Home » Tarih » Avrupa Medeniyetleri » Avrupa Siyasi Tarihi -3

Avrupa Siyasi Tarihi -3

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI (1939-1945)
Savaşın Başlaması ve Yayılması
Almanya, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Milletler Cemiyeti’nin garantisi altına sokulan Danzing serbest şehrinin kendisine verilmesini istemişti. Polonya 25 Ekim 1938’de verdiği cevapta Danzing’in statüsünün Milletler Cemiyeti’nin garantisinden çıkarılıp ortaklaşa bir şekilde Alman-Polonya garantisi altına sokulabileceğini belirtti. Polonya bu kararından sonra taviz vermedi ve Almanya’nın önerisini geri çevirdi. Bu reddediş ile birlikte Polonya, artık Almanya’nın olası bir müttefikliğinden uzaklaşmış ve bir hedef hâline gelmişti. İşte bu konjonktür içinde savaş patlak verecekti.
İngiliz ve Fransız komutanlar da aynı düşünceye sahiptiler. Ancak işgal sırasında Almanlar, her bakımdan üstündü. Polonya savunması 40 tümenden oluşuyordu. Almanlar ise saldırıda 55 tümen kullandılar. Bu tümenlerin 16’sının tamamı mekanizeydi ve bu 16 tümenin 6’sı da tank tümenleriydi. Bununla birlikte havada Alman üstünlüğü oldukça belirgindi. Polonya hava gücü çoğu demode 500 uçaktan oluşurken Almanya’nın elinde 1600 modern uçak bulunuyordu. İşgal sırasında Almanya’nın planı -ki bu plan Almanya’nın savaştaki bütün saldırılarında geçerlidir- ani saldırılar düzenlemekti. Motorize piyade tümeni de yeni ele geçirilmiş önemli hatları hızla takviye edecek, diğer piyade tümenleri ise düşman gruplarının bıraktığı boşlukları dolduracaktı. Almanlar teçhizat ve eğitim üstünlüklerine dayanarak kısa sürede savaşı lehlerine çevirmeyi planlamışlardı. Buna “blitzkrieg” yani Yıldırım Savaşı demişlerdi. Bir Alman savaş doktrini olan “blitzkrieg”, hızlı ve ani saldırılarla düşmanın düzenli bir savunma kurmasını engelleyip sonra da ona ölümcül darbeyi vurmaya dayalıdır. Bu savaş stratejisinin gelişmesinin ardında tank ve uçak teknolojilerindeki ilerleme yatmaktadır.
İngiltere, Almanların Polonya’ya saldırısının ardından 3 Eylül’de bu ülkeye savaş ilan etti. Buna karşılık Almanlar, İngilizlere karşı yetersiz bir donanmaya sahip olmalarına rağmen denizlerde de savaşa başladılar. 3 Eylül günü saat 21.00’de Hebrid Adaları’nın 200 mil kadar batısında New York’a doğru giden Athenia adlı İngiliz yolcu gemisi, bir U-30 denizaltısı tarafından batırıldı. Almanya’nın
1940 yılındaki batı cephesi taarruzuna kadar yapılan saldırı harekâtları ya etkisiz kaldı ya da ertelendi. Örneğin Fransa Sarre Harekâtı denilen irili ufaklı saldırılarıyla Almanya’nın yönünü batıya çevirmesine çalıştı. Ancak Polonya düştükten sonra bu harekâtları da durdurdu. Bu yüzden bu döneme sahte, garip ya da komik savaş denildi. İngiltere Anderson Sığınakları’nı ve Fransa da Maginot Hattı’nı işgal etmeye başladı. Maginot Hattı, Fransız devlet adamı Andrè Maginot tarafından tasarlanmış ve Alman-Fransız sınır boyunca I. Dünya Savaşı’nın ardından yapılmaya başlanmış bir savunma hattıdır. Hat dairesel ana yapıların birbirlerine yer altı tünelleriyle bağlanmasından oluşmaktaydı. Bu yapıların içinde haberleşme, konaklama, havalandırma ve cephanelik sistemleri bulunuyordu. Yapılar, topçu bataryaları, hendekler ve su kanallarını içeren karmaşık bir savunma sistemiyle korunmaktaydı.
Polonya’nın işgalinin ardından Sovyetler Birliği, I. Dünya Savaşı sonunda kaybettiği Baltık topraklarını tekrar ele geçirmek için bu bölgeye yöneldi. Bununla birlikte bu ülkeler (Estonya, Letonya, Litvanya) dış siyasetlerini, Polonya işgal edilene kadar komünizm karşıtı bir politika üzerine kurmuşlardı. Bunu batılı ülkelerin kışkırtmalarıyla belirginleştirmişlerdi.
Şubat 1940’a kadar olağanüstü bir direniş gösteren Finlandiya halkı oldukça iyi savaşmasına rağmen ayın ilk günlerinde devreye giren Sovyet yedek kuvvetlerine boyun eğmek zorunda kaldı. Bu boyun eğmenin ardında yatan nedenlerden biri de uluslararası alandan gerekli yardımı alamamaları olmuştu. Böylece 12 Mart 1940 tarihinde Finlandiya, Sovyetler Birliği ile barış antlaşması imzalamak zorunda kaldı. Finlandiya bu antlaşmayla bağımsızlığını korumakla birlikte Sovyet taleplerini kabul etmek zorunda kaldı.
Müttefikler Norveç’in kuzeyine ve İsveç arasındaki demiryolu hattına birlikler sevk ederek demir cevheri alanlarını ve bunların ihraç güzergâhlarını ele geçirmenin yollarını aradı. Hitler bu planları İngiliz ve Fransız günlük gazetelerinden öğrenmişti ve savaşın batısında tarafsızlığını ilan eden Norveç’in tutumunun nasıl olacağını beklemişti. Bu arada Altmark adlı bir Alman ticaret gemisi iki Norveç savaş gemisi tarafından zorla alıkonuldu. Ardından da Cossack isimli bir İngiliz savaş gemisi tarafından bombardımana tutuldu.
İngiltere, Finlandiya’nın işgalinin ardından Almanya’ya giden demir cevheri taşıyıcılarının kullandıkları yolu kapatmak için Norveç karasularına mayın döşeme kararı aldı ve 8 Nisan tarihinde karasularını mayınlamaya başladı. Bunun üzerine Hitler, önleyici istilasıyla İngiltere’den önce davranmaya karar verdi. Almanlar 9 Nisan sabahı 05.15’te önce Danimarka ardından da Norveç’e girecekti. Nitekim Alman kuvvetleri 9 Nisan günü karadan girdiler. Bununla birlikte Norveç kıyıları boyunca bazı bölgelere havadan da saldırdılar.
Norveç’in işgali 2 ay sürdü. Savaşta Almanya, denizdeki İngiliz üstünlüğünü hava kuvvetleriyle dengeledi. Bu cepheyle birlikte batı cephesinin açılmış olması sebebiyle son İngiliz birlikleri ülkeyi Almanya’ya bırakarak geri çekildi. Sonuç olarak Almanlar Norveç’i ele geçirdiklerinde demir cevheri kaynağını da güvence altına almışlardı. Savaşın sonunda Norveç Kralı ve Hükümeti İngiltere’ye kaçtı. Savaşın siyasal etkilerinden biri Norveç’teki başarısızlık üzerine İngiltere başbakanı Chamberlain’in istifa etmesiydi.
Batı Cephesi’nin Açılması: Almanya, Norveç ile Danimarka’yı işgal ederek kuzeyini de güvence altına aldıktan sonra Versailles Antlaşması’nın öngördüğü düzenin intikamını almak için yönünü Fransa’ya çevirdi. Mayıs 1940’a kadar bu cephede önemli çarpışmalar yapılmamıştı. Nitekim Almanya’nın batıya yönelik olası bir saldırısında hedef bölgenin Belçika, Lüksemburg ve Hollanda (Beneluks ülkeleri) olacağı bilinmekteydi. Bunun nedeni, Alsace-Lorraine’deki Fransa-Almanya sınırında kurulan Maginot Hattı’nın kutlama manevralarına olanak sağlamaması ve bu hattın ardındaki Fransız istihkâmlarıydı. Hitler’in Belçika’yı teslim aldığı günlerde aralarında on binlerce Fransız askerinin de bulunduğu kuzey tümenleri Dunkerque Limanı’ndan İngiltere’ye tahliye edilmeye başlanmıştı. Buna “Dinamo Operasyonu” denildi. Ancak binlerce Fransız askeri esir düşmüştü. Dinamo Operasyonu: Hitler, Müttefik ordularını Dunkerque Limanı’nda Sıkıştırdığında iri ufaklı 850 gemilik İngiliz filosu buradan yaklaşık 400.000 askeri 26 Mayıs-14 Haziran tarihleri arasında İngiltere’ye geçirdi. Tarihin bu en büyük tahliye operasyonuna Dinamo Operasyonu denildi.
Fransız Başbakan Paul Reynaud, başarısızlık üzerine 16 Haziran 1940 tarihinde başbakanlıktan ayrıldı ve yerine General Philippe Pétain yeni hükümeti kurarak başbakan oldu. Yeni başbakan, o tarihte İngiltere’de bulunan Fransız General Charles de Gaulle’ün işgale karşı direnilmesine ilişkin söylemlerine rağmen Almanlardan barış antlaşması talebinde bulundu. De Gaulle, II. Dünya Savaşı’nda Fransa’nın Almanya’ya yenilmesi ve çok ağır şartları kabul ederek savaştan çekilmesi üzerine Londra’ya giderek Alman işgaline karşı Özgür Fransa Kuvvetleri hareketini başlattı.
Vichy Hükûmeti ise, Fransa’nın işgali sonrası Almanya tarafından Güney Fransa’da kurulmuş kukla bir hükümetti. Almanların safında yer alan rejim, ulusal geleneklere dönmeyi önermiş, otoriter devlet anlayışıyla faşizme yaklaşmıştı. Rejim, sendikaları kaldırarak kıra dönüşü özendirmeye çalışmıştı. Yahudilere karşı ırk ayrımı gütmüştü. 1944 yılında Paris’in kurtarılmasıyla birlikte varlığı sona erdi.
Manş Cephesi: Ağustos ayında savaş başlamış. İngilizlerin bu çarpışmalarda amacı, Alman Avcı Uçakları Komutanlığını yok etmek ve böylece Manş üzerindeki hava üstünlüğünü ele geçirmekti. Nitekim bu hareketler gündüz yapılıyordu. Ancak bunu Alman gece bombardımanları izledi. İngilizler bu bombardımanlara “Blitz” (Blitzkrieg- Yıldırım Harekât›) adını veriyordu. Ağustos ayı sonuna kadar birçok İngiliz kenti neredeyse her gece bombalandı. Ardından 7 Eylül’den itibaren hedef Londra idi ve kent gece-gündüz saldırıya uğradı. Almanlar üstünlüğü ele geçirmiş olmalarına rağmen Londra’da panik havası yaşanmadı.
Atlantik Savaşı: İngiltere’nin savaş ekonomisi çoğunlukla ithalata dayanmıştı. Bu ithalat paketinin içerisinde gıda maddeleri ve akaryakıt önemli bir yer tutmuştu. İngiltere savaşın zorluklarına göğüs gererek bu ürünlerin deniz yoluyla tedarik edilmesini olanaklı kılmayı amaçladı. Dolayısıyla Atlantik Okyanusu hayati bir öneme sahipti. Nitekim İngiltere, buradaki ticaret gemilerini korumak için “konvoy sistemini” geliştirmişti. Kuzey Afrika Cephesi ile Balkan Cephesi diğer önemli cephelerdendir.
Savaş Sırasında Gerçekleştirilen Önemli Siyasal Buluşmalar
Müttefik Devletlerin liderleri, savaş sırasında izlenecek stratejinin belirlenmesi, Mihver Devletlerine karşı yeni cephelerin açılması, Türkiye’nin savaşa girmesinin sağlanması ve savaş sonrası oluşturulacak düzenin belirlenmesi için Kazablanka, Washington, Quebec, Moskova, Kahire, Tahran, Yalta, ve Postdam Konferanslarını düzenlediler.
Normandiya çıkarmasının ve Moskova Konferansının temelleri Quebec Konferansı’nda atılmıştır. Normandiya çıkarması, ABD’li General Dwight D. Eisenhower komutasındaki Müttefik kuvvetlerin Fransa’daki Alman ordularına karşı 1944 yılı Haziran ve Eylül ayları arasında üç evrede gerçekleştirdiği saldırı harekatıdır. Müttefiklerin bu harekatından sonra Alman Cephesi yarılmış ve Almanlar Fransa’nın ortalarına kadar gerilemiştir.
Savaşın Sona Ermesi
Almanya’nın teslim olmasından sonra Nasyonal Sosyalist işçi Partisi’nin ileri gelenlerinin büyük bir kısmı ülkeden kaçtı ve diğerleri de Müttefikler tarafından yakalanarak hapsedildi. Böylece, beş buçuk yıl Avrupa’yı kan ve gözyaşlarına boğan son büyük savaş, Avrupa coğrafyasında sona erdirildi.
ABD, Japonya’yı kayıtsız-şartsız teslim olmaya zorlamak için 6 Ağustos 1945 tarihinde ilk atom bombasını Hiroşima’ya, ikincisini de 9 Ağustos’ta Nagasaki’ye attı. Atom bombası, patlamanın kontrolsüz çekirdek tepkimesi yoluyla sağlandığı bir bomba modelidir. Tarihteki ilk atom bombası olan Little Boy, Hiroşima kentine atılmıştır. Bundan üç gün sonra da yine aynı uçakla Nagasaki’ye Fat Man isimli ikinci bir bomba daha atılmıştır. Japonya, 10 Ağustos 1945 tarihinde yenilgiyi kabul ettiğini ABD’ye bildirdi. Tarafların yaptıkları diplomatik görüşmeler sonunda Tokyo Koyu’nda demirli bulunan ABD’ye ait Missouri adlı savaş gemisinde 2 Eylül’de Japonya’nın teslim belgesi imzalandı. Böylece Uzak Doğu’da savaş sona erdirildi.
İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin Dış Politikası
II. Dünya Savaşı boyunca Türkiye’nin yönetiminde yer alan kadrolar, Birinci Dünya Savaşı’na sürüklenen Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl ortadan kalktığını ve Türk Ulusu’nun nasıl yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını unutmamışlardı Bu deneyimin sonucu olarak ülkeyi herhangi bir savaşın dışında tutmayı ana hedefleri hâline getirmişlerdi. Türkiye, Sovyetlerle yürüttüğü diplomatik girişimlerin başarısızlığa uğraması üzerine, 19 Ekim 1939 tarihinde İngiltere ve Fransa’yla Ankara’da karşılıklı yardım antlaşması imzaladı.
Savaş sırasında yoğun bir diplomasi sürdürüldü. Moskova Konferansı’nda alınan kararların Türkiye’ye bildirilmesi için 5-6 Kasım 1943 tarihlerinde İngiliz ve Türk Dışişleri bakanları Kahire’de bir araya geldiler. Türkiye, burada iletilen üs talebini savaşa girme anlamını taşıyacağını belirterek geri çevirdi. Türkiye, burada da olası Sovyet yayılma planından kuşku duyduğunu yineledi. Türkiye’yi savaşa çekmek konusunda ısrarlı bir tavır güden İngilizler, Sovyetlerin bu yönde bir planının olmadığını vurguladılar. İngiltere’nin Türkiye’nin savaşa girmesi konusundaki ısrarı Avrupa’da planlanan ikinci cephenin Balkanlarda açılmasını istemesindendi.
Türkiye, 23 Şubat 1945’te Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti. Bu kararın alınmasında Yalta Konferansı’nda 1 Mart 1945 itibarıyla Almanya ve Japonya’yla savaş durumunda olan devletlerin Nisan ayı sonunda San Fransisco’da toplanacak konferansa davet edileceğinin ve Birleşmiş Milletler Örgütü’nün kurucu üyeleri arasında yer alacağının açıklanmış olması önemli rol oynadı. Ancak 19 Mart 1945 tarihinde Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Molotov’un Türkiye Büyükelçisi Selim Sarper’e Türkiye’nin doğu sınırında kendi ülkesinin lehine değişiklikler yapılması gerektiğini söylemesi ve 17 Aralık 1925 tarihli “Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması”nın süresinin uzatılmayacağına yönelik bir nota vermesi, iki ülke ilişkilerine ağır bir darbe vurdu. Türkiye baş gösteren bu Sovyet tehdidi karşısında, savaş sonrasında dış politikasında köklü değişikliklere gitti. Kısaca Türkiye savaşın başından sonuna kadar bir denge politikası uygulayarak savaşın dışında kalmayı başardı.
SAVAŞ SONRASINDA DÜNYA DÜZENİ (1945-1950)
Demokrasi Cephesinin Dağılması: Müttefikler Arası Anlaşmazlıklar
Postdam (Berlin) Konferansı ile (17 Temmuz-2 Ağustos 1945), II. Dünya Savaşı sırasında kurulan “demokrasi cephesi” dağıldı. Demokrasi cephesi Almanya ve Japonya ekseninde kurulmuştu. Yüzdeler Anlaşması oldukça önemliydi. 1944’teki Moskova Konferansı sırasında, İngiltere Başbakanı Churchill ve SSCB lideri Stalin, savaş sonrasında Avrupa’da kurulacak nüfuz alanları üzerinde “sözlü olarak” anlaştılar. Buna göre, SSCB Romanya’da %90, Bulgaristan’da %75; İngiltere ise Yunanistan’da %90 nüfuza sahip olacaklardı. Macaristan ve Yugoslavya’da ise iki tarafın nüfuzu eşit olacaktı. Bu anlaşma sonucu Churchill ve Stalin Avrupa’yı paylaşmış olacaktı. Postdam (Berlin) Konferansı’nda gündeme gelen en önemli konu Almanya’nın durumuydu. Taraflar Almanya’nın Nazizm’den ve askerden arındırılması, Nazi savaş suçlularının yargılanması için bir mahkeme kurulması konularında anlaştılar. Daha sonra Nürnberg’de kurulan mahkemede suçlular yargılandı. Almanya’da demokrasinin kurulması konusunda bir oydaşma sağlandı. Türk boğazları konusu da konferansın konularından biriydi fakat bu konuda anlaşma sağlanamadı.
ABD ile SSCB arasındaki anlaşmazlık noktalarından biri de atom silahı oldu. ABD, başta SSCB olmak üzere diğer devletlerin bu silaha sahip olmasını engellemek istedi. Fakat SSCB’de 1949’da ilk denemesini başarıyla gerçekleştirdi.
Paris Barış Antlaşması 10 Şubat 1947’de savaş sonrası barışı sağlamak üzere imzalanan antlaşma oldu. Bulgaristan, Finlandiya, İtalya, Macaristan ve Romanya’yla çeşitli sınır düzenlemeleri yapıldı. Almanya ile (birleşme gerçekleşmediği için) ve Avusturya’yla (işgale uğramış devlet statüsüne sahip olduğu için) barış antlaşması imzalanamadı. Japonya’yla ise ABD ile ayrı bir antlaşma imzaladı. Savaş sonrası en dikkat çekici gelişme Almanya’nın bölünmesi oldu. Savaşta en büyük yıkımlardan birini de İngiltere yaşadı. Savaşın ekonomik ve toplumsal yıkımı 1945 seçimlerinde kendisini gösterdi. Zaferin mimarı Churchill iktidarı kaybetti. Fransa, savaş sonrasında büyük bir siyasi ve ekonomik istikrarsızlık içine düştü. İtalya’da ise 1946’da düzenlenen bir referandumla monarşi sona erdi, cumhuriyet ilan edildi. Müttefikler arasında çıkan anlaşmazlıkların yanında ortak bazı sorunlar da ortaya çıktı. İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanan insan hareketleri önceki boyutlarını aştı.
ABD’nin Çevreleme Politikası
Savaştan her anlamda en kârlı çıkan devlet ABD oldu. Her şeyden önce 1930’larda yaşadığı ekonomik bunalımdan mutlak biçimde sıyrıldı. Öyle ki 1945’te dünya üretiminin yarısını ABD gerçekleştiriyordu. Savaş sonrasında kurulan uluslararası ekonomik sistemde belirleyici rolü de (IMF, Dünya Bankası gibi araçlarla) elinde tutan bu devletti. Üstelik bir de nükleer silah tekeline sahipti. Bu açıdan bakıldığında, XX. yüzyılın ortasında ABD’nin XIX. yüzyıl İngilteresi’nin yerini aldığı söylenebilir.
5 Mart 1946’da, artık muhalefete düşen İngiltere eski Başbakanı Churchill, Fulton’da yaptığı konuşmada yeni bir dönemin başladığına işaret ediyordu: “Baltıklar’dan Adriyatik Denizi’ne kadar bir “demir perde” Avrupa kıtasının üzerine düşmüştü.” “Demir Perde” ibaresi, ilerleyen yıllarda Doğu Avrupa’daki Sovyet hâkimiyeti altındaki ülkeleri ifade etmek için kullanılacaktır. Doğu Avrupa’daki sosyalist ülkeler için Batı literatüründe uzun süre “Demir Perde Ülkeleri” nitelemesi yapılmıştır.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, uluslararası komünizmin SSCB eliyle Avrupa başta olmak üzere tüm dünyaya yayıldığı varsayımından hareketle ve buna engel olmak için ABD’nin izlediği dış politikaya “çevreleme” adı verilir. Çevreleme politikasının ilk adımı Truman Doktrini oldu. Truman Doktrini çerçevesinde Yunanistan’a 300, Türkiye’ye 100 milyon dolarlık bir askerî yardım öngörüldü. Böylece Yunanistan’da komünistlerin iktidara gelmeleri engellendi. ABD’nin Avrupa’da istikrar ve güvenliği sağlamaya yönelik ikinci adımı Marshall Yardımı’ydı. Avrupa’da savaş nedeniyle ekonominin çökmesi, Sovyet birliklerinin varlığıyla pekişerek komünizm tehdidini ortaya çıkarıyordu.
Son olarak Avrupa-Atlantik bölgesinin askerî güvenlik örgütlenmesi olan NATO’dan söz etmek gerekir. NATO bir askerî ittifaktır. Nato, ABD’nin barış döneminde Avrupa devletleriyle ilk ittifaktır. Çevreleme politikasının askerî boyutunun ilk adımıdır. Nisan 1949’da kurulan örgütün 12 kurucu üyesi vardır: ABD, Belçika, Danimarka, Fransa, Hollanda, İngiltere, İtalya, İzlanda, Kanada, Lüksemburg, Norveç, Portekiz. Örgüte 1952’de Türkiye ve Yunanistan, 1955’te Federal Almanya Cumhuriyeti, 1982’de İspanya katılmıştır. NATO’nun en üst düzey organı üye devletlerin Dışişleri Bakanlarından oluşan Kuzey Atlantik Konseyi’dir. NATO, gerek iki kutuplu sistemde ve gerekse sonrasındaki uluslararası yapıda çok önemli rol oynamıştır. İki kutuplu sistemde kutuplardan biridir. ABD’nin barış döneminde Avrupa devletleriyle ilk ittifakıdır. Çevreleme politikasının askerî boyutunun ilk adımıdır.
SSCB ve Doğu Avrupa’da Sovyet Benzeri Rejimler
Savaştan en fazla hasarla çıkan ülke SSCB oldu. Kuzeyde Leningrad, merkezde Moskova ve güneyde de Stalingrad cephelerinin batısındaki toprakları tamamen yıkılıp yakıldı. Savaş sırasındaki “demokrasi cephesi” dağlınca SSCB “iki kamp teorisini” benimsedi. Buna göre kapitalizmle komünizm birbirlerine düşman iki dünya sistemiydi ve birinden biri yok oluncaya değin aralarındaki mücadele sürecekti. Dış politikada ise temel kaygı ABD’nin atom silahı tekelini kırmaktı. 1948’e değin üç aşamalı biçimde bu devletlerde Sovyet benzeri rejimler kuruldu. 1946’da bu devletlerde koalisyon hükûmetleri iktidara geldi ve komünistler bu koalisyonlarda önemli bakanlıkları ele geçirdiler. 1947’de komünist olmayan unsurlar hükûmetlerden tasfiye edildi. Sovyet dış politikasını belirleyen ikinci etken, önce Avrupa’da sonra Asya’da kurulan sosyalist devletler ve bu devletlere önderlik etme kaygısıydı. Savaş bittiğinde Polonya, Bulgaristan, Romanya, Çekoslovakya, Macaristan ve Almanya’nın (bu arada Berlin’in) doğusu Sovyet denetimi altındaydı. Son olarak 1948’de iktidar yerli komünistlerden, Moskova destekli unsurlara geçti. Bu iktidar stratejisi Lenin’in Ekim Devrimi’nin ardından öngördüğü “üç aşamalı iktidar” stratejisiyle örtüşüyordu.
Doğu Avrupa’da Sovyet benzeri rejimlerin kurulmasıyla SSCB “tek ülkede sosyalizm” ilkesinden ayrıldı. 1917’deki Bolşevik (Ekim) Devrimi’nin ardından Trotski’nin savunduğu “dünya devrimi” politikasına karşı Stalin’in savunduğu “tek ülkede sosyalizm” politikası benimsenmiş ve SSCB kurulmuştu. 1919’da toplanan Komintern (3. Enternasyonal) ise 1943’te dağıtılıncaya kadar SSCB’nin dış politika araçlarından birine dönüşmüştü. Komintern, Komünist Enternasyonel örgütünün kısaltılmış adıdır. Örgüt SSCB tarafından 1919’da kurulmuş, 1943’te feshedilmiştir. Şimdi, artık birden fazla sosyalist devlet olduğuna göre “tek ülkede sosyalizm” politikası benimsenemezdi. Böylece Sovyet dış politikasının Soğuk Savaş’taki en önemli kaygılarından biri gündeme geldi: Diğer sosyalist devletlerin önderi konumunu sürdürmek. Bunun için 1947’de Avrupa’daki 9 komünist partinin katılımıyla Kominform kuruldu (Polonya, SSCB, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, İtalya ve Fransa). Amaç, tüm Avrupa’daki komünist parti eylemlerini eş güdümlemekti. 1948’de Yugoslavya’nın örgütten ihracı bu hedeften daha başından sapıldığının göstergesi oldu. Komünist ve İşçi Partileri Enformasyon Bürosu adlı örgüt 1956’da Stalincilikten kurtulma süreci sonucunda feshedilmiştir. SSCB, önderlik rolünü ekonomik alanda da oynamaya çalıştı. 1949’da SSCB, Bulgaristan, Çekoslovakya, Macaristan, Polonya ve Romanya’nın katılımıyla COMECON kuruldu. Marshall Yardımı’nı yürütmek için kurulan Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü’ne yanıt niteliğinde kurulan örgütün amacı, işbirliği ve eş güdüm yoluyla üye devletlerin ekonomik kalkınmalarını desteklemekti.
“Soğuk Savaş” Kavramı ve Birleşmiş Milletler Düzeni
Soğuk Savaş: “Soğuk Savaş” terimi çok basit bir tanımla, tarafların birbirine karşı silaha başvurmaktan kaçındıkları çatışma durumudur. Sözünü ettiğimiz Soğuk Savaş terimi ise ilk kez 1947’de kullanılmıştır ve kısaca 1945’ten sonra Hitler karşıtı koalisyonun dağılmasının ardından ABD ile SSCB arasındaki mücadeleyi anlatır. Daha kapsamlı bir tanım verecek olursak: “Soğuk Savaş, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, birbiriyle yarış hâlindeki iki süper gücün ve bunların başlarını çektiği iki kutuplu uluslararası sistemin geçerli olduğu süreçtir. Bir başka kavram “iki kutuplu sistem”dir. Nasıl ki XIX. yüzyılda Avrupa’daki uluslararası ilişkiler düzeni “Avrupa Uyumu” olarak adlandırılıyorsa “iki kutuplu sistem” de İkinci Dünya Savaşı’nın ardından geçerli olan ve günümüzde olmadığı saptanan bir sistemdir. Kısaca “iki kutuplu sistem”, diğer devletlerin güvenliklerini onların aracılığıyla sağladıkları birbirine düşman iki süper gücün var olduğu sistemdir.” Sistemde iki düşman blok vardır. Bu bloklar kendi içlerinde rejimlerinden ekonomik yapılarına, silahlarından, demir yollarındaki ray genişliklerine kadar yeknesaktırlar ve süper gücün denetimi altındadırlar.
“Soğuk Savaş”ı ideolojilerin savaşı olarak tanımlayanlar da vardır. Bir yandan ABD’nin başını çektiği kapitalizm ile diğer yandan SSCB’nin başını çektiği Bolşevizm. Her iki ideoloji de dünya çapında geçerli olma savındadır. Bu nedenle çatışmaları kaçınılmazdır.
Ekim Devrimi ve onun ideolojisi olan Bolşevizm, devrim kıvılcımını Avrupa’ya sıçratarak sosyalist dünya devriminin önünü açmak için yola çıkmıştır. Fakat ideoloji boyutu Batı için de önemli rol oynadı. Özellikle ABD’de izlenen iç ve dış politikalarda “komünizm tehdidi/tehlikesi” hep ön planda yer aldı. McCartizm 1950’lerin başında ortaya çıktı. Muhalif siyasi duruşu baskı altına almak için uygulanan, çoğu zaman dayanaksız suçlama ve iftiraları tarif etmek için kullanılan bu kavram “komünist avı” anlamına geliyordu.
İki kutup arasındaki bu savaş soğuk savaş olarak adlandırıldı çünkü, iki süper güç silaha başvurmaktan kaçındılar çünkü her ikisi de nükleer silahlara sahiptiler. Yani Soğuk Savaş’ı “soğuk” kılan nükleer silahların varlığı oldu. Her iki süper güç hızla silahlandı ve “ikinci vuruş yeteneği”ne kavuştu. Nükleer silahların yayılmaya başlamasıyla geliştirilen bu tabir, taraflardan biri saldırdığında saldırıya uğrayan tarafın, karşılık vererek saldırganı yok etme yeteneğine sahip olması demekti.
Soğuk savaşın bitişinin ne zaman olduğu ya da gerçekten bitişinin gerçekleşip gerçekleşmediği tartışmalı bir konudur. Kimilerine göre Soğuk Savaş’ın simgesi olan Berlin Duvarı’nın (onunla birlikte doğu Avrupa’daki Sovyet benzeri rejimlerin) yıkıldığı 1989’dur. Bu tarih savaşın bittiği tarihtir. Kimine göre ise SSCB’nin dağıldığı Aralık 1991. Hatta bazı yazarlar iki kutuplu sistemin sona erdiğini kabul etmekle birlikte Soğuk Savaş’ın sona ermediğini ve nükleer silahlar yeryüzünden yok edilmedikçe ermeyeceğini savunurlar.
Birleşmiş Milletler Sistemi: Örgütün kurucu belgesi 111 maddeden oluşan BM Şartı’dır. Şartın 1. Maddesi’nde de yer aldığı gibi BM’nin temel amacı uluslararası barış ve güvenliği sağlamaktır. İkincisi, devletlerin sorumluluklarını iyi niyetle yerine getirmeleridir (m. 2/2). Üçüncüsü, uyuşmazlıkların barışçı yollardan çözülmesidir (m. 2/3). Dördüncüsü, üye devletlerin kuvvet kullanmak ya da kuvvet kullanma tehdidinden kaçınmaları ilkesidir. Kuvvet kullanmayı yasaklayan bu ilke barış ve güvenliğin sağlanmasında temel ilkedir. Son olarak ulusal yetki ilkesinden söz edilebilir. Bu ilke uyarınca BM, uluslararası barış ve güvenliği tehlikeye sokmadığı sürece üye devletlerin iç işlerine karışamaz.
BM’nin altı ana organı vardır (m. 7). “Genel Kurul Birleşmiş Milletler’in bütün üyelerinden oluşur” (m.9/1). Olağanüstü toplantılar dışında her yıl Eylül-Kasım arasında üç ay toplanır. Genel Kurul’un aldığı kararlar tavsiye niteliğindedir ve bir yaptırımı yoktur. BM’nin üye devletleri bağlayıcı kararlar alabilen organı Güvenlik Konseyi’dir. Güvenlik Konseyi 15 üyeden oluşur. Bunların 10 tanesi Genel Kurulun 2/3 oyuyla iki yıllığına seçilirler. Beş tanesi ise sürekli üye statüsüne sahiptir.
Bu beş üyenin veto hakkı vardır: Çin Halk Cumhuriyeti (1945-1971 arası Çin Cumhuriyeti / Tayvan), Fransa, Rusya Federasyonu (1991’e kadar SSCB), İngiltere ve ABD. Ekonomik ve Sosyal Konsey (ECOSOC) örgütün ekonomik, sosyal, kültürel alanlardaki çalışmalarını yürütmek için kurulmuştur.
Savaştan Sonra Dünyanın Diğer Bölgelerindeki Gelişmeler
Orta Doğu: Savaş sonrasında Orta Doğu’da gerçekleşen ve belki de dünya çapında etkileri olan gelişme İsrail devletinin kurulmasıydı. Üç büyük din için kutsal sayılan topraklarda bir Yahudi devleti kurulması Orta Doğu’daki dengeleri bir daha sağlanamamak üzere bozdu. Tüm Yahudileri İsrail’de toplamayı hedefleyen Siyonist hareketin ilk kongresi 1897’de İsviçre’nin Basel kentinde toplanmıştır. Birinci Dünya Savaşından sonra Filistin’deki Osmanlı yönetiminin sona ermesi Yahudi devletinin kurulmasının önündeki en önemli engeli kaldırdı. Hitler’in iktidara gelmesiyle Almanya’dan önemli sayıda Yahudi Filistin’e göçtü. 14 Mayıs 1948’de İsrail devleti kuruldu. Savaşın sonunda bir barış sağlanamadı ve İsrail devletinin yanında bir Filistin devleti kurulamadığı için bundan sonra yapılacak savaşların önü açılmış oldu.
Asya: Güneydoğu Asya savaşın en dehşet verici olaylarına sahne olmuş ve neredeyse tamamı Japon işgaline uğramıştır. Filipinler 1946’da ABD’den bağımsızlığını kazandı. 1947’de Hindistan’ın bağımsızlığı bölgedeki diğer devletlerin önünü açtı. İngiltere 1948’de Seylan (Sri Lanka)ve Burma’nın bağımsızlıklarını tanırken Malaya’da (Malezya) yerel özerklik tanıyan federal bir yönetim kurdu. 1948’de yerel komünist hareketler Burma’da ve Malaya’da silahlı mücadeleye başladılar. 30 Aralık 1949’da Hollanda, Sukarno önderliğindeki Endonezya’nın bağımsızlığını kabul etmek zorunda kaldı. Savaş sonrasında Asya kıtasındaki en önemli gelişme hiç kuşkusuz Çin Devrimi’dir. Milliyetçi yönetimin askerî/idari hataları da buna eklenince komünistler iktidarı ele geçirdi. 1 Ekim 1949’da Mao Ze-tung Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilan edildiğini açıkladı. Böylece dünyanın en kalabalık komünist devleti kuruldu.
Asya’nın en büyük devletlerinden biri de Hindistan’dır ve Hindistan’ın bağımsızlığı da savaş sonrasında yaşanan önemli gelişmelerden biridir.
Latin Amerika: Latin Amerika ülkeleri İkinci Dünya Savaşı’na fiilen katılmadı ve bir yıkıma uğramadı.
SOĞUK SAVAŞTA TIRMANMA (1950-1962)
Çevrelemenin Kurumsallaşması ve Uluslararası Bunalımlar
1950’li yıllarda Batı Bloku’nun bölgesel askeri ittifaklarını Güneydoğu Asya ve Orta Doğu’ya genişletmesiyle birlikte Doğu Bloku da kendi ittifakını kurmuş ve bu çevrelemeden kurtulmak için çalışmıştır, fakat zamanla bu iki blok dışında bağlantısızlar adı verilen yeni bir siyasi akım da oluşmuştur. Aynı zamanda bu dönem, iki süper gücün savaşın eşiğine getirdikleri silahlanma yarışına da sahne olmuştur. Soğuk Savaş döneminin ilk beş yılı Çin devrimine kadar sürmüş ve diğer on yılı Asya’daki çatışmalarla devam etmiştir.
Türkiye, 25 Temmuz 1950’de alınan Bakanlar Kurulu Kararı’yla Kore’ye 4500 kişilik bir birlik göndermiştir. Türkiye’nin topraklarından bu kadar uzaktaki bir bölgeye asker göndermesinin temel nedeni NATO’ya üyelik isteğidir. Kore de süregelen savaş Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) arasındaki ilişkilerin de gerilmesine yol açmıştır. ABD’nin Tayvan’a yaptığı yardım ÇHC cephesinde iç işlerine müdahale olarak algılanmış ve bu durum ABD ve ÇHC’yi karşı karşıya getirmiştir. ÇHC bu duruma misilleme olarak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ile yakınlaşarak, komünist Vietminh’e destek olmuş ve bu durum ABD’de komünizmin yayılması olarak algılanmış ve yeni politikalar geliştirilmesini gerektirmiştir.
Bu durumun etkileriyle birlikte Vietnam’da da işler ABD açısından iyi gitmemeye başlamıştı. Doğu Asya’da süregelen bu gelişmeler ABD’nin Japonya’ya bakış açısını değiştirmiş ekonomik ve askeri açıdan yakınlaşmasını sağlamıştır. Bu yakınlaşma Japonya ile sınırlı kalmamış Filipinler, Avusturalya, Yeni Zelanda, Güney Kore, Tayvan, İngiltere ve Fransa’yla çeşitli anlaşmalar imzalayarak komünizmin yayılmasını engelleme amacıyla çevreleme faaliyetlerine devam etmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında SSCB çevresinde güvenlik koridoru oluşturmak amacıyla Türkiye, Pakistan, Irak, İngiltere, ABD ve İran arasında ikili askeri ve teknik anlaşmaların ışığında, Bağdat’ta imzalanan bir anlaşmayla Bağdat Paktı’nı oluşturmuştur. Buna karşın SSCB’de Mısır, Çekoslovakya ve Suriye ile anlaşmalar imzalayarak doğuya girmişti çünkü bölge ülkeleri SSCB’nin aksine ABD’yi daha büyük tehdit olarak görmüş ve böylece ABD’nin kurmuş olduğu Bağdat Paktı’nın kuruluş amacını gerçekleştirememesine yol açmıştır. Bu durumun sonucunda Orta Doğu’da Batı müdahalesinden çekinen bölge ülkeleri SSCB ile iş birliğine ya da bağımsızlığa yönelmiştir.
Orta Doğu’ da güç dengeleri, İsrail Devletinin kurulması ve sömürge yönetimlerinin bitip İngiltere ve Fransa’nın bölgeden ayrılmasıyla iyiden iyiye değişmişti. Bu değişim beraberinde silahlı çatışmaları da getirmişti, ilk çatışma da Mısır’da geçekleşti, Süveyş Kanalını kontrolü altına almak isteyen Mısır yönetimine karşı İngiltere, Fransa ve İsrail Kanalı işgal etti. Bu durumda İsrail, Mısır savaşına gidecek sonuçlar oluşturmuştu. Bu dönemde karşımıza çıkan kavramlardan “Arap Birliği” anlamına gelen Pan- Arabizm, tüm Arap halklarını tek bir devlet çatısı altında birleştirme ülküsüdür.
Bu dönemde başka bir anlaşmazlıkta Kıbrıs’ ta yaşanmış ve Türkler ve Rumlardan oluşan halk İngiltere’ye karşı bağımsızlık mücadelesine başlamıştır. Ada’nın Yunanistan’a bağlanması anlamına gelen “enosis”i savunan Kıbrıslı Rumlarla, Ada’nın iki halk arasında “taksim”ini savunan Kıbrıslı Türkler; İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğü altında anlaşmaya vardılar. Bu gelişmelerin ışığında İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğünde imzalanan Londra Antlaşmasıyla Kıbrıs Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan etmiştir.
Bunun dışında Irak yönetiminin Kuveyt’ in bağımsızlığını kabul etmeyip kendi topraklarına katmak isteğinden sonra İngiltere’de Kuveyt’e asker çıkararak buna engel olmuştur. Bu gelişmeler Orta Doğuda siyasi haritayı değiştirmekle kalmamış diğer yandan bölgede yönetimler el değiştirirken blokların ağırlıkları da değişmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa dünyanın merkezi özelliğini yitirmişti, Soğuk Savaş’ın başlamasıyla Avrupa’da siyasi dengeler ABD yönüne kaymıştı, bununla birlikte iç ve dış politika da SSCB ve komünizm düşmanlığı üzerine kurulmaya başlandı. Böylece dünya Moskova önderliğindeki Komünist Dünya ve ABD önderliğindeki Özgür Dünya olarak ikiye ayrılmıştı.
Ellili yılların başlarında ABD çevreleme politikası çerçevesinde Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında Balkan Paktı’nı oluşturmuştu. Fakat bu birliktelikte başarılı bir anlaşma olamamıştı. Yine bu dönemde Federal Almanya üzerinde işgal baskısı da kalkmış, Doğu ve Batı Almanya arasında süre gelen sorunlar aynı zamanda Soğuk Savaş’ın iki tarafı içinde bir çatışma ortamı oluşturmuş ve Soğuk Savaş’ın simgesi olmuştu. Batı Avrupa’da bu gelişmeler yaşanırken İngiltere ve Fransa’nın da sömürgelerini kaybetmesiyle uluslararası sistemde yepyeni gelişmeler olmaya başlamıştı. Batı Avrupa’daki ekonomik bütünleşmenin ilk adımı Marshall Yardımı’nın eş güdümünü sağlamak için kurulan OEEC olmuştu. Bunu Mayıs 1951’de imzalanan antlaşmayla Fransa, FAC, İtalya ve Benelux ülkelerinin katıldığı Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu izledi. Fransa Dışişleri Bakanı Schumann’ın hazırladığı plan uyarınca söz konusu altı devlet kömür ve çelik üretimlerini uluslarüstü (supranasyonel) bir örgüt içerisinde bütünleştirdiler. Uluslarüstülük Bir örgüte üye olan devletlerin yetki ve egemenlik alanlarının bir bölümünü, kendi aralarında antlaşmalar yaparak, kurdukları örgütün organlarına devretmeleridir.
Bağlantısızlar ve Sömürgeden Kurtuluş (Dekolonizasyon)
İkinci Dünya Savaşı sonrasında sömürge yönetimleri bir bir son bulmaktaydı, bu sürece sömürgeden kurtuluş yani dekolonizasyon denmektedir. Bu süreçte birçok devlet bağımsızlığını ilan etmiştir. Çoğu Asya ve Afrika’da bulunan bu devletler Soğuk Savaş içindeki iki kamptan da uzak durmaya uzak durmayı tercih etmiştir. Bu devletlerden, başta Hindistan olmakla birlikte, Pakistan, Sri Lanka, Endonezya ve Burma, Bangdung’ta (Endonezya) bir toplantı düzenleyerek Soğuk Savaş’ın iki bloku dışında yeni bir güç oluşturma konusunda adımlar attılar. Yapılan bu konferansta, devletlerin ülke bütünlüğüne saygı, ekonomik ilişkilerde karşılıklı yarar ve barış içinde yaşama ilkeleri benimsendi. Bununla birlikte gündeme gelen önemli bir konu da sömürgeciliğin kınanmasıydı ve içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu ülkelerin de baskısıyla bu karar kabul edilmiştir. Belgrad’ta yapılan ikinci toplantıyla birlikte bağlantısızların iki bloka karşı politikaları iyiden iyiye güç kazanmaya başlamıştı.
1950’ler aynı zamanda Güney Amerika’daki gelişmelere sahne oldu. ABD bölgede komünist yapılanmayı engellemek amacıyla bölgedeki iç karışıklıklara ve darbelere destek vermiş, bu da Latin Amerika’daki ABD karşıtlığını körükleyerek bölgede protesto ve ayaklanmalara yol açmıştır. Bu ayaklanmaların en önemlisi Küba’da yaşanmıştır.
Fidel Castro liderliğinde gerçekleşen bu ayaklanmayla Batista yönetimi devrilmiş, Castro ve arkadaşları yönetime gelmiştir. Fakat bu ABD’nin hiç hoşuna gitmemiş ve bu yönetimi yıkmak adına girişimlerde bulunmuştur. Bu tutum da Castro hükümetinin SSCB ile yakınlaşmasına sebep olmuş, böylece Soğuk Savaş’ın zirvesini oluşturacak Küba Bunalımının temelleri de atılmıştır.
Sovyet Dış Politikası ve Doğu Bloku
İkinci Dünya Savaşı sonrası yıkıma uğrayan Sovyet Ekonomisi hızla yeniden yapılanmış ve eski düzeyini yakalamıştı.1953’te ekonominin gelişmesi çalışmalarının temelinde tarım reformu yatmaktaydı. 5 Mart 1953’te Stalin‘in ölümü ise SSCB’de iktidar sorununa yol açtı. SSCB‘de bu sorun kolektif yönetimle çözülmeye çalışılsa da, bu da görüş arılıklarına yol açmış ve sonunda yönetime ziraatçı geçmişe sahip Huruşov gelmişti. 1964’te sağlık nedenleriyle görevden ayrılan Huruşov SSCB’nin yaşarken görevden ayrılan ilk ve tek lideri olmuştur.
Yine bu dönemde yapılan Komünist Partisi (SBKP) 20. Olağan Kongresi’nde iç politika açısından önemli kararlar alınmıştı. Bu kararların en büyük etkisi de Stalin’den arındırma sürecinin resmen başlamasıydı. Ancak Stalin’e tavır almak rejim eleştirisi yapmak anlamına gelmekteydi. Kongre’de ayrıca “sosyalizme farklı yollardan gidilebileceği ilkesi” benimsendi. Bu ilke Bağlantısızlar’a yönelikti ve SSCB’nin Üçüncü Dünya’yla daha sıkı iş birliği yapabilmesinin de önünü açtı. Soğuk Savaş yıllarında daha ziyade Batılı yazarlar, ABD liderliğindeki Batı Bloku’nu “Birinci Dünya”, SSCB önderliğindeki Doğu Bloku’nu “İkinci Dünya” ve bu ikisine de dâhil olmayan Bağlantısız ülkeleri de “Üçüncü Dünya” olarak nitelendirmişlerdir. Bu tabir aynı zamanda, sömürgeden kurtulmuş az gelişmiş ülkeler için de kullanılmaktaydı. Kongrede tartışılan konulardan biri de bakanlar kurulu tarafından kabul edilen ABD’yi yakala ve geç politikası olmuştur. Bu politika çerçevesinde, ilk ürün 1950’lerde Kazakistan’ın kuzeyinde üretime açılan topraklarda yetiştirilmiştir. Ekonomi alanındaki yeniden yapılanma girişimlerinin tümü ‘’perestroykanın’’ başlaması anlamına gelmekteydi. 17-31 Ekim 1961 tarihinde toplanan SBKP
22. Kongresinde ise ‘’1970’te ABD’yi geçme’’, 1980’de de komünizme geçme kararı alınmıştı, fakat bu kararlar hiç gerçekleşememişti.
20. Kongre ve sonrasındaki gelişmeler SSCB dış politikasında da oldukça etkili olmuştur. Bu etkilerin başında farklı sosyoekonomik sistemlerin varlığına dayanan ‘’barış içinde bir arada yaşama’’ düşüncesinin SSCB dış politikasına yön vermeye başlaması gelir. Bu da Stalin’ in “SSCB’nin yanında olmayan karşısındadır” diye özetlenebilecek İki Kamp Teorisi’nin de reddedilmesi demektir. Stalin’den sonra SSCB dış politikasını özellikle kapitalist ülkeler açısından gözden geçirdi. İlk olarak 26 Temmuz 1953’te Kore’de ateşkes imzalayarak başlanmış ve daha sonra ABD, İngiltere, Fransa’yla Avusturya ve Almanya arasındaki sorunları gözden geçirme teklifinde bulunmuştur. Ocak- Şubat 1955’te yapılan toplantıda Almanya’nın durumu gündeme geldi ve ayrıca tarafsızlık ve askerden arındırılmışlık temeline dayanan “Bağımsız ve Demokratik Avusturya’nın kurulması” için devlet anlaşması yapıldı. Daha sonraları da Federal Almanya ile diplomatik ilişkiler kuruldu. Bu gelişmelerle birlikte Finlandiya, Norveç ve İngiltere ile ilişkiler iyileştirilmeye ve görüşmeler yapılmaya başlanmıştır. SSCB, Berlin ve Küba bunalımlarına rağmen Batı ile barış içinde yaşama politikasını sürdürmüştür.
20 Kongre’de ayrıca “Sosyalizme farklı yollardan gidilebileceği ilkesi benimsendi. SSCB, bu ilke çerçevesinde Bağlantısızlara yöneldi. Böylece bağımsızlığını yeni kazanmış Üçüncü Dünya ülkeleriyle ilişkiler kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nda faşizme karşı kazanılan zaferin ve SSCB’nin sömürgeci bir politika izlememesi Üçüncü Dünya ülkeleri ile yakınlaşmasını sağlamıştır. SSCB Orta Doğu politikasını da bu bağlamda şekillendirmiş ve batının çevreleme girişimlerini engellemek amacıyla bölge ülkeleriyle sıcak ilişkiler içine girmiştir. Bunu yaparken de ABD ile yarış içine girerek Batı emperyalizmine karşı bölge ülkelerine ekonomik ve askeri alanda yardımda bulunmuştu. Bölgede kurulmaya çalışılan askeri bağlaşmalara karşı Arap ülkeleriyle birlikte mücadele etti. Bağımsız devletlerle ilişkilerde SSCB hem bu devletlere ekonomik yardımlarda bulunup, krediler açıyor hem de bunu karşısında kendi ideolojilerini benimsetmeye çalışıyordu.
11 Mayıs 1955’te Avrupa’nın 8 sosyalist devleti, Çekoslovakya ve SSCB Varşova’da buluşarak dostluk, işbirliği ve karşılıklı yardım antlaşmasını imzaladılar. Böylece Doğu Bloku ülkelerini bir araya toplayan “Varşova Paktı” kurulmuş oldu.
Fakat işler hiçte istendiği gibi gitmedi ve 50’li yılların ortalarında Varşova Paktı üyeleri arasında görüş ayrılıkları ve sıkıntılar oluşmaya başladı. Bu sürecin sonunda düşmana karşı kurulan Varşova Paktı kendi üyelerine karşı işlev gören bir birliktelik oldu. Haziran ayında yayımlanan ortak bildiride “sosyalizme giden farklı yollar olduğunu” kabul eden SSCB, Aralık ayında “Titoizm” propagandasının önüne geçmeye çalışıyordu. Nisan 1958’de kabul edilen yeni parti programının ardından ise Yugoslavya’yı “revizyonist” ilan etti ve komünist dünya içerisindeki “Truva atı” biçiminde niteledi. Kökenini Truva Savaşı sırasında, Yunanlıların Truva kentini ele geçirmek için Truvalılara hediye ettiği tahta attan alan bu tabir, uluslararası ilişkilerde bir ülkeyi, örgütü ya da birimi denetim altına almak için oraya dışarıdan yerleştirilen unsurlar için kullanılır.
Çin-Sovyet anlaşmazlığı ise daha uzun bir sürece yayıldı, ilk başlarda 1950’de imzalanan ittifak ve SSCB’nin Mao yönetimine ekonomik ve askeri yardımı izledi. SSCB ve ÇHC arasında ilk sorunların başlangıcı her ne kadar 20. Kongre gibi görünse de SSCB’nin tek adam yönetimlerine karşı politikası ÇHC yönetiminde bir tehdit olarak algılanmıştı. Ayrıca SSCB komünist akımın liderliğini kaptırmamak amacıyla çeşitli çalışmalara girişti ve bu çalışmalarda ÇHC ile aralarının iyiden iyiye açılmasına neden oldu. Çünkü SSCB komünist bloğun liderliğini kaybetmiş ve ÇHC bu konuda önemli aşamalar kaydetmişti.
SSCB – ÇHC ayrılığının temelinde ideolojik farklılıklar yatmaktadır. SSCB bir sanayi toplumu iken, ÇHC’de hala köylülük hakimdi. Bu da dünya üzerindeki sosyalistleri ikiye böldü. Bağımsızlıkları yeni kazanmış ülkelerin çoğu hala köylü topluluklar olduğu için ÇHC’nin yolundan gitmeye başladılar.
Silahlanma Yarışı
Soğuk Savaş aynı zamanda bir teknoloji yarışıydı. Yarış daha çok silahlanma teknolojisi üzerinden yapıldı. ABD ilk hidrojen bombasını 1 Kasım 1952’de denedi. 1953’te göreve gelen Başkan Eisenhower ulusal güvenlik konseyinin 162 sayılı çıkacak bir savaşta nükleer silahların kullanılabileceği kararını kabul etti. ABD kitlesel karşıtlık adını verdiği bu stratejiyi NATO stratejisi olarak kabul ettirdi. Böylece NATO üyesi devletlere herhangi bir saldırı durumunda buna nükleer silahlarla karşılık verilebileceği prensibi benimsenmiş oldu.
SSCB ise 4 Ekim 1957’de fırlattığı Sputnik adlı uydu ile kıtalar arası füze fırlatabilme yeteneği kazandığını da ispatlamış oldu. Bu da ABD topraklarını hedef haline getirmiş oldu. ABD’ de buna cevap olarak SSCB sınırına (İngiltere, İtalya ve Türkiye) orta menzilli füzeler yerleştirdi.
Teknoloji yarışını ayrıca bilgi toplama yarışı da takip etti ABD bu konuda gizli operasyonlarda kullanılmak üzere büyük bir bütçe ayırdı ve çok sayıda CIA personeli görevlendirdi. Ayrıca ABD ilk casus uçağı U-2’yi Moskova ve Leningrad üzerinde fotoğraflar çekmek üzere yolladı. SSCB’de buna yanıt olarak bir ABD casus uçağını düşürerek uçağın pilotunu canlı ele geçirdi.
Küba bunalımı iki süper güç arasındaki en önemli olaydı.
1 Ocak 1959’da Batista yönetimine son veren Küba devrimi SSCB’nin katkısı olmadan gerçekleşti fakat ABD yanı başında sosyalist bir devlet kurulmasını istememekteydi, bu nedenle Castro yönetimini devirmek amacıyla “Domuzlar Körfezi” çıkarmasını yaptı fakat bu da başarısızlıkla sonuçlandı. Yeni Küba yönetimini ilk günden tanıyan SSCB’de Küba’ya füze üsleri kurmaya başladı. ABD deniz kuvvetleri de buna yanıt olarak Küba’yı kuşattı, SSCB ise bu durumun Küba’nın toprak bütünlüğüne zarar verdiği ve ABD’nin nükleer savaş yönünde adımlar attığını açıklayarak, eğer savaş başlarsa SSCB’nin de en şiddetli yanıtı vereceğini bildirdi.
Gerilim son aşamadayken SSCB ve ABD hükümetleri arasında yapılan temaslar ve SSCB’nin Küba’daki Füze rampalarını sökeceğini bildirmesi gerilimi çatışmaya varmadan durdurmuş oldu.
Bunalımın asıl nedeni ise ABD açısından bakıldığında Küba’nın, Sovyet yayılmacılığının kendi kıtasındaki diğer ülkelere kötü örnek oluşturmasıydı. SSCB içinse devrimin ayakta kalması ve nükleer dengesinin kabul edilmesiydi. SSCB için öncelikli amaç Küba’nın güvenliğini sağlamak; ikinci olarak da kendi sınırlarındaki füzeleri kaldırtmak Küba’ya yerleştirdiği füzeler aracılığıyla, ABD’nin nükleer vuruş gücü dengesini bozup, batıyla pazarlık gücünü arttırmaktı.
Küba Bunalımının ardından taraflar bir yandan nükleer silahlarını hareketli hale getirirken daha iyi saklamaya çabaladılar, öte yandan Moskova ve Washington arasında bir telefon hattı kurarak bu tür bunalımlarda doğrudan görüşme imkânına kavuştular. Bu da Soğuk Savaş’ta tırmanmanın zirvesinin aynı zamanda “yumuşama” döneminin başlangıcı olmasını sağladı.
YUMUŞAMA
Yumuşama Döneminin Başlaması
İkinci Dünya savaşının sona ermesini takip eden 10 yıl içinde dünyanın pek çok ülkesi ABD ve SSCB liderliğindeki bloklar arasında bölünmüşlerdi. Bu iki bloğun en önemli örgütleri olan NATO ve Varşova Paktı arasındaki sınır Avrupa’daki bölünmüşlüğün simgesiydi. 1962’deki Küba Bunalımına kadar ABD ve SSCB arasında sertleşen, bazen ‘’bahar havası’’ diye nitelenen inişli çıkışlı bir döneme girilmiştir.
Yumuşama öncesi diyalog arayışları içinde yapılan görüşmelerinden biri Cenevre Görüşmeleridir. Federal Almanya’nın Nato’ya üye olması SSCB’nin tepkisine ve Varşova Paktı’nın kurulmasına yol açmıştır. ABD ve SSCB arasında derin bir güvensizlik havası hakim olmakla birlikte, Stalin ‘ in ölümünden sonra iki ülke arasında savaş çıkma ihtimalini ortadan kaldıracak adımlar atılması amacıyla Temmuz 1944 ‘ te ABD, Fransa, İngiltere ve SSCB yetkilileri Cenevre’ de bir araya gelmiştir. Bu toplantıda iki ülke arasındaki anlaşmazlıklara çözüm bulunamadıysa da diyalog kanalı oluşturması bakımından önemlidir.
SSCB lideri Hruşov, dış politikada Stalin çizgisinden uzaklaşarak Kapitalist blokla ve iki bloğunda dışında kalan ülkelerle iyi ilişkiler kurma yoluna gitmiştir. Kısaca ‘’ Barış içinde bir arada yaşama’’ olarak adlandırılan bu dönemde Hruşov, Stalin’ in aksine Komünist Blok ve Kapitalist Bloğun bir barış içinde yaşayabileceğini düşünmekteydi. Fakat yine de bu dönmede ABD’ ye kaşı güvensiz tavrını devam ettirmekteydi.
Bu dönemde SSCB’nin uzay çalışmalarında ABD’nin önüne geçmesi ve kıtalar arası güdümlü füze denemelerinde başarılı olması ABD’ de endişeyle karşılandı.
Hruşov’un Moskova ziyaretinde ABD Başkan yardımcısı Nixon ile yaptığı görüşme diyalog kanallarının açık olduğunu gösterdi. Daha sonra ABD ve SSCB başkanları arasında yapılan bir diğer görüşmede de olumlu sonuç alınamamıştır.
ABD – SSCB Gerginliğini Zirve noktaya çıkaran olaylardan biri Küba Devrimidir. Küba’da 1940 yılında Fulgencio Batista’nın başkanlığa gelmesiyle ABD ve Küba arasında iyi ilişkiler geliştirilmişti fakat Fidel Castro önderliğindeki solcu gerillaların yönetimi ele geçirmesiyle Küba komünistlerin kontrolü altına girmiştir. Devrim’den sonra tarım reformu adı altında özel mülkiyetin devletleştirilmesine girişildi. Amerikalıların Küba’daki mallarına el koyulması iki ülke arasındaki diplomatik ilişkileri kopma noktasına getirdi. ABD’ de buna karşılık Kübalı mültecilerden oluşturduğu bir orduyla Küba yönetimini devirmeye çalıştı. Domuzlar körfezi denen bu olayda Castro birlikleri saldırganları püskürttü. ABD’nin yeni komünist Küba hükümetine karşı düşmanca tutumu Castro yönetiminin SSCB’ye yakınlaşmasını sağlamıştır.
ABD – SSCB Gerginliğini Zirve noktaya çıkaran olaylardan bir diğeri ise U-2 Olaydır. 1950’lerin ikinci yarısında ABD, SSCB’nin uzay ve roket teknolojilerindeki ilerlemelerine karşı NATO’nun kitlesel karşıtlık strateji si çerçevesinde SSCB’ye ait olan askeri ve sanayi tesislerinin yerlerini öğrenmek amacıyla U-2 adı verilen casus uçaklarını kullanmıştır. Bu amaçla da Peşaver ve İncirlik üslerini kullanmıştır. Fakat 1 Mayıs 1960’ ta Bir ABD U-2 uçağının düşürülmesi ve pilotunun canlı olarak ele geçirilmesiyle ABD’nin bu casusluk faaliyeti gün yüzüne çıkmış ve SSCB cephesinde tepkiyle karşılanmıştır.
ABD – SSCB Gerginliğini Zirve noktaya çıkaran olaylardan sonuncusu ise Küba Bunalımıdır. U-2 olayından sonra ABD ve SSCB arasındaki gerginlik her geçen gün artmaya devam etti. Bu arada ABD’nin başarısız domuzlar körfezi çıkarmasından sonra Küba ve SSCB arasındaki askeri ilişkiler hız kazanmıştı. Castro yönetimi yeni bir istila girişimi engellemek amacıyla SSCB’ den silah alıyordu. Hruşov ise SSCB’ye komşu Türkiye’ ye Jüpiter füzelerinin konmasına, Küba’ ya Nükleer füzeler yerleştirerek karşılık vermek istiyordu.
1962’ de SSCB ve Küba bu konuda anlaştı Fakat bu durum ABD’de tepkiyle karşılandı ve en ağır şekilde tedbirler alacağı bildirildi.
Daha sonraları iki ülkede yaşanabilecek nükleer savaşın ikisi içinde felaketle sonuçlanabileceği kararına vardılar ve SSCB Türkiye’deki Jüpiter füzelerinin sökülmesiyle Küba’ya füze yerleştirme fikrinden vazgeçti.
Küba bunalımı bir yandan ABD ve SSCB’nin Soğuk Savaş yılları boyunca sıcak çatışmaya en çok yaklaştıkları olay olması, diğer yandan da bloklar arasında yumuşama olarak isimlendirilen dönemin başlangıç noktası olması açısından önemlidir.
Küba Bunalımından Sonra Doğu Batı ilişkileri
Doğu ve Batı blokları arasındaki gerilimin azaltılması amacıyla ve Küba bunalımı sırasında askeri sorunları karşılıklı olarak tırmandırmanın her iki ülkeye de zarar verebileceğini gören ABD ve SSCB, krizden hemen sonra bir daha benzer gerilimler yaşamak için ortak adımlar atmaya başladı. Bu çerçevede ABD başkanı ve SSCB liderinin arasında telefon bağlantısı (Sıcak/kırmızı) hat kuruldu ve daha sonra yapılan bir anlaşmayla yer altı dışı mekânlarda nükleer silah denemeleri yasaklandı.
Yumuşama döneminde Vietnam savaşının sona ermesi, ABD’ nin ÇHC ile diplomatik ilişkiler kurması ve Federal Almanya’nın Doğu bloku ile ilişkiler kurma çabaları Doğu- Batı diyaloğunun yeşermesine imkân verdi. ABD ve SSCB’nin nükleer silahsızlanmaya ilişkin Stratejik silahların sınırlandırılması (SALT) görüşmelerini başlatır. Daha sonra ise bunu tamamlayıcı nitelikte SALT-2 görüşmeleri başlamıştır.
Yumuşama döneminde ABD ve SSCB arasında ki ilişkilerde bariz bir iyileşme söz konusu iken SSCB ve ÇHC arasında bir ayrışma olmaktaydı. ÇHC, SSCB’nin ABD ile yakınlaşmasını komünizme ihanet saydı. Ardından çıkan ÇHC- Hindistan savaşında SSCB, ÇHC’ ye destek vermedi. Hruşov’un 1964’te görevden alınmasına rağmen SSCB ve ÇHC ilişkileri bir daha düzelmedi. Mao’nun 1966’da başlattığı kültür devrimi sırasında ÇHC’ de tek adam rejimi daha da gelişti, Mao’nun parti polisi Kırmızı Muhafızlar her türlü muhalefeti aşırı şiddet kullanarak bastırmaya başladı. Kültür devrimi sürerken ÇHC ve SSCB ilişkileri daha da kötüleşti ve silahlı çatışmaya dönüştü. Sonrasında yapılan antlaşmaya ve görüşmelere rağmen ilişkiler düzelemedi. 1969’daki Sınır Savaşının ardından ÇHC, ABD ile yakınlaşmaya ve asıl tehdit olarak SSCB’yi görmeye başladı. Daha sonraları ABD-ÇHC ilişkileri düzelerek 20 yıllık düşmanlık sona erdi.
Küba Bunalımından Sonra Doğu Batı ilişkilerini etkileyen bir diğer olay ise Vietnam Savaşıdır. 1954’ te Viet Minh kuvvetleri ile Fransa arasında yapılan birinci Hind-i Çini savaşında ÇHC ve SSCB’nin Viet Minh’e destek vermesiyle, Fransa yenilgiye uğradı. Bu yenilgi sonrasında yapılan Cenevre anlaşması sonucunda Fransa, Laos, Kamboçya ve Vietnam’ın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı. Cenevre anlaşması çerçevesinde Vietnam iki idari birime ayrılmıştı. SSCB ve ÇHC kuzeydeki Viet Minh’ e destek verirken, ABD ise güneydeki Ngo Dinh Diem yönetimi desteklemekteydi. Ülkede 1956’ da düzenlenmesi ön görülen seçimlerde Diem’in seçimi komünistlerin kazanmasından korkması yüzünden yapılamadı. Daha sonraları da komünistlere karşı baskı ve tutuklamalar başladı. Vietnam’ın Komünistlerin eline geçmesinden korkan ABD, Diem’e destek amacıyla asker göndermiş ve Kuzey Vietnamlılarla savaşa girişmiştir. Fakat bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmış ve ABD savaşı kaybederek çekilmiştir. Daha sonrada Kuzey Vietnam, güneye saldırarak ülkeyi Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti çatı altında birleştirmiştir.
Dışarıdan bakıldığında SSCB’nin tam denetimi altındaki doğu Avrupa ülkelerinden oluştuğu sanılan Varşova Paktı’nda da 1960’lardan başlayarak derin çatlaklar ortaya çıkmaya başladı. 1955’te kurulan Varşova Paktı içindeki ilk büyük gerginlik bir yıl sonra Macaristan ayaklanmasıyla yaşandı. Başbakan Nagy de 1 Kasım’da Macaristan’ın Varşova Paktı’ndan çekildiğini açıkladı. Fakat Budapeşte’ye giren Sovyet tankları ayaklanmayı bastırdı. SSCB ve Varşova Paktı yanlıları tekrar iktidara getirildi. Nagy ise gizlice yargılanarak 1958’de idam edildi.
Ocak 1968’de Çekoslovakya Komünist Partisi Birinci Sekreteri olan Alexander Dubçek ekonomik ve siyasal hayatta “Prag Baharı” ad› verilen reformlar yapmaya başladı. Bireysel özgürlükleri ve basın özgürlüğünü genişletti. Dubçek geri adım atmayınca, Romanya dışındaki Varşova paktı ülkeleri SSCB önderliğinde Çekoslovakya’ya askerî müdahalede bulundular. Ülke işgal edildi. “Prag Baharının’’ bastırılması sırasında takip edilen yöntem Brejnev Doktrini olarak isimlendirildi. Buna göre, SSCB herhangi bir ülkenin Varşova Paktı’ndan ayrılma girişimine gerekirse güç kullanarak engel olacaktı. Böylece Varşova Paktı ülkelerinin egemenliklerinin SSCB tarafından sınırlandırıldığı tescil edilmiş oldu.
Doğu bloğu içinde bu tarz sorunlar yaşanırken batı bloku içinde de sorunlar yaşanmaktaydı. 1956’daki Süveyş bunalımı sonrasında Mısır’dan çıkmış olan iki ülkeden biri olan İngiltere ABD eksenine girmiş, diğeri Fransa ise ABD ile görüş ayrılıklarına düşmüştür. 1962’ deki Küba bunalımı sırasında da ABD’nin SSCB ile pazarlık yapması NATO müttefiklerinden Fransa’yı rahatsız etmiş ve NATO bünyesindeki askeri yapıdan çıkmasına neden olmuştur.
Küba bunalımında SSCB ile yapılan pazarlıklar ve Türkiye’ deki Jüpiter füzelerinin kaldırılması Türkiye’nin ABD’ ye güvenini sarstı fakat iki ülke arasındaki asıl sorun Türkiye’nin 1963 Kıbrıs’taki zulmü durdurmak için yapmak istediği müdahalenin ABD tarafından engellenmesiyle çıktı.
NATO üyesi iki ülke olan Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde Kıbrıs sorunu dolasıyla bozulmaya başladı. Daha sonraları ise bu sorun giderek derinleşti ve Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında da iki ülke arasındaki sorunlar zirveye ulaştı.
Avrupa Bütünleşmesi
İkinci Dünya Savaşından sonra, Avrupa merkezli olarak başlayan soğuk savaşın neden olduğu önemli gelişmelerden biride Avrupa’ da bütünleşmeye yönelik girişimlerin artmasıydı. Söz konusu amaçlar doğrultusunda atılan ilk adım Fransa ve Almanya’nın öncülüğünde Belçika, Lüksemburg, Hollanda ve İtalya’nın katılmasıyla 1951’de imzalanan Paris Anlaşmasıyla kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’ydu (AKÇT). Kömür Çelik sektöründe uluslararası nitelikli bir örgütlenme başlangıç olarak görüldü ve kısa zamanda siyasi alanı da kapsayacak bir birlik kurma girişimlerine geçildi. Bu dönemde Avrupa’nın geleceğini İngiltere ve Fransa arasındaki görüş ayrılıkları belirlemiştir. Daha sonraları İngiltere’nin liderliğinde dış ticaret hedefleriyle sınırlı olmak üzere Avrupa Serbest Ticaret Alanı (EFTA) oluşturuldu.
Avrupa Kömür Çelik Topluluğu, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu adlı örgütler için, 1965’te imzalanıp 1967’de yürürlüğe giren Füzyon Anlaşması ile tek ve ortak bir konsey ve komisyon kuruldu. Bu tarihten itibaren söz konusu üç örgütü ifade etmek için Avrupa Toplulukları terimi kullanılmaya başladı.
Süveyş Bunalımı sırasındaki hezimetin üzerine Cezayir nedeniyle başlayan olaylar da eklenince Fransa’nın siyasi yapısı alt üst oldu. Daha sonra yapılan Anayasa değişikliği çerçevesinde başkanlığa Charles De Gaule getirildi. Bu durumda Avrupa bütünleşmesinin gelişmesini önemli ölçüde etkiledi. De Gaule’ün ilk etkisi Avrupa Topluluğuna üyelik başvurusu yapan İngiltere’nin başvurusunun henüz hazır olmadığı gerekçesiyle ret edilmesiydi. Daha sonra İngiltere’nin ikinci başvurusu da ret edilmişti. Böylece Avrupa Topluluğunun genişlemesi de sekteye uğradı.
AT 1970’li yıllara son derece umutlu bir başlangıç yaptı. Bunun en önemli nedenlerinden biri ekonomik kalkınma süreciydi. İkincisi ise Soğuk Savaştaki yumuşama süreciydi. Diğer bir nedende De Gaule’ün yerine George Pompidou’nun gelmiş olmasıydı. Pampidou AT ile ilgili özel bir zirve yapılmasını önerdi. 1969’da düzenlenen zirveyle derinleşme ve gelişme ile ilgili ilk çalışmalar yapıldı. Zirve kararları uyarınca üyeler arasında dış politikanın koordinasyonu için Avrupa siyasal İşbirliği mekanizması kurulması önerildi. İkinci bir karada da üyeler Avrupa Birliğini oluşturmak yönünde girişimler yapmak vardı. Fakat 1973’teki Arap-İsrail Savaşı bu konudaki çalışmaları yavaşlattı.
Orta Doğudaki Gelişmeler
1950’lerin ikinci yarısından itibaren Orta Doğuya da Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdül Nasır liderliğindeki Arap milliyetçiliği damgasını vurdu. Nasırcılık ve Soğuk Savaş koşullarının bileşimi bölgede farklı bir bölünmeye yol açtı. İlki iki süper gücün bölgeyi etkilemesiydi, ikincisi ise Handan devletlerdeki bağımsızlık çabalarıydı. Bölgede Arap milliyetçiliğini besleyen en önemli nedende İsrail’in varlığıydı. Arap devletleriyle İsrail arasındaki anlaşmazlık iki Arap-İsrail savaşına yol açtığı gibi Filistinli mülteciler sorunu Ürdün ve Lübnan gibi ülkelerde iç savaşın patlamasına yol açtı.
1960’ların ikinci yarısından itibaren Filistinli gruplar İsrail’de eylem yapmaya başladılar. İsrail’de Filistin’i destekleyen Ürdün’e karşı misillemeler yapmaktaydı. İsrail’in Arap Ülkeleri üzerindeki tehdidi artınca Mısır önderliğinde İsrail’e saldırı yapılması kararlaştırıldı. İsrail yapılan saldırıları Mısır saldırılarını başarıyla püskürttü ve karşı saldırı yaparak Altı gün savaşı da denen savaşta Sina Yarımadası, Golan tepeleri Batı Şeriya, Kudüs ve Gazze Şeridini ele geçirdi. Arap Ülkeleri bu yenilgiyle büyük darbe yedi ve Nasır yönetimindeki Mısır ve Arap milliyetçiliği düşüşe geçti. Bu savaşın sonucunda ABD’nin İsrail’i desteklemesi sonucunda Arap Ülkeleri de SSCB’nin desteğini hissetti
Bu süreçte Ürdün Filistinli mültecilerin ikinci vatanı oldu. Ürdün ise bu süreçte Filistin – İsrail arasındaki duruma ılımlı bir yaklaşımda bulundu. Ayrıca ülkede ABD ile ilişkilerin bozulmasını engellemek amacıyla Filistinlilerin tasfiyesi çalışmaları başladı. Bu sebeple Ürdün Kara Eylül denen harekâtı başlattı. Bu harekât Arap ülkelerinin tepkisiyle karşılandı. Suriye ve Ürdün orduları karşı karşıya geldi. Fakat ABD’nin Ürdün’ün bağımsızlığını koruma çabaları sonucu Suriye geri çekilmek zorunda kaldı.
Ekim 1973’te Mısır ve Suriye, İsrail işgali altındaki toprakları geri almak için bir saldırı başlattı. Bu saldırılar ilk etapta başarılı olsa da daha sonra daha sonra İsrail, Mısır ve Suriye kuvvetlerini püskürtmeyi başardı.
Sonrasında da savaş büyük güçlerin dayatmasıyla antlaşmayla sona erdi. Mısır-İsrail Barış Antlaşmasıyla birlikte Mısır, savaşın ağır ekonomik yükünden kurtulmuş ve ABD’den ekonomik yardım almaya başlamıştı. Zamanla Mısır, ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri hâline gelecektir.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra petrol rezervlerinin büyük çoğunluğunu elinde bulunduran Arap Ülkeleri birleşerek Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) kurdular. Arap İsrail Savaşı sonrası, Arap ülkeleri petrolü bir silah olarak kullanmış ve İsrail’i destekleyen ADB ve İngiltere’ye ambargo uygulamıştı. Fakat bu durum 1974’e kadar sürdü. 1979-1980 yıllarında ise İran’daki devrim sonrası Humeyni’nin Batı ile bağlantısını kesmesi ve petrol sevkiyatını durdurmasıyla ikinci petrol bunalımı olmuştur.
Filistin sorunun tetiklediği bir diğer iç savaşta Lübnan’da oldu. Lübnan’daki heterojen nüfus yapısı iç savaşın başlamasına zemin hazırladı. 1975 yılında Hristiyan ve Müslümanlar arasında çatışmalar çıktı. Daha sonraları ise Suriye ordusu Lübnan’a girdi. Daha sonrada İsrail ordusu Lübnan’ın güneyini işgal etti. İsrail ve Suriye’nin Lübnan’a girmesiyle derinleşen Lübnan iç savaşı 1990’a kadar devam etti.
İKİNCİ SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ
Yeni Dinamikler ve Etkileri
1960’ların başlarından itibaren etkisini hissettiren yumuşama olgusu, 1970’lerin sonlarına kadar uluslararası sistemin yeniden şekillenmesinde belirleyici bir unsur olmuştur. Fakat yumuşamayı ortaya çıkaran dinamiklerin bir süre sonra etkisini yitirmesiyle 1980’ler “İkinci Soğuk Savaş Dönemi” olarak adlandırılacaktır. Sonrasında ise ABD ve SSCB arasında yeniden yakınlaşma süreci ortaya çıkacak, birçok uzman tarafından bile öngörülemeyen öncelikle Doğu Bloku sonrasında ise SSCB yıkılmasıyla sonuçlanacaktır.
1970’lerde Dünya ekonomisi krizleri yaşasa da Batı, ekonomik hâkimiyeti tesis etmek adına önemli adımlar atmıştır. Bu durumun bir sonucu olarak çevre ekonomilerin merkeze (Batı’ya) bağımlılıkları çeşitli yollarla artmıştır. 1973’te başlayan petrol ambargosu Batı ekonomilerini ilk etapta olumsuz etkiledi. Bu krizle birlikte petrol ihracatçısı ülkeler elde ettikleri büyük gelirleri ulusal kalkınma programlarının finansmanında kullandılar. Bu durumda; ara, tüketim ve yatırım malları talebi ortaya çıktı. Batı ekonomileri bu talebi karşılarken, petrol fiyatlarındaki artıştan kaynaklanan maliyet artışını fiyatlara yansıtmışlardır. Böylelikle petrol ihraç eden ülkeler artan petrol fiyatlarından yeterince istifade edememişlerdir. Ayrıca petrol ihracatından elde ettikleri gelirleri Batı banka sistematiğine sokmalarıyla birlikte Batı ekonomisi bu fonları kullanarak daha da güçlenmiştir.
Petrol ihracatçısı olmayan ülkeler ise artan petrol fiyatlarının etkisiyle petrol ithalatına daha fazla kaynak ayırmak zorunda kalmışlardı. Ayrıca ithalat yoluyla sağladıkları metaların petrole bağlı fiyat artışını da karşılamak durumunda kalmışlardı. OPEC üyesi olmayan Üçüncü Dünya Ülkelerinin 1974 yılında 142 milyar dolar olan dış borçları toplamı, 1978 yılına gelindiğinde 315 milyar doları bulmuştu. Ekonomik sıkıntıların artışıyla ekonomik ve siyasal kargaşa içine giren Üçüncü Dünya Ülkeleri süper güçlere daha da yaklaşmak durumunda kalmışlardı. Dolayısıyla iki kutuplu sistem içerisinde artan özerkliklerinin azalması söz konusu olmuştur. Bu dönemde ABD’nin faiz oranlarını artırması ise ödemeler dengesi açıklarını dış borçla kapatan ülkelerin çöküş sürecini başlattı. Ortaya çıkan durumda Batı’nın ekonomik ve siyasal hegemonyası iyice belirginleşmiştir. 1973 sonrası dönemde ortaya çıkan uluslararası ekonomik sistem içerisinde ABD daha çok öne çıktı. ABD hükümeti uluslararası sermayeyi ülkeye çekebilmesiyle küresel mücadelenin ekonomik boyutunda önemli bir hamle yapmıştı. Ortaya çıkan bu yeni ekonomik durumun en önemli sonuçlarından birisi Doğu Blokunun çökmesi olacaktır.
ABD ekonomisi açısından işler iyi gidiyorken SSCB içinse durum daha sıkıntılı bir hal almıştı. Askeri harcamaları sürekli olarak arttırması, ABD ile girdiği uzay yarışının giderleri, az gelişmiş ülkeler üzerindeki SSCB etkinliğini geliştirme amaçlı verilen askeri ve ekonomik yardımların fazlalığı üçüncü endüstriyel devrimin yakalanamaması gibi unsurların bir sonucu olarak SSCB ekonomisi ciddi oranda güç kaybetmişti. Yukarıda belirtilen petrol krizi sonrası sermayenin uluslararasılaşması dinamiği bazı Doğu Bloku ülkelerini de etkisi altına aldı. Macaristan ve Polonya 1970’lerde karşılaştıkları ekonomik sorunları, yumuşamanın yarattığı olumlu hava çerçevesinde Batı ekonomik sistematiği içine girerek dış borçlarla geçiştirme yolunu seçmişlerdi. SSCB’nin de ekonomik sorunları nedeniyle beklenen ölçüde yardım yapamamasının da etkisiyle özellikle Polonya gibi sosyalist rejimler zor durumda kaldılar. Uluslararası ekonominin yeniden yapılandığı ve ABD’nin öne çıktığı süreçte, Doğu Blokunun Batıdan bağımsız konumu etkilenmiştir. Örneğin SSCB, Avrupalı gelişmiş ülkelere petrol ve gaz satmasıyla Batı ekonomik sistemine doğrudan eklemlenmişti.
Petrole olan bağımlılık sarmalında üçüncü dünya ülkelerine baktığımızda ilk olarak, petrol fiyatlarındaki artış, petrol üreticisi ülkelerin gelirlerinde çok büyük oranlarda artışa neden olsa da petrol üreticisi olmayan ülkelerin büyük ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya gelmelerine neden olmuştu. İkinci olarak ise, petrol fiyatlarındaki artış Üçüncü Dünya hareketinin birlikteliğini yitirmesinin de önemli nedenlerinden birini oluşturdu. Petrol üreticisi olmayan ülkelerle kriz nedeniyle gelirlerinde çok büyük artışlar sağlayan diğer Üçüncü Dünya ülkeleri arasında ciddi sorunlar ortaya çıktı. Son olarak, uluslararası ekonomik sistemin yeniden merkezîleşmesinin doğal sonucu olan “denetim” ve “yönetim” dinamiklerinin bağımlı ekonomilere uygulanmasıyla ortaya çıkan çevresel ülkelerin bağımlılıklarının artışı, gerek uluslararası ekonomik gerekse siyasal sistem açısından önemli etkilerde bulundu. Bu dönemde egemen olan Yeni Sağ ideoloji ve neo- liberalizm çerçevesinde dünya ekonomisinin yeniden düzenlenmesine girişildi.
ABD ve Batı Bloku
Nixon-Kissinger ikilisi tarafından yumuşama eksenli bir strateji yürütülüyorken, Üçüncü Dünyada ABD karşıtı, SSCB yanlısı devrimler meydana geliyordu. Bu durum ABD’de büyük endişeyle karşılanmıştı. SSCB’nin etkinliğindeki bu artış, yumuşamanın SSCB yayılmacılığını sağlayan ve ABD’nin küresel hegemonyasını sarsan bir olgu olarak görüldü.
Carter yönetimiyle birlikte gerek ABD’nin gerekse NATO’nun askeri ve siyasal açıdan “güçlendirilmesi” ve “etkinleştirilmesi” politikalarının benimsendiği bir döneme girildi. Bu politikaların önemli bir boyutunu da Üçüncü Dünya’da Amerikan askeri varlığının güçlendirilmesi ve bu bölgelerde oluşabilecek bunalımlara müdahale kabiliyetinin artırılması oluşturmaktaydı.
İran’da yaşanan devrim ve Afganistan’ın SSCB tarafında işgali gibi gelişmeler İkinci Soğuk Savaşa olan desteğin ABD kamuoyunda artmasına sebebiyet vermişti. 1980 Ocak’ında İkinci Soğuk Savaşı resmen başlatan “Carter Doktrini” açıklandı. Böylelikle ABD yeniden güç ve çatışma politikalarına döndüğünü gösteriyordu. ABD dış politikasının doğrultusu ise belirgin biçimde Orta Doğu’ya çevrilmişti.
Bunlara ek olarak; nükleer silah indirimine yönelik SALT- II antlaşmasının geri çekilmesi, SSCB’ye yapılan ihracata sınır konulması ve 1980 Moskova Olimpiyatlarının boykot edilmesiyle, iki blok arasındaki ilişkilerde ciddi bir kopma ortaya çıkmıştır.
1981 başında ABD’de iktidara gelen Reagan, İkinci Soğuk Savaşı keskinleştiren politikalara yöneldi. Carter döneminde belirlenen stratejiler çok daha yoğun bir şekilde uygulanmaya başlandı.
Yaşanan bu süreçte Batı Avrupa devletleri ABD’nin çatışmacı politikalarına karşı muhalif duruş göstermemişlerdir. Özellikle SSCB’nin Doğu Avrupa’ya SS-20 füzeleri yerleştirmesiyle tehdit altında kalan Batı Avrupa, ABD’ye daha da yakınlaşmışlardır. Ayrıca Batı Avrupa devletleri kendi aralarında da bağları ve ilişkileri güçlendirmeye çalışmışlardır. AET’nin kurulması ve 1986 yılında üye ülke sayısının 12’ye yükselmesi bu çabaların bir sonucudur. Avrupa bütünleşmesinin güçlenmesi ve derinleşmesine yönelik çabalar 1980’lerin ikinci yarısında da artarak devam etmiştir.
SSCB ve Doğu Bloku
Ekonomik ve teknolojik olarak ABD’nin gerisinde kalması, Doğu Avrupa halklarının refah talepleri, insan hakları konusundaki beklentiler ve milliyetçi düşüncelerin daha fazla dile getirilmesi gibi sorunlar SSCB’yi zora sokan unsurlardı. ABD’nin ekonomik politikaları SSCB’ye karşı bir dış politika aracı olarak kullanması da SSCB’nin ekonomik şartlarını daha çok ağırlaştırdı. Artan memnuniyetsizlik toplumsal muhalefeti daha da büyütmekteydi.
Üstelik tam da söz konusu gelişmeler yaşanırken ‹kinci Soğuk Savaş’ın başlaması bu dinamikleri daha da güçlendirici bir etki yarattı. Özellikle ABD’nin nükleer ve konvansiyonel silahlarda büyük bir silahlanma yarışı başlatması SSCB ekonomisinin daha da zorlanmasına yol açtı. SSCB’nin 1960’lardaki silahlanma yükünün getirdiği faturayı bile ödemekte zorlandığı bir dönemde yeni bir silahlanma yarışına girmesi mümkün değildi. Ekonomik zorluklar toplumsal muhalefeti beslemekte, bu da ulusal sorunları gündeme getirerek SSCB ve Doğu Avrupa’nın bütünlüğünü sarsmaktaydı.
Doğu Avrupa ülkeleri 1980’lere girilirken büyük oranda SSCB tarafından dayatılan kalıplar içinde hareket ediyor görünümü vermekteydiler. Komünist ekonomilerin, halkın refah düzeyini yükseltme hususundaki başarısızlığı iyiden iyiye ortaya çıkmıştı. Merkezî planlamanın halkın temel ihtiyaçlarının üretiminde bile başarısız kalması, verimliliğin azalması, rejim içinde bir seçkinler sınıfının doğmasının tepki yaratması gibi olgular ekonominin yapısal sorunlarının ilk akla gelenleriydi. 1980’lere gelirken uluslararası siyasal ve ekonomik dinamiklerin birbirlerini etkilediği yepyeni bir konjonktür ortaya çıkmıştı. Bu durum Doğu Avrupa’da bir değişim sürecini tetikleyecekti. Örneğin Polonya’da rejim karşıtı hareketler ortaya çıkmıştı. Ekonomik sıkıntılar, Katolik çoğunluk, tarihten gelen Rus karşıtlığı gibi unsurların etkisiyle Polonya’da rejim karşıtı güçlü bir muhalefet ortaya çıkmıştı.
Üçüncü Dünya
Afganistan’ın SSCB tarafından işgali, İkinci Soğuk Savaşın başlamasındaki en önemli nedenlerden biri olmuştur. Bu işgalin temelinde SSCB destekli hükümete karşı savaşan “Mücahitler”i etkisiz hale getirme düşüncesi yatmaktaydı. Ayrıca İran’daki İslam devriminin bölgede oluşturduğu İslami dalgalanmanın, kendi topraklarında milyonlarca Müslümanın yaşadığı SSCB’yi de etkileyebileceği endişesi Moskova’yı böyle bir adım atmaya zorlamıştı. İşgalden sonra ABD desteğiyle hızla silahlanan mücahitler, Sovyet birliklerine yönelik mücadeleye devam ettiler. Böylelikle SSCB 10 yıl süren ve hiç bir sonuç alamadığı bir duruma sürüklendi. İşgalin getirdiği ağır siyasal, askeri ve ekonomik yük sonucunda Gorbaçov hükümeti 1989’da Sovyet birliklerini Afganistan’dan çekti. Sovyet işgalinin sona ermesinin ardından Afganistan’da farklı etnik ve mezhepsel gruplar arasında anlaşmazlıklar çıktı ve büyük bir iç savaş yaşandı. Ülkede günümüze kadar devam eden bir istikrarsızlık dönemi başladı.
İkinci Soğuk Savaşı başlatan önemli olaylardan bir diğeri de İran’daki İslam devrimidir. İran, Şah yönetimi 1950’lerden itibaren ABD ile yakın ilişkiler kurmuş Batı yanlısı bir ülkeydi. Petrol gelirlerindeki artış özellikle Amerikan silahlarıyla teçhiz edilmiş büyük bir ordu oluşturulmasında kullanılmıştı. Şah rejiminin izlediği anti- demokratik, baskıcı özellikte yönetim ve milliyetçi yaklaşım başta İslami olmak üzere birçok kesimi harekete geçirmiş ve güçlü bir muhalefet oluşmasına sebebiyet vermiştir. 1977’den sonra toplumsal muhalefet iyice güçlenerek sokağa indi. Yönetim sert tedbirlere başvurdu. Kontrolü kaybettiğini anlayan, Batılı müttefiklerinden ve ABD den beklediği desteği alamayan Şah, ordunun da kendisine tavır alması üzerine 1979 yılında yurtdışına kaçtı. Yıllar önce ülkeyi terk ederek Paris’e yerleşen dini önder Ayetullah Humeyni bu gelişmenin üzerine İran’a döndü ve yönetimi ele aldı. Ülke İslam Cumhuriyeti olarak yeniden yapılandırılmaya başlandı. İktidarı ele alan İslamcılar diğer tüm grupları hızla tasfiye etti. Devrim sonrasında İran’ın dış politikası tamamen değişti. Batı yanlısı İran artık ABD ve Batı karşıtı bir ülke olmuştu.
İran’daki rejim değişikliğinin ardından İran ve Irak arasında bir savaş yaşandı. İran’daki yeni rejimi tanımadığını açıklayan Saddam Hüseyin 1975 yılında yapılan Cezayir Antlaşmasından çekildiğini açıkladı. Böylelikle Şatt-ül Arap su yolu üzerindeki egemenlik meselesi tekrar gündeme geldi. 22 Eylül 1980 tarihinde
Irak’ın saldırısıyla savaş başlamış oldu. İlerleyen süreçte körfez ülkeleri ve ABD’de savaşa müdahil oldular. 8 senelik savaş taraflar arasında 25 Ağustos 1988’de imzalanan Cenevre Antlaşmasıyla sona erdi. İran topraklarından tüm ırak askerlerinin çekilmesini isterken Irak, Şatt-ül Arap su yolu üzerinde ortak denetim kurulmasında ısrar etti. İki ülke arasında barış ancak Kuveyt’in 1990 Ağustos’unda işgali sonrasında, Irak’ın eline geçirdiği tek taraflı olarak geri vermesiyle gerçekleşecekti.
Irak ve İran arasında bunlar yaşanırken bir taraftan da Lübnan’da bir iç savaş devam etmekteydi. 1975’te başlayan iç savaş 1980’ler boyunca sürdü. 1982 yılında bölgedeki FKÖ varlığını tasfiye etmek isteyen İsrail’in güney Lübnan’ı işgaliyle durum daha da karışık bir hal aldı. İşgalin ardından ABD ve Fransa güçleri de bölgeye yerleşti. Bu süreçte Lübnan Şiileri Hizbullah çatısı altında birleşmeye başladılar. Hizbullah zamanla ülke ve bölge siyasetinin en önemli unsurlarından biri haline gelecekti. İsrail işgalin ardından ülkeyi terk ederken Litani nehrine kadar bir tampon bölgeyi elinde tutmaya devam etti. Lübnan’da yaşanan iç savaşı sona erdirmek amacıyla 22 Ekim 1989’da Arap Birliği öncülüğünde ve ABD’nin desteğiyle Taif Anlaşması imzalandı. Buna göre ülkedeki milis güçler silah bırakacak ve Suriye birlikleri de ülkeden çekilecekleri.
Ortadoğu’da bunlar yaşanıyorken Doğu ve Güneydoğu Asya ekonomileri 1980’ler boyunca hızlı bir büyüme sürecine girmişlerdi. Güneydoğu Asya dünya ekonomisinin yeni üretim merkezi haline gelmekteydi. Ayrıca ÇHC bölgenin diğer yükselen gücü haline geliyordu. Mao’nun 1976’da ölmesinden sonra iktidara gelen Çin Komünist Partisinin ılımlı kanadından Deng Hsiao-Ping, yönetim kademesindeki radikal unsurları temizleyerek ÇHC’nin değişimini başlattı. Ekonomideki mutlak devlet kontrolü kaldırılarak sınırlı da olsa piyasa mekanizması devreye sokuldu. Kamu mülkiyetindeki şirketler, verimlilik ve kârlılığı esas alan bir anlayışla yönetilmeye başlandı. Tarım arazileri çiftçilere ve ailelerine bırakıldı. Ülke uluslararası yatırımlara açıldı. 1979-1991 arasındaki dönemde uluslararası gelişmelere büyük oranda uyumlu bir dış politika izlendi.
SOĞUK SAVAŞ’IN SONA ERMESİ
ABD ve Batı Bloku
Muhafazakar ve anti komünist bir tutumu benimseyen Regan hükümeti, 1981-1985 yılları arasında SSCB’ye karşı bir çok alanda ideolojik mücadele yöntemlerini kullandı. Bu ideolojik mücadele 1986 yılında, SSCB’de Gorbaçov ile atılan barış adımları dolayısıyla hız kesmeye başladı. Gorbaçov yönetimiyle değişim sürecine giren SSCB, Regan hükümetinin de desteği ile rahat bir süreç yaşadı. Başa gelen George Bush yönetimiyle de Regan politikalarının devamı sağlanarak 1989’dan itibaren dağılma sinyalleri veren SSCB ve Doğu Blok’un yaşayacakları krizleri yönetme politikaları izlendi.
Doğu Bloku’nun ve SSCB’nin yıkılma sürecinin şaşırtıcı biçimde hayli “çabuk ve kansız” olması, Reegan sonrası iktidara gelen Bush yönetiminin şansı olacaktı. Bush yönetiminin bu dönemdeki en önemli dış politika gündem maddesini ise 1990 yılında Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesiyle başlayan Körfez Krizi oluşturacaktı.
Batı Avrupa
1960’lı ve 1970’li yıllarda genişlemenin de etkisiyle ekonomik sıkıntılar yaşayan Avrupa bütünleşmesi, 1968’de Gümrük Birliği yapılmış olsa da “ortak pazar”a geçiş sağlayamamıştı. Bu yüzden 1984’te Avrupa Parlamentosu üyesi Spinelli’nin sunduğu antlaşma taslağı kabul edilerek ‘Tek Avrupa Senedi’nin ilk adımı atıldı. Avrupa komisyonunun bir takım değişikliklerinin ardından 1 Temmuz 1987’de Avrupa bütünleşmesinin en önemli parçası oluşturuldu. Gorbaçav’un yeni politikaları ve Polonya ile Macaristan’daki gelişmeleri takip eden Doğu Alman halkı, Macaristan’ın sınır kapılarını açması ile de Batı’ya büyük bir göç başladı. Bu sürecin ardından Doğu Almanya’da komünist rejim karşıtı ayaklanmalar çıktı ve Gorbaçov’un SSCB kuvvetlerinden destek göremeyen Komünist Partisi lideri Honecker istifa etti. Honecker’in ardından başa gelen Egon Krenz rejimin devamını savunmasına rağmen halkın rejim değişimi ve Berlin Duvarı’nın yıkılması istemi karşısında duramadı. 9 Kasım 1989’da Krenz yönetimi önce geçişlere izin verdi, ardından Berlin Duvarı yıkılma kararı alındı. Krenz yerine başa geçen Hans Modrow ile Federal Almanya Başbakanı Helmut Kohl iki Almanya arasında iş birliği yapılması kararlaştırıldı ve 2 Ocak 1990’da Berlin Duvarı’nın tamamen yıkılacağı ilan edildi. Doğu Almanya’nın sınırlarının II. Dünya Savaşı sonrası değişmezliğini teyit etmesi sonucunda, Nisan 1990’da “4+2 Görüşmeleri” adıyla iki Almanya ve II. Dünya Savaşı galipleri ABD, SSCB, İngiltere ve Fransa arasında görüşmeler yapıldı. Sonucunda iki Almanya arasında maddi ve sosyal birlik sağlanarak 2 Ekim’de birleşik Almanya kurulmuş oldu.
SSCB ve Doğu Bloku
Brejnev, Çernenko ve Andropov dönemlerinin ardından başa gelen Gorbaçov diğer liderler gibi Ortodoks bir Marksist tavra sahip olmadığından radikal bir politik değişim sürecini başlattı. Açıklık (glasnost) ve yeniden yapılanma (perestroyka) söylemlerinden hareketle bir dizi sosyal, ekonomik ve politik girişimlerde bulundu. Dış politikalarda da önemli gelişmelere imza atan Gorbaçov, ABD ile 7-10 Aralık 1987’de Washington Zirvesi’nde Orta Menzilli Füze Antlaşması’nın (INF) imzalanması ile tarihte ilk kez nükleer silahlanmanın azaltılması yönünde bir antlaşma sağlamış oldu. SSCB’nin Afganistan işgalini sonlandırmasıyla yakınlaşan iki ülke, Bush ile 29 Haziran 1991’de iki ülkenin sahip olduğu uzun menzilli stratejik nükleer füzelerde silahsızlanma kararı alınan START-I Antlaşması imzaladı. ABD ile SSCB arasındaki bu silah indirimi antlaşması bloklar arasında da görüşülmesine neden oldu. Nükleer silahlar haricinde konvansiyonel silahları da kapsayan kararlar alınarak tarihin en kapsamlı silahsızlanma antlaşması olan Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması (AKKA) 1990 Kasım’ında Yeni Avrupa İçin Paris Şartı ile birlikte imzalandı.
Gorbaçov yönetimi izlediği liberal ekonomi politikasıyla düşünülenin aksine ekonomik sıkıntıların daha da büyümesine yol açarak destek kaybetmeye başladı. Ekonomik koşulların kötüleşmesiyle toplumsal barış da bozularak muhalefet güçlenmiş oldu. Doğu Avrupa’daki milliyetçi ve liberal hareketlenmelerden Sovyet Halkları da etkilendi. İlk hareket ulusal uyanıştan çok Azeri- Ermeni etnik çatışması olarak kendini Kafkasya’da gösterdi. II. Dünya Savaşı sonrasında zorla SSCB’ye bağlanan Baltık ülkelerinde devam eden bu hareketlenme, 1990 yılında Litvanya’nın ardından Estonya’ya ve Letonya bağımsızlıklarını ilan etmelerine neden oldu.
Kendi ordularını kullanarak ve anadillerini resmileştirerek özerklik politikalarını uygulamaya koyan Birlik ülkeleri ile görüşmeler yapmaya çabalayan Gorbaçov, ülkelerin tam bağımsızlık şartlarıyla karşılaştı. SSCB’nin varlığını sürdürebilme uğraşları sırasında Komünist Parti içindeki muhafazakârlar 19 Ağustos’ta askeri darbeyle yönetime el koydular. Darbe bastırma çabaları sırasında Yeltsin yükselen ve destek kazanan bir isim haline geldi. Rusya, Ukrayna ve Belarus liderleriyle Yeltsin 8 Aralık 1991’de SSCB’nin yerine bağımsız Devletler Topluluğu’nun (DTB) kurulduğunu açıkladılar. 25 Aralık’ta Gorbaçov’un SSCB başkanlığından istifasının 1 gün sonrasında Yüksek Sovyet’in kendini feshettiğini açıklamasıyla SSCB tarihe karıştı.
1980’lerin ikinci yarısında Doğu Avrupa Halkları Batı’da gerçekleşen değişim hareketleri sonucunda kendi koşulları ve hızları çerçevesinde etkilenerek tarihteki en hızlı ve kansız devrim sürecini yaşamış oldular. Değişim sürecinde 1988’lerde hız kazanan Macaristan, alternatif muhalif yaratma çabasındaydı. Macaristan Komünist Partisi (Sosyalist İşçi Partisi) içindeki genç reformcular 32 yıldır iktidar olan Janos Kadar’ı yönetimden uzaklaştırdılar. Bağımsız siyasal partilerin kurulmasına izin verildi ve siyasal faaliyetler serbest bırakıldı. 1990 Mart’ında serbest seçim kararı alındı. 23 Ekim’de parlamentonun aldığı karar ile ülkenin adı Macaristan Cumhuriyeti olarak değiştirilip eski rejime resmen son verilmiş oldu. Polonya’da ülke ekonomisinin IMF (Uluslararası para fonu)’ye üye olmasını gerektirecek kadar kötü bir hal almıştı. Hızla yükselen enflasyon karşısında halkın muhalefete verdiği destek arttı. Polonya yönetimi 1989 Şubat’ında Walesa önderliğindeki Dayanışma’yı resmen tanımış oldu. Yapılan görüşmeler sonucunda Haziran’da seçimlere gidildi ve Dayanışma büyük bir zafer kazandı. 1981’de SSCB desteğini alarak darbeyle başa gelen Jaruzelski yönetimi bu kez Gorbaçov’un desteğini bulamadı. 12 Eylül 1989’da başkanlığa gelen Mazowiecki, Polonya’nın II. Dünya Savaşı sonrası başa gelen ilk komünist olmayan başkanı oldu. 1990’da Komünist Parti’nin kendini feshetmesiyle Polonya’da komünist dönem sona erdi.
Çekoslovakya’daki değişim rüzgarları ile 1987’de, 1969’dan beri yönetimde olan Gustav Husak Komünist Parti genel sekreterliğinden istifa ederek yerine Milos Jakes geldi. Yazar Vaclav Havel önderliğindeki muhalif taraf 1989 baharında güç kazanmaya başladı. Sokağa dökülen binlerce kişiye gösterilen sert polis müdahalesi sonucu tepkiler daha da büyüyerek Jakes önderliğindeki yönetim istifa etmek zorunda kaldı. Havel önderliğindeki muhalefetin oluşturduğu “Sivil Forum” adlı örgüt, komünizmin tasfiyesini talep etti ve 19 Kasım 1989’da Çekoslovakya Meclisi, anayasadan Komünist Parti’ye liderlik rolü veren maddeyi çıkarttı. Havel devlet başkanlığına seçilerek eski rejim tamamen tasfiye edildi.
Bulgaristan’da ise 1954 yılından beri Komünist Parti lideri Todor Jivkov ekonomik ve ulusal sorunlarla baş etmeye çalışıyordu. Uygulanan politikaların başarısızlığa uğramasıyla 1984’te uygulanan yeni bir politika ile ülkedeki Türk varlığı reddedilerek, Türklerin Müslüman Bulgarlar olduğu iddia edildi. Bulgaristan’dan Türkiye’ye Göç: 1989’da Jivkov yönetimi ülkedeki Türklere zorunlu göç uygulaması başlattı. Kısa bir sürede 300-350 bin Türk Türkiye’ye göç etti. Göçmenlerin yaklaşık yarısı komünist rejimin çöküşünden sonra Bulgaristan’a geri döndü. İç barışın bozulması ve yeterli desteğe sahip olmayan Jivkov, Berlin Duvarı’nın yıkılışının ertesi günü 35 yıllık iktidarından alınarak yerine reformcu Petar Mledanov getirildi. Muhalif bir gücün yerine Komünist Parti hızlı bir liberalleşme uygulaması ile devrimi kendisi gerçekleştirmiş oldu.
1965 yılından beri Nikolai Çavuşesku tarafından baskıcı bir diktatörlükle yönetilen Romanya’da devrim süreci çok daha kanlı oldu. Reform hareketlerine hiç sıcak bakmayan Çavuşesku, Stalinist çizgide devam edileceğini açıklamıştı. Dış borçlar yüzünden ağırlaşan yaşam koşulları, halkın Çavuşesku’ya karşı olan tavırlarının artmasına neden oluyordu. Ülkenin kuzeyinde yaşayan ve anavatandaki liberalleşme sürecinden etkilenen Macar azınlığa uygulanan şiddet haberleri halkın 1989’da protestolarının artmasına neden oldu. Ordunun da desteğini kaybeden Çavuşesku, muhalifler tarafından eşiyle birlikte 1989 Noel’inde kurşuna dizildi. Ordunun da desteğini alarak muhaliflerce oluşturulan “Ulusal Kurtuluş Cephesi” iktidarı ele geçirdi ve Komünist Parti içinden Ion İliescu devlet başkanı yapıldı.
Üçüncü Dünya
1982 yılında İsrail Lübnan’ı işgal etmiş, FKÖ Tunus’a yerleşen merkez yönetime uzak kalmış ve bu uzaklığa engel olma amacıyla Batı Şeria ve Gazze’ye yerleşmek önemli bir hal almıştı. 6 Filistinli gencin trafik kazasında ölmeleri, Filistinliler tarafından İsrail güçlerinin katliam haberi olarak yayılması sonucu ayaklanma başladı. Arapça’da “ayaklanma” anlamına gelen İntifada, 9 Aralık 1987’de Filistinlilerle İsrail askerleri arasında Gazze’de çatışma çıkmasıyla başladı. İntifada zamanla Filistinlilerin İsraillilere karşı giriştiği mücadelenin genel adı oldu. Filistin Halkı İsraillilere karşı gösterdikleri saldırı mücadelesi ile kamuoyunun ilgisini bölgeye çekmeye çalışmaktaydı fakat İsrail tarafından tepkiler hayli sert oldu. BM Genel Kurulu 29 Kasım 1947’de Filistin topraklarında Arap ve Yahudi devletlerinin kurulması kararları alındı. 12-15 Kasım 1988’de Yaser Arafat liderliğindeki Filistin Ulusal Konseyi (Parlamento) “Bağımsız Filistin Devleti”nin kurulduğunu, başkentinin de işgal altındaki Kudüs olacağı ilan edildi. Ancak Filistin 40 ülke tarafından tanınmış olsa da İsrail’in topraklardan çekilmemesi, bu devletin bir süre daha kağıt üzerindeki varlığının devam etmesine neden olacaktı. Yaser Arafat: 1929’da doğmuş, 1959’da İsrail’e karşı siyasal ve askerî mücadeleyi örgütlemek için FATAH’ı (Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi) kurdu. 1964’de Filistinli diğer grupları da birleştirerek FKÖ’nün kurulmasını sağladı ve ölene kadar da liderliğini sürdürdü. 1988’de Filistin Devlet Başkanı seçilen Arafat, İsrail’le barış sürecini destekledi. Yaser Arafat 2004 yılında hayatını kaybetti.
AET entegrasyonundan etkilenen Güneydoğu Asya ülkeleri benzer bir yapının bölgelerinde kurulması amacıyla 1989 yılında Asya-Pasifik bölgesinde ekonomik gelişme ve refah sağlamak amacıyla Japonya, Güney Kore, Singapur, Malezya, Endonezya, Tayland, Filipinler, Brunei, Yeni Zelanda, Avusturalya, Kanada ve ABD tarafından APEC (Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği Örgütü) kuruldu.
Günümüzde de Hindistan ve Pakistan arasında devam eden Keşmir sorunu, 1947 yılında Hindistan’ın Hindistan ve Pakistan olarak ikiye bölünmesinden beri varlığı devam etmektedir.
Keşmir Sorunu: 1947’de Hindistan’ın bölünmesinden sonra nüfusunun çok büyük bölümünü Müslümanların oluşturduğu Keşmir bölgesinin üçte ikisi Hindistan, üçte biri ise Pakistan’ın denetimindedir. Pakistan bölgenin tamamının kendi yönetimine bırakılmasını talep etmektedir. Bu da Keşmir’in iki ülke arasında büyük bir sorun olmasına neden olmuştur. İki ülke Keşmir Sorunu yüzünden üç kez (1947-48, 1965 ve 1971) savaşmıştır. Ayrıca 1998 ve 2002 yıllarında iki ülke savaşın eşiğine gelmiş, uluslararası diplomatik çabalarla krizler sıcak savaşa gitmeden çözülmüştür. Toprakların büyük bir kısmı
Hindistan’a kalmıştı ve çoğunluğunu Müslümanlar oluşturuyordu. Keşmir’in Hindistan kontrolündeki tarafında çıkan gerilimi Pakistan’ın Müslüman isyancılara destek vermesiyle gerilim arttı. Asya’daki en önemli gelişme ise ÇHC yönetiminin liberalleşme yönündeki geri adımları sonucunda muhalefetin öğrenciler arasında güçlenmesine neden olması oldu. Pekin’in ünlü Tiananmen Meydanı’nı işgali birçok göstericinin ölümüyle sonuçlandı.
1980’lerde Latin Amerika ihraç ürünleri fiyatlarının düşmesi üzerine ağır bir ekonomik sıkıntıya düştüler. Bu ekonomik bunalım El Salvador, Guatemala ve Nikaragua’da gerilla hareketlerinin artmasına neden oldu. Orta Amerika ülkeleri ekonomik istikrar sağlamak ve gerilla hareketlerinin önüne geçebilmek adına 1987’de Orta Amerika Barış Planı’nı imzaladılar. Bu plan doğrultusunda gerillalara dış desteğin kesilmesi sağlanacaktı fakat başta Nikaragua olmak üzere bazı Latin Amerika ülkelerindeki gerillalara ABD destek verdiği için planın uygulanmasına engel oldu. 1982 yılında başta Arjantin ve Meksika olmak üzere pek çok Latin Amerika ülkesi büyük bir borç krizi içine girmişlerdi, IMF bu süreçte borçların ödenebilmesi için Latin Amerika’da serbest pazar ekonomisi ilkelerinin uygulanmasını şart koştu bunun sonucu Latin Amerika’da içinden çıkılamaz bir yoksulluk halini aldı.
Afrika kıtası 1980’li yıllarda ekonomik, siyasal ve kültürel sorunlarla boğuşmaktaydı. 1970’lerde başlayan ekonomik krizin devamı, artan nüfus, enflasyon ve işsizlik başlıca problemlerdi. Ekonomik kriz, yoksulluk nedeniyle kırsal yaşamın sağlık ve beslenme koşullarını etkilemesi dış borç ve yardım ihtiyacını arttırdı böylece emperyal güçler, IMF ve Dünya Bankası’nın baskısı altında kaldılar. 1990’lara gelindiğinde altı yüz milyon Afrikalı günlük 1 doların altında kazanıyor, dünya da HIV virüsü taşıyan 36 milyon insanın 15 milyonu bu kıtada yaşıyor, ayrıca açlık ve sıtmayla mücadele ediyordu. Sömürgeci rejimlerin ardında bıraktığı karmaşa, kendini etnik ve dinsel çatışmalar olarak şiddet ve ölümle 1980’ler boyunca artarak devam etti.
Afrika kıtasının genelinde etnisitiye dayalı çatışmalarda milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Bu yaşanan çatışmaların en temel nedeni dekolonizasyon sonrası sosyal yapıda yaşanan değişimlerdi. Sömürgeci devletlerin ardında bıraktığı kurumlar ve yoğunluğu azalmış olsa bile Apartheid (ırk ayrımcılığı) rejiminin devam etmesi özellikle Güney Afrika ülkelerinde yaşanan çatışmaların temel nedeniydi. Apartheid; 1948-1994 yılları arasında Güney Afrika Cumhuriyeti’nde iktidarda bulunan Ulusal Parti tarafından uygulanan ve beyazların siyahlar üzerinde her alandaki üstünlüğüne dayanan ırk ayrımcılığı politikası ve düzenlemelerinin tamamına verilen addır.
KÜRESELLEŞME VE YENİ DÜNYA DÜZENİ (1991-2003)
Yeni Dünya Düzeninin Temel Dinamikleri
21. yüzyıla girerken dünya üzerindeki komünist rejimlerin sayısı azaldı. Doğu Avrupa’daki sosyalist rejimler 1989’da, SSCB ise 1991 yılında dağıldı ve böylece Batı ittifakı Soğuk Savaş’ın galibi oldu. Soğuk Savaş, hem devletler ve devlet grupları arasındaki mücadele hem de ideolojiler hatta paradigmalar arasındaki bir savaştı. Böylece, savaşın galibi olan ABD ve temsil ettiği Batı dünyası sahip olduğu bütün değerleri ve kurumları başta eski komünist ülkeler olmak üzere tüm dünyaya yayma fırsatını ele geçirmiş oldu. Neticede, ABD Batı dünyasına ait ekonomik, siyasal, ideolojik ve kültürel değerler ile kurumların da tüm dünyaya benimsetilmesini ve yerleştirilmesini öngören “yeni dünya düzeni” kavramını ortaya attı. Henüz doğan Yeni Dünya Düzeni kavramı üç adımda gerçekleştirilecekti: Birinci adım, komünist ülkelerin hızla serbest piyasa ekonomisine geçmesini sağlamaktı. İkinci adım, sosyalist ya da devletin ekonomideki ağırlığının fazla olduğu özellikle Üçüncü Dünya ülkelerinin neoliberal ilkeler çerçevesinde yeniden örgütlenmesiydi. Üçüncü ve son adım ise, neoliberal ekonomiye paralel olarak insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasi gibi siyasi ilkelerin egemen olduğu liberal rejimlerin tesis edilmesiydi.
1991 sonrasında başlayan çağın şüphesiz en önemli özelliklerinden biri de tarihte belki de hiç olmadığı kadar bir “dünya toplumu”nun ortaya çıkmasına sahne olmasıdır. Kitle iletişim olanaklarındaki büyük gelişme, özellikle İnternet’in kullanılmaya başlanması ve yazılı ile görsel medyanın dünyanın birçok noktasına rahatlıkla ulaşması dünya halklarının yakınlaşmasına ve birbirlerinden o zamana kadar hiç olmadığı kadar haberdar olmalarına yol açtı. Dünya toplumuna geçişin en önemli etkilerinden biri de bizzat yeni dünya düzeni söyleminin mimarlar› tarafından da istenildiği gibi ulus-devletlerin zayıflamasına paralel olarak sivil toplum unsurlarının gerek iç siyasette gerekse dış siyasette ağırlıklarının artışıdır.
Yeni Dünya Düzeninde Kazananlar Ve Kaybedenler: Batı-Doğu
Bu kapsamda ABD değerlendirildiğinde, 1992’de yapılan başkanlık seçimlerini Demokrat Parti adayı Bill Clinton kazandı. Clinton yönetimi, iç politikada askeri harcamaları kısarak vergi politikasıyla kamunun sosyal harcamalarını arttırma yolunu seçti. Dış politikada ise, uluslararası sorunları ve krizleri çok-taraflılık çevresinde çözmeye çalıştı. Ayrıca sorunların çözümünde BM gibi uluslararası platformlar kullanarak ve uluslararası hukuka dayanmaya çalışılarak bir meşruiyet kazanmayı da hedefledi. Bütün bunlara rağmen, ABD hegemonyasına meydan okuyan ülkeler müttefiklerle işbirliği içerisinde baskı altına alındı, gerektiğinde müdahaleler gerçekleştirildi.
Sekiz yıllık Clinton yönetiminden sonra, 2000 yılında, yapılan seçimlerle Cumhuriyetçi Parti adayı George W. Bush başkan oldu. Bu dönemde gerçekleşen 11 Eylül saldırısı ile ABD dış politikası büyük bir değişim geçirdi. Bu saldırının ardından, ABD dış politikasını güvenlik ve terörle mücadele yönlendirdi. Bu yeni dönemde, ABD çok-taraflılık ve meşruiyet gibi olgulara/kavramlara artık önem vermeyecek, dış politikada diplomasi ve barışçıl yöntemlerin yerine doğrudan askeri güç kullanılması gibi yöntemler benimsendi.
Bush yönetimi 11 Eylül sonrasında kendisi ile aynı görüşe sahip olan Yeni-Muhafazakârlar (Neo-Conservatives)’ı çeşitli yönetim kademelerine getirdi. Onların da desteği ile yeni dünya düzenine karşı muhalefet eden “haydut devletlere” gerektiğinde askeri güç uygulamayı bir hak olarak gördü. Üstelik bunu yaparken uluslararası bir meşruiyet sağlamak zorunda da değildi. ABD, tüm bu gelişmelerin ardından önce Afganistan’a müdahale etti ve 2003 yılında da Irak’ı işgale girişti.
Yeni dünyanın kazananları ve kaybedenleri kapsamında Avrupa ve Avrupa Birliği değerlendirildiğinde, Soğuk Savaş’ın bitmesi, Avrupa’nın uluslararası sistemdeki merkezi rolünü yeniden kazanmasını sağladı. Bu merkezi rol hem Doğu Avrupa’yla siyasal, ekonomik, ideolojik ve kültürel entegrasyonu beraberinde getirdi hem de Avrupa’nın batısında II. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan bütünleşme sürecinin de hızlanmasına yol açtı.
Bu bağlamda, AET 1992 yılından itibaren uluslar üstü bir yapıya dönüştü ve örgütün adı Avrupa Birliği (AB) olarak değiştirildi. AB üyeliği, Eski Doğu Bloku ülkelerinin liberal demokratik bir siyasal ve ekonomik sistem kurmalarını hızlandırdı. Böylece AB, bu şartları sağlama zorunluluğu üye olan ülkelere yeni dünya düzenini ihraç etmekte temel dinamik oldu. Ekonomik entegrasyonu sağlamak amacıyla kurulan AB, siyasal entegrasyonu sağlamak için bulunduğu girişimlerde başarılı olamadı. Üye devletlerin çıkarlarının farklılaşması nedeni ile ortak bir politika izlenemedi. AB’nin diğer hedeflerinden biri de, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası çerçevesinde ortak bir Avrupa ordusu kurmaktı. Ancak, gerçekleşmedi. Avrupa’da gerçekleşen Bosna ve Kosova krizi gibi krizler, Avrupalı güçlerin NATO ve ABD desteği olmadan kendi güvenliklerini sağlayamayacaklarını anlamalarını sağladı. Bu nedenle, NATO’ya üye olma yönünde adımlar attılar ve başarılı da oldular.
Bu başlık altında Rusya Federasyonu ele alındığında, SSCB’nin dağılmasının ardından kurulan Rus Federasyonu yeni döneme uyum sağlamak için 1991 yılı sonrasında çeşitli girişimlerde bulundu. Öncelikle, komünist ekonomiden kapitalist ekonomiye geçiş hedeflendi. 1991 yılı sonunda federasyon başkanı olan Boris Yeltsin önderliğindeki yönetim, kamu mülkiyetini hızla sonlandırdı ve üretim tesislerinin hızla özel mülkiyete geçirilmesini sağladı.
Rus Federasyonu’nun karşılaştığı ikinci sorun post-Sovyet coğrafyada birlik ve istikrar sağlanmasıydı. SSCB, çeşitli halklardan ve siyasal yapılardan oluşmaktaydı. 1991’de dağıldıktan sonra da bu yapılarda ayrılıkçı ve özerklik talepleri dillenmeye başladı. Bu talepler içinde bir Kuzey Kafkasya halkı olan Çeçenler bağımsızlık yönündeki taleplerini açıkça gösterdi. Rus Yönetimi ilk başlarda bu ayrılıkçı hareketlere karşı harekete geçemedi. Ancak, 1993 başlarından itibaren sert tedbirler aldı ve 1996’dan itibaren Kuzey Kafkasya topraklarındaki kontrolünü sağlamlaştırdı.
Aynı dönemde, Moskova kendi topraklarındaki otoriteyi sağlamlaştırmaya paralel olarak eski Sovyet topraklarındaki etkinliğini yeniden inşa etmek için de bir politika sürdürdü. 1991 yılı sonlarında eski SSCB ülkelerinin üye olduğu Bağımsız Devletler Topluluğu’nu kurdu. Bağımsızlığını yeni kazanmış birçok devlet de Moskova’nın baskısı ile bu topluluğa üye olmak zorunda kaldı. 1993’te ilan ettiği “Yakın Çevre Doktrini” ile post- Sovyet coğrafyanın hala kendi etki alanında olduğunu açık bir biçimde ilan etti. Bu gelişmelerin ardından, Gürcistan’da Gamsahurdia, Azerbaycan’da Ebulfeyz Elçibey gibi Rusya karşıtları Moskova’nın düzenlediği operasyonlar ile iktidardan uzaklaştırıldı. Moskova, petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarını izni olmadan Batı’ya nakledilemeyeceğini açık bir biçimde vurguladı.
1997 yılında Asya ekonomik krizi patlak verdi. Rusya ekonomisi de bu krizden olumsuz etkilendi ve Boris Yeltsin’e olan destek bu nedenle azaldı. 1999 Aralık’ında Boris Yeltsin istifa ederek Vladimir Putin’in yeni devlet başkanı olmasını sağladı. Putin döneminde, ekonomi ve iç siyasette de, dış politikada da olumlu gelişmeler yaşandı. Rusya artık tek kutuplu dünya düzeninden memnuniyetsizliğini açıkça dile getiren ülkelerden biri haline gelmeyi başardı.
Eski Doğu Bloku Ülkeleri
Yeni dünyanın kazananları ve kaybedenleri kapsamında Eski Doğu Bloku Ülkeleri değerlendirildiğinde ise Eski Doğu Bloku ülkelerindeki dönüşüm beş ayrı alt grupta ele alınabilir.
Coğrafi olarak orta ve Doğu Avrupa ülkeleri, yeni dünya düzenine IMF ve Dünya Bankası’nın desteği ile liberalleşerek hızla uyum sağladılar. Bu ülkelerin uyum sağlama sürecindeki başarısının en önemli nedeni AB ve NATO’ya üye olmaları oldu.
Eski Sovyet cumhuriyetleri serbest piyasa ilişkilerini egemen kılamadı. Dolayısı ile hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygılı işler bir demokrasi de kurulamadı. Ayrıca, Rusya yüzünden hiçbiri ne AB’ye ne de NATO’ya üye olabildi.
Güney Kafkasya’daki eski Sovyet ülkeleri de serbest piyasa ekonomisi ve işleyen bir demokrasi kurmakta başarısız oldu. Etnik milliyetçiliğin ve ayrılıkçılığın kendisini en fazla hissettiren bu bölgelerde dönüşüm süreci hala devam etmektedir.
Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetleri, hem ekonomik hem de siyasal dönüşümün en başarısız olduğu bölgedir. Zengin hammadde kaynaklarına sahip olan bu ülkeler dar bir elit tarafından kontrol edildiğinden ve AB’ye üyelik gibi perspektifleri olmadığından liberal taleplerin oluşması için 21. yüzyılı beklemek gerekecekti.
Arnavutluk ve eski Yugoslavya ülkeleri ise, etnik milliyetçilik ve dinsel fanatizm nedeni ile ekonomik dönüşümü biraz daha beklemek zorunda kaldı.
Orta Doğu Gelişmeleri
1990’larda Orta Doğu’da yaşanan önemli gelişmelerde ABD büyük rol oynadı. ABD, bu dönemde hem Irak’a saldırdı hem de İsrail ile Filistinliler arasındaki sorunu çözmek amacıyla ara buluculuk rolünü üstlendi. 11 Eylül saldırılarından sonra İran da ABD için büyük bir sorun teşkil etmeye başladı.
Ortadoğu’daki gelişmelerden biri Körfez Savaşıdır. 2 Ağustos 1990 tarihinde Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin, Irak ekonomisini canlandırmak amacı ile Kuveyt’i işgal etti ve Kuveyt’in Irak’ın 19. Vilayeti olduğunu açıkladı. Ardından, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi 29 Kasım 1990’da uluslararası barış ve güvenliğin bozulması gerekçesi ile ittifak üyelerine kuvvet kullanımı da dâhil olmak üzere tüm önlemleri alma hakkını tanıyan 678 sayılı kararı aldı. ABD’nin önderliğinde uluslararası destekle yürütülen ve Çöl Fırtınası olarak adlandırılan bu operasyon 2 Mart 1991 tarihinde BM Güvenlik Konseyi kararı ile son buldu. Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin uluslararası desteği arkasına alarak müdahalede bulunduğu ilk yer Irak oldu. Körfez Savaşı’nın çıkmasının ana nedeni petrolün Batı’ya sorunsuz akışını sağlamaktı.
Körfez Savaşı sonrasında ABD, Orta Doğu’daki sorunları çözmek için İsrail ile uzun yıllardır ihtilaf içinde olan Arap devletlerini ve Filistinlileri barış masasına oturmaya ikna etti ve böylece Orta Doğu Barış Süreci başlamış oldu. Barış Konferansı 30 Ekim 1991’de ABD ve Sovyetler Birliği’nin öncülüğünde İsrail, Suriye, Lübnan, Ürdün ve Ürdün/Filistin delegasyonunun katılımıyla Madrid’de başladı. Yapılan görüşmelerden kesin bir sonuç elde edilemedi. Net bir sonuç elde edilemese de bu görüşmeler, o tarihe kadar İsrail’le ihtilaflı Arap devletlerinin barış masasına oturarak siyasi tutumlarını değiştirdiklerini göstermeleri açısından önemliydi.
Barış sürecine katkısı olacak olan bir diğer görüşme de Ocak 1993’te Oslo’da İsrail ve Filistinliler arasında yapılan gizli görüşmelerdi. Bu görüşmeler sonucunda, 13 Eylül 1993’te İlkeler Bildirgesi, Washington’da ABD Başkanı Bill Clinton’un liderliğinde İsrail Başbakanı İshak Rabin ve Filistin lideri Yaser Arafat tarafından imzalandı. Ancak, 2000 yılına kadar tarafların taviz vermek istemedikleri Yahudi yerleşimleri, Kudüs’ün statüsü ve Filistin Devleti’nin geleceği/sınırları gibi konular çözüme ulaşmadı. Taraflar, 2000 yılında imzalanan Camp David zirvesinde de uzlaşamadılar. İsrail’in barış süreci boyunca Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nden çekilmemesi el-Aksa İntifadasına yol açtı ve böylece barış süreci sonlandı.
İran’ın nükleer programı 1950’lerde ABD desteği ile başlamıştı. 1979 yılında gerçekleşen İran İslam Devrimi’nden sonra, ABD’nin İran’a yaptığı bu destekte bir sapma yaşandı. Yeni ittifak arayışına giren İran, 1995 yılında Rusya ile yarım kalan Buşehr nükleer santralinin tamamlanması için bir antlaşma imzaladı. İmzalanan bu antlaşma ABD ile İran arasını açtı. Nükleer santralin barışçıl amaçlarla inşa edildiğini belirten İran, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na (NPT) taraf olduğunu göstermek için Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’na (IAEA) topraklarını açtı. Ancak, 1997 tarihli NPT’nin Ek Protokolü’nü imzalamadı.
2002 yılında İran’ın IAEA’nın kontrolü dışında Arak ve Natanz’da nükleer çalışmaları olduğu tespit edildi. Böylece İran’ın nükleer programı 2002 yılında uluslararası bir krize neden oldu. Bunun nedeni ise 11 Eylül saldırılarından sonra ABD dış politikasında yaşanan değişimdi.
11 Eylül Saldırıları Ve ABD
11 Eylül saldırıları, 1979 sonlarında Afganistan’ı işgal eden SSCB’ye karşı kurulan direniş örgütlerinden biri olan El-Kaide tarafından gerçekleştirildi. Bu terör saldırıları, Pearl Harbour’dan beri kendi topraklarında ilk kez saldırıya uğraması açısından ABD için önem taşıyordu. 11 Eylül saldırıları, ABD dış politikasında önemli değişikliklere neden oldu. ABD, çok-taraflılık ve meşruiyet gibi kavramları bir kenara bırakarak, dış politikada diplomasi ve barışçı yöntemlerin yerine doğrudan askeri güç kullanılması gibi yöntemler benimsedi. ABD, El-Kaide ve onunla işbirliği yapan İslami örgütlere de küresel bir savaş ilan etti. Teröre karşı açtığı bu küresel savaş nedeni ile ABD, önce Afganistan’a müdahalede bulundu, ardından 2003 yılında Irak’ı işgal etti.
ABD, 20 Eylül 2001’de Afganistan’a El-Kaide liderlerini ABD yönetimine teslim etmesi yönünde bir nota verdi. Fakat Afganistan yönetimi somut kanıtlar olmadığı için bu isteği reddetti. Bu gelişme sonucunda ABD, Özgürlük Operasyonu ismiyle Afganistan’a savaş açtı. Afganistan Savaşı, ABD’nin uluslararası sistemde tek başına hareket edebileceğini gösteren ilk uygulama alan› oldu. Aslında BM Güvenlik Konseyi 28 Eylül 2001 tarihinde aldığı 1373 sayılı kararla ABD’nin 11 Eylül saldırılarından doğan meşru müdafaa hakkını kabul etmişti. Ancak bu kararda, 11 Eylül saldırılarından Taliban yönetiminin sorumlu olduğuna ilişkin herhangi bir atıf yer almıyordu.
11 Eylül’den sonra ABD, Irak’ı kitle imha silahları geliştirmekle itham ederek Irak’ın müttefikler için bir tehdit unsuru olduğunu dile getirmeye başladı. Bununla birlikte, Saddam Hüseyin’in El-Kaide’yle bağlantısı olduğu sıklıkla vurgulandı. Bu kapsamda 20 Mart 2003’te Irak’a Özgürlük Operasyonu ismiyle Irak’ı işgale başlandı.
Asya, Afrika Ve Latin Amerika Gelişmeleri
Asya’daki gelişmelere bakıldığında, Soğuk Savaş’tan sonra Japonya ve Asya Kaplanları (Tayland, Tayvan, Singapur, Hong Kong, Güney Kore, Malezya) gibi ülkelerin yükselen yeni ekonomik güç olacakları dillenmeye başladı. SSCB yıkılmış olmasına rağmen Çin Halk Cumhuriyeti’nin neredeyse bir süper güç olması Asya kıtasının ön plana çıkacağı şeklinde yorumlanıyordu. Ancak, Asya’da çıkan bir dizi ekonomik kriz ve siyasal sorun bu kıtanın ABD karşısında güç kaybetmesine neden oldu. Çin, bu ekonomik krizden zarar görmedi ve Batı, Çin ile işbirliği yoluna gitme kararı verdi. 2001 yılında Çin, Dünya Ticaret Örgütü’ne üyelik kazandı ve uluslararası arenadaki önemini arttırdı.
Afrika’daki gelişmelere bakıldığında, Soğuk Savaş sonrasında ABD ve Sovyetler Birliği’nin bölgedeki dengeleyici etkisi yerini milliyetçilik sorunu nedeni ile açlık savaşa bıraktı. Ayrıca, yine Soğuk Savaş döneminde Afrika devletlerine yapılan ekonomik yardımlar kesilince mevcut yönetimler de zor durumda kaldı. Somali iç savaşı ve Ruanda soykırımı, bölgede yaşanan diğer çatışma ve savaşlara oranla en kanlı olanlar oldu.
Latin Amerika’daki gelişmelere bakıldığında, Soğuk Savaş’ın bitmesi ile ABD, anti-komünizme dayalı siyasal pozisyonunu değiştirdi. Latin Amerika’daki ABD destekli iktidarlar, kıtanın neoliberalizmle eşgüdümlü bir ekonomik politika izlemesine ilişkin yeni bir yön belirlediler. IMF ve Dünya bankası desteği ile yüksek enflasyon oranlarının aşağıya çekilmesi ve özel yatırımların hız kazandırılması amaçlandı. Sermayenin önündeki engellerin tamamen kaldırılması ve özel yatırımların teşvik edilmesi, hükümetlerin para piyasaları üzerindeki kontrolünü zayıflattı. Ulusal ekonomileri sermaye akışına bağımlı kılan neoliberal politikalar, Latin Amerika ülkelerini ekonomik açıdan daha kırılgan hale getirdi. Yabancı sermayenin üretimden ziyade para piyasalarına yönelmesi de işsizliği arttırarak Latin Amerika’daki krizlerin ortaya çıkmasına neden oldu. 1990’da Peru’da başlayan ekonomik kriz, 1994’teki Meksika kriziyle devam etti. 1999’da Brezilya ve 2001’de Arjantin de bu kriz dalgasına maruz kaldılar. Tüm bu ekonomik krizler sonucunda artan işsizlik oranı ve gelir dağılımındaki adaletsizlik, neoliberal politikalara karşı çıkacak yeni bir harekete zemin hazırladı ve 1990’lar biterken Latin Amerika’da sol hareket etkili oldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.