşması’nda sadece Luteryenlerin tanınması ve diğer Protestan kiliseler olan Kalvinistlerin ve Anabaptistlerin adlarının zikredilmemesi büyük bir sorunun ortaya çıkmasına sebep oldu. Antlaşmayla korunmayan bu Protestanlar, hem Katoliklerin hem de Luteryen hükümdarların baskısı altında kaldılar. Tüm Protestan kiliselerinin haklarının kabul edilmesi ise ancak 1648’deki Westphalia Barışı ile mümkün olacaktır.

“Yeni Dünya”nın İspanya’ya Bağlanması

I.Charles döneminde İspanyolların Amerika kıtasındaki ilerleyişi bütün hızıyla sürdü. Birinci Ünite’de anlatıldığı gibi, XVI. yüzyılın ortalarına gelindiğinde İspanyol “fatihler” Güney Amerika’yı bütünüyle ele geçirmiş, Kuzey Amerika’da da önemli kazanımlar elde etmişlerdi. 1501’den başlayarak Amerika kıtasında ilerleyen İspanyol komutanların ve askerlerin, saldırılardan korumaları, İspanyolca öğretmeleri ve Katolik yapmaları kaydıyla istedikleri kadar yerliyi kendi kontrolleri altına almasına izin veren bir sistem (encomienda) geliştirilmişti. Fakat söz konusu uygulama suiistimallere yol açmakta ve yerlilerin tamamen köleleştirilmeleri sonucunu doğurmaktaydı. Hem Amerika’nın ele geçirilmesi sırasında yerlilerin vahşice yok edilmeleri, hem de köleleştirilmeleri Bartoleme de las Casas gibi bazı Katolik din adamları arasında rahatsızlığa sebep oldu. V. Charles’ın 1542’de çıkarttığı yasayla (Yeni Yasalar) “encomienda” sisteminin kademeli olarak kaldırılması ve yerlilerin köleleştirilmesinin yasaklanması düzenlendi. Yerliler bundan böyle zorla tarlalarda ve madenlerde çalıştırılamayacaktı. Bunun üzerine Amerika’daki bazı İspanyol komutanlar ayaklandılar. V. Charles “Yeni Dünya” topraklarına merkezden valiler atayarak, “fatihlerin” keyfi uygulamalarının önüne geçmeye çalıştı. Amerika topraklarının İspanya ile ilişkisi sıkılaştırıldı. V. Charles’ın talimatıyla 1550’de Valladolid kentinde, önde gelen din adamları arasında bir münazara düzenlenerek Amerikan yerlilerinin köleleştirilmesinin Katolik dinine uygun olup olmadığı tartışıldı. Burada net bir sonuç çıkmamasına rağmen, yerlilerin köleleştirilmesi uygulaması büyük ölçüde kalktı ama kötü muamele tamamen sona ermedi. Tarihin gördüğü en geniş ülkelerden birine hükümdarlık eden V. Charles 1555’te kendi rızasıyla tahttan feragat ederek bir manastırda inzivaya çekildi. Tahttan ayrılırken topraklarını oğlu ve kardeşi arasına paylaştırdı. Bu paylaşıma göre, İspanya Krallığı, Belçika ve Hollanda, Napoli, Sicilya, Lombardiya ve İspanya’nın Amerika kıtasındaki toprakları oğul II. Philip’e geçti. II. Philip 1581’de Portekiz’i de topraklarına katacaktır. V. Charles’ın kardeşi Avusturya Arşidükü Ferdinand ise tüm tarihsel Habsburg topraklarına sahip oldu. Ferdinand ayrıca Kutsal Roma İmparatoru unvanını da aldı.

KESİNTİSİZ SAVAŞLAR DÖNEMİ

Seksen Yıl Savaşları ve Hollanda’nın İspanya’dan Bağımsızlığı

I.yüzyıl sonlarında “Onyedi Bölge” adıyla gevşek biçimde bir araya gelen Hollanda, Belçika, Lüksemburg ve kuzey Fransa’daki feodal birimler, Kutsal Roma İmparatorluğu’na vergi bağıyla bağlıydılar. Önceleri, dük, lord, kont gibi isimlerle Burgundiya ve Habsburg hanedanlarının vassalı durumunda olan bu birimler 1549’da V. Charles tarafından İmparatorluk yönetimi altına sokuldu. V. Charles döneminde bu topraklarda Kalvinizm’in yayılması karşısında İmparatorluk tarafından başlatılan baskılar, “Onyedi Bölge”’de rahatsızlıklara sebep oldu. V. Charles’ın yüksek vergi politikası 1555’te İspanya Kralı unvanıyla bu toprakların yönetimini eline geçiren II. Philip tarafından da sürdürüldü. II. Philip ayrıca bu topraklarda bir “karşı reform” hareketi başlatarak Hollanda Katolik Kilisesi’ni yeniden organize etmek suretiyle güçlendirdi. II. Philip ayrıca, küçük yerel birimler hâlinde yönetilen bu topraklarda merkezi yönetimin gücünü artıran adımlar atarak feodal birimlerin özerkliklerini kaldırdı. Kalvinist rahipler tarafından 1566’da başlatılan küçük çaplı ayaklanmalar, 1572’den itibaren Oranj (Orange) ailesinden I. William’ın liderliğinde İspanyollara karşı topyekûn bir isyana dönüştü. 1579’da Utrecht Birliği adıyla İspanyollara karşı güçlerini birleştiren yedi Hollanda bölgesi 1581’de bağımsızlıklarını ilan etti. II. Philip bu bağımsızlık ilanını tanımadı. İspanya karşısında İngiltere’nin korumasına sığınan Hollandalılar üç yıl I. Elizabeth’in himayesi altında kaldılarsa da 1588’de cumhuriyet ilan ettiler. İspanyolların Britanya adasını işgal girişimlerinin 1588’de başarısızlığa uğramasının ardından Hollanda üzerindeki İspanya baskısı arttı. Hollandalılar ile İspanyollar arasında 1609’da imzalanan ateşkes anlaşmasıyla, İspanya Hollanda Cumhuriyeti’ni resmen tanıdı. Hollanda’nın bağımsız bir birim olarak, aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nun da bulunduğu diğer devletlerle diplomatik ilişki kurmasına da imkân veren 12 yıllık ateşkes döneminde, Hollanda topraklarındaki Katoliklerin dinlerinin gereğini serbestçe yerine getirmelerine izin verildi. Hollanda Cumhuriyeti aslında içişlerinde son derece bağımsız olan yedi birimin bir tür konfederasyonuydu. Bu birimlerin temsilcileri Lahey’de biraraya gelerek bir federal hükümet (Staaten Generaal) oluşturmaktaydılar. Bununla birlikte, başlangıçtan itibaren Orange-Nassau ailesinin yönetimini isteyen “kralcılar” ile mevcut yapının devamını isteyen “cumhuriyetçiler” arasında siyasal bir rekabet ortaya çıktı. Hollanda’ya ait Doğu ve Batı Hindistan şirketlerinin küresel ticareti denetlemeye başlaması, cumhuriyetin zenginliğini artırdı. 1602’de Rotterdam’da Avrupa’nın ilk menkul kıymetler borsası kuruldu. Zenginleşmeyle birlikte Hollanda güçlü bir donanma da kurdu. Böylece ticaret gemilerini İspanya, Fransa ve bazen de İngiltere’den korumaya başladılar. Ayrıca Protestan nüfusa sahip Hollanda kentleri, modern bankacılığın ilk örneklerine sahip oldular. Bugünkü New York’tan Surinam’a, Cape Town’dan Singapur’a kadar dünyanın birçok yerinde ticaret kolonileri kuran Hollanda’nın “Altın Çağı” XVII. yüzyıl boyunca devam edecek, ülke içi karışıklıkların yanı sıra Fransa ve İngiltere ile yürütülen savaşların ekonomik ve ticari hayatı yıpratması, özellikle “merkantilizm politikası” bu ülkenin düşüşe geçmesine yol açacaktır. Kısa süreli barış döneminden sonra Hollanda’nın 1618’de başlayan Otuz Yıl Savaşları’na dâhil olmasıyla, İspanya ile ara verilen Seksen Yıl Savaşları yeniden başladı. İspanya-Hollanda savaşı aşağıda ele alınacak olan Westphalia Antlaşmaları ile 1618’de son bulacaktır.

 

Otuz Yıl Savaşları

Avrupa’da devam eden din savaşların son halkasını oluşturan Otuz Yıl Savaşları esas olarak Almanya topraklarında Katolikler ve Protestanlar arasında yürütülmüştür. Bununla birlikte, 1618-1648 döneminde devam eden savaşlar aynı zamanda Habsburg Avusturyası ile Burbon Fransası arasında Avrupa’da süren siyasi hâkimiyet mücadelesinin bir yansımasıdır. Savaşların farklı aşamalarında İspanya, İsveç, Danimarka, İngiltere, Savua Dükalığı, Osmanlı İmparatorluğu, Polonya, Rusya ve Hollanda gibi devletler de bu çatışmaya taraf olmuşlardır. Bu haliyle Otuz Yıl Savaşları, Büyük Avrupa Savaşı olarak da nitelendirilebilir. Yukarıda ele alınan 1555 tarihli Ausburg Barışı ile 225 Alman devletinin yöneticisinin her birinin Katoliklik ve Luteryenlik arasında tercih yapmakta serbest bırakıldığı anlatılmıştı. Fakat Ausburg Barışı Kalvinistlere ilişkin bir hüküm içermiyordu.

Kalvinizmin Almanya’da hızla yayılmaya devam etmesi ve en kalabalık üçüncü din hâline gelmesiyle birlikte, Ausburg’ta herhangi bir hak elde etmemiş olan Kalvinistlerle, bunlara karşı baskı uygulayan Katolik ve Luteryen Alman prensleri arasında gerilim yaşanmaya başladı. Almanya’da bu gerilim tırmanırken, İspanyol Hollandası’nı ve İtalya’nın bir bölümünü elinde bulunduran İspanya, kendi ticaret yollarının güvenliği açısından Almanya’daki durumla yakından ilgilenmekteydi. İsveç ve Danimarka, Baltık Denizi’ne kıyısı olan Protestan Alman devletlerinin zayıflamasının kendi işlerine gelmeyeceğini, Katolik İspanyolların bu sayede bölge ticaretinde üstünlüğü ele geçirebileceğini düşünüyorlardı. Fransa ise Kutsal Roma İmparatorluğu ve Habsburglarla uzun süredir sürdürdüğü mücadelenin bir devamı olarak, Protestan Alman devletlerinin Habsburglara karşı zafer kazanmasını istiyordu. Böyle bir sonuç Fransa’yı rahatlatacaktı. Diğer yandan Hollanda ile İspanya arasında geçici bir barış antlaşması yapılmış olmasına rağmen, Hollanda Cumhuriyeti tam olarak İspanya baskısından kurtulabilmiş değildi. 1617’de koyu bir Katolik olan Sitiryalı (güney Avusturya) II. Ferdinand’ın Kutsal Roma İmparatorluğu veliahtı olarak seçilmesi (1619’da imparator olarak taç giyecektir) Bohemya’daki Protestan yöneticilerin, daha evvel kendilerine verilmiş olan haklarının ellerinden alınacağı endişesine kapılmalarına sebep oldu. Ferdinand’ın Bohemya Sarayı’na (Prag’ta) gönderdiği iki Katolik danışmanın, Protestanlar tarafından sarayın penceresinden dışarıya atılmasıyla Bohemya isyanı başladı. İsyan kısa sürede Moravya, Lüsetya ve Silezya’ya da yayıldı. 1608’de 12 Protestan Alman devletinin bir araya gelmesiyle kurulan Protestan Birliği’nin (Union) desteğini almak için, Birlik’in öncüsü konumundaki Ren Palatinatı’ndan (Ren Elektörlüğü/Palatinat Devleti) Frederick’e Bohemya krallığını öneren Bohemyalı Protestanlar, Habsburglar’a karşı daha da güçlendiler. Fakat bu adım, 1609’da Protestanlara karşı Katolik Alman devletleri tarafından kurulan Katolik Ligi’nin (League) Habsburglara destek olmasına yol açtı. Bu arada Protestan Erdel (Transilvanya) Prensi Bethlen Gabor’un Macaristan’a Habsburglara karşı yürüttüğü sefere yardım eden Osmanlı Sultanı II. Osman 1620’de Prag sarayına bir elçi göndererek Bohemya’nın başlattığı isyana destek oldu. Bunun üzerine Habsburglar’ın yanında yer alan Katolik Polonya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında savaş başladı. Osmanlı ordusu Eylül 1620’de Yaş’ta Polonya ordusunu yendiyse de ertesi yıl II. Osman’ın bizzat komuta ettiği Lehistan (Polonya) seferi, Yeniçerilerin savaşmaktaki isteksizlikleri sebebiyle, 29 Eylül 1621’de Polonya ile Hotin Barış Antlaşması’nın yapılmasıyla sona erdi. İstanbul’a döner dönmez, Lehistan seferindeki başarısızlığın sebebi olarak gördüğü Yeniçeri Ocağı’nı yenilemeye etmeye girişen II. Osman 1622’de bir ayaklanma sonucu öldürüldü. Bu tarihten sonra İstanbul’da bir süre iç istikrarsızlıklar devam ettiğinden, Osmanlı İmparatorluğu Otuz Yıl Savaşları’nın ilerleyen döneminde yer almadı. Habsburgların Protestan isyanı karşısında zor durumda olduğunu gören İspanya 1620’de, Katolik Ligi devletlerinin ordularını da yanına alarak yardıma geldi. Kasım 1620’de Beyaz Dağlar Savaşı’nda Bohemya ordusu yok edildi, Protestan Birlik’i fesh edildi, Bohemya tamamen Katolikleştirildi. Erdel Prensi Gabor ile İmparator arasında, Erdel’e bazı Macar topraklarını bırakan Nikolsburg Antlaşması’nın 1621’de imzalanmasıyla, Otuz Yıl Savaşlarının, “Palatinat Savaşı” olarak adlandırılan ilk dönemi, Katolik Habsburgların ve İspanya’nın üstünlüğüyle sona erdi. Bu sırada Fransa’daki Protestanlar da (Huguenotlar) kendilerine karşı hoşgörüsüz davranan XIII. Louis’ye karşı 1620’de ayaklandılar. 1626’dan itibaren İngiltere Kralı I. Charles, Huguenotların Fransa’ya karşı ayaklanmasını desteklemeye başladı. Bu ise 1627-1629 yılları arasında devam edecek olan Fransa-İngiltere Savaşı’na yol açtı. Savaşta başarısızlığa uğrayarak 1629’da Fransa’yla ve 1630’da da bir süredir savaş halinde olduğu İspanya’yla barış antlaşmaları yapan İngiltere Otuz Yıl Savaşlarının dışında kaldı. Bu yıllardan itibaren, aşağıda ele alacağımız gibi, Britanya Adası Kral I. Charles ile Parlamento arasında çok çetin bir çekişmeye ve arkasından da iç savaşa sahne olacaktır.

1625-1635 döneminde önce Danimarka ve ardından İsveç krallıkları da Otuz Yıl Savaşları’na müdahil olmuştur. Luteryen inancına sahip olan Danimarka Kralı IV. Christian, Kutsal Roma İmparatorluğu içindeki Katoliklerin güç kazanmasının Danimarka’nın bölgesel çıkarlarına zarar vereceğini düşünüyordu. Aynı zamanda Alman devletlerinden Holstein’ın Dükü olan IV. Christian, Protestan Aşağı Saksonya’ya askeri destek vermeye başladı. İmparator II. Fedinand’ın oluşturduğu güçlü Katolik ordusu karşısında başarısızlığa uğrayan Danimarka 1629’ta Lübeck Antlaşması’nı imzalayarak savaş dışı kaldı. Antlaşmaya göre, Protestan Alman devletlerini desteklemediği sürece IV. Christian’ın Danimarka Kralı olarak kalmasına izin verilecekti.

Danimarka’nın müdahalesinin başarısızlıkla sonuçlanması İsveç’in de ekonomik çıkarları açısından olumsuz sonuçlar doğurmuştu. 1630’da İsveç Kralı II. Gustav tıpkı Danimarka gibi Protestan Alman devletlerine destek vermeye başladı. Fransa’da XIII. Louis’nin başbakanı Kardinal Richelieu ve Hollanda Cumhuriyeti tarafından finansal olarak desteklenen İsveç, Habsburglar’a karşı önemli zaferler elde etti. 1631’de Fransa ile ittifak antlaşması yapan İsveç, Katolik Ligi devletlerini arka arkaya yenilgiye uğrattı. Fakat 1632’de Lützen Savaşı’nda Kral II. Gustav öldürüldü. 1634’ten itibaren İmparatorluk güçleri Protestanlar karşısında üstünlüğü yeniden ele geçirdiler. İsveç Habsburglarla savaşmayı sürdürürken 1635’te Habsburglar ile Protestan Alman devletleri arasında yapılan Prag Antlaşması, Protestanlara bazı haklar verse de Habsburgların Alman devletlerinin tümüne hükmederek güçlenmesini istemeyen Fransa tarafından memnuniyetsizlikle karşılandı. Kardinal Richelieu 1635’te İspanya’ya, bir yıl sonra da Habsburglara (Kutsal Roma İmparatorluğu) savaş açarak ülkesini Otuz Yıl Savaşlarına doğrudan sokmuş oldu. İsveç’le ittifak yapmış olmasına rağmen Fransa İspanya orduları karşısında başarısızlığa uğradı. 1642’de Kardinal Richelieu’nün ölümünden sonra, yerine geçen Kardinal Mazarin de savaşı devam ettirdi. 1643’te ölen Fransa Kralı XIII. Louis’nin yerine henüz beş yaşındaki oğlu XIV. Louis Fransa tahtına çıkınca, Mazarin ülkedeki iç karışıklıkları da göz önüne alarak, bir an önce savaşı bitirmek için çaba göstermeye başladı. Büyük ölçüde İsveçlilerin askeri başarıları sayesinde Katolik Alman devletleri 1645’ten itibaren gerilemeye başladılar. 1648’de İsveç ve Fransa orduları İmparatorluk ordularını yendi. Aynı yıl İsveç’in bir kez daha İmparatorluk ordusunu yendiği Prag Muharebesi, Otuz Yıl Savaşları’nın da son savaşı oldu.

WESTPHALIA BARIŞI

Otuz Yıl Savaşları’nın ardından yapılan Westphalia düzenlemeleri tek bir barış antlaşmasından oluşmaz. Westphalia’da (Almanya) bulunan Osnabrück ve Münster kentlerinde Mayıs-Ekim 1648 tarihleri arasında imzalanan ve bir yandan Otuz Yıl Savaşları’nı, diğer yandan da İspanya ile Hollanda arasındaki Seksen Yıl Savaşları’nı sona erdiren üç antlaşmaya birden Westphalia Antlaşması denir. Antlaşmaların görüşmeleri esnasında, dünya tarihinin o güne kadar şahit olduğu en fazla sayıda diplomatik heyet bir araya gelmiştir. Aşağı yukarı dört yıl süren diplomatik müzakerelere 109 ayrı diplomatik heyet katılmıştır. Bu heyetler 16 Avrupa devletini, 140 Alman devletini (Alman devletlerinin adına katılan 66 heyet, bazı küçük diğer devletlerin de çıkarlarını savunmuştur) temsil etmişlerdir. Ayrıca 27 ayrı heyet de Avrupa’daki çeşitli çıkar grupları adına görüşmelere katılmıştır. Bu çok renkli uluslararası konferans tablosunda savaşlara katılmış olmalarına rağmen İngiltere, Polonya, Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya’nın (Moskova Büyük Knezliği) temsilcileri yoktur. Ayrıca, o zamana kadarki devletler arası protokolde hep en üst sırada yer alan Papa’nın temsilcisinin de Westphalia’da bulunmayışı, Antlaşma’ya ilk seküler antlaşma olma özelliği de kazandırmaktadır. Westphalia çerçevesinde ilk antlaşma 30 Ocak 1648’de İspanya ile Hollanda Cumhuriyeti arasında Münster’de imzalanan ve Seksen Yıl Savaşları’nı sona erdiren Münster Barışı’dır. Bunu 24 Ekim 1648’de, Kutsal Roma İmparatorluğu ve Fransa ile bunların müttefikleri arasında imzalanan Münster Antlaşması ile Kutsal Roma İmparatorluğu, İsveç, Alman Prenslikleri ve onların müttefikleri arasında imzalanan Osnabrück Antlaşması takip etmiştir. Fransa ile İspanya arasında savaş durumu ise Westphalia’da değil, ancak 1659’daki Pireneler Barışı ile sona erecektir. Antlaşmalarla, Hollanda ve İsviçre’nin Kutsal Roma İmparatorluğu’ndan bağımsızlık kazanması onaylanmıştır. Batı Pomeranya ve Wismar’ı topraklarına katmış, Alman devletlerinden Bremen ve Verden’in İsveç’in vassalı durumuna gelmeleriyle, İsveç kralı İmparotluk Diet’inde oy hakkına sahip olmuştur. Pomeranya’nın geriye kalan bölümü ile bazı Alman devletlerinin toprakları Brandenburg Prusyası’na verilmiştir. Böylece Prusya Westphalia sonrası Avrupa siyasetinde önemli güçlerden biri hâline gelecektir. Savaş sırasında uygulamaya konulan bazı ticaret engelleri kaldırılmış ve Ren Nehri’nde seyrüsefer serbestisinin önü açılmıştır. Bavyera ve Palatinat’ın (Ren Palatinatı) Kutsal Roma İmparatoru’nu seçen Elektörler Konseyi’nde üye olmaları kabul edilmiştir.

Westphalia’yla getirilen en önemli düzenlemeler ise Otuz Yıl Savaşları’nın çıkışının asıl sebebi olan dinsel alanda olmuştur. Tüm taraşarın 1555 tarihli Ausburg Barışı’nın ilkelerini aynen kabul ettikleri Westphalia düzenlemeleri ise, Katolik ve Luteryenler gibi Kalvinistler de kendi dinlerini serbestçe yaşayabilme imkânına sahip olmuşlardır. Son olarak, Westphalia antlaşmaları ile tüm devletlerin kendi ülkeleri, halkları ve yurtdışındaki temsilcileri üzerindeki münhasır egemenlik yetkisi teminat altına alınmıştı r. Bir yönüyle bu ilke, 200’den fazla egemen birimin olduğu Almanya topraklarının, kıtadaki birçok başka ülkenin aksine, siyasal parçalanmışlık içinde kalmasına sebep olmuştur. Otuz Yıl Savaşları sırasında toplam nüfuslarının yaklaşık %40’ını kaybeden ve büyük bir ekonomik yıkıntı yaşayan Alman devletlerinin birleşmeleri zorlaşmış, adem-i merkeziyetçi yapı devam etmiştir. Fakat devletlerin uluslararası ilişkilerinde de bağımsız hareket edebilmelerinin yolu açılmış, Westphalia’dan sonra egemen devletlerin, bir bölgeyi ya da tüm sistemi yönetecek şekilde güçlenen bazı devletlere karşı ittifaklar içine girdiği “güç dengesi” uluslararası ilişkilerin standart kurallarından biri hâline gelmiştir. Diğer taraftan, Westphalia “egemen devletlerin eşitliği” yaklaşımının uluslararası alanda ilk kez benimsendiği düzenleme olma özelliğini de taşımıştır. Bu yüzden, modern uluslararası ilişkilerde XXI. yüzyılın başlarına kadar devam eden tüm devletlerin birbirleriyle eşit oldukları ve başkalarının içişlerine karışmanın yasaklandığı yapıya “Westphalia Düzeni” adı verilmiştir.

 

XVII. YÜZYILA KADAR BATI AVRUPA DIŞI DÜNYANIN DURUMU

Orta Çağların sonundan itibaren yaşanan ekonomik, siyasi ve sosyo-kültürel gelişmelerle Avrupa’nın nasıl küresel siyasetin merkezi hâline gelmeye başladığı önceki bölümlerde anlatıldı. Aşağıda aynı dönemde Avrupa dışındaki bölgelerde nasıl gelişmeler yaşandığı ele alınacaktır.

Çin

Uygarlığın en önemli beşiklerinden olan Çin’de Han hanedanının iktidarını kaybettiği 220 yılından sonra yönetsel parçalanmışlık yaşanmaya başladı. 960’tan, ülkenin Moğollar tarafından işgal edildiği 1279’a kadar orta ve güney Çin’de birliği sağlayan Song Hanedanı döneminde istikrarlı bir yönetim modeli oluşturuldu. Çin’in kuzeyi ise Tatar kabilelerinin elindeydi. Song döneminde bürokrasi Konfüçyüs’ün felsefi ilkeleri doğrultusunda, liyakat esasına göre teşkilatlandırıldı, ticareti geliştiren önlemler sayesinde ülke giderek zenginleşti. Çinli tacirler Hindistan, İran ve Güneydoğu Asya topraklarında kara ve deniz ticaretine hâkim oldular. Bu dönemde, ilk kâğıt para Çinli tacirler tarafından kullanılmaya başladı. 1200’e gelindiğinde başkent Hangzhou 500 binlik nüfusuyla dünyanın en kalabalık kentiydi. Çin’in toplam nüfusu ise 120 milyonu geçiyordu. Bununla birlikte askeri açıdan zayıf ve içe kapanık olan Song hanedanı, Çin’i Liao, Jin ve Batı Zia hanedanlarıyla paylaşmak zorunda kaldı. Bu bölünmüşlük Cengiz Han liderliğindeki Moğolların Çin’e doğru genişlemelerini kolaylaştırdı. 1209’da Batı Zia’yı kendisine bağlayan Cengiz Han, 1215’te Jin Hanedanı’nın başkenti olan Yanjing’i (Bugünkü Beijing) ele geçirerek yağmaladı. Cengiz’in 1227’deki ölümü sırasında Moğol İmparatorluğu Hazar Denizi’nden Büyük Okyanusa uzanıyor, Roma ve İslam İmparatorluklarının sahip olduğu toplam yüzölçümünün iki katı kadar bir toprağa yayılıyordu. Cengiz’in oğulları ve torunları zamanında da Moğolların Çin’e akınları devam etti. Cengiz Han’ın torunu Kubilay Han zamanında, 1279’da Song Hanedanının yönetimine son verildi. Kubilay Han, Çin İmparatoru ilan edildi. Ailesini Yuan hanedanı olarak adlandıran Kubilay Han 1275’te ünlü İtalyan seyyah Marco Polo ile de görüştü. Kubilay Han Çin kültürüne ve sanatına büyük önem verse de Moğollar tam olarak Çinli nüfusla bütünleşemediler. Kubilay Han döneminde Japonya’yı işgal için yapılan iki askeri harekât da başarısızlıkla sonuçlandı. 1294’de Kubilay Han’ın ölümünden sonra başlayan ekonomik çalkantıya bir de ülkeyi kasıp kavuran veba salgını eklenince, siyasi istikrarsızlık giderek derinleşti. Ülkenin nüfusu yüzde 40 azalarak, 60 milyona düştü. Zhu Yuanzhang 1368’de Moğolları Çin’den tamamen çıkartarak Ming Hanedanını kurdu. Yaklaşık 300 yıl sürecek Ming Hanedanı döneminde, Moğol bürokratlar tasfiye edildi. Bürokrasi yeniden Konfüçyüs ilkelerine göre düzenlendi. Kölelik kaldırıldı. Toprak ve vergi reformu yapılarak, köylüler topraklandırıldı. Song döneminin aksine Ming hanedanı ticaretten ziyade tarıma öncelik verdi. Bu dönemde Çin’de tarımsal üretim patlaması yaşandı. Bu da nüfusun hızla tekrar 100 milyonun üzerine çıkmasını sağladı. Avrupa ticareti için de büyük önem taşıyan porselen, çay ve ipek üretimi arttı. 1405-1433 yılları arasında Ming amirali ve kaşifi Zheng He tarafından 317 gemilik bir filoyla gerçekleştirilen yedi ayrı seferde Çinliler, Sumatra, Malakka, Java, Seylan, Hindistan, İran, Arabistan ve Doğu Afrika kıyılarına (Mozambik) ulaştılar. Bununla birlikte Avrupalıların coğrafi keşiflerinin aksine, Çinliler bu bölgelerde ticari üsler ya da koloniler kurmadılar. Bunun en önemli sebebi, kaynakların olası bir Moğol tehlikesine karşı kullanılmaması ve boşa harcanmaması gerektiğine ilişkin resmi politikaydı. Bu ise Çin’in içine kapanık kalmasına yol açtı. Kısa süre sonra ise Portekizli gemiciler Çin’e kadar gelecek ve 1557’de Makao’da ilk ticaret üslerini kuracaklardır. XVII. yüzyılın ortalarında köylü isyanlarıyla sarsılan Ming Hanedanı, 1644’te İmparatorun intihar etmesiyle son buldu. Çin, kültürü ve ticari mallarıyla Orta Çağ’ın sonundan itibaren Avrupalıların en çok dikkatini çeken ülkelerin başında gelmiştir. XV. yüzyılda dünyanın en büyük ordusuna ve donanmasına sahip olmasına rağmen Çin izlediği politikalar sebebiyle küresel bir güç hâline gelemedi. Aksine, XVI. yüzyıldan XX. yüzyıla kadar Avrupalıların en önemli sömürge alanlarından birine dönüştü.

Japonya

710 yılında Nara kentinin başkent olmasıyla başlayan Nara dönemi, Japonya’nın “Altın Çağı” olarak nitelendirilir. Daha ziyade Çin’deki Tang dönemi uygulamaları örnek alınarak yapılan yönetsel ve ekonomik reformlar sayesinde, gevşek bir “federasyon” yapısından bir imparatorluğa dönüşmeye başlayan Japonya, aynı yıllara Budist rahiplerle imparatorlar arasında büyük bir rekabete de sahne olmaya başladı. Nara dönemini takiben 794-1185 yılları arasında süren Heian döneminde devletin yapısına ilişkin düzenlemelere devam edilirken, son derece güçlü bir aristokrasi de yönetimde söz sahibi olmaya başladı. Japonya’daki güçlü feodal aileler arasındaki rekabet XII. yüzyıldan itibaren arka arkaya isyanlar ve iç savaşlar yaşanmasına yol açarak, ülkenin siyasi parçalanmışlığını perçinledi. 1185’ten Meiji hanedanının ülkede siyasi birliği sağladığı 1868’e kadar Japonya bölgesel hâkimiyete sahip ailelerin (daimyo) ve generallerin (şogun) yönetiminde kaldı. Her iki grup da güçlerini, emirlerindeki “samuray” adı verilen askerlerden almaktaydılar. İmparatorluk makamı sembolik bir önemin ötesine geçmedi. 1603’te İmparatorluk tahtına çıkan Tokugava (Edo) hanedanı ekonomik, idari ve dinsel bazı reformlarla Japonya’daki siyasi bölünmeyi ortadan kaldırmaya çalışsa da, bunda başarılı olamadı. Ülke yerel düzeyde 200 kadar “daimyo” tarafından yönetilmeye devam etti. Yine de Tokugava reformları tamamen dışa kapalı bir siyasetin takip eden Japonya için nispi bir barış dönemi yaşanmasını sağladı. Bununla birlikte, Hıristiyan misyonerlerin faaliyetleri sonucunda bu dinin Japonlar arasında yayılması toplumsal huzursuzluklara sebep oldu. 1637’de Hıristiyanların başlattığı Şimabara İsyanı’nın bastırılması sırasında onbinlerce kişi öldürüldü. Bu durum Tokogava yönetiminin, yabancılara karşı sert tedbirler almasına yol açtı. Bu dönemde Japonya’yla ticarete başlayan Hollandalıların Nagazaki körfezinde inşa edilen bir yapay adadaki liman dışında ülkeye girişleri yasaklandı. 1853’te bir ABD filosunun silah zoruyla Japon limanlarını ticarete açmasına kadar Japonya’nın bu izolasyon politikası devam edecektir.

Hindistan

Çin gibi uygarlık tarihinde çok önemli bir yere sahip olan Hindistan, sahip olduğu zenginlikler dolayısıyla ilk çağlardan itibaren dışarıdan gelen kavimlerin istilaları- na uğradı. VIII. yüzyıldan başlayarak Müslüman akınlarına uğrayan Hindistan’ın İndüs Havzası 712’de Emevi İmparatorluğu tarafından ele geçirildi. Kısa süre içinde ülkenin kuzey bölgelerinde Müslüman sultanlıklar kuruldu. XIII. yüzyıldan itibaren kitleler halinde Hindistan’a yerleşmeye başlayan Türkler 1206’da Delhi Sultanlığı’nı kurdular. Önce Hindistan’ın kuzeyini egemenliği altına alan Delhi Sultanlığı, Tuğluk Hanedanı döneminde ülkenin büyük bölümünü yönetmeye başladı. Yönetici sınıfın dili olan Türkçe, yerel dillerle karışarak “Urdu” (ordu) adı verilen dil biçiminde halk arasında yaygınlaştı. Sultan Timur’un 1398’e Hindistan’a düzenlediği sefer Delhi Sultanlığı’nı zayıflattı. Bir süre zayıf hanedanlar tarafından yönetilen sultanlık, 1526’da Hindistan’ı istila ederek, Lodi Hanedanı’na son veren Babür Şah tarafından ortadan kaldırıldı. Timur’un soyundan gelen Babür bugünkü Pakistan, Afganistan, Hindistan ve Bangladeş’i içeren büyük bir imparatorluk kurmayı başardı. Babür’ün oğlu Hümayun döneminde bazı iç karışıklıklar yaşayan İmparatorluk, Babür’ün torunu Ekber’in 1556’da yönetime gelmesiyle birlikte Hindistan’daki varlığını sağlamlaştırdı. Türk-Moğol İmparatorluğu’nun 1857’ye kadar, yavaş yavaş daralan bir alanda, sürecek yönetimi sırasında Avrupa devletleri Hindistan’da ticaret kolonilerinin sayısını artırdılar. Portekiz, Fransa, Hollanda, Danimarka ve İngiltere Hindistan’ın çeşitli liman kentleriyle çok karlı bir ticaret ilişkisi içine girdi. İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth 1599’da Doğu Hindistan Kumpanyası’nın kurulmasına izin verdi. Üç yıl sonra (1602) Hollandalılar da kendi Doğu Hindistan Kumpanyaları’nı kuracaklardır. Hindistan pazarı üzerinde Batılı güçlerin rekabeti, bu ülkeye dış müdahaleleri de artıracak, ülke yönetimindekiler giderek etkisizleşecektir.

İran

İlk çağlardan itibaren önemli uygarlık merkezlerinden biri olan İran toprakları Doğu’dan ve Batı’dan gelen kavimlerce zaman zaman işgal edilmişti. 400 yıllık Sasani yönetiminin 651’de Arap-Müslüman orduları tarafından sona erdirilmesinin ardından İran toprakları Emevi ve Abbasi halifeliklerinin yönetimlerinde kaldı. Abbasilerin zayıflamasına paralel olarak X. yüzyılın başından itibaren İran’da yerel özerk birimler ortaya çıkmaya başladı. Fakat bugünkü Afganistan sınırlarında yer alan Gazne’de Türkler tarafından kurulan Gazneliler Devleti XI. yüzyılda İran’ı yönetmeye başladı. 1040’ta yine bir Türk devleti olan Selçuklular İran’ı ele geçirdiler. 1055’te Abbasi Halifesi’nin talebi üzerine Bağdad’ı Şii Buyid Hanedanı’ndan alan Tuğrul Bey’e, halife tarafından “Sultan” unvanı verildi. Doğu Roma İmparatorluğu’na karşı kazandıkları Malazgirt Savaşı’ndan sonra, 1071’den itibaren Anadolu içlerine doğru ilerleyen Selçuklular, Orta Asya ve Afganistan’dan Anadolu’ya kadar uzanan Büyük Selçuklu Sultanlığı’nı kurdular. 1072-1092 yılları arasında hüküm süren Sultan I. Melikşah döneminde bir yandan Türkmen aşiretlerinin İran’a ve Anadolu’ya yerleştirilmelerine devam edildi, diğer yandan da eski Türk, İran ve Müslüman geleneklerinin harmanlandığı yeni bir yönetim modeli geliştirildi, Celali takvimi icat edildi, astronomik gözlemler için rasathaneler kuruldu, İslam felsefesi alanında önemli eserler kaleme alındı. Melikşah’ın veziri Nizamülmülk’ün yazdığı Siyasetname adlı eser çok uzun yıllar boyunca, siyaset biliminin temel kitaplarından biri olma özelliğini devam ettirdi. Melikşah’ın ölümünden sonra Büyük Selçuklu Sultanlığı parçalanmaya başladı. Batı’da Anadolu Selçuklu Devleti kurulurken İran toprakları ise 1194’te yine Orta Asya kökenli olan Hazermşahlar Devleti’nin eline geçti. Anadolu Selçukluları’nın Haçlı Seferleri sırasında Avrupa devletleriyle mücadelesinden Birinci Ünite’de bahsedilmişti. Anadolu Selçukluları diğer yandan da, Moğol istilası karşısında zayıflayan Harezmşahlar’la çatışarak 1230’da kazandıkları Yassıçemen Savaşı’yla bu devleti ortadan kaldırdı. Cengiz Han’ın Moğol orduları 1220’den itibaren İran’ı ele geçirmeye başladılar. Nişabur, Tus, Herat, Semerkant ve Buhara gibi önemli merkezler birer Moğollar tarafı ndan yağmalandı. Ardından Batı Azerbaycan’a kadar ilerleyen Moğollar hem Anadolu hem de İran içlerine doğru yayılmaya başladılar. Moğollardan kaçan Türk aşiretlerinin büyük bölümü Anadolu’ya sığındı. Bunlar arasında, ileride Osmanlı İmparatorluğu’nu kuracak olan Kayı aşireti de bulunmaktaydı. Moğollar İran’da yüzyıllar boyunca gelişmiş olan uygarlık birikimini büyük ölçüde yok etmekle birlikte, İran’ı istilaları sırasında Müslümanlığı da din olarak seçtiler. Cengiz’in torunu Hülagü Han, 1243’te Kösedağ Savaşı’nda Anadolu Selçukluları’nı yenilgiye uğrattı. 1255’te İran’da, başkenti Tebriz olan İlhanlılar Devleti’ni kurdu. 1258’de Bağdat’ı yağmalayarak Abbasi Halifesi’ni öldüren Hülagü Han, Kahire merkezli bir Türk devleti olan Memluk Sultanlığı (Kölemenler), Karadeniz’in kuzeyini elinde bulunduran Türk-Moğol kökenli Altın Orda ve Anadolu Selçukluları ile savaştı. Memluk Sultanlığı 1260’taki Ayn-ı Calut savaşında İlhanlıların Suriye ve Filistin’deki ilerleyişini durdurdu. 1295’te hükümdar olan Gazan Han zamanında, İslam’ı devlet dini olarak kabul etmelerine rağmen İlhanlı yöneticilerinin büyük bölümü fiamanizm inancını devam ettirdi. Bu dönemde, İran’ın yeniden imarına başlandı. Toprak ve vergi yapısı yeniden düzenlendi. Fakat XIV. Yüzyıldaki veba salgını İran nüfusunun neredeyse üçte birini yok edince ülkede büyük bir istikrarsızlık dalgası baş gösterdi. 1335’ten itibaren İlhanlı toprakları Çobanoğulları, Celayiriler, Muzaffariler ve Kartlar tarafından yönetilmeye başladı. 1381’de İran topraklarına giren Türk-Moğol emiri Timur, XV. yüzyılın başında ülkeyi tamamen denetimi altına aldı. 1402’de Ankara Savaşı’nda Yıldırım Bayezid’i yenerek, Osmanlı Devleti’nin doğu topraklarını da eline geçiren Timuroğulları, XV. yüzyılın ortalarına kadar İran topraklarında hâkimiyetlerini sürdürdü. 1452’de Karakoyunlu, 1468’de ise Uzun Hasan’ın Akkoyunlu devletlerinin yönetimine geçen İran, Şah İsmail’in 1501’de Tebriz’i ele geçirerek Safevi Devleti’ni kurmasıyla, Avşar ailesinden Nadir Şah’ın iktidara geleceği 1736’ya kadar bu hanedan tarafından yönetildi. 1796-1925 arasında İran’a hâkim olan Kajarlar ise bu toprakları yöneten son Türk hanedanı olacaktır.

İslam’ın Şii mezhebini Safevilerin resmi inancı olarak kabul eden Şah İsmail, Türk olmasına rağmen en büyük siyasi mücadelesine Osmanlı Devleti’yle girişmiştir. Tarafların birbirleriyle savaşları sırasında Avrupa devletleriyle de İttifaklara girdikleri Osmanlı-Safevi rekabeti Türk dünyası için bir iç savaş niteliğindedir ve her iki devlet açısından da yıpratıcı sonuçlar doğurmuştur. Yavuz Sultan Selim’in 1514’te Çaldıran Savaşı’nda Şah İsmail’i yenmesinden sonra bir süre için durulan Osmanlı-Safevi çatışması, Kanuni Sultan Süleyman ve Şah Tahmasb döneminde yeniden alevlenmiş, Osmanlı Sultanı IV. Murad’ın 1638’de Bağdat’ı ele geçirmesinden sonra 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması’yla Osmanlı-Safevi sınırı çizilmiştir. Bugünkü Türkiye-İran sınırı da çok büyük ölçüde bu antlaşmada çizilen hattan geçmektedir.

Polonya

I.yüzyılda kuzey-doğu Avrupa’daki slav kabileleri arasında güçlenmeye başlayan Plast’lar 966’da Hıristiyanlığı din olarak seçtiler. I. Boleslav’ın 1025’te taç giymesiyle Polonya Krallığı kuruldu. Katolik Kilisesi’nin desteğini olarak bulundukları bölgedeki putperest (pagan) Cermen kabileleriyle ve Töton Şövalyeleri ile mücadeleye tutuşan Polonyalılar Baltık bölgesini kontrol etmeye çalıştılar. Yüzyıllar boyunca devam edecek olan Alman (Prusya)-Polonya mücadelesi böylece ortaya çıktı. Litvanya Grandükü Jogalya’nın XIV. yüzyılın sonunda Polonya tahtına çıkması yla Yagelonya (Jagiellon) Hanedanı Polonya’yı yönetmeye başladı. 1572’ye kadar devam edecek Yagelonya döneminde Polonya, kuzeyde Baltık Denizi’nden, güneyde Karadeniz’e uzanan Avrupa’nın en büyük ve güçlü devletlerinden biri oldu. Bu dönemde Kırım Tatar Hanlığı, Osmanlı İmparatorluğu ve Moskova Knezliği ile güç mücadelesine girişen Polonya, 1569’da imzalanan Lublin Antlaşması sonucunda Litvanya ile topraklarını birleştirdi. “Polonya Krallığı ve Litvanya Grandüklüğü” resmi adını alan yeni devlet, hükümdarın soylular tarafından seçildiği bir modele sahipti. 1596’da başkentini Krakov’dan Varşova’ya taşıyan bu devlete, kralın seçimle gelmesinden dolayı, “Lehistan Cumhuriyeti” (commonwealth) adı da verilmiştir. Otuz Yıl Savaşları’nın dışında kalarak yıkıma uğramaktan kurtulan Polonya, XVII. yüzyılda Avrupa’nın önde gelen siyasi aktörlerinden biri oldu. Fakat Ukrayna isyanı, Don Kazaklarının (Kosak) saldırıları ve Rusya ile rekabet Polonya’nın giderek güç kaybetmesine sebep olacaktır. Yine de II. Viyana Kuşatması (1683) sırasında Kutsal Roma İmparatoru I. Leopold ile ittifaka giren Polonya Kralı Jan Sobieski’nin Osmanlı Ordusu’nu püskürtmesi ve ardından 1699’a kadar süren savaşlarda Osmanlıların Tuna’nın kuzeyine çıkmalarını engellemesi Avrupa siyasi tarihi açısından dönüm noktalarından biridir. Bir başka deyişle, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun Osmanlı İmparatorluğu tarafından yıkılmasını Polonya Krallığı engellemiştir. Bu “kutsal” hizmet Polonya’nın XVIII. yüzyılın ortalarından itibaren Rusya ve Prusya tarafından işgal edilmesini önleyemeyecektir. Polonya’nın bölünmüşlüğü, takip eden 200 yıl boyunca sürecektir.

Rusya

VII. yüzyıldan itibaren Bugünkü Kiev kenti civarına yerleşen Slav kabileleri IX. yüzyılda, bölgedeki Türk Hazar devletini yenerek Dinyeper nehri boyunca uzanan Kiev Rus devletini kurdular. 988’de Doğu Roma İmparatorluğu’nun etkisiyle Hıristiyanlığı kabul eden Slavlar, aynı dönemde Peçenek ve Kuman Türklerinin istilası sonucu XI. yüzyıldan itibaren bulundukları bölgenin kuzeyine kaçmaya başladılar. Önce Volga Bulgar Devleti’nin denetimine giren Slavlar Moğolların baskısı karşısında XIII. yüzyılda siyasal bütünlüğünü tamamen yitirdi. Slav toprakları Altın Orda Devleti’nin eline geçti. Kiev, Moskova, Nizni Novgorad gibi kentler Altın Orda’nın vassalı olan yöneticiler tarafından yönetilmeye başladı.1236’da Novograd Knez’i (prensi) seçilen Alexander Nevsky zamanında İsveç’e ve Töton şövalyelerine karşı askeri zaferler kazanan Ruslar, Moğol gücünün zayıflamasıyla birlikte tekrar nüfuz alanlarını genişletmeye başladılar. Alexander Nevsky’nin oğlu Daniel Alexanderoviç’in 1283’te Moskova Büyük Knezliği’ni kurmasıyla birlikte, Rusya önemli bir Avrupa gücü olma yönünde ilerlemeye başladı. Kurulduğunda sadece 20.000 kilometrekarelik bir alana sahipken Moskova Büyük Knezliği’nin yüzölçümü 1462’de 430.000 kilometrekareye ulaşacaktır. 1584’te ise Rusya 5,4 milyon kilometrekarelik toprağıyla Avrasya coğrafyasının en büyük devletlerinden biri hâline gelecektir. 1480’e kadar önce Altın Orda, ardından da Kırım Hanlığı’na vergi ödeyen Moskova Knezliği, III. İvan (Büyük İvan) zamanında topraklarını üç katına çıkarmış, diğer Rus prensliklerini de egemenliği altın almıştır. Son Doğu Roma (Bizans) İmparatoru’nun yeğenlerinden biriyle evlenerek, “Üçüncü Roma İmparatorluğu” iddiasında bulunan III. İvan, Latince imparator anlamındaki “Sezar” kelimesinden türetilmiş olan “Çar” unvanını kullanmaya başlamıştır. Bu dönemde Polonya, Litvanya ve İsveç ile çatışma içine giren Moskova Büyük Knezliği, Osmanlı Devleti ile de sınırdaş hale geldi.

Rusya’nın asıl sıçrayışı, IV. İvan (Korkunç İvan) zamanında, ülkedeki büyük toprak sahipleri olan boyarların sindirilmesi ve ülke yönetiminde merkezileşmenin sağlanmasından sonra oldu. Avrupa devletleriyle ticari bağları da kuvvetlendiren IV. İvan Tatarlarla uzun süreli çatışmalara girişti. Moskova’nın Kırım Hanı tarafından 1571’de yakılması, Ruslar ve Kırım Tatarları arasındaki kan davasını derinleştirdi. IV. İvan, Sibirya ile Kazan ve Astrahan Müslüman Hanlıklarını ele geçirerek Rusya’nın Orta Asya’ya ilk yayılmasını başlattı. Aynı dönem, Polonya’yı ve Kırım Hanlığını destekleyen Osmanlı İmparatorluğu’nun, Rusya ile ilk anlaşmazlıklarının da ortaya çıktığı yıllardır. Osmanlı-Rus rekabeti XVII. yüzyıl ortalarından itibaren iyice su yüzüne çıkacak ve her iki İmparatorluk da Birinci Dünya Savaşı’nda yıkılana kadar, defalarca sıcak çatışmaya dönüşecektir. 1613’te Mikail Romanov’un çar olmasından sonra, 1917’ye kadar Rusya’yı Romanovlar kesintisiz biçimde yöneteceklerdir. Romanovlar döneminde Rusya Avrupa güç dengesinin ayrılmaz parçası olacaktır.

Özet

Yeni Çağ’ın başlangıcında Fransa ve İngiltere’deki yönetim biçimlerinin birbirlerinden farklılaşma sürecini açıklamak.

Fransa’da XI. yüzyılda XI. Louis’nin tahta çıkmasıyla birlikte XVII. yüzyılda nihai şeklini alacak olan Mutlakiyetçiliğin temelleri atılmaya başladı. Feodalizm döneminden kalan yerel yöneticileri etkisizleştirerek kendine bağlayan Fransız kralları, yeni yollar inşa ederek ve ticaret panayırları düzenleyerek ülke ticaretini geliştirdiler. Fransa Yeni Çağ’a merkezi yönetimin giderek güçlendiği bir ülke olarak girdi. İngiltere’de 1485’de Tudor ailesinin tahta geçmesini takiben Yüz Yıl Savaşları’ndan sonra yaşanan iç savaşın (Güller Savaşı) yaralarının sarılmasına başlandı. 1509’da VIII. Henry’nin tahta çıkmasıyla bir yandan güçlü bir donanma kurulması için adımlar atılırken, diğer yandan da ülkenin güçlendirilmesi için yeni vergiler koyuldu. Bu durum aristokrasi ve burjuvaziyi rahatsız etti. Ülkede oluşturulan Lord fiansölye (Başbakanlık) makamı büyük yetkilerle donatıldı. Fransa’dakine benzer şekilde, kralın yerel yöneticiler üzerindeki gücünü artıracak adımlar atılmaya çalışılsa da, 1215’ten beri var olan “kralın yetkilerinin kısıtlı olduğu” şeklindeki gelenek sebebiyle tepkiyle karşılaştı. Boşanmasına izin vermeyen Papa’yla çatışmaya girerek, Anglikan Kilisesi’ni kuran VIII. Henry, ülkesinde uzun yıllar sürecek mezhep savaşlarının kapısını aralamış oldu. Ele aldığımız dönemde Fransa’da kralın yönetimin merkezine oturtulduğu mutlakiyetçi anlayış iyice yerleşirken, İngiltere’de kralın yetkilerini sorgulayan Parlamento kurumsallaştı.

Kutsal Roma İmparatorluğu’nun ve İspanya’nın Avrupa siyaseti için neden önemli olduğunu ifade etmek.

Kutsal Roma İmparatorluğu V. Charles döneminde dünyanın en büyük devleti hâline geldi. Amerika kıtasından Uzakdoğu’ya uzanan büyük bir sömürge imparatorluğuna sahip olan İmparatorluk, Akdeniz Havzası’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun tek rakibiydi. İtalya Savaşları’nda Fransa’yla karşı karşıya gelen V. Charles, Fransa’nın müttefiki Osmanlı’ya karşı, Safevilerle ittifak kurdu.

Böylece Osmanlı İmparatorluğu “iki cepheli savaş”la yüz yüze kaldı.

Almanya coğrafyasında Katolikler ve Protestanlar arasında sürdürülen din savaşlarına doğrudan müdahil olan V. Charles, 1555’te Kutsal Roma İmparatorluğu’nun Almanya’daki topraklarının bölünmüşlüğünü tescil eden ve Luteryenleri resmen tanıyan Ausburg Barışı’nı kabullenmek zorunda kaldı. Amerika kıtasına merkezden valiler atarak, buradaki İspanyol yerel yöneticilerini etkisizleştiren V. Charles, XIX. yüzyılın başına kadar devam edecek sömürge düzenini kurdu. V. Charles’ın 1555’te kendi rızasıyla tahttan ayrılırken topraklarını oğlu II. Philip ve kardeşi Avusturya Arşidükü Ferdinand arasında paylaştırarak, Avrupa siyasetinin gelecek 100 yılına damgasını vurdu. Böylece, V. Charles’ın sömürge imparatorluğuna sahip olan İspanya, önemli bir deniz gücü olarak varlığını devam ettirdi. Tarihsel Habsburg topraklarını alan Ferdinand’ın Avusturya’sı ise bir yandan Alman Protestan prenslerin ayaklanmaları, diğer yandan da doğusundaki Osmanlı İmparatorluğu’nun ilerleyişiyle meşgul olduğu bir döneme girdi.

Reform süreciyle Hıristiyanlık dininin Katoliklik ve Protestanlık şeklinde ayrışmasının Avrupa’da yol açtığı uzun süreli çatışmanın sebepleri ve sonuçları arasında bağlantı kurmak.

Luteryenlerin ve Kalvinistlerin Almanya ve Hollanda’da yaygınlaşması, bir yandan Papalık, diğer yandan da Katolik Kilisesi’nin koruyucusu durumundaki İspanya ve Avusturya tarafından endişeyle karşılandı. Zira bu sadece dinsel bir ayrışma değil, Protestanlığa geçen devletlerin Kilise’nin siyasi güdümünden de kurtulmaya çalıştıkları bir süreçti. Protestanlığı kabul eden devletler, bağlı oldukları Katolik krallara vergi vermekte de isteksiz davranıyorlardı. Kalvinizmin benimsendiği Holanda’daki yedi küçük devletin 1579’da güçlerini birleştirerek İspanya’dan bağımsızlıklarını ilan etmesi II. Philip tarafından kabul edilmedi. Bunun üzerine, İspanya’nın rakibi olan İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth’in himayesine giren Hollanda’da Cumhuriyet ilan edildi. İspanya ile Hollanda arasında kesintilerle 1618’e kadar süren Seksen Yıl Savaşları, Hollanda’nın bağımsızlığının İspanya tarafından tanınmasıyla son buldu. Diğer yandan, esas olarak Almanya topraklarındaki Katolik ve Protestan devletler arasında yürütülen ve Avrupa’nın diğer devletlerinin de kendi çıkarları doğrultusunda dâhil oldukları Otuz Yıl Savaşları, kıtayı büyük bir istikrarsızlık içine soktu. Savaşa girenlerin “güç dengesi” ilkesini dikkate alarak, “dinlerine göre” değil “ulusal çıkarlarına” göre ittifaklara girdikleri Otuz Yıl savaşları, dinsel sebeplerle başlayan ama dinin etkisinin azaldığı bir uluslararası ilişkiler düzeninin kurulması yolunda en önemli gelişme oldu.

Westphalia Barışı’nın modern uluslararası sistemin kuruluşu açısından neden büyük önem taşıdığını açıklamak.

Seksen Yıl ve Otuz Yıl savaşlarını bitiren Westphalia Barışı, modern uluslararası ilişkilerin kuruluş belgesi olarak nitelendirilir. Avrupa ekonomisini ve nüfus yapısını harap eden uzun savaşların ardından o zamana kadar tarihte görülen en geniş katılımlı uluslararası konferans olan Westphalia Konferansı toplandı. 1648’de imzalanan Münster ve Osnabrück antlaşmalarıyla Luteryenlerin yanı sıra Kalvinistlerin de hakları tanınmış, Almanya’nın bölünmüşlüğü tescil edilmiş, Hollanda ve İsviçre’nin bağımsızlıkları onaylanmıştır. Westphalia Barışı’nın uluslararası ilişkiler açısından önemi, tüm devletlerin kendi ülkeleri ve halkları üzerindeki egemenlik haklarının teminat altına alınmasının ve devletlerin uluslararası alandaki “egemen eşitliği” kavramının bu tarihten sonra yaygınlaşmaya başlamasındadır. Asya ve Doğu Avrupa’nın önemli ülkelerinin XVII. yüzyıla kadarki siyasi tarihleri hakkında bilgi sahibi olarak, bunlarla Batı Avrupa ülkelerinin durumu arasında karşılaştırma yapmak. Uygarlık Asya’da doğmuştur. İlk çağlarda Mezopotamya, Anadolu ve Mısır’da ortaya çıkan ilk devletlerden itibaren çok uzun bir süre Avrupa’dakinin ilerisinde bir uyarlık düzeyi dünyanın bu kıtasında yaygınlaşmıştır. Bununla birlikte, Avrupa kıtasında Orta Çağların sonundan itibaren yaşanmaya başlayan ekonomik, toplumsal ve siyasal gelişmeler, Batı Avrupa devletlerinin uluslararası alanda başat güç olmalarının yolunu açmıştır.

Çin ve Japonya önemli uygarlık merkezlerinden olmalarına rağmen, hem içine kapalı politikalar izlediklerinden, hem de bu ülkelerin siyasal bütünlüğünün uzun süreli olmamasından dolayı, Orta Çağ’da sahip oldukları gücü, izleyen yıllarda kaybetmeye başlamışlardır. Hindistan da bu ülkelerle aynı kaderi paylaşmıştır. Her üç ülkenin de Avrupalı devletlerin coğrafi keşiflerden sonra izlediği ticaret limanı açma ve sömürgeleştirme politikalarına karşı koyması mümkün olmamıştır. Çin, Japon ve Hint limanları XVI. Yüzyıldan itibaren önce Portekiz, İspanya ve Hollanda, ardından ise Fransa ve İngiltere’nin de aralarına katıldığı Batı Avrupa devletlerinin denetimine geçmiştir. Ticaretler imkânları başkaları tarafından ele geçirilen bu ülkelerin, uluslararası alanda siyasi güç olmaları mümkün olmamıştır. İran ise uzun yıllar boyunca Türk hanedanları tarafından idare edilmiş, Büyük Selçuklu, Timur ve Safevi devletlerine ev sahipliği yapmıştır. Coğrafi keşiflerden sonra, İran topraklarından da geçen İpek ve Baharat yollarının önemini yitirmesi, bu bölgedeki devletlerin de ekonomik açıdan zor duruma girmesine yol açmıştır. Diğer yandan Timur döneminden başlayarak, İran topraklarında hüküm süren hanedanların, Osmanlı İmparatorluğu ile bölgesel hâkimiyeti sağlamaya yönelik bir güç mücadelesi içine girmeleri, her iki taraf için de yıpratıcı sonuçlar doğurmuştur. Avrupa’nın doğusunda Orta Çağ’ın sonunda devletleşme sürecine giren Polonya ve Rusya ise, XVI. yüzyıldan itibaren Avrupa siyasi dengelerinin önemli aktörleri olmaya başlamışlardır. Polonya XVII. yüzyıldan başlayarak bir çöküş dönemine girerken, aynı dönemde Rusya modernleşme yönünde çok önemli adımlar atacak ve büyük devlet hâline gelecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.