Home » Kent Kültürü » ANADOLU PLATFORMU 5. OLAĞAN GENEL KURULU ZEKERYA ŞENGÖZ ün (ZEKİ BABA) konuşmaları

ANADOLU PLATFORMU 5. OLAĞAN GENEL KURULU ZEKERYA ŞENGÖZ ün (ZEKİ BABA) konuşmaları

ANADOLU PLATFORMU  5. OLAĞAN GENEL KURULU;
YÜKSEK İSTİŞARE KURULU BAŞKANI
Sayın ZEKERYA ŞENGÖZ ün (ZEKİ BABA) konuşmaları

Rabbime hamdüsenalar ederek başlıyorum! Rahman ve rahim olan Rabbimize şükürler olsun.
Bizleri yaratan, yoktan var eden bizleri her türlü nimetlerini bahşeden, kerim olan Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Salat ve selam onun Resulüne olsun. Bugün burada camiamızın geleceği ile ilgili ülkemizin selameti, halkımızın huzuru için, yeni Türkiye’de değişim ve dönüşümü yaşandığı şu günlerde yeniden daha bir sayu gayretle, aşk ve muhabbetle yola koyulmanın ve sorumluluklar üstlenmenin dönemine giriyoruz. Dünyadaki olan biteni gören, yanı başımızdaki Müslüman ülkelerin yaşadıklarını kaosa şahit olan bizler için, ülkemiz üzerindeki içerden ve dışarıdan ne tür saldırılarla karşı karşıya olduğumuzu açık açık görmekteyiz. İçeride ve dışarıda olabilen her türlü saldırılara karşı yerli ve insani bir duruş sergilemek, üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmek için teyakkuz halinde olmamız kaçınılmazdır.

Bugün burada olağan genel kurul için bir aradayız. Hepinize uğraşlarınız için, fedakârlıklarınız için, teşekkür ediyorum. Ülkenin dört bir yanında içinde bulunduğumuz şartlar gereği sıkıntı, zorluk, meşakkatleri aşmak, hayırlı ve güzel olana talip olmak, daha esenlikli bir dünya inşa etmek için buraları paylaşmaktayız. Fedakârlık özveri ve sorumluluklar üstlenmek maksadıyla ve de hizmet aşkıyla alacağımız her bir görev bizlerin ve sizlerin üzerine daha da büyük mesuliyetler yüklemektedir. Sizlere de bizlere de gerekli olan; yol azığımız olan kendi değerlerimizi, inancımızı Allah’ın rızası uğruna yüceltmek, sahiplenmek daha da önemlisi yaşamak bu yolda, bu uğurda gevşememek, yorulmamak, yoldan ayrılmamak sabırla ve sebatla Allah’ın yardımından Umut kesmemek.

1. İSLÂMÎ MÜCÂDELENİN MUHAFAZAKÂRLAŞMASI TEHLİKESİ

Rahmân, Rahîm ALLAH’ın Adıyla
* Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın! ALLAH’a korkarak ve umarak duâ edin! Şüphesiz, ALLAH’ın rahmeti iyilik edenlere çok yakındır. (A’râf 56)
Muhafazakârlaşmak mevcut siyâsî ve ekonomik düzene entegre olmaktır. Bu bizim için ciddiye almamız gereken yakın tehdittir; buna dikkât etmemiz lazımdır! Sistemin imkânlarından faydalanmak, bizi sisteme entegre edip iddialarımızdan vazgeçirmemelidir.
Öncelikle şunu kesin olarak tespit edelim: “İçinde yaşadığımız sistem, ifsadın kurumsal ve sistematik bir mâhiyet arz ettiği ve yaygınlık kazandığı bir işleyişe sahiptir. Yani sistem kurumsal yapısıyla; hayra çağıran, mârufu emreden, münkerin yayılmasını ve yaygınlaşmasını engelleyen bir sistem değildir.
Siyâsî yapıda gerçekleşen birtakım değişikliklerle askerî ve sivil bürokratik elit tarafından icrâ edilmiş olan zulüm, baskı ve dayatmacı zihniyet uygulamaları gerilemiş olsa da, sistem, ifsat olgusunu devam ettirmektedir.”
Bundan dolayıdır ki içinde yaşadığımız toplumdaki genel ahlâkî yozlaşma ve ifsat olgusuna karşı tavır almak ve bu olumsuzlukların, fesadın, münkerin genel mânâda Müslümanlar üzerindeki etkileri, daha da önemlisi, gençlik, aile ve çevre üzerindeki etkileri, yansımaları, tehlikeleri hususunda çok dikkâtli olmak zorundayız.
Dikkât edersek olumlu karşıladığımız, sevindiğimiz, hatta rehâvete kapıldığımız gelişmelerin -daha ziyâde- Müslümanlar üzerindeki zulmün ve baskıların kalkmasına yönelik hususlar olduğunu görüyoruz.

Henüz ifsadın engellenmesi, sınırsız olarak serbest bırakılan özgürlükler adına işlenen kötülük ve ahlâksızlıkların durdurulması aşamasına gelebilmiş değiliz. Geldiğimiz nokta itibâriyle ancak, ‘başörtüsüyle eğitim alabilme ve çalışabilm meselesini diyebiliyoruz. Fakat bununla yetinemeyiz!
Toplumu çürüten, insanımızı, çevre ve çocuklarımızı bizlerden koparan, özgürlük adına değersizleştiren dayatmalara, ilişkilere, propagandalara karşı teyakkuzda olmalı ve aynı zamanda yaşanılır, huzurlu ve güvenli bir hayat için tavır geliştirmeliyiz!
Sosyal hayatla yüz yüze olan, ifsada, münkere, hayasızlığa tavır alma ihtiyacı hissetmeyen, bireyci bir hayat yaşayıp bu tutumunu liberal felsefeyle meşrulaştıran bir insan tipi yaygınlaşıyor. Çözümler üretmek zorundayız. Eğitim düzeyi arttıkça, kentleşme ve benzeri iyileşmeler yükseldikçe bu olgu daha da güçleniyor.
Oysa Rabbimiz bizden zulme, tuğyana, ahlâksızlık ve ifsada tavır almamızı, tuğyanın, azgınlığın hiçbirine râzı olmamamızı, seyirci kalmamamızı istiyor. Resuller de bunun için uğraşmadılar mı? Muhatap oldukları toplumdan, tebliğleri ve dâvetleri neticesinde bundan dolayı dışlanmadılar mı? Nice eziyetlere bunun için katlanmadılar mı? ‘Herkes kendi hayatını yaşar!’ deselerdi kimseyle sorun yaşamazlardı. Ama o zaman da şâhitlik vazifelerini yerine getirmemiş olurlardı. İnsanız içinde yaşadığımız ortamlardan muhatap olduğumuz gelişmelerden etkilenmemiz doğaldır. Velâkin inandığımız ilkeler ve sorumluluklarımız yerine eğer bu tür çevresel etkiler bizi yönlendirmeye başlamışsa, orada ciddi bir zaaf, yanlış bir konumlandırma ve hedef bulanıklığı var demektir.
Tarihî tecrübelerimiz bizim için önemlidir. 1400 yıllık tarihi tecrübeden istifâde etmek muhafazakârlık değildir. Muhafazakârlığı böyle tanımlamak ve tarihî tecrübeyi reddetmek, dikkât edilmesi gereken ciddi bir tuzaktır. Tarihî miras ve süreklilik, geleceğin inşasında bizim için yol göstericidir. Bilgi ve irfan birikimine sahip olmadan geleceği kurma iddiası boştur!
“İçinizde hayra çağıran, davet eden ve kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun” emri ilahisini kendi yararımıza olacak şekilde yeniden kurgulamak gerekir. Bu sedayı savunanların ellerinde ne varsa ne yoksa bu yola harcamaları gerekir ki başkalarına örneklik teşkil etsin ama maalesef sanki bu çizgi hep başkalarından beslenerek yola çıkmaktadır.Bu da güven bunalımını ve ilahi bereketi kaçırmaktadır. Hâlbuki ilk taşı atanın masum olması gerektiği Nebevi bir örnektir.
Bu yüzden kendi ellerini taşın altına koyacak, gün; ahlaki hayatı önceleyen, kendilerini feda etmekten çekinmeyen ve yolda yaptıkları fedakârlık yüzünden herhangi bir beklenti içinde olmayan, yeni bir neslin yeni bir istikamet çizmesi ve bu istikamet üzerinden sosyal, toplumsal, siyasal ve kültürel bir yapıyı inşa ederek adaleti temin edecek güveni oluşturmaları elzemdir. Bunun yolu önceliği kişinin kendi kurtuluşuna vermesi ve başkalarının kurtuluşunu kendi örnek şahitliği üzerinden sağlayacağına olan güvenini tazelemesidir. Bu sorunu aşmanın iki temel ilkesi vardır: “Kişisel-bireysel dindarlığın güçlendirilmesi ve kişinin açık bir yapı üzerinden kendisini gerçekleştirme arayışında bulmasıdır.”
Kişisel dindarlığın güçlendirilmesi beraberinde fesada yönelik güçlü bir tepkinin oluşmasını sağlayacaktır. Ve örneklik üzerinden bu toplumsal fesadı geriletecek bir enerjinin varlığını ortaya çıkaracaktır, diğer bir ifadeyle bu kişisel dindarlık çoğaldıkça yeryüzünde yardımlaşma ve paylaşma çoğalacak, nehiy üzerinde sağlıklı ve doğru tepkilerin ortak karaktere dönüşmesi sağlanmış olacaktır.
İşte o zaman kötülük sürekli baskı altına alınacak, “iyilik”te toplumsallaşacak zemini bulacaktır, Kişinin açık bir yapıda olması hatalarını gözlemleyerek ya da dinleyerek düzeltmesi zemini hazırlar. Böylece diğer insanlarla bir paylaşım üzerinden diyalog ve ilişki kurarak güven sağlayacak zemini yakalama imkânına kavuşacaktır.
Aynen şehrin öbür ucunda koşarak gelen ve tartışma halinde bulunan kavmi ile elçiler arasına girerek kavmine “elçilere uyun” diyor. Salihler gibi, hem de öldürülmeyi de göze alarak yani kişisel dindarlığın bedeli olarak, fedakârlığı sadece kavminin hidayete ermesini sağlamak adına yapmalıyız.

2. BEKLENTİLER VE TALTİF
Rahmân, Rahîm ALLAH’ın Adıyla
* Onlara dünya hayatının örneğini ver: Gökten indirdiğimiz yağmur gibidir ki, onun sebebiyle yeryüzünün bitkileri boy verip birbirine karışırlar. Fakat bütün bu canlılık sonunda rüzgârın savurduğu kuru bir çer çöpe döner. ALLAH, her şey üzerinde kudret sahibidir.
* Mallar ve evlâtlar, dünya hayatının süsüdür. Bâkî kalacak sâlih ameller ise, Rabbinin katında, sevap olarak da ümit olarak da daha hayırlıdır. (Kehf Sûresi 45, 46)
Çalışan, üreten kimseler taltif edilmeli, onlara yönelecek hasetlik ve kıskançlıklar engellenmelidir! Olumlu eleştiri kültürü kazanılmalı, eleştirinin önü açık olmalı ama bunun kıskançlıktan kaynaklanıp kaynaklanmadığına dikkât edilmelidir! Haset ve kıskançlık belirtileri usulünce uyarılmalıdır. İyiliklerin çoğaltılmasında yarış ve yardımlaşma ilkemiz olmalıdır

Birtakım beklentiler içerisine girip, süreç içinde bunların gerçekleşmemesi ve somut kazanımlar elde edilmemesi durumunda, mücadeleye inancını yitirenler, kendilerine ve birlikte oldukları Müslümanlara karşı güven duyguları aşınanlar, en temelde, dâvâyı kavrama hususunda bir yanlış içindedirler.
İslâmcılığı salt ‘politik faaliyet’e indirgemiş görünen bu tutum sahipleri, İslâmî mücâdeleyi, Rabbimizin fevzu’l-azim(büyük başarı) olarak nitelendirdiği, ancak cennet hedefine yönelik bir çaba olarak kavramak yerine; büyüme, kitleselleşme, iktidar olma vb. hedeflere yönelik algılamakta ve başarıyı da buna göre değerlendirmektedirler. Ki bu tutum, sonuçta, hem yılgınlığa hem de başka sapmalara kapı aralamaktadır.

Asıl hedefimiz şudur ki; bu dâvet görevini her hâlükârda sürdürmek, en olumsuz şartlarda, en ümitsiz görünen durumlarda dahi Rabbimizin hidâyet nimetinin insanlara ulaşmasını dilemek ve sonucu O’ndan bekleyen bir tutum içinde olmakla mükellefiz.
Ancak bu şuurla davrandığımızda vazifemizi yerine getirir, kazananlardan oluruz. Çünkü asıl zaferin Rabbimizin rızasını elde etmekten geçtiğini bilenleriz biz.
Bugün; Ülkemizin ve Ortadoğu’nun parçalanmasından duyulan korkuyu sadece silahla ortadan kaldırmak mümkün değildir. Buna, acı tecrübelerden geçerek tanıklık ediyoruz. Coğrafî haritaların parçalanmasından önce, ortak değerlerimiz ve birlikte varoluş tasavvurumuz yara alıyor. İslâm ülkelerinin enerji kaynağına sahip olmasının bir kendilik oluşturmak için yeterli olmadığını, yaşadığımız trajik olaylar gösterdi. Önemli olan bu kaynakların ve sermâyenin yönetilmesidir. İslâm dünyasının yeniden ayağa kalkması, yücelmesi mümkün olacaksa, bu imkân sadece siyâsî gelişmelerle değil, esas itibariyle tefekkür sahasında aranmalıdır. Sömürgecilik, iç savaşlar, ayrılıklar yanında, İslâm dünyasındaki fikrî ve ilmî durgunluğun, bu toplumların en büyük sorunu olduğu meselenin farkında olarak düşünsel olanı öne çıkaran bir anlayışla hareket etmeliyiz!

Bu buhranlı durumlardan kurtuluş imkânsız değildir! Zîra diğer tüm dinlerin ve ideolojilerin aksine, yaşanmış ve tarihsel gerçekliğe dönüşmüş muhtevâsıyla sadece İslâm’ın “asr-ı saadet”i vardır. Özellikleriyle ve ebedî örnekliğiyle insanlığın önünde somut bir gerçeklik olarak durmaktadır. İslâm, insanlığı bir tasavvura ve hayallerini süsleyen bir beklentiye değil, gerçekleşmiş ve yaşanmış huzurlu hayatı, yaşamı her zaman ve her mekânda, yeniden inşâ etmeye çağırmakta, bunun ilke, bilgi ve yöntemini de açık seçik savunmaktadır. Yeter ki samimi olalım!

Çünkü İslâm’ın nihâî hedefini teşkil eden “insanın canı, malı, nesli, aklı ve hayat tarzı ile güvenlikte yaşayacağı bir dünyanın inşâsı”, ancak İslâm’ı rehber ve referans alanların samimiyeti ile mümkündür.
İslâm’a mensubiyetin ve Müslümanca var olabilmenin en temel şartlarından birisinin samimiyet olduğu, daha da önemlisi samimiyet karşısında bilgi dahi geride bir önem ifâde ettiği içindir ki, ilk Kur’ân neslinin, henüz hakikâti ifâde eden âyetlerin birkaçının bile gelmediği bir zamanda, Müslüman olmalarıyla ilgili durumlarını “Bize önce iman, sonra Kur’ân verildi.” şeklindeki açıklamaları ayrıcalıklı bir önem kazanmaktadır. Biz de onlar gibi Elçi’ye samimi bir şekilde inanmalı ve hakikâtin, adâletin, iyiliklerin ve güzelliklerin rehberi ve referansı Kur’ân ile buluşmalıyız! Ancak böylesi anlamlı bir buluşma; hem duygu ve düşüncemizde ve hem de şahıslarımızda, ailelerimizde, toplumumuzda, hakikâte dayanan gerçek esenliğin mensupları olmamızı sağlayacaktır.
3. MEKÂNLAR VE İNSANLAR

Bugün ülkede Müslümanca hassasiyetleri olan aydınların ve Müslümanca düşüncenin dâvet ve tebliğinde, İslâm’ın sosyal hayatta yaşanırlığını kendine dert eden önder kadroların, mütevâzı şahsiyetlerin yetişme şartları hem korunmalı hem de yaşatılmalıdır. 1970’li yıllar ile 2000’li yılları ve mekânları anlamak için, bu yıllarda yaşadığımız, içinden geçtiğimiz mecrâları anlamak lazımdır!
İslâmcıların dâvete, tebliğe ve İslâm’ı yaşamaya dair “Tevhidî Düşünce”sinin nerelerden geçerek bugünlere geldiğinin resmi, onlarca hikâye arasında ortaya çıkıyor. Çoğunluğu 70’li ve 90’lı yıllarda gençlik döneminin en heyecanlı günlerini yaşayan yüzlerce insanımızın mekân hikâyelerinin sonucunu bu ortamlarda aynı heyecanla yaşaması onur vericidir.

Okuduğumuz kitaplar, aldığımız eğitim, etkilendiğimiz yazarlar bir tarafa, hepimizi bir potada eriten, fikrî anlayışımızın zenginliklerinin alındığı ve yaşatıldığı adı konmamış bir okul, bir medrese işlevi gören o mekânlar, bugünkü İslâmcılık düşüncesinin, zihnî yapımızın zayıflığı ve zaafları ile birlikte, imkânlarını da ortaya çıkarmaktadır.
O kitapevleri!
Hemen çoğumuz oralardan geçtik. Bit çok illerimizde, küçük kitapçı dükkânlarında öbeklenen gençlerimizin hem idealist hem de büyük hedefleri vardı. Büyük düşler kurardı insanlarımız. Gelen her yeni kitap ve dergi, ufuk açıcı bir ideal ile okunur, üzerinde günlerce sohbet edilir; okulda, işyerinde veya herhangi bir yerde, yakındaki her insana hâlisâne, samimi duygularla, beslendiği kadarıyla anlatılır ve konuşulurdu. Genel olarak o buluşma yerleri -çay evleri, kitabevleri- sonrasında sosyalleşmeye, siyasal düşüncelere , hareket oluşumlarına, en önemlisi de o paylaşımlarımıza yuva oluverirdi. Son derece kısıtlı imkânlara sahip fakat dünyayı değiştirme iddiasındaki o günün mekânlarını özlemle anıyoruz; çünkü oralarda yetiştik.
Şimdi bugüne gelelim! Günümüzün yaşam mekânlarını, her şehirde yeniden canlandırmalı, düşünce erbâbı insanlarımızın yetişeceği ruhu diriltmeliyiz! Tabii ki gençlerin bizden çok farklı bir zamanda yaşıyor olduklarını unutmadan ve onların yetenek ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak oluşturulacak mekânlardan bahsediyoruz. Buralarda hareketin öncü ve tecrübeli şahsiyetlerince tecrübe ve bilgi paylaşımı yapılmalı, kuşaklar arası uyum tesis edilmeye çalışılmalıdır.
Hareketin ilk dönemlerinde, hareket insanları, önderler, dâvet ve tebliğ kadrolarının hemen hepsinin ortak özelliği, modern hayatın sosyalleşme imkânı sunan seküler ortamlarında şekillenmiş olmalarıdır. Hayatımıza şekil veren mekânlar ne bir câmi ne bir medrese ne bir tekke idi. Hiçbirimiz bir medrese hocasının ya da bir şeyhin önünde diz çökmemişti.

Müslümanca düşünme çabası vererek edindiğimiz İslâmî birikimi, kendi gayretlerimiz ile nasıl o dönem keşfedip bugünleri dosdoğru yaşama azminde isek; bundan sonrası için de yeni bir yolla, ülkenin geldiği şartları da iyi okuyarak hareketimize yeni bir ufuk, yeni bir yorum, bize heyecan veren mütevâzı mekânlarda gençliği anlamak, toplumu kucaklamak, güven tesis etmek ve yürümek, durmadan yürümek gerekmektedir!
Gençlik çalışmalarında, onların yetenek ve mizaçlarına uygun bir eğitim programı yapmalıyız. Çalışmaların, fikriyât(bilgi ve ilim), maneviyât(ahlâk ve irfan), aksiyon(pratik ve eylem) temelli olmasına dikkât etmeliyiz. Eğitim programları, hayattan ve zamandan uzak olmamalıdır. Tornadan çıkmış gibi birbirinin aynı tipler yetiştirmekten kaçınmalıyız!
4. BU COĞRAFYA MÜSLÜMANLARIN UMUDUDUR
Rahmân, Rahîm ALLAH’ın Adıyla
* Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve ALLAH’a iman edersiniz. Kitap ehli de inansalardı, elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler de var. Ama pek çoğu fâsık kimselerdir. (Âl-i İmrân Sûresi 110)
Müslümanlar olarak sürekli imtihan içindeyiz hele de 15 Temmuz darbe ayaklanmasının boşa çıkarılmasından bu yana İslami tüm cemaatlerin ekseriyeti bu başarısız kalkışmanın ilk saatlerinden hatta cumhurbaşkanı Erdoğan’ın halkı sokağa davetinde önce kalkışmaya, karşı canları pahasına karşı koymak için cadde ve sokakları doldurmuş, tanklara, uçaksavar ve ateşli silahlara karşı esas duruş ortaya koymuşlardır. Fakat Siyasi iktidara rağmen ulusalcılar Kemalistler, ateist laikler liberaller tüm saldırılarla televizyon kanallarında medyada ve gazetelerde diğer bütün cemaatlerin de feto terör örgütü gibi paralel yapının yerini almakta olduğunu iddia ederek yaygara koparmaktadırlar.
Kışkırtmacılık yapan yalan ve iftira eden bu şer güçler şunu kesin bilmelidirler ki görev ve sorumlukları davet ve tebliğ olan İslami değerleri yaşayan ve yücelten biz Müslümanların paralel yapı oluşturmasını gerektirecek hiçbir neden yoktur.
Toplumda İslam’ın etken olduğu değerlerine saygı duyulduğu ve halkla milletle devletin barışık yaşadığı halkın devleti olma yolundaki engellerin kaldırılmasının yolunun açıldığı her türlü sorunun çözümünde halkın tek güç olarak gösterildiği bir süreçte helede davet ve tebliğin önündeki engellerin kaldırılması için halkıyla barışık yaşayan siyasi güce karşı, hangi nedenler cemaatlerin paralel yapılanmaya gitmesinin sebep olsun. Cumhuriyetin kuruluşundan taa 2000’li yıllara kadar, cemaatler, Müslümanlar ve halk horlanır hakarete maruz kalır itibarsızlaştırılır değersizleştirilirdi. Şuan biz Müslümanlar onurlu duruşumuzu şahsiyet ve kimliğimizle Rabbimize olan görevimizi yerine getirmek üzere iken hiç bir kirlenmeye asla müsaade etmemeliyiz.
İşte tüm bu alanlarla beraber şer güçlerin boş durmadığı, suyu bulandırmak istemelerine karşı gündelik hayatımızda farklı insanlarla alışverişimizde kurduğumuz ilişkilerimizde aile içinde ve işyerlerinde akrabalarla veya Eş-dost ile birlikteliğimizde siyasette kültürde kamusal alanda her yerde her zaman Müslümanca duruşumuzu devam ettirmeliyiz. Ahlaken sosyal ve eğitimsel açıdan sürekli kendimizi yenilemeliyiz ve değişim ve dönüşümün lokomotifleri olmaya kendimizi hazırlamalıyız.
Uluslararası güç dengelerinin yeniden belirlendiği bir dönem yaşıyoruz. Bu yeni dönemin görünen mücâdele alanı bizim bölgemizdir. Bu coğrafyada son derece kırılgan dengelere dayalı bir sistemin varlığı aşikârdır. Halklarla yönetimler arası ayrılıklar, kırılganlığın ne denli açık ve görünür olduğunun göstergesidir. Biz “Arap Baharı” eylemleri ile bu açığı kapatmaya ramak kaldığını, ülkelerin, halktan gelen yönetimlerle tekrar 100 yıl öncesi dönem gibi, barışık yönetimler olacağını beklerken, uluslararası emperyalist güçler ve bölgedeki yönetimler bu açığın kapanmasına şiddetle karşı çıktı. Halkla yönetimler arası denge daha da ayrıştı, kırılganlaştı; Küresel güçlerin arzu ve isteklerine daha da açık hâle geldi.
Bu kaostan yararlanan örgütler, boşlukların doldurulmasına ve organizasyonlarının kolayca hayat alanı bulmasına uygun olan bu zemini kaçırmadılar.

Türkiye’nin son on yılda halklarla yönetimlerini aynı tasavvurda birleştiren, yönetimin halkların değişim isteğinin yanında yer alması gerektiğini savunan bir dil kullanması, emperyal ülkelerin bölgemiz üzerindeki emellerini hepten bozmaktadır. Türkiye, bölge ülkelerinin kırılganlığının önünde bir engel olarak görülmektedir. Türkiye’nin yeni siyâsetinde bölgesel statükoya karşı çıkıp halkının değişim isteğinin yanında durması, yine birinci ağızdan mezhepler üstü bir İslâm anlayışına vurgu yapması ve bölgenin bütününü kuşatan bir dil kullanılması, hem bölge halkını etkilemiştit hem de 100 yıldır beklenen bir davranıştı.

Türkiye’nin mahkûmiyet ve muhtaçlık kafesini kırması, istediğini yapmakta zorlanmasına rağmen istenileni yapmaya yönelik mecbûriyetten çıkması; kendi sözünü söylediği bir siyâsetle müttefikleriyle ilişki içinde bulunmak istemesi, ekonomide tercihleri kendisinin ortaya koyduğu atılımlar yapması; yeni siyâsî yapılanmalarla yerli yönetime koyulması ve dış politikada da yeni kurgulamalar yapması, büyük ve güçlü bir Türkiye irâdesinin ortaya konulmasıdır. İşte bu Yeni Türkiye’nin talepleri alışılagelenin dışında politika üretmesi, müttefikleri ve muhalif ülkeler tarafından terbiye edilmek istenmektedir. Uluslararası politikaların gayrimeşrû bir yöntemi olarak kullanılan terör uygulamaları ile, yeni bir ayağa kalkışın önüne geçmek ve Türkiye’yi bir kez daha edilgen, îtibarsız duruma çekmek istemektedirler. Bir “varlık ve yokluk” sorunuyla daha doğrusu “bekâ” sorunu ile karşı karşıyayız. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Eğer durmaya kalkarsak duracağımız yer Sevr şartlarıdır.” ifâdesi, bize, Türkiye’nin yenilgisi üzerinden yeni bir Lozan oluşturmaya çalıştıklarının fikrini vermektedir.
Duymayan kalmadı! Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyanın, yıllardır, bölünmek istendiğini bilmeyen yok artık! Bütün bunlar durumun ciddiyetini anlatmakta ve vahâmetini ortaya koymaktadır.
Bölgemizin hallaç pamuğu gibi darmadağın edilmek istendiği ve edildiği bir durumda, çekilmek istenen uluslararası çizgiye Türkiye’nin karşı duruşunu desteklemek için hepimizin, sağlamca, ayağımızı yere basması gerekmektedir. Bu zeminin sağlamlaşmasına katkı sunup dayanışma içerisinde bulunarak, devleti tam anlamıyla halkın devleti olacak hâle getirecek siyasal dönüşümleri de etkilemek gerekir.
Saldırı, bir siyâsî iktidara yapılıyor görünse de, aslında Anadolu coğrafyasına, Türkiye’ye yani ülkemize ve halkımıza yapılmaktadır. Bütün bir ülke halkının siyâsî iktidar ihtiyacı var. İktidârın, siyâsetinde ülkenin bütün halklarını kucaklayıcı bir dil kullanması gerekmektedir. Biz, içine düşürüldüğümüz hengâmeden dolayı uzun zaman kendimiz olarak yaşamaktan uzaklaştırıldık; zorluklara mâruz kaldık; değiştirilip dönüştürülmek istendik. Barınmak istedik ve yaşama tutunmaya çalıştık; zayıf bırakıldık yani güçten düşürüldük.

Bunun sebebi kendimize özgü inanç değerlerimize yabancılaştırılmak istendiğimiz süreçlere mahkûmiyetimizdi. Artık hem devletin hem de toplumun bu sorumluluğunun bilincinde olanların; mekânlarımızın, alanlarımızın, inancımızın, kültürel sahamızın, düşüncemizin, İslâm inancımızın ve hareketimizin hak ettiği ilgiye seyirci kalmayacağı, ortak ruhun oluşumunda eşsiz katkılarının olacağına dâir inancımız tamdır! Bağımsız İslâmî oluşumların da reel siyâset üretme, topluma sahip çıkma ve yenilenme mecbûriyetleri vardır.
Bu coğrafya, sömürge yaşamadığı fakat sancağın düştüğü yerdir. Bu gerçek kendimizi yersiz önemsemek değildir. Her yönüyle siyâsete entegre olmadan, İslâm dünyasına öncülük edebilir, onlara örgütlenme ve mücâdele tecrübemizi aktarabiliriz. Bizim de onların tecrübelerinden istifâde etmemiz gerekir. Farklı coğrafyalardaki İslâmî hareketlerle, “şiddeti dışlayan, iyiliği çoğaltma ve kötülüğü azaltma” misyonuyla işbirliği yapmalıyız!
Zülüm altındaki Müslüman halklarla sivil direniş anlayışı içinde yardımlaşmalı, imkânlarımızı zorlayarak yardıma devam etmeliyiz!Haksızlığı ve hukuksuzluğu dünyaya anlatmanın yollarını aramalıyız. Bunun için medya gücünü ve diğer propaganda araçlarını en iyi şekilde kullanmalıyız(film, müzik…). Dünya Müslümanlarına yardımda devleti harekete geçirmeli ve devlet imkânlarının doğru, yerinde kullanılmasına aracılık etmeliyiz!
5. “İYİLİĞİ EMİR, KÖTÜLÜKTEN ALIKOYMAK” VAZİFEMİZ
Rahmân, Rahîm ALLAH’ın Adıyla
* Onlardan çoğunun günahta, düşmanlıkta, haram yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!
* Bunları, din adamları ve bilginler günah söz söylemekten ve haram yemekten sakındırsalardı ya! Yapmakta oldukları şey ne kötüdür! (Mâide Sûresi 62, 63)
Bazı hususların altını çizmeden geçmek yanlış olur kanaâtindeyim: Gerek ferdî gerek toplumsal eylemlerimizde, ilişkilerimizde, irtibatlarımızda; tartışan, sorgulayan bir yaklaşım tarzının yaygınlığından söz etmek pek mümkün değil.
Sahiplenme, koruma, kollama kaygısıyla, kimi zaman âşikâr hâle gelmiş bir takım yanlışlara, zaaflara karşı bile, açık tavır almaktan, îkaz etmekten, yanlışlığını açık seçik ortaya koymaktan imtinâ eden, bunun getirebileceği riski ve sorumluluğu üstlenmeye yanaşmayan bir tutum, İslâmî câmiânın saflarında maalesef çok yaygınlaşmıştır! Oysa eleştiri her şeyden önce bir sorumluluk ve aynı zamanda bir imkândır.
Geliştirme, düzeltme, arınma yolunda mutlaka değerlendirilmesi gereken bir zemin sunmaktadır. Zaman zaman niteliksiz ve adâletsiz bir cedele dönüşme ihtimâli taşımakla beraber, muhataba kendisini toparlayabilme, yanlışlarını fark edip tashih etme fırsatı sağlar. Yokluğu ya da eksikliği ise kaçınılmaz olarak zaaflı hâlin, yanlışın, isâbetsizliğin kalıcılaşması mânâsına gelir. Uyarı yoluyla hatalardan arınma imkânının geri çevrilmesi, yanlışların düzeltilmemesinin doğal neticesi ise statükoculuktur.

Bu da yanlışların, eksiklerin, kötü gidişin fark edilmesini zorlaştırır. Daha kötüsü de şu ki, “tasfiye edilemeyen zaaflar, yanlışlıklar içselleşme, kalıcılaşma riskini doğurur.” Bu noktada geleneksel anlayışların gölgesinden kurtularak dîni sahih temelde kavrama çabası içindeki oluşumların dahi az ya da çok bu atmosferden etkilendikleri ve eleştirel yaklaşımlar karşısında genelde pek hayırlı bir tavır sergilemedikleri biliniyor.

Maalesef, sorgulayan, tartışan, itiraz eden bir yaklaşım tarzına oranla, sessizce itaat eden, aykırılık gördüğünde dahi cemaatin maslahatı adına susup, “Vardır bir hikmeti!” mantığıyla geçiştiren tutum, çok daha kolay ve yaygın bir şekilde alıcı bulabilimektedir. Öte yandan mevcut siyasal, toplumsal ortamın kutuplaşma düzeyinin de söz konusu zaafları, cılızlığı beslediği, eleştiriyi zorlaştırdığı söylenebilecektir. Dışarıya malzeme vermeme, ellerini güçlendirmeme ya da çelişkili görünmeme gibi kaygıların, insanları çoğu kez “Kol kırılır; yen içinde kalır!” mantığıyla harekete zorladığı rahatlıkla görülmektedir.
Şüphesiz gerilimin, çekişmenin, çatışmanın doludizgin devam ettiği bir ortamda, hangi çözümümüzün, hangi eleştirimizin, hangi eylemimizin, kim için ne ifâde edeceği, kimlerin işine yarayacağını ve kimler tarafından ne maksatla kullanılabileceğini hesap etmek, dikkâte almak zorundayız. Fakat bu temkinlilik bizi sürekli biçimde konjonktüre göre tavır belirlemeye, kimliğimizin bize yüklediği sorumluluğu ve âdil şâhitlik görevimizi ikinci plâna atmaya, belirsiz bir geleceğe ertelemeye de sürüklememelidir!
Âdil şâhitler olma sorumluluğu, kimden sâdır olursa olsun yanlışlara, haksızlıklara, zulümlere karşı sessiz, tepkisiz kalmamayı gerektirir. Tavır almamak, her zaman koruyup kollamak anlamına gelmez. Bu tutumumuzla, yakınımız bile olsa, yanlış yapana iyilik yapmadığımızı bilmeliyiz! Eğer amaç iyilik yapmak, sahip çıkmak, kollamak ise bunun en güzel, en etkili yolunun yanlış yapanı uyarmaktan, yanlışa tavır almaktan geçtiğini unutmamalıyız!
Velev ki uyarılan bundan hiç haz etmese ve bizim tavrımızı kendisine karşı bir kötülük, bir zarar verme eylemi olarak görse dahi bu noktada Hazreti Ömer’in şu sözü esas alınmalıdır: Gerektiğinde hakkı söylemezseniz sizde hayır yoktur, siz söyler de ben kabûl etmezsem bende hayır yoktur!”
Eleştiriye sorgulamaya kapalı olma hali İslami camia içindeki oluşumların iç bünyelerinde olduğu gibi birbirleriyle irtibat ve ilişkilerinde de zaaflı, sorunlu sıkıntılı sonuçlara yol açmaktadır. Birr ve takva temelinde dayanışma ve yardımlaşma zeminini daraltmaktadır.

İslami dava bilincine sahip olma iddiasıyla hareket eden insanların aralarındaki ilişki yada birlikte iş yapmada birbirlerinin düşüncelerini ve yapıp ettiklerini açık yüreklilikle ve somut olgular üzerinden konuşmamaları ve tartışmamaları büyük bir eksiklik ve zaaftır.
Doğası gereği eleştiride, muhatap olanlar açısından olgunlukla karşılanma güçlüğünüde bilmemiz gerekir. Ne var ki, Nefsanî kaygılar öne çıkartmak yerine, Kur’an’ın yönlendirdiği bir perspektiften bakmayı başarabilirsek bu durum aynı zamanda bir arınma ve tezkiye için fırsattır.
Şüphesiz ki İslami sorumluluk sahibi Müslümanlar bu uyarı, eleştir, muhasebeden vazgeçerlerse, dedikodu, haset, çekememezli ve fitneye sebebiyet verecek ve gücümüz zayıflayarak, iç kargaşalar bizi hastalıklı bünyeye dönüştürecektir. Müminler onurlu, izzetli şahsiyet sahibi insanlardır. Bizi değersizleştirmeye, sıradanlaştırmaya yönelik her türlü dayatmaya karşı açık net bir tavır içinde olmak zorundayız.
Neden? Çünkü iddamız ve sorumluluğumuz çok büyük. Bizler sıradan mensubiyetler taşımıyoruz. Rabbimizin izniyle tarihten bu güne uzanan onurlu bir topluluğun, İslam ümmetinin mensubuyuz.
İnsanlar bizim düşüncemizi beğenmeyebilir. Şahsımıza düşmanlık edebilir, hatta bizden nefret de edebilirler ama bize asla gülmemeliler. Ve biz de taşıdığımız kimliğin bilincinde olarak hiçbir zaman kendimizi küçültmemeliyiz.
Dünyevi hesaplar, dünyevi korkular yada beklentilerle temsil ettiğimiz değerleri değersiz hale getirmemeliyiz. İnsanlar Müslümanlara baktıklarında mutlaka bir tutarlılık, bir ağır başlılık, onur ve izzetli bir şahsiyet görmeliler.

6. FAYDASIZ DAVRANIŞLAR
Rahmân, Rahîm ALLAH’ın Adıyla
* Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Fakat insan tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür. (Kehf Sûresi 54)
Medya dünden daha güçlü ve etkilidir. Dünün diyebileceğimiz en güçlü medya aygıtları radyo, gazete televizyon ve diğerlerinin papucu dama atılmış durumdadır. Medya alanlarında tam bir paradigma yaşanıyor.
Yeni bir yurttaşlık tanımı gündemde dünyada yaşanan hiçbir olay yer olma özelliğini koruyamıyor.
Artık küresel özellikle şimdilerde ise dijital vatandaşlıkdan söz ediliyor. Siber savaşlar yeni bir savaş yöntemi olarak gündemi meşgul ediyor. Özellikle dizi ve reklamlarda bilinçaltını işgal için model aygıtlardan yararlanılıyor. Yönlendirme yapmacık yanıltıcı usullerle sürüyor. Tam anlamıyla medya savaşları yaşanıyor, medya alanları hayatımızın en kılcal damarlarına nüfuz ediyor. En yapmacık yanıltıcı usullerle yeniden biçimlendiriliyor.
Güne kadar aktif rolü konuşulan televizyon sosyal medyanın tahrip gücü karşısında daha masum kalıyor.
Görünen o ki bu gelişmeler yaşanırken de medya alanında değişim başdöndürücü bir hızla gelişiyorken bazı şeyler değişmiyor. En önemlisi yeni medya aygıtları siyaseti dönüştürme ve genel toplum mühendisliği etkisini arttırarak devam ediyor. Kitle iletişim araçları kitle etkileşim araçlarına dönüşmüş durumda.
Medyanın dünyada olduğu gibi ülkemizde de iyi bir sınav vermediği herkesin malumudur. Bu medya araçlarının bu planı gerçeği yansıtmadığı ve bilakis gerçeğin doğasını bozduğu ve değiştirdiğini cümle alem kabul etmektedir
O halde onun karakter bozukluğu onun doğasından ziyade onu kullanan akıl ile ilgi aslında. Bütün gücümüzle selim bir medya aklı, toplumsal bir duyarlılık oluşturmak bizim şu dönemde en önemli görevlerimizden biri olmalıdır.
Yoksa internete ve beraberinde gelen sosyal medya olarak bilinen Facebook Twitter gibi alanlarda kullanıcıların aklı niyet ve girişimleri medya alanlarının karakterini belirlemektedir. Bunun için önemli olan toplumsal duyarlılık oluşturmak erdemleri öne çıkarmak, kişiye has olan şahsiyet ve haysiyetini korumak, ahlaki davranma refleksini ortaya koymak gerekiyor. Bu pekala sosyal medya alanında da mümkündür.
Harekete katkı sağlamayacak ve ayrışmayı öne çıkaracak tarihî ihtilâfları ısıtmaktan uzak durulmalıdır!
Tarihi geri döndüremeyiz; İslâm dünyasında vukû bulmuş ihtilafları bugün çözemeyiz. Sonuçlarından ibret alır, dersler çıkarabiliriz, ancak tarihî ayrılıklara taraf olmak bizi ayrıştırır. Tarihin hakemliğine soyunmak bize bir fayda sağlamaz. Hükmü Allah’a bırakmak gerek!

Son zamanlarda özellikle medyatik birtakım müslüman şahsiyetler üzerinden yürütülen atışmalara taraf olunmamalıdır! “Uydurulmuş Din, İndirilmiş Din, Kur’an İslâmı, Geleneksel İslâm” tartışmaları, hele de bunun medya aracılığı ile yapılması, İslâmî mücâdeleye çok zarar vermektedir. Kuşatıcı olmalı, ortak bir dil ve akıl inşâ etmeye çaba göstermeliyiz! Başkalarının yanlışlarını sayıp dökmek bizi doğru yapmaz ve cennete götürmez. Gerektiğinde yüz yüze konuşmalıyız!

Tekrar katılımlarınızdan dolayı sizlere teşekkür ederim
İyiki varsınız Sizlere selam olsun kalın sağlıcakla
Allaha emanet olunuz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.